Moğollar ve Ruhaniler

Moğollar ve Ruhaniler

Moğollar denildiği zaman hemen herkesin aklına yıkım ve vahşet gelmektedir. İnsanlığın ortak hafızasının Moğollara yakıştırdığı bu unvanı Moğollar fazlasıyla hak etmektedirler. Japon Deniz’inden Hindukuş Dağlarına, Anadolu ve İran’dan Polonya içlerine kadar bütün Avrasya’ya bir anda saldıran Moğollar bu coğrafyada dünya tarihinin en geniş imparatorluğunu kurdular. Bu başarı ve hakimiyet ise korkunç bir vahşete dayanmaktaydı. İnsanlık tarihinin en ağır yıkım ve vahşeti ile anılan Moğollar, dini inançlar söz konusu olduğunda aslında dünya tarihinin gördüğü en özgürlükçü milletiler. Moğolların sert yönetimlerinin yanında İnançlara karşı şaşılacak bir hoşgörüleri ve esneklikleri vardı. Bu durumda Moğol hakimiyeti altında baskıcı bir yönetimin gölgesinde inançlar açısından bir o kadar da ile özgürlükçü bir ortamın oluştuğu tarihte pek örneğine rastlanılmayan bir durumu ortaya çıkarmıştı.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Moğollar, çok erken tarihlerden itibaren farklı dinlerin etkisi altında kalan bir milletti. Uzun yıllar Türklerin egemenliği altında yaşayan Moğollar, Türk kültürünü etkileyen pek çok unsurdan en az Türkler kadar etkilenmişlerdi. Bu sebeple Türk kültüründe bulunan çoğu unsur Moğolların kültür dünyasında da görülmektedir. Bu etkilenme alanlarının başında kuşkusuz dini inançlar gelmekteydi. Asya bozkırı pek çok kadim inancın çok rahat yayıldığı ve kendini gösterdiği bir coğrafyaydı. Bozkır coğrafyasında kendini gösteren tüm dinler ile Moğolların mutlaka bir ilişkisi olmuştur. Çok dinlilik ve farklı dinlerle bir arada yaşayabilme tecrübesini çok erken tarihlerde kazanan Moğollar bunu sonraki süreçte siyasi tavırlarında göstermişlerdir. Moğolların bu özelliği sadece kendilerine ait bir kimlik olmaktan ziyade Asya bozkırlarının bir kültür özelliğiydi. Asya bozkırlarında bağdaştırıcı ve birleştirici bir  algı varlığını her daim korumuştur. Bu algı karşılaştığı farklılıkları kendi bünyesinde bağdaştırıp yeniden yorumlamayı her dönemde başarabilmişti. Türklerin de Asya bozkırlarının çok uzaklarında farklı inanç ve kültür çevrelerinin içine girmelerine karşın bu kültürler ile zenginleşip asimilasyona uğramadan kendi milli benliklerini koruyabilmişlerdi. Aynı özellik inanç boyutuyla Moğollarda da görülmektedir. Moğollar kendileri de bu süreç içinde aynı anda farklı inançlara inanmışlardır. Fakat tüm şartlara rağmen bozkırda ağırlıklı olan ve bozkır insanını kültürünü yansıtan inanç Şamanlık olmuştur. Moğolların geleneklerini siyasetlerini ve gündelik yaşamlarını ağırlıklı olarak biçimlendiren inanç Şamanlık idi.

 XIII. yüzyılda Cengiz dağınık halde bulunan Moğolları bir çatı altında toplayıp da güçlü bir imparatorluk kurduğunda Moğolların ağırlıklı çoğunluğu Şamandı. “Şaman” kelimesinin anlamının “Tunguz” kökeninden geldiği düşünülmektedir. Bozkır ile özdeşleşen Şaman kelimesi ne Türkçe ne de Moğolcada yoktur. Şaman kelimesi XIII. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da yaygınlaşmış bir tanımlamaydı. Kelimenin bozkır dünyasında kabul görmesi ise çok daha sonralarına denk gelmektedir.

Moğolların İnancı ve Yasa

Cengiz Yasalarında yerin ve göğün yaratıcısı olan bir tanrının varlığına inanmanın gerekliliği birinci esastı. Cengiz de kendisini dinlere karşı tarafsız ve özgür düşünceli bir şekilde gösterirdi. İslam tarihçilerinin eserlerinde Cengiz Han’ın Vâcib’u’l -Vücud (bir varlığın gerekliliği) ile ilgili inançlarına ilişkin işaretler görülmektedir.

Moğollar bütün sertliklerine ve baskıcı yönetimlerine rağmen dinlere ve dini zümrelere karşı hoşgörülü bir politika izlemişlerdi. Bu Yasa’da yeri olan bir uygulamaydı. Moğollar, yönetimi altına aldıkları toplumlara, Gâzân Han zamanında yaşanan reform ve kurumların yeniden İslam’a dayalı bir çerçevede biçimlendirildiği geçiş dönemi hariç hiçbir zaman dini açıdan bir baskı ve dayatmada bulunmamışlardır. Dini zümrelere eşit mesafedeki yaklaşımları dini algıdaki rahatlığı, hâkimiyeti altına aldıkları topraklarda var olan dinlere kendilerine göre örgütlenme ve yayılma imkânı tanıdığı gibi dinler arasında da nüfuz rekabetini de beraberinde getirmişti.  Bu rekabet ile İlhanlı hâkimiyetindeki dini zümreler İlhanlı yönetimi üzerinde söz sahibi olma mücadelesine girişmişlerdi. Moğol yönetiminde söz sahibi olan bir dini zümre diğerlerinin aleyhine kendi lehine uygulamaların oluşmasını sağlayabiliyordu. Dini zümreler İlhanlılardan bir “hatun” ya da “sultanın” kendi inançlarına mensup olmasını çok istiyorlar bunun içinde sarayda sürekli etkin olmaya çalışıyorlardı. Moğolların dinlere karşı gösterdikleri bu bakış açısı, tüm kargaşa ortamına rağmen dini inançların tümünde bir canlanma ve dini düşüncede bir gelişme yaşanmasını sağlamıştı.

Moğolların kültürü, hâkimiyet kurdukları toprakların kültüründen daha geriydi. Bu özellikleri ile Moğollar bu coğrafyaları yönetmekte zorlanmışlardı. Bu da kaçınılmaz olarak Moğolları yerli inançlara teslim olmaya itmekteydi. Bu durumu gören dini zümrelerin liderleri de yeni yöneticileri olan İlhanlıların sarayını hiç boş bırakmıyorlar, yeni yöneticilerinin kendi inançlarını kabul etmeleri için büyük çaba harcıyorlardı. Moğolların dini esnekliğinin yanında birde bu rekabette eklenince İlhanlılar zamanında Yakın-Doğu dini ve mezhebi açıdan hareketli bir dönem yaşanmıştı. Moğolların dinler karşısındaki bu tavrının kaynağını Cengiz Han’da bulmak mümkündür. Cengiz Yasası’nda bütün dinlere müsamaha gösterilmesini ve tüm ruhanileri vergiden muaf tutulmasını tavsiye ediyordu. Kendisi hiçbir dine inanmadığı tarihi kayıtlarda zikredilen Cengiz Han, bütün dinlere yaşam alanı tanımaktaydı. Rubruck’un verdiği bilgilere göre, Karakurum’da iki cami, bir kilise ve bir Budist tapınağı bulunuyordu. Bu durum Moğolların dinlere karşı bakışını göstermesi açısından önemlidir.

Moğol İstilası ve Orta Doğu’da Kadim İnançlar 

Müslümanların VII. yüzyılda Sasani İmparatorluğu’nu yıkıp da İran’da hakim unsur haline gelmesiyle birlikte kadim İran kültürünü temsil eden paganist dinlerde silinmişti. İran’da İlhanlıların hâkimiyeti ile birlikte Müslümanların güçten düşmesi ve medreselerin zayıflamasıyla eski kültür yeniden canlanma göstermiş ve Mecusilik başta olmak üzere birçok pagan din eski güçlerini yeniden kazanmışlardı. İlhanlı hâkimiyeti ile birlikte güçlenen sadece pagan dinler değildi. Hristiyanlık da bu dönemde oldukça büyük bir güç haline gelmişti. İlhanlıların Yakındoğu’ya ani ve sert girişleri ile Sünnî İslam’a dayalı kurulu düzenin yıkılması, Sünnî Müslümanlar dışında tüm dini unsurların beklentilerini yükselmişti. Öyle ki Hristiyan cemaati Hülâgü Han ve eşi Dokuz Hatun’u kurtarıcı olarak görüyorlardı. Bu algı sadece Hristiyanlarda oluşmamış Şiî dünya da Moğolları kurtarıcı bir güç olarak görmüştü.  İlhanlıların erken dönem siyasetleri de bu beklentileri destekleyen vaziyetteydi. Hülâgü zamanında Moğol komutanları arasında Hristiyan olanları da vardı ve bunlar ele geçirdikleri şehirlere kiliseler inşa ettiriyor dahası camileri kiliseye çeviriyorlardı. Yakın-Doğu’nun hakim unsuru olan Sünnî İslam anlayışını tasfiye etmek amacıyla siyaseten Müslümanlara karşı ve farklı din ve kültürleri desteklemişlerdi. Fakat bu durum Gâzân Han’dan sonra tamamen değişecekti.

İlhanlılar dini ve mezhebi açıdan oldukça rahat ve hoşgörülü bir tavra sahip olsalar da Yakın–Doğu’nun yerli unsurları birbirlerine karşı hiç de hoşgörülü değillerdi. Moğollardan önce de var olagelen dini ve mezhebi çekişmeler İlhanlı hâkimiyeti altında da devam etmişti. İlhanlı yönetim sistemi içinde yükselen kendine bir faaliyet alanı bulan her dini zümre diğerlerini ezmek ve tasfiye etmek için var gücüyle uğraşmaktaydı. Bu durum da İlhanlıların siyasi sistemlerini kuramamasının önemli faktörleri arasındaydı. Şiîlerin güçlendiği dönemde Sünnîler tasfiye edilmekteydi. Hristiyanlar güçlendiği dönemde diğer inançlara baskı kurmaya çalışmışlardı. Özellikle Hülâgü’nün Hristiyan olan eşi Dokuz Hatun üzerinden Hristiyanlar güç kazanmaya çalışmıştır. Yahudi bir vezir olan Sa‘ddüdevle zamanında da Müslüman memurlar görevlerinden alınmış yerlerine Yahudi kökenli memurlar atanmıştır.

Moğollar, Ön Asya’ya gelmeden önce bozkırda yaygın olarak Şamanist inanca sahiptiler. Bununla birlikte Moğollar arasında Budizm’in de hatırı sayılır bir yeri de vardı. Ancak Moğolların Ön Asya’ya inmeleri ile birlikte farklı farklı dinlerle de temasları gelişmiştir. Moğollar tıpkı Türkler gibi yeryüzünde bulunan dinlerin neredeyse tamamı ile bir şekilde temasları olmuş bu dinlerden etkilenmişlerdir. İlhanlıların din ile olan ilişkilerinde ve dini algılarında söylenebilecek en temel konu onların bütün dinlere olan hoş görüleridir. İstilacı özellikleri sert politikaları ve hâkimiyet kurdukları coğrafyalardaki katı rejimlerine rağmen hiçbir kayıtta onların dinlere karşı zarar verici tasfiye edici faaliyetlerine rastlanılmaz.  Cihângîr ve göçebe özellikleri ile çelişir bir biçimde hiçbir dine katı ve baskıcı bir yaklaşım içinde bulunmamışlardır. Bunun tam tersine hemen her dine yaşama ve kurumsallaşma imkanı tanımışlardı. Dinlere karşı açık görüşlü bir yaklaşım içinde olan İlhanlılar dini zümrelerle her ne kadar temas kurmaktan çekinmemişlerse de devlet yönetim anlayışı açısından dinlere ve onları temsil eden kurumlara mesafenin korunmasına da azami dikkat etmişlerdir. Dinlerin İlhanlı hâkimiyeti üzerinden birinin diğeri üzerinde hâkimiyet kurmalarını ülke sınırları içinde güçlenmelerine de fırsat vermemişlerdi. Bir nevi dini zümreler arasında bir denge siyaseti geliştirmişlerdi. İlhanlıların genel dini algıları içinde dikkat çeken bir unsurda dini taassuba sahip olmamalarıydı. Yani her ne kadar Şamanizm Moğol kimliğini ve kültürünü oluşturan temel bir unsur olsa da Moğollar için hiçbir din vazgeçilmez değildi. Moğolların çok hızlı bir biçimde din değiştirdikleri net bir biçimde kaynaklarda görülmektedir. Öyle ki pek çok İlhanlı hükümdarı yaşamının farklı evrelerinde farklı inançların mensubu olarak görülmektedirler. Moğolların dinlere karşı bir merakının da olduğu söylenebilir. Dini tartışmalar her zaman Moğol yönetici sınıfının ilgisini çeken bir konu olmuş ve bu tartışmaları yakından takip etmeye çalışmışlardır. İlhanlıların din algıları kültürlerini de etkileyen temel faktörlerin başında gelmektedir. İlhanlılar üzerine çalışanların büyük çoğunluğu, Onları temsilcisi oldukları göçebe kültüre ve Şamanî özelliklere göre fazlasıyla münevver bulmuşlardır. Buna güzel bir örnek ise pek çok batılı tarihçinin Hülâgü’nun inanç itibarıyla Şamanî kalmış olma ihtimalini pek mümkün görmemiş olmalarıydı. Oldukça münevver bir kişilik olan Hülâgü’ye Şamanizm’in münevver bir kişiliğinin oluşmasına zemin hazırlayamayacağını düşünen Edward Browne gibi pek çok batılı araştırmacılar onun Budist olduğunu düşünüyorlar ve Hülâgü ile Budizm arasındaki bağlantıları gösteren ve onun Budist olduğunu destekleyebilecek kayıtlara fazlaca itibar ediyorlardı. Fakat eldeki tüm kayıtlar Hülâgü’nün Şaman olduğunu göstermektedir. Hülâgü’nün sarayında bizzat kendisinin de katıldığı Şamanî ayinlerin icra edildiği devrin kayıtlarında açıkça görülmektedir. Hatta öyle ki İlhanlıların Ön Asya’da görülmeleri ile Müslüman Türklerdeki İslam öncesi unsurların dirilme sürecine girdiği yeni Anadolu sufizmine etki ettiği de bilinmektedir.

Moğol istilasının az öncesinde İlhanlı hâkimiyetinin kurulduğu coğrafyanın büyük bir çoğunluğu Sünnî Müslümanlardan oluşuyordu.  Bununla birlikte Yahudilik Hristiyanlık gibi dinler de hissedilir bir oranda varlık göstermekteydi. Bunlardan başka Zerdüştlük gibi kadim çok tanrılı dinler de görülmekteydi. Müslüman unsurlar arasındaki mezhebi farklılıklar da bölgenin belirgin bir dini özelliğiydi. Şia Müslümanların çoğunluğundan ayrı bir inanç ve siyasal söylem ile farklık gösterdiği gibi İslam devletlerinin iç siyasi gündemini de etkileyen önemli bir unsurdu. İlhanlıların gelişi Şia’nın da güçlenmesine zemin hazırladığı gibi İran’ın Şialaşması sürecini de hızlandıran önemli bir faktör olduğu açıktır.

Moğollar ve Halifesiz Kalan Müslümanlar 

İlhanlıların Ön Asya’da belirmeleri şüphesiz bölgenin dini yapısında köklü değişikliklerin yaşanmasını da beraberinde getirmişti. 1258 yılında Hülâgü Han’ın Bağdat’a girmesi ve Abbâsî Halifesi Muta’sım Bi’l-llah’ın öldürülmesi ile İslam dünyası için yeni bir süreç başlamıştı.

Müslümanlar hilafetsiz ruhani lider mefhumundan sıyrılmış yeni bir siyasi düzene geçiyorlardı. Böylelikle Selçuklu istilasından beri İslam dünyasında İslam dünyasının liderliğinin Araplarda olması gerektiği tartışmaları da Moğolların hilafet kurumunu ortadan kaldırmaları ile son bulmuş oluyordu. Artık şimdi gücü ve dengeleri lehine değerlendirebilen her hanedan İslam dünyasının lideri pozisyonuna geçebilirdi. Sünnî İslam dünyası açısından Hilafetin ortadan kaldırılmış olması kolay atlatılabilecek bir şok değildi. Konuyu anlatan tüm İslam kaynakları olayı çok büyük bir felaket olarak değerlendirmektedirler. Pek çokları bunu ilahi bir ceza olarak da görürler. Süregelen kabile ve mezhep çatışmaları Halifelerin keyfi ve saltanat siyasetlerinin bir cezası olarak düşünürler. Onlara göre, yoldan çıkan ve dinin gerekliliklerini yerine getirmeyen Müslümanlar karşında ceza olarak Tanrının Cengiz Han’ı güçlendirdiği yorumu devrin pek çok kaynağında görülmektedir.

 İslam Dünyası, İlhanlıların kurulduğu çağda siyasi itikadi ve kültürel açıdan farklılıklar göstermekteydi. Bir tarafta Selçuklular tarafından temsil edilen Anadolu merkezli Türk sufizmi diğer yanda Abbâsî merkezli Sünnî İslam bir taraftan Şiîler ve son olarak Sünnî anlayışın farklı bir görünümü olarak Memlûkler bulunmaktaydı. Bu dini anlayışları birbirlerinden farklı olan gurupların Moğolların gelişini ve Yakın-Doğu’da oluşmaya başlayan İlhanlı hâkimiyetini değerlendirmeleri de birbirlerinden farklı olmuştur. Moğol hâkimiyetine en sert tepki Sünnî dünyadan gelmişti. Burada karşı söylem olarak dikkat çeken önemli bir isim İbn Teymmîyye’dir. Suriye’de bulunan Teymiyye Moğol istilasına karşı en sert tavrı koyan alîm olarak görülmektedir. Memlûk coğrafyasında yaşayan ve Memlûklerle birlikte hareket eden Teymiyye Moğollara hiç sıcak yaklaşmamıştı. O kadar ki Müslüman olduktan sonra bile onların imanlarının geçersiz olduğunu ileri sürerek onlara karşı söylem geliştirmeye devam etmiştir.  Teymiyye’nin  Bu tutumunda onun dini inançları ile kadar Memlûk sarayına yakın bir kişi olmasının da yadsınmaz bir rollü olduğu düşünülmelidir. Onun Moğol karşıtlığını anlamak açısından “Mardin Fetvası” olarak bilinen ve Mardin halkının şehre yaklaşan Moğollara karşı ne yapılması gerektiğine dair soruna karşılık verdiği fetva oldukça önemli bir kayıttır. Buna karşılık Şiî dünyanın Moğolların gelişini oldukça olumlu karşıladıkları anlaşılmaktadır. Çünkü bu Şiîler için kaybettikleri siyasi gücü kazanmaları için ideal bir fırsattı. Burada dikkat çeken iki önemli isim bulunmaktadır. Şiî alîm Tûsî ki aslında İlhanlı idari ve siyasi rejiminin kurucu beyni olarak kabul edilebilecek kadar Hülâgü’ye yakın bir kişiydi. Bir diğer isim de Vezir Alkâmî’dir ki Şiî olduğu ve Şiîleri isyana teşvik ettiği gerekçesiyle vezirlikten azledilen Alkâmî, belki de bunun bir karşılığı olarak Moğolların safında yer almıştı. Bir de bunlardan farklı olarak daha çok Türkmenler arasında görülen sufîzm ise ayrı bir duruş sergilemektedir. Barak Baba nezdinde karakterize edebileceğimiz bu derviş zümreleri fikri bakımdan her ne kadar Moğol rejimine karşı bir duruş gösterseler de kültürel yakınlıkları dolayısıyla daha sıcak ilişkilerde kurabilmişlerdi.  

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Kemal Ramazan HAYKIRAN

Kaynakça
Alâeddîn Atamelİk Cüveynî, Tarih-i Cihân-guşâ,  I-III,  çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1988.
Bausani, A., “Religion Under The Mongols”, The Cambirdge History of Iran, vol V, ed. J. A. Boyle, London 1968
Beyanî, Şirin,  Din-i Devlet: Der İran Asr-ı Moğol, II, Tahran 1385.
Boyle, John. A., “The Il-Khans of Persia and Christian West”, The Mongol World Empire 1206-1370, London 1977.
ERDEM, İlhan “Türkiye Selçuklu-İlhanlı İktisâdî, Ticarî İlişkileri ve Sonuçları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 33 (2003), 49-67.
Erdem, İlhan, “Olcâytu Han’ın Ölümüne Kadar İlhanlılarda Yaşanan Siyasal-Kültürel Gelişmeler ve Yakın-Doğu’ya Etkileri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, XX/31, (2000), s.1-36.
Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, (çev. Dr. M. Reşat Uzmen), İstanbul 1993.
Hodgson, M.G.S., İslam’ın Serüveni,III,  (çev. Fethi Gedikli),  İstanbul 1993.
M, A.K.S. Lambton, B. Levis, The Cambridge History of Islam,  London 1978, I-IV
Hondmir, Habibu’s-Siyer, Nşr. W.M. Tahackson, Harvard 1994.
Howorth, Sir Henry H., History of the Mongols, III, Taipei 1970.
İbn Battûta Seyahatnâmesİ, çev. Muhammed Şerif Paşa, sd. Mümin Çevik.
Jamal, Nadia Eboo, Survining The Mongols, Nizârî Quhistânî and The Continuity of Ismaili Tradition in Persia, London 2002.
Kanat, Cüneyt, “Baybars Zamanında Memlûk-İlhanlı Münasebetleri (1260-1277)”, Tarih İncelemeleri Dergisi, XVI (2001), 31-45.
Kanat, Cüneyt, “İlhanlı Hükümdarı Teküdar’ın Müslümanlığı Kabulü ve Bunun Memlûk Devleti’ndeki Yankıları”, Türklük Araştırmaları Dergisi, 12 (2002), 233-247.
Ocak, Ahmet Yaşar, “Ortaçağlar Anadolusu’nda Toplum ve Kültür ve Entelektüel Hayat (1071-1453)”, Ortaçağlar Anadolusu’nda İslam’ın Ayak izleri: Selçuklular Dönemi, İstanbul 2011.
Ostrogorsky,  George, Bizans Devleti Tarihi, (çev. Fikret Işıltan), Ankara 1999.
Önder, Mehmet,  Hazreti Mevlânâ (Hayatı ve Eserleri), İstanbul 1987.
Özdemİr, H. Ahmed “Tâhirü’l-Mevlevî ve Cengiz ve Hülâgü Mezalîmi Adlı Eseri”, S.Ü., İlahiyat Fakültesi Dergisi, s.11, 2005.
Özdemir, H. Ahmet, Moğol İstilası, Cengiz ve Hülâgû Dönemleri, İstanbul 2005.
Özgüdenlİ, Osman Gazi, Moğol İran’ında Gelenek ve Değişim: Gâzân Han ve Reformları(1295-1304), İstanbul 2009.
Petrushevsky., J I.P., “The Socia–Economic Condition of Iran Under The Il-Kans”, The Cambridge History of Iran, V, The Saljuq And Mongol Periods, ed. A. Boyle, London 1968.
Reşîdüddîn Fazlullâh Hemâdanî, Tarîh-i Mubârek-i Gâzân Han,  (nşr. Karl Jhan), London 1940.
Reşîdüddîn Fazlullâh, Câmiu’t-Tevârih (İlhanlılar Kısmı), (çev. İsmail Aka, Mehmet Ersan), Ahmed Hesamipour Khelejani, TTK, Ankara 2013. 
Roux, Jean Paul, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, (çev Lale Arslan), İstanbul 2001.
Roux, Jean Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, (çev. Aykut Kazancıgil), İstanbul 1994.
Rubruck, Willem Von, Mengü Han’ın Sarayına Yolculuk, (ed. Peter Jackson), (çev. Zülal Kılıç), İstanbul 2010.
Saunders, AJ.J., Muslims and Mongols, New Zealand 1977.
Schimmel, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, İstanbul 1999.
Sefa, Zebihullâh,  İran Edebiyatı Tarihi, (çev. Hasan Almaz), Ankara, 2005, II.
Spuler, Barthold, The Müslim World II: The Mongol Period, London 1960.
Spuler, Berthold, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, Ankara, 1987.
Şahİn, Hanifi, İhanlılar Döneminde Şiîlik, İstanbul 2010.
Togan, A. Zeki Velidi, “Moğollar Devrinde Anadolu’nun İktisadi Vaziyeti”, Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, I (1931), 1-42.
Togan, Zeki Velidî, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981.
Vardapet, Vardan “Ermeni Müverrihine Göre Moğollar”, (terc. M. Ed. Dulaurier), Türkiyat Mecmuası, V (1935).
Viladimirtsov, Boris Y., Moğolların İçtimâi Teşkilâtı, (çev. Abdülkadir İnan), Ankara 1995.
Yuvalı, Abdülkadir,  İlhanlı Tarihi I, Kayseri 1994.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun