Moğolların Anadolu'ya Mirası: Mimari, İlim, Sanat

Moğolların Anadolu'ya Mirası: Mimari, İlim, Sanat

XIII. yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol İmparatorluğu oluşturdu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kuruldu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

VI. yüzyıla kadar haklarında çok net bilgilere sahip olmadığımız Moğollar, hakkında kaynaklar bu tarihten sonra bize bilgi vermeye başlar, Moğollar hakkında ilk ciddi tarihi kayıt VII. yüzyılda T’ang sülalesinin resmi tarihi olan Chiu T’ang-shu ve Hsing T’ang-Shu’da “Meng-wu”  şeklinde bir kabile adı olarak geçer. VI. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Göktürk ve Uygur hakimiyetinde yaşayan Moğollar Türk kültürünün derin etkisi altında kalmışlardır. Bu etki dini algılarında, günlük yaşamlarında sosyal düzenlerinde ve devlet geleneklerinde çok net bir biçimde kendini göstermektedir. X. Yüzyıldan sonralarda Moğollar yavaş yavaş Bozkır dünyasında siyasi bir aktör olarak gözükmeye başladılar. Moğol asıllı kabileler tarafından Kuzey Çin ve iç Asya’da Cürcen, Kitan ve Kara-hıtaylılar gibi devletler kurulmuştur.  XIII. asra gelindiğinde ise Cengiz Han dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol federasyonu oluşturdu. Cengiz Han akıllı stratejisi sayesinde Orta Asya’da güçlü büyük bir imparatorluk oluşturdu. Bu imparatorluğun oluşumu pek çok orta büyüklükte ki devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olması anlamına geliyordu. Bu olumsuz gibi görünen durum aslında kültürel anlamda oldukça olumlu sonuçları da beraberinde getirmişti. Orta ve Ön Asya’da farklı kültürel coğrafyaları bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede gücü ve istikrarı sağladığı için bir canlanma sağlamış hem farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkime imkânı sağladığı için kültürel bir canlanma zemini de hazırlamış oluyordu.

Moğol Akınları

XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde İran’ın Moğollar tarafından kesin bir biçimde hakimiyet altına alınması ve Harzemşahlı Devleti’nin 1231 yılında ortadan kaldırılmasının ardından Ön Asya’da siyasi bir boşluğun oluştuğu görülmektedir. Bu boşluğun oluşmasını sağlayan Moğollar batıya doğru devam ettirdikleri ilerleyişleri ile yine kendileri doldurmaya başlamışlardı.

Moğolların kalabalık bir kolunun Hülegü öncülüğünde 1256 yılında Ceyhun Nehri’ni aşıp Horasan’a girmesiyle başlayan ilerleyişi, Azerbaycan merkezli olarak İran, Irak ve Anadolu topraklarının da önemli bir kısmını kapsayan bir devletin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. İlhanlılar olarak anılan bu devlet Yakın-Doğu’nun siyasi, sosyal ve kültür hayatında derin etkiler yaratmıştı. Bu etkilerin en derini kuşkusuz kültür hayatında görülmektedir. 

Bugünkü Azerbaycan, İran ve Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş olan İlhanlılar, 80 yıl bu coğrafyanın hakimi oldular. Doğuda kalan Moğollar ise Cengiz’in başlattığı Çin fütuhatını devam ettiriyorlardı. 1260 ile 1294 yıllarında hanlık yapan Kubilay Kağan uzun süren zorlu mücadelelerin sonunda Çin’e hakim olmayı başardı. O, 1260 yılında Pekin’e hakim oldu ve devletinin merkezini Pekin’e taşıdı. İleri harekâtına devam eden Kubilay, Hind-i Çin ve Japonya’ya hakim olmak için faaliyetlere başladıysa da bunda başarılı olamadı. Kubilay Kaan 1274 Kasımında 900 gemi ve 15000 asker ile Japonya’yı istila girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış bundan sonra bir iki defa daha Japonya üzerine sefer düzenleyen Kubilay 1285 tarihinden sonra amacına ulaşamayacağını anlayıp bu uğraşlarına son vermiştir.

 İstila Devrinde İmar

Doğuda ve batıda oldukça geniş sınırlara ulaşan Moğol İmparatorluğu’nda XIII. yüzyılın ikinci yarısında merkezi yönetim duruma hakim olamaz hale geldi. Buna Cengiz’in varisleri arasındaki hâkimiyet mücadeleleri ve iç çekişmeler de eklenince büyük imparatorluk dağılmış ve yerine üç güçlü Moğol Devleti ortaya çıktı. İlhanlıların Yakın Doğu’da hakimiyet kurmaları ile birlikte eski düzeni temsil eden medreselerin kütüphanelerin çok önemli bir kısmı yerle bir edilmiş olmasına karşın bir kültür sığınağı olarak algılanabilecek birçok medrese ayakta kalabildi. Örneğin Mustanssiriye medresesinin yapılmasından sonra önemini kaybeden Bağdat’taki Nizamiye medresesi Moğol tahribatından fazla etkilenmedi. Bunun yanında İran’ın Güney Batsı ve Anadolu’nun batı bölgeleri ile Memlûklular ile tapon bölge oluşturan bugünkü Suriye’nin batı kısımları Moğol baskısının fazla görülmediği yerler oldukları için buralarda eski düzen kendini koruyabilmiş ve ilmi canlılık eskiden olduğu gibi devam etmiş ayrıca zarar gösteren bölgelerdeki ilim adamlarının bu bölgelere sığınmasıyla beraber kültürel ve ilmi hayat daha da canlanma göstermiştir. Moğol saldırılarında en büyük tahribatı görmüş olan Bağdat’taki Mustansiriyye medresesi 1268 yılında İranlı vezir Ata Melik Cüveynî tarafından onartıldı. Bunun yanında erken dönem İlhanlı hakimiyeti sürecinde Bağdat’ta 1239 senesinde son Abbasi emirlerinden Aybek’in Hanbeliler için yaptırdığı Mucâhidiyye Medresesi, Mustansırı’ın bir cariyesinin vakfettirdiği Beşeriyye Medresesi,   Vezir Ata Melik Cüveynî’nin hanımı tarafından vakfettirilerek kurulan İsmetiyye Medresesi ve İkbâl-i Şarâbî’nin 1230 senesinde kurduğu Acem Pazarı’ndaki Şarabiye Medresesi’nin ayakta olduğu ve aktif bir biçimde ilmi faaliyetlerde bulunduklarını İbn-i Battuta’nın seyahatnamesinden öğrenmekteyiz.   Bunun yanında İbn-i Fuati Havâdisu’l-Câmî‘a adlı eserinde daha başka medreselerden de söz etmektedir. Ama bunların hepsi XIII. yüzyıldan önce inşa ettirilmiş medreselerdir. Bunların başında Teteşiyye Medresesi, Ebû Hanîfe Medresesi, Abdülkadir Geylânî Medresesi ve Mercaniyye Medresesi gelmektedir.

 İbn-i Battuta, Şiraz’da ve Nişabur’da Moğol akınları sonrasında yapılmış olan medreselerden bahsediyor. Ayrıca yine Battuta’nın gördüğü ve önemli gördüğü Harezem’de iki medrese ve Şii dünya açısından oldukça önemli olan sekizinci imamın bulunduğu Mehşed’de bir mescit ve medrese bulunduğunu ve bunların işler durumda olduğunu belirtiyor. Erken dönem Moğol yönetimi altında inşa ettirilen önemli bir medresede Möngö Kaan’ın annesi Suyurkuktunî’nin Buhârâ’da yaptırdığı medresedir. Moğollar eliyle yapılan erken dönem medreseleri arasında Şiraz’da Kirman Karahıtaylıları’ndan Suyurgatmış İbn-i Kutbeddîn Şahcihan’ın yaptırttığı Kirmân Yeni Kapı Medresesi’dir.

Moğol istilasıdan önce yapılan ve Moğol tahribatından kendini korumayı başarabilen pek çok medresenin de baskı ve tahribatın en yoğun hissedildiği dönem olarak adlandırılan Moğol hakimiyetinin erken döneminde de işler durumda olduğu eğitim ve bilim faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmaktadır. Yezd Atabeklerinin merkezi olan Yezd’deki Atabek İzzeddîn tarafından yaptırılan medrese, İzzeddîn oğlu Keykâvus’un yaptırdığı medreseler bu tarz medreselerin başında gelmekteydi. Safvetiyye, Nusrettiye, Rukniyye, Şemsiyye gibi medreseler de bu tarz tahribat ortamına karşın varlığını koruyabilen ve faaliyetlerini sürdüren medreselerdendir.  Bunlardan başka Rey, Şîrâz, Save, Hemedân, Kum, İsfahân, Kâzvin, Kâzerun, Tebriz ve Sultaniyye gibi şehirlerinde birçok medrese, hankah, mescit ve pek çok hayır kurumu oluşturuluyor. Ağırlıklı olarak Moğolların İslam’a dönmesi sürecinde bu sürecin yaygınlaştığı vurgulanırdı ancak süreç incelendiğinde İlhanlıların Hülagu hatta daha bile öncesinden başlayarak tahrip ettikleri yerli kültürün bilgi üretme merkezi olan medrese inşasında bulundukları anlaşılıyor. İlhanlılar bölgeye sert yöntemler ile bölgeye hakimiyet kurduktan sonra yerleşik ve kendilerinkinden daha ileride bir kültüre sahip olan bu toplumları yönetmekte zorlandılar. Coğrafyanın genişliği farklı kültürlerin yaşam alanı olması gibi sebepler ile burada Moğollar bir sistem oturtamadılar. Sonunda bölgeye hakim olmanın ve bu coğrafyanın nimetlerinden faydalanmanın yolunun yerleşik unsurlarla anlaşmaktan geçtiğini anladılar. Böylelikle bölgenin yerleşik unsuru olan İslam’ın temel eğitim ve kültür kurumlarının önü açılmış oluyordu. Saldırılarda tahrip olan medreseleri inşa ettirdikleri gibi kendileri de pek çok medrese inşa ettirmeye başladılar. Bu süreç sanılanın aksine daha İslam’ın Moğollar arasında hâkim bir din olmasından çok önce başlamıştı. Çünkü onlar Yakın Doğu’nun yerli unsuru yerleşik sistemi olmak istiyorlardı. İpek yolu üzerinde hâkimiyet kuran Moğollar, bu yolun ticari rantını ellerinde tutabilmeleri için bunu yapmak zorundaydılar. Bu amaçla tahrip ettikleri eski kültürün kültür ve eğitim kurumlarını yeniden ihya etmeye başladılar. Yerel Moğol hâkimleri bulundukları yerlerde medreseler inşa ettirmeye başladılar. Bir kuşak öncesinde İpek Yolu’nun eski hâkimi olan Müslümanların ticaret ve yerli kültürlere saygı ve onları ihya ederek istifade etme mantığı ile bölgede güçlendiklerini ve beş asır hâkim olduklarını kavrayan Moğollar, aynı yola başvurmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bu bağlamda İslam kültürü içinde Hint-Çin-İran ve Roma kültürlerinin birikiminin ürünü olan İslam eğitim ve bilgi geleneğinin savunucusu olmasalar da kullanıcısı oldular. Bu çerçevede pek çok vakıf ve hayır kurumu inşa ettirdiler. Örneğin XIV. yüzyılın ilk yarısında sadece Şîrâz’da beş yüzü aşkın vakıf ve bunlara bağlı çalışan camii ve medrese bulunuyordu. Bunların çok önemli bir kısmı İlhanlılar tarafından ya onarıldı ya da inşa ettirildi. 

İlhanlılar zamanında Sünni dünya açısından önemli kültür merkezleri Şîrâz, Marâga, Tebrîz, Sultâniyye, Kirmân, Bağdat, Konya, Kayseri, Şam’dır. Bundan başka olarak Şiiler de Sebzvâr, Mehşed, Âmul, Sârî, Necef, Hille gibi şehirlerde önemli kültür ve ilim merkezleri oluşturmuşlardı. Bu kültür merkezlerin İran sahasında bulunanlarında kadim İran gelenekleri ve İslam sürecinde üretilen birikim kendini koruyabilmiş hatta güçlenme imkânı da bulmuştur. Bu dönemde pek çok şair edip ve bilim adamı da yetişti. Bunların eserlerinin çoğu da günümüze ulaşabildi .

Hülegu Han zamanında Hoca Nasîruddîn Tusî İlhanlılar ile temasa geçti. Şii dünyanın önde gelen simalarından olan Tusî’nin ve bunun gibi birçok Şii bilginin İlhanlılar ile kurduğu temas Şii-Moğol yakınlaşmasını Şiiliğin Moğol sarayında etkin hale gelmesine ve Şiiliğin Yakın Doğu’da güçlenmesine dahası İran sahasında yayılmasına zemin hazırladı.  Marâga’da büyük bir ilim ve kültür merkezi haline getirdi. Hoca Nasîruddîn Tusî Marâga’da büyük bir rasathane kurdu. Bu sadece bir rast evi değildi. Burada büyük bir kütüphane vardı ki, dört yüz bin cilt eserden oluşuyordu. Ayrıca burada pozitif bilimlerin özellikle de gökbilimlerinin eğitiminin de yapıldığı bir medresede bulunuyordu. Bunun yanı sıra Şii öğreti üzerine dini bilimler üzerine faaliyet gösteren bir medrese daha vardı. Maraâga’ya Tusî ile birlikte onlarca ilim adamı geldi. Bu da Yakın-Doğu’da pozitif ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağladı. Ayrıca İslamlığın pek sıcak bakmadığı Nücüm ilmi İlhanlılar zamanında yükselişe geçti.

Çok rahat bir şekilde İlhanlıların Yakın-Doğu’da pozitif bilimlerin ve edebiyatın gelişmesine katkılarının olduğunu söyleyebiliriz. Bununla beraber İlhanlıların dini ilimlere de önem vermişler ve fıkıh ve kelam çalışmalarının da destekçisi olmuşlardı.

Moğollar Zamanındaki İlim Merkezleri

Bu dönemde Bağdat’ta henüz Nizamiyye Medresesi ayaktaydı.  Abbasi Halifesi Nasır, buraya vakıflar ve kütüphaneler eklemişti. Fakat Mustansiriyye Medresesi’nin yapılmasından sonra onun önemi tabii olarak azalmaya başladı. Moğol saldırısında zarar görmüş olan Mustansiriyye Medresesi, 667/1268 senesinde Bağdat valisi Ata Melik Cüveyni,’nin emriyle onarıldı. İkbâl-i Şarabi’nin (ö.653/1255) 628/1230 senesinde Acem Pazarı’nda yaptırdığı Şarâbiyye Medresesi Abbasi döneminin son emirlerinden olan Mucâhidiyye Medresesi, Mustansır’ın cariyelerinden biri tarafından 653/1255 senesinde yaptırılan Beşeriyye Medresesi, Atâ Melik Cuveyni’nin hanımının 671/1272 senesinde Bağdat dışında yaptırdığı İsmetiyye Medresesi gibi medreseler de Bağdat’ın bu dönemdeki diğer medreseleriydi. İbn Fuâti, kendi kitabı Havâdisu’l Cami’a’da Bağdat’ta bulunan başka mescitlerin ismini zikreder ki bunların bir kısmı VII/XIII. yüzyıldan önce yapılmış ve hala ayakta duruyordu. Teteşiyye Medresesi, Sa’ade Medresesi, Medresetu’l-Ashab, abdulkadir-i Geylani Medresesi, Ebû Hanîfe Medresesi ve Mercâniyye Medresesi bunlardandır.

İran’da da o yolda bulmuş olduğu tüm yıkım ve yağmalamalara rağmen ünlü seyyah İbn Batûta, bu ismi geçen medreselerden yetişmişti. İbn Batûta, Şuşter’de Şerefuddîn Musa b. Sadruddîn Süleyman’a ait olan mescitlerin birinde yaşamaktaydı. Loristân Atabekleri hükümet merkezi olan İzec’de bir medrese olup içinde bir mescid, onun dışında bir hamam, etrafında da bağlar vardı. Bu gezginin Şirâz’da gördüğü medreseler, Nişâbur’da Moğolların saldırısından sonra yapılmış olan ve İbn Batûta’nın Horasan ve Irakeyn’in iyi medreselerinden saydığı güzel ve önemli medrese Harezm’de iki medrese ve sekizinci imamın bulunduğu Meşhed’deki bir mescid bunlardandır.

Moğolların Mimari Faaliyetleri

Cengiz Han ile başlayan Moğol istilasının Ön Asya topraklarında bir kısmının hala daha telafisi mümkün olmayan büyük bir tahribata yol açtığı gerçektir. Fakat Ön Asya’daki Moğol hakimiyeti müddetince sürekli bir yıkım ve tahribattan da söz etmek imkansızdır. Ön-Asya’daki Moğol hareketliliğini üç aşamada incelenmesi gerekir. Ağır yıkım ve tahribatın görüldüğü Cengiz Han’ın yükselişi ile başlayıp Bağdat’ın zaptına kadar devam eden birinci aşama; Hülegü’nün Tebriz merkezli bir devlet kurmasıyla şekillenen ikinci aşama ve nihayetinde Gazan Han’ın Müslüman olmasıyla başlayan son aşama. Bu çerçevede yıkım ve tahribatın birinci aşamada yaşandığını İlhanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra sürecin değişim gösterdiği açık bir gerçektir. Bizim tarihçiliğimizde hakim yargı Gazan Han’ın Müslümanlığı ile değişimin yaşandığı o zamana kadar yıkım ve kırımın devam ettiği yönündedir. Ancak bu yargıyı kabullenmek çok doğru gözükmemektedir. Hülegü ile birlikte İlhanlıların Yakın Doğu’da tahribatın zararlarını telafi etmek amacıyla imar faaliyetlerine başladıkları görülmektedir. Net bir ifadeyle durum özetlenecek olursa “Moğollar yıkmış İlhanlılar yapmıştır”. İlhanlılar’ın daha Bağdat’ın enkazı kaldırılmadan Mugan’da bir şehir kurmaya başladığı görülmektedir. İlk akınlarda tahrip olan pek çok mescit ve medrese bizzat Moğol yöneticileri tarafından tamir edilmeye başlanmıştı. Devrin imar durumu ve kültür hayatı irdelendiğinde de yaşanan kırımın ve yıkımın hafızalarda oluşan algıdaki boyutlarda olmadığı görülmektedir. Bu tarihi gerçekliğe rağmen ağır bir yıkımın yaşandığına dair algının şekillenmesinde devri aydınlatan kroniklerin kritik edilmemiş okumalarının katkısı olduğu düşünülebilir.

İlhanlıların Yakın Doğu’da hakimiyet kurmaları ile birlikte eski düzeni temsil eden medreselerin, kütüphanelerin önemli bir kısmı yerle bir edilmiş olmasına karşın birçok medrese de ayakta kalabilmişti. Örneğin Mustansiriye Medresesi’nin yapılmasından sonra önemini kaybeden Bağdat’taki Nizamiye Medresesi Moğol tahribatından fazla etkilenmemişti. Moğol saldırılarında en büyük tahribatı görmüş olan Bağdat’taki Mustansiriyye medresesi ise bizzat İlhanlı yönetimi adına 1268 yılında Vezir Ata Melik Cüveynî tarafından onartılmıştı. Bunun yanında erken dönem İlhanlı hakimiyeti sürecinde Bağdat’ta 1239 senesinde son Abbasi emirlerinden Aybek’in Hanbeliler için yaptırdığı Mucâhidiyye Medresesi, Mustansır’ın bir cariyesinin vakfettirdiği Beşeriyye Medresesi, Vezir Ata Melik Cüveynî’nin hanımı tarafından vakfettirilerek kurulan İsmetiyye Medresesi ve İkbâl-i Şarâbî’nin 1230 senesinde kurduğu Acem Pazarı’ndaki Şarabiye Medresesi’nin ayakta olduğu ve aktif bir biçimde faaliyetlerde bulunduklarını İbn-i Batuta’nın Seyahatnamesi’nden öğrenmekteyiz. Bunun yanında İbn-i Fuvâti, Havâdisu’l-Câmî adlı eserinde daha başka medreselerden de söz etmektedir. Bunların hepsi Moğol akınlarından önce yaptırıp istila sürecinde ayakta kalabilen ve faaliyetlerine devam eden XIII. yüzyıldan önce inşa ettirilmiş medreselerdir. Bunların başında Teteşiyye Medresesi, Ebû Hanîfe Medresesi, Abdülkadir Geylânî Medresesi ve Mercaniyye Medresesi gelmektedir.

 İbn-i Batuta, Şiraz’da ve Nişabur’da Moğol akınları sonrasında yapılmış olan medreselerden bahsediyor. Ayrıca yine Batuta’nın gördüğü ve önemli bulduğu Harezem’de iki medrese ve Şii dünya açısından oldukça önemli olan sekizinci imamın bulunduğu Mehşed’de bir mescit ve medrese bulunduğunu ve bunların işler durumda olduğunu belirtiyor. Erken dönem Moğol yönetimi altında inşa ettirilen önemli bir medresede Möngö Kaan’ın annesi Suyurkuktunî’nin Buhârâ’da yaptırdığı medresedir. Moğollar eliyle yapılan erken dönem medreseleri arasında Şiraz’da Kirman Kara-hıtaylılar’ından Suyurgatmış İbn-i Kutbeddîn Şahcihan’ın yaptırttığı Kirmân Yeni Kapı Medresesi’dir.

Moğol İstilası’ndan önce yapılan ve Moğol tahribatından kendini korumayı başarabilen pek çok medresenin baskı ve tahribatın en yoğun hissedildiği dönemde dahi işler durumda olduğu eğitim ve bilim faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmaktadır. Yezd Atabeklerinin merkezi olan Yezd’deki Atabek İzzeddîn tarafından yaptırılan medrese, İzzeddîn oğlu Keykâvus’un yaptırdığı medreseler bu tarz medreselerin başında gelmekteydi. Safvetiyye, Nusrettiye, Rukniyye, Şemsiyye gibi medreseler de bu tarz tahribat ortamına karşın varlığını koruyabilen ve faaliyetlerini sürdüren medreselerdendi.

Akınların sonlandığı tarih itibariyle yaygın kültürel bir canlılık görülmekle birlikte bu canlığı eski seviyesine çıkarmak hatta daha da ileriye götürmek amacıyla Hülegü Han ile birlikte imar faaliyetleri başlatılmıştı. İlk imar hareketi olarak yerel Moğol hâkimleri bulundukları yerlerde medreseler inşa ettirmeye başladılar. Bu çerçevede pek çok vakıf ve hayır kurumu inşa ettirdiler. Örneğin XIV. yüzyılın ilk yarısında sadece Şîrâz’da beş yüzü aşkın vakıf ve bunlara bağlı çalışan camii ve medrese bulunuyordu. Bunların çok önemli bir kısmı İlhanlılar tarafından ya onarılmış ya da inşa ettirilmişti.

Hülegü Han zamanında Hoca Nasîruddîn Tusî İlhanlılar ile temasa geçmişti. Büyük bir bilim, düşünce ve siyaset adamı olan Tusî, Hülegü’nün baş danışmanı olmuştu. Pek çok imar girişiminde Tusî’nin etkisi görülmektedir. Bunların en göze çarpanı İlhanlılar’ın yeni merkezlerinden biri olan Merâga’da kurduğu gözlem evi ve kütüphanedir. Hoca Nasîruddîn Tusî, Merâga’da büyük bir rasathane kurdu. Bu sadece bir rast evi değildi. Burada büyük bir kütüphane vardı ki, dört yüz bin cilt eserden oluşuyordu. Ayrıca burada pozitif bilimlerin özellikle de astronomi eğitiminin de yapıldığı bir medresede bulunuyordu. Bunun yanı sıra Şii öğreti üzerine dini bilimler üzerine faaliyet gösteren bir medrese daha vardı. Merâga’ya Tusî ile birlikte onlarca ilim adamı gelmişti. Bu da Yakın-Doğu’da pozitif ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştı. Tusî ve Cüveynî gibi bölgenin yerli birikimini temsil eden şahsiyetler yönetimini güçlendiren Hülegü, hakimiyet altına aldığı topraklarda güçlenmek adına imar faaliyetlerine girişmişti. Hülegü ile başlayan imar hareketi zaman içinden tedricen gelişen bir seyir göstermektedir.

İlhanlılar’da Mimarinin Gelişimi

Moğolların güçlü bir imparatorluk kurup geniş coğrafyalarda hakimiyetlerini yaymalarından ve yerleşik medeniyetlerle temas etmelerinden önce mimari bir geleneklerinin olduğu söylenemez. Göçebe kültürün temsilcisi olan Moğollar bozkırda çadırlarda yaşamaktaydılar. Türkçesi “yurt” olan “nutuğ” adındaki çadırları pratik taşınabilir nitelikteydi. Çubuk kafesler şeklinde bir kasnak olarak inşa edilen çadırın üzeri keçe ile kaplanırdı. Üst kısmının ortasında baca amaçlı bir deliği olan çadırın kapısı güneye bakardı ve keçeden bir perdesi vardı. Bu çadır, göçer yaşamına uygun olarak hiç katlanmadan öküz arabası ile taşınabilecek şekildeydi.

 Hükümdarın çadırı diğer çadırlardan farklıydı. O daha güzel renkli kumaşlardan yapılırdı. Belli bir oranda da sırma ve altın pulluklara sahipti. Bu şekilde yaşayan Moğollar, büyük fetihlerin ardından çok geçmeden yerleşik medeniyetlerin etkisine girdiler ve yerleşiklerin mimarisiyle tanıştılar. Ögeday’dan itibaren Hanlar, Karakurum’da iki bölümden oluşan bir sarayda oturmaya başladılar. Moğol yönetiminin ilk idari yönetim binası olan bu saray bir yerleşim merkezi durumundaydı. Bunun etrafında Moğol soylularına ait küçük binalar bulunmaktaydı. Sarayın önünde fıskiyeli bir havuz vardı. Robruck’un verdiği bilgiye göre bu fıskiye Paris’ten getirilmişti. Sarayın kapısı güneye bakmaktaydı. Bundan başka Ögeday zamanında birkaç tene daha “küşk” adı verilen saray bahçesi açık alan mimari eserini oluşturulmuştu.

Moğolların Orta-Doğu’da hakimiyetlerinin yaygınlaşmasıyla mimari gelişimleri arasında paralellik vardır. Hakimiyet kurdukları coğrafyalarda başlangıçta büyük yıkım ve tahribatlar gerçekleştiren Moğolların neredeyse yıkılan şehirlerin enkazları ortadan kalkmadan imar faaliyetlerine başlamışlardı. Daha Ögedey zamanında Cengiz Han’ın tarumar ettiği Herât, Gence, Termez, ve Nişabur gibi şehirlerde imar faaliyetlerine girişildiği görülmektedir. Fakat sistematik çerçevedeki imar faaliyetleri Helügü zamanında başlamıştı.

 Hülegü, Merâga’yı kendine merkez edinip burada köklü imar çalışmalarında bulundu. Bunun yanında pek çok yaylak ve kışlak kurduran Hülegü, İlhanlıların ilk şehrinin de kurucusu oldu. Ama Hülegü döneminde esas imar faaliyeti yine Moğollar tarafından tarumar edilen Bağdat’ta görüldü. Hülegü ile başlayan imar girişimleri oğlu Abaka zamanında artarak devam etti. Bu dönemde Bağdat’taki imarı yönlendiren kişi şüphesiz Bağdat eyaletinin yöneticisi de olan Cüveynî’ydi. Yine Cüveynî’nin talimatları sayesinde Belh ve Merv gibi eski Selçuklu şehirleri de yeniden imar edilerek eski enkaz görünümlerinden kurtarılmışlardı. İlhanlılar’ın, yeni bir mimari tarz geliştirdiklerini söylenilemez. Mimaride İslam inancı ve kadim İran uygarlığı etkisinde şekillenen Selçuklu mimarisinin klasik takipçileri olmuşlardı. Buna rağmen İlhanlı eserleri bazı özellikleri itibariyle kolayca diğerlerinden ayrılabiliyordu. İlhanlılar dönemi mimarisi, Selçuklu mimarisinin devamı niteliğinde olsa da dönemin kendine ait Selçuklular’dan ayrılan önemli özelikleri de bulunmaktadır. Bu itibarla İlhanlı dönemi anıtları, önceki dönemlerin pek çok özelliğini yansıtan bunun yanında bazı yenilikleri de beraberinde getiren eserler olarak görülmektedir. Örneğin şehir ya da külliye mimarisinde gelişmiş bir düzeyde sokak girişine önem veren yapı tarzları ve yüksek kubbeli bir giriş ve iki yanındaki minareleri olan bir tarz İlhanlılar’dan önce kullanılmayan bir yapı şekliydi.

İlhanlılar İran üzerinde hakimiyet kurduklarında bölgenin kadim birikiminden ziyadesiyle etkilenmiş ve bu tarzı zenginleştirerek devam ettirmişlerdi. İran’da İslami dönemde gelişen mimarinin yapısal bütünlüğü çok önemli görülmese de yapılar kendilerini etkileyici biçimde ifade etmekteydiler. İran’da sanat bu dönemde, her çeşidiyle dekoratif ve soyut hale gelmişti. Bunun bir yansıması olarak İlhanlılar zamanında el sanatlarına ve taş süslemeciliğine büyük önem verilmişti. Bu alanda İlhanlılar zamanında büyük gelişmeler görülmüştü. Bu dekorlar, süslemeler her ne kadar orta halli biçimlendirmelerse de her zaman hassas, belirgin ve berrak olarak nitelendirilmişlerdir. Süsleme tarzında “kufi” tarzı yazının çok sık kullanıldığı görülmektedir. Küfi’nin el yazmalarının bir sitili olmaktan çıkıp kitabe yazısına dönüşmesi İlhanlılar eliyle gerçekleşmiş bir yenilikti.

Selçuk mimarisi, İlhanlı mimarisinin asıl örneği olarak ele alınabilir ve İran’daki yaklaşık üç yüz yıllık bu süreç düzenli bir gelişme süreci izlemiştir. Yapı anlamında bu gelişme üzerine birkaç örnek verilebilir. İlhanlı yapılarında dikey şekiller ve seçmece stiller göze çarpmaktadır. Selçuklu yapılarına kıyasla odaların simetrisi değişiktir. Odalar yatay ölçülerine kıyasla, dikey olarak daha uzun ve yüksektir. Selçuklu divanhanelerinin ölçüleri büyük ve genişken, İlhanlıların bu yapıları daha dar ve yüksektir. Köşe sütunları çok sayıda ve inceltilmiş şekilde tasarlanmıştır. Yapıların fiziksel dayanıklılığına özellikle önem verilmiştir. Büyük Selçuklu divanhane duvarları yerlerini büyük boşluklara ve bölmelere bırakmışlardır. İç ve dış cephe bölümleri derinlemesine geliştirilmiştir. Burada amaç köşe duvarlarını ve ağır yan destek kollarını daha ince hale getirmektir. Aynı yolla kubbeli odaların duvarları da inceltilmiş, kalın olan kısımlar ağırlıklı olarak kubbeler olmuştur.

 Selçuklu mimari yapıları, mahzen ve kubbe şeklinde devam etti. Sarkıt mahzenler gözde olmaya başladı. Sarkıt mahzenler, ilkel kümbet-i kâbus yapıları olarak kullanıldı. Selçuklular zamanında, türbelerin dış saçaklarının ayrıntıları gibi görünen bu tarz sonraları mabetlerin köşe yapılarında kullanıldı. Sasani döneminde İranlı mimarlar tonozları (köşe kemeri) zemin ile kubbe arasında bir ara yapı olarak kullanıldı. Bu eski tarz Müslüman duvarcıların ana yapıya kubbeyi eklemek için alternatif bir yönteme ihtiyaç duymadığı zamanlara kadar kullanılmış. Buna rağmen, derin gölgeli tasarımlarıyla köşe kemerleri işçilerin hassasiyetlerine dokunacak niteliktedir. Selçuklularda üç bölmeli sarkıtlar, köşe kemerlerinin bitişinde kullanılmış olup, sonraları mimari tarihinde de sıklıkla olduğu gibi, kendi adını vurgulamasından ziyade de daha çok mantıklı ve genellikle süsleme amaçlı bir çağrışım yaygınlaşmıştır. Böylece mimarlar, ve Moğol döneminin popüler anlayışı olan, sarkıtları oldukça çok katmandan oluşturup iç dayanıklılığı düşürmeyi, köşe kemerlerini girişlere ve zekice tasarlanmış geniş yüzeyli kubbelere taşımayı yeni anlayış olarak benimsemişlerdir.

İlhanlı mimarisi hem taşralı hem de şehirli yapıya sahipti. Yakın Doğu ülkeleri, İslam’ın ilk yüzyıllarında ünlü Bağdat ve Samarra şehirleri civarlarında uzun bir süre zarfında kraliyet hükmündeki geniş bir alanda, büyük gelişmeler gösteren mimari sürecine ev sahipliği yapmıştı. Bu zengin kültürün devamını sağlamak amacıyla İlhanlılar döneminde hükümdarların Gazâniye gibi şehirlerde hüküm sürerken, Gazân Han kendi bölgesindeki her topluluğa bir cami ve bir hamama sahip olma zorunluluğu getirmişti. Böyle anıt mezar gibi olan yapılarda ise, Gazân Han ve Olcaytu binlerce sanatsal yeteneği yüksek işçi çalıştırmışlardır. Bu sanatkârlar fikirlerini ve yetilerini o kadar iyi yansıtmışlardır ki daha küçük çaptaki sanatçılara ilham kaynağı olmuşlardı. Bu küçük sanatçılar, taşra şehirlerinde veya köylerdeki yapıların iskelet yapısını inşa etmekte, bu sayede dönemin anlayışıyla paralel bir yol izlemektedirler. Sadece Azerbaycan’daki Yezd bölgesi biraz dönemden farklı kaldı. Bu sebeple kendi yerel mimari yapısını ortaya koydu. İlhanlılar döneminde yabancı etkiler pek güçlü değildir. Oymacılık ve kakmacılık ile süsleme alanlarında Azerbaycan, Orta Asya’dan etkilendi. Bu dönemde sarkıtlı yapıların Suriye ve Irak’ta gördüğü rağbet belki de İran’a etki etmiş olabilir. Bu özellikleri yansıtan en eski yapı İran Zavara’daki Andre Godard tarafından incelenmiş olup tek bir mimar grubunun 1135 senesinde tamamladığı Mescid-i Camii adlı eseridir. Varamin’deki Mescid-i Camii İlhanlılar döneminde camilerine model olmuştur.

1295 yılında İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülegü Han’ın torunu olan Gazân Han’ın tahta çıkışı aslında İslam medeniyetinin Moğol paganizmine karşı apaçık bir zaferiydi Gerek istila sürecinin verdiği tahribat gerekse İlhanlı hâkimiyetine süregelen muhalefet sebebi ile bitmeyen isyanların yol açtığı istikrarsızlık ülkenin imar edilmesi bir yana şehirlerin mevcut imarı da büyük tahrip gördü. Her ne kadar imar faaliyetleri, Hülegü ile başlamış ilerleyen zaman içinde artarak gelişme göstermişse de ülkenin yayıldığı geniş coğrafyanın genel durumu pek parlak değildi. Bunun tek sorumlusu Moğol istilası değildi elbette. Moğollar gelmeden önce de bölgede iç karışıklıklar görülüyordu. Ayrıca ülkenin batısını etkileyen İlhanlı-Memlûk savaşları da bölgeyi tahrip eden faktörlerin başında gelmekteydi. Reşîdüddîn’in ifadesine göre, Gazan Han tahta geçtiğinde İlhanlı coğrafyasının onda biri anca mamur durumdaydı. Bu gerçekle yüzleşen Gazan, gidişatın düzelmesi için yapılacak tek işin köklü reformlarla sistemi güçlendirmek ve imar faaliyetlerini arttırmak olduğunu anlamıştı. Aksi takdirde devletin burada tutunması mümkün olmayacaktı. Göçebe kültür ve yerleşik kültür Gazan Han’ın düşünce dünyasına aynı anda hakim olmuştur. Bu algı İlhanlılar’ın resmi devlet algısı olarak da şekillenmişti.

Olcaytu Han 704/ 1304 yılında tahta geçtiğinde ağabeyi Gazan Han’ın başlattığı reformları devam ettirme sözü verdi. Bu bağlamda pek çok eser imar eden Olcaytu Han, bir de Tebriz’den başka yeni bir şehir kurmak istedi. Sultanabad veya daha yaygın ismiyle Sultaniye diye anılan bu şehrin inşasına 705/ 1305 yılında karar verdi. Olcaytu Han, Sultaniye'yi çok önemsemekteydi. O, ağabeyinin kurduğu Gazaniye’den de daha büyük ve daha görkemli bir şehir kurmak istiyordu. Sultan Olcaytu, biraz da İslam inancının etkisiyle tüm askeri ve siyasi başarılarının unutulacağını bir gün yok olacağını ancak kendisinden sonra onu ölümsüz kılacak şeylerin bıraktığı mimari eserler olacağını düşünmekteydi. Çok önemsediği yeni şehrin kurulması için devrin meşhur bütün ustalarını, sanatkârlarını ve mimarlarını davet etmişti. Bütçeden geniş bir ödenek ayırarak şehrin inşasını başlattı. Düz bir yaylak arazisi üzerinde kurulan Sultaniye için önce şehrin sınırlarını belirleyen surlar inşa edildi. Mina renkli taşlardan yapılan şehir surları Kâşânî’nin tanımlamasıyla, Zuhal yıldızı kubbesinin zirvesine denk gelecek kadar yüksek bir bina inşa edilmdi. Olcaytu Han Sultaniye’yi o kadar çok önemsiyordu ki şehrin kurulmasını emrettiği yarlığında; Tebriz kadar geniş, Çin baharından daha yeşil, dinin şiarından daha nefis felek kubbesinden daha yüksek “balık”tan aya dek ne varsa hepsinden daha büyük ve ulu bir şehir diye tanımlamaktaydı. Yine fermanında şehri tarif ederken irem bağı kadar yem yeşil, kocaman sapasağlam Kâbe gibi yüksek, düzgün hoş ve şehri çepeçevre saran cennet kasırlarını andıran sağlam temelli bir kale yapılmasını emrediyordu.

İlhanlılar dönemi mimarisi her ne kadar genel kanaat olarak Selçuklu mimarisinin devamı niteliğinde olsa da dönemin kendine ait Selçuklulardan ayrılan önemli özelikleri bulunmaktadır. Bu itibarla İlhanlı dönemi anıtları, önceki dönemlerin pek çok özelliğini yansıtmakla beraber bazı yenikleri de beraberinde getiren bir dönem olarak görülmektedir. İlhanlıların mimari anlayışı doğrudan Selçuklu yapılarına dayanmaktadır.  İlhanlılar’dan günümüze kalan eserler bunun en güzel kanıtıdır. Selçuklu ve İlhanlı mimari eserleri bazı açılardan kıyaslanabilir. Selçuklu Türkleri, İran’ın batı kesimlerinde on birinci yüzyıl ortalarında bozkırlı bir topluluk olarak ilerlemişler ve İran coğrafyasının önemli bir kısmına yerleşmişlerdi. Sonraları ise yerleşik İran kültürünün üstün olduğu edebiyat ve güzel sanatlar gibi alanların farkına vardılar. İran’ın yerli yetkilileri, İran kültürünün ürünlerini devletin yeni sahiplerine sunmuşlardı. Böylelikle her alanda olduğu gibi mimari alanda da İran kültürü Selçuklular içinde biraz Bozkır etkisine kapılarak yaşamaya devam etmişti. İlhanlı mimarları, inşadaki unsurları, yöntem ve malzeme benzerliğini bakımından Selçuklularda oluşan ve İran mimarisinin yeni tarzını temsil eden bu stili devam ettiricisi olmuşlardı. Eski İran geleneklerinin bir yansıması olarak mezar taşları ve türbeler,  Selçuklu mimarisinde önemli bir yere sahiptiler. Bu durum İlhanlılar’da da kendini göstermiştir. Bozkırda imparatorlarının mezarlarını belli etmemeyi kültür edinen İlhanlılar İran üzerinde hâkimiyet kurdukların da ise anıtsal mezarlar inşa ettirmeye başlamışlardı. Artık İlhanlılar’da bir türbe mimarisi oluşmaktaydı.

Selçuk mimarisi, İlhanlı mimarisinin asıl örneği olarak ele alınabilir ve İran’daki yaklaşık üç yüz yıllık bu süreç düzenli bir gelişme süreci izledi. Yapı anlamında bu gelişme üzerine birkaç örnek verilebilir. İlhanlı yapılarında dikey şekiller ve seçmece stiller göze çarpmaktadır. Selçuklu yapılarına kıyasla odaların simetrisi değişiktir. Odalar yatay ölçülerine kıyasla, dikey olarak daha uzun ve yüksektir. Selçuklu divanhanelerinin ölçüleri büyük ve genişken, İlhanlıların bu yapıları daha dar ve yüksektir. Köşe sütunları çok sayıda ve inceltilmiş şekilde tasarlanmıştır. Yapıların fiziksel dayanıklılığına özellikle önem verilmiştir. Büyük Selçuklu divanhane duvarları yerlerini büyük boşluklara ve bölmelere bırakmışlardır. İç ve dış cephe bölümleri derinlemesine geliştirilmiştir. Burada amaç köşe duvarlarını ve ağır yan destek kollarını daha ince hale getirmektir. Aynı yolla kubbeli odaların duvarları da inceltilmiş, kalın olan kısımlar ağırlıklı olarak kubbeler olmuştur.

Selçuklu mimari yapıları, mahzen ve kubbe şeklinde devam etmiştir. Sarkıt mahzenler gözde olmaya başlamıştır. Sarkıt mahzenler, ilkel kümbet-i kâbus yapıları olarak kullanılmıştır.   Selçuklular zamanında, türbelerin dış saçaklarının ayrıntıları gibi görünen bu tarz sonraları mabetlerin köşe yapılarında kullanılmıştır. Sasani döneminde İranlı mimarlar tonozları (köşe kemeri) zemin ile kubbe arasında bir ara yapı olarak kullanmışlardır. Bu eski tarz Müslüman duvarcıların ana yapıya kubbeyi eklemek için alternatif bir yönteme ihtiyaç duymadığı zamanlara kadar kullanılmıştır. Buna rağmen, derin gölgeli tasarımlarıyla köşe kemerleri işçilerin hassasiyetlerine dokunacak niteliktedir. Selçuklularda üç bölmeli sarkıtlar, köşe kemerlerinin bitişinde kullanılmış olup, sonraları mimari tarihinde de sıklıkla olduğu gibi, kendi adını vurgulamasından ziyade de daha çok genellikle süsleme amaçlı bir çağrışım yaygınlaşmıştır. Böylece Selçuk mimarları ve Moğol döneminin popüler anlayışı olan, sarkıtları oldukça çok katmandan oluşturup iç dayanıklılığı düşürmeyi, köşe kemerlerini girişlere ve zekice tasarlanmış geniş yüzeyli kubbelere taşımayı yeni anlayış olarak benimsemişlerdir. Bu koşullar altında Selçuklulardan aldıkları mirası kendilerinden sonraki Müslüman Türk devletlerine yani Osmanlı ve Timurlulara devredecek olan İlhanlılar hakim oldukları coğrafyada pek çok nadide eser inşa etmişlerdi. Özellikle Anadolu’nun Doğusu, İran ve Azerbaycan bölgeleri Moğol mimarisi sergilendiği coğrafyaların başında gelmekteydi. 

Anadolu’da Bir Moğol Bey’in Eseri Kırşehir Cacabey Medresesi

Caca Bey, Kırşehir’de Selçuklu hizmetinde bulunan köklü bir Türkmen ailesinin mensubudur. Cacalar devrinin önemli Türkmen aşiretleri arasında yer almaktadır. İsminden hareketle onların Ceceli Türkmenlerinden olduğu düşünülebilir. Caca Bey 1240 yılında Kırşehir’de doğdu. Çocukluğu Moğol tahakkümü altında geçen Caca Bey, Selçukluların hizmetinde olan seçkin bir ailenin mensubu olması nedendi ile bu tahakkümü daha net hissetti. Girişken ve başarılı bir kişiliğe sahip olan Caca Bey, kısa sürede Moğolların dikkatini çekti kendini onlara sevdirmeyi başardı.  Caca Bey kısa süre zarfında çok büyük bir üne kavuştu. Mevlânâ Celâleddîn Rumi, Caca Bey hakkında Mektubat’ında Caca Bey için “Emir, büyük kumandan; alîm, adil, iyiliksever, zafer kazanmış, dindar, yardımcı, hayır, işlerinde başarılı, ikram edici, temiz, zeki, din ve devlettin nuru, Müslümanların azizlerinden, meliklerin ve sultanların dayanağı uluların babası, merhum Emir Bahaaddin Caca’nın oğlu Cebrail” şeklinde bahsederek onun devrinde ne kadar güçlü ve sevilen bir kişi olduğunu yansıttı. Anadolu’nun yerli Türkmenlerinden olan Emir Caca Bey, göze çarpan bu özellikleri ile Moğol bürokrasisine girmeyi başardı. Artık İlhanlı yönetici sınıfından olan Caca Bey, kendi geliri ile memleketi olan Kırşehir’de Selçuklu sultanı II. Alâeddîn Keykubad zamanında yaptırılan Alâeddîn Camii’nin yanına 1272 yılında bir medrese yaptırdı. Caca Bey Medresesi, devrin önemli heyet medreseleri arasında yerini almaktaydı. Medrese bünyesinde bir de rasathane bulunmaktaydı. Bugün minare olarak kabul edilen yükselti aslında rasat kulesiydi. Yine kubbemsi olan yapı da cami kubbesi değil gözlem evinin kubbesiydi. Tam altında bulunan havuz ise rasat havuzuydu. Burada uzun yıllar boyunca önemli gözlemler yapılmıştı. Bir zic işleminin yapılıp yapılmadığı sorusunun net bir cevabı olmasa da Anadolu’da İlhanlı hâkimiyeti müddetince burada astronomi faaliyetlerinin yapıldığı açıktır. Tûsî’nin Merâga Rasathanesi ile aşağı yukarı çağdaş olan bu rasathane de Tûsî’nin telif ettiği eserler okutulmaktaydı ve rasathanede ders veren müderrislerin büyük bir çoğunluğu Tûsî’nin öğrencileriydi.  Medrese, İlhanlı hâkimiyetinin Anadolu’da neredeyse ilk ilmi faaliyetidir. Türkiye Selçuklularının oldukça rasyonel ve müspet bilimlere önem veren bir yapıya sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Moğol tahakkümü ve sonrasında yaşanan gelişmeler her ne kadar Selçukluların bu özelliğinde bir gerileme yaşatmışa da Moğolların kendileri de oldukça rasyonel bir zihne sahipti. Dolayısıyla Moğolların da müspet bilimlere destek verdiği bir gerçektir. Moğol tahakkümü altında sarsılan Anadolu Türkmenleri bu istilanın tesiri ile rasyonel yapılarını kaybedip daha mistik bir yaşam tarzına dönerlerken Anadolu’da iktidarı temsil eden İlhanlılar, Selçuklulardan devraldıkları gibi bilimsel çalışmaların devamlılığını sağlamışlardı. Bu devamlılığın en güzel örneği Moğollar adına Kırşehir’de emirlik yapan Caca Bey’in H. 671 (M.1272) yılında yaptırdığı Caca Bey Medresesi’dir. Bir heyet medresesi olan bu medresede devrin önemli alîmleri toparlanmışlardı. Tüm medreselerde olduğu gibi bu medresenin de dili Arapçay’dı. Vakfiyesinde Arapça olan bu medrese, Selçukluların pozitif bilimlerde elde ettikleri birikim ile İlhanlıların astronomi bilgisini birleştirmiş güçlü bir bilim merkezi haline gelmiştir. Medresede ders veren müderrislerin büyük bir çoğunluğu Merâga’da Tûsî’nin yetiştirdiği talebeleriydi. Bir anlamda Tûsî’nin bilim anlayışı bu medrese ile Anadolu’da kendine yer bulmuş oluyordu.

Anadolu’da Moğol Mimarisi

Anadolu’da İlhanlı hakimiyetinin devam ettiği süre boyunca özellikle de son dönemlerine doğru Anadolu’da İlhanlı emir ve valilerinin yaptırdığı medreseler karşımıza çıkmaktadır. Erzurum’da Yakutiye Medresesi bunun güzel örneklerinden birisidir. 1310 yılında İlhanlı yöneticisi Hacı Yakut tarafından yapılan medrese hem mimari açıdan önem taşımaktadır hem de bünyesinde sürdürülen eğitim faaliyetleri bakımından önemli bir zenginliği göstermektedir. Yine Sivas’ta Cüveynîlerin yaptırdığı 1271 tarihli Cüveynî Darü’l-hadis’i İlhanlıların daha Müslüman olmadan önce bile dini ihtisas alanına yönelik bir medrese inşa ettirmeleri de İlhanlıların dini algıdaki esnekliklerini gösteren önemli bir örnektir. Bunlardan başka Karaman Hatûniye Medresesi ve Erzurum Hatuniye Medresesi yine İlhanlıların Anadolu’da inşa ettikleri önemli medreseler arasında yer almaktadır. Yine 1308 tarihinde Amasya’da inşa edilen Bimarhane’de Anadolu’daki önemli Moğol eserleri arasında yer almaktadır. Bunlardan başka olarak Ankara’da kale içinde Ebu Sa’id Bahadır Han zamanında yaptırılan bir Moğol camide dikkat çekmektedir. Yine Ebu Sa’id Bahadır Han zamanında Ani’de yaptırılan bir başka Moğol camide Moğolların yaptırdığı mimari eserler arasında yer almaktadır. İlhanlıların Anadolu’daki önemli valileri arasında yer alan Timurtaş Noyan’ın Anadolu’nun neredeyse en batı ucunda yer alan Menderes Nehri üzerinde ulaşımı kolaylaştırmak için kendi ismi ile anılan bir köprü inşa ettirmesi de Anadolu’da zikredilmesi gereken Moğollara ait önemli Moğol mimari eserleri arasında yer almaktadır.   

En bilinenleri bu şekilde sıralanabilen Moğol mimari eserlerinin sayısını daha da arttırmak mümkündür. Sonuç olarak bu bağlamda şu söylenebilir. Büyük bir istila hareketinin neticesinde Anadolu başta olmak üzere İslam dünyasının başlıca bütün coğrafyalarını zapt eden Moğollar kısa bir süre zarfında Müslüman olmuşlar ve istila ederek tahrip ettikleri İslam medeniyetinin bir parçası haline gelmişlerdi. Türk kimliğinin neredeyse ayrıt edilmesi mümkün olmayan Moğolların Müslüman olmaları ile beraber Müslüman Türk kültürünün bir parçası olmaları kolaylaşmıştı. Böylece Moğollar Selçuklular ile Osmanlılar arasında köprü görevi görerek Kadim Müslüman Türk kültürünün Osmanlılara ulaşmasını sağlamışlardı. Bu bağlamda değinilmesi gereken bir diğer konuda son zamanlarda Osmanlılara ilişkin geliştirilen haksız bir eleştiridir. Osmanlıların hep Balkanlara yatırım yaptığını Anadolu’yu ihmal ettiğini dolayısıyla da Türklere önem vermediğini ifade eden bir eleştiri dillendirilmeye başlanmaktadır. Fakat durum aslında hiç de öyle değildir. Anadolu şehirlerinde özellikle Sivas, Erzurum, Amasya, Tokat gibi şehirlerde nerdeyse Osmanlılara ait bir çakılı çivi bulmak zordur. Bunun sebebi Osmanlıların bu coğrafyaları önemsememesi değil burada ihtiyaç duyulan cami, medrese, şifahane, hamam, han gibi eserlerin zaten var olması ve işler durumda olmasıdır. Dolayısıyla da bu durumda imar faaliyetleri bu tarz eserlerin bulunmadığı  Balkanlara yönelmiştir. Osmanlıların hali hazırda işler durumda bulduğu mimari eserlerin önemli bir kısmı Selçuklu yapısı olduğu kadar bir o kadar da Moğol yapısıdır. Bu durum bize Selçuklu-Osmanlı devamlılığını gösterdiği gibi Moğolların yani İlhanlı Devleti’nin de bu devamlılığın bir parçası ve taşıyıcısı olduğunu açıkça göstermektedir. Medeniyetimize büyük hasarlar verdiği inkâr edilemeyen Moğolların aynı şekilde bu medeniyetin bir parçası olduklarını da inkâr etmek mümkün değildir.   

İlhanlı hâkimiyeti her ne kadar oluşturduğu baskıcı rejim ve düzensizlik ortamı neticesinde Anadolu’da Selçuklular eliyle oluşturulan ilim geleneğini bir kırılmaya uğratmışlarsa da kendi hâkimiyetleri müddetince gerek mimari açıdan gerekse bilimsel açıdan Selçukluların ürettiği medrese sisteminin devamcısı olmuşlar hatta bazı yenilikleri de ekleyerek gelişim de göstermişlerdir. Müslüman olmadıkları dönemlerde dahi dini ilimlerin okutulacağı ihtisas medreseleri açmaktan çekinmemişlerdir. Ancak Anadolu özelinde İlhanlı hâkimiyetinin bilimsel faaliyetlere karşı geliştirdikleri tüm olumlu tutumlar, siyasi ve askeri hâkimiyetin oluşturduğu baskının gölgesinde kalmış, gerek Selçukluların bilim mirası gerekse bunun devamcısı olarak İlhanlıların ürettiği bilgi birikimi İlhanlı hâkimiyeti sonrasında İlhanlılar eliyle Selçuklu kültürü geliştirilerek devam ettirilmiş ve Osmanlılara intikal etmesi sağlanmıştır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

Alâeddin Atamelik Cüveynî, Tarih-i Cihan Guşa, Türkçe Çev. Mûrsel Öztürk, Ankara, 1988.

Hâfız-ı Ebru, Zeyl-i Câmiu't-Tevârih,nşr, Hânbâbâ Beyânî, Tahran, 1350

Hamdullah Müstevfî, Nüzhetü’l-Kûlûb, nşr. Le Strange, London, 1915.

Hamdullah Müstevfî, Tarih-i Güzide, Neşr, Tahran, 1396.

Hamdullah Müstevfî, Zeyl-î Tarihî Güzîde, nşr. İrec Afşâr, Tahran, 1372

Hindûşah Nahcîvanî, Düstûr’ul-Kâtib fi- Tayîn’ül- Merâtib, nşr, A.A. Alizâde, Moskova,1964.

Hondmir, Habibu’s-Siyer, Nşr. W.M. Tahackson, Harvard, 1994.

İbn-i Fuvâtî, Havâdisu’l Cami, nşr. Muhammedel-Kâzim, Tahran, 1416.

Muhammed Kâşânî, Tarih-i Olcaytu, nşr, Mehin Hambly(Hâciyân Pûr), Tahran, 1348.

Reşîdüddîn Fazlullâh Hemâdanî, Câmîüt’tevârih, nşr. Ve çev. W.M., Thackston, Duxbury, 1999.

Reşîdüddîn Fazlullâh Hemâdanî, Câmîüt’tevârih, Tahran, 1373.

Seyahatnameler

Clavijo, Ruy Gonzales de, Anadolu Orta Asya ve Timur, çev. Ömer Rıza Doğrul. Sd. Kamil Doruk, İstanbul, 1993.

İbn-i Batuta Seyahatnamesi, çev. Muhammed Şerif Paşa, sd. Mümin Çevik, İstanbul, 1999.

Marco Polo, İstanbul, 2003.

W. Robruck, Büyük Han’a Seyahat1253-1255, çev. Engin Ayhan, İstanbul, 2001.

Araştırma Eserler

Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1989.

Aydoğmuşoğlu, Cihat, Tarihte Tebriz, AÜ. SBE YL tezi, Ankara, 2007.

Barthold, W., Azerbaycan ve Ermenistan”, çev. İsmail Aka, A.Ü. Tarih Araştırmaları Dergisi, c.VIII-XII, Ankara, 1975.

Boyle, J. A. “The Saljuq And Mongol Periods”, The Cambirdge Histroy Of İran, V, London, 1968.

Browne, Edward, G. A Literary Histrory Of Persia, Cambridge, 1956.

C.L Huart, “Tebriz” İ.A. XI,Anakara, 1956.

Dabîşi, Hamid, “Filozof Vezir Hace Nasîruddîn Tusî ve Döneminin Entelektüel İklimi”, İslam Felsefe Tarihi, İstanbul, 2007.

Grabar, O, “The Visal Arts”, The Cambirdge Histroy Of İran, V, London, 1968.

Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, İstanbul, 1993.

Huart, C.L, “Tebriz” İ.A. XI, Ankara, 1956.

Kuban, Doğan, Türk ve İslam Sanatı Üzerine Denemeler, İstanbul, 1982.

Minorsky, V., “Sultaniye”, İ.A., XI.

Özgüdenli, Osman, “Moğollar”, DİA, XXX,

Özgüdenli, Osman, Bir İlhanlı Şehir Modeli: Rab‘-i Reşîdî’de Meslekler, Görevler ve Ücretler”, Ortaçağ Türk-İran Araştırmaları, İstanbul, 2006.

Özgüdenli, Osman, Moğol İran’ında Gelenek ve Değişim: Gazan Han ve Reformları(1295-1304). İstanbul, 2009.

Özgüdenli,. Osman, “XV. Yüzyılda Tebriz’de Bir Hayır ve Kültür Kurumu: Şenb-î Gâzâniyye” , Ortaçağ Türk- İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul,2006.

Petrushevky, I.P., Tahe “The Socio-Economic Condition of Iran Under The Il-Khans”, Cambridge Histıry Of Iran, III, Ed. J. A. Boyle, Cambridge, 1968.

Roux, Jean Paul, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, çev Lale Arslan, İstanbul, 2001.

Roux, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev.Aykut Kazancıgil,İstanbul, 1994

Sefa, Zebihullâh, İran Edebiyatı Tarihi, çev. Hasan Almaz, Ankara, 2005, II

Sıddıkî, Bahtiyar Hüseyin, “Nasıreddîn Tusî”, Klasik İslam Filozofları ve Düşünürleri, Ed. M.M. Şerif, çev. Kasım Turhan, İstanbul, 2000.

Spüler, Barthold, The Müslim World II :The Mongol Period, London, 1964

Spüler, Berthold, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, Ankara, 1987

Şirinov, Agil, Nasîruddîn Tusî’de Varlık ve Uluhiyet, İstanbul, 2011

The Cambirdge History of Iran, vol V, ed. J. A. Boyle, London, 1968

      Wilber, Donald The Architecture of İslamic İran: The Il Khanid Period, New York,1974.

 

DİĞER MAKALELER
Moğolların Anadolu'ya Mirası: Mimari, İlim, Sanat
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

Moğolların Anadolu'ya Mirası: Mimari, İlim, Sanat
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun