Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

BEYAZ TARİH / MAKALE

Moğolların VI. yüzyıldan önceki dönemlerine ilişkin elimizde çok net bilgiler bulunmamaktadır. X. yüzyıldan sonra Moğollar, yavaş yavaş Bozkır dünyasında siyasî bir aktör olarak görünmeye başlar. Moğol asıllı kabileler tarafından Kuzey Çin ve iç Asya’da Cürcen, Kitan ve Karahıtaylılar gibi devletler kurulmuştu.  XIII. asra gelindiğinde ise, Cengiz Han dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol federasyonu oluşturdu. Cengiz Han’ın akıllı stratejisi sayesinde Ukrayna’dan Çin’e uzanan Avrasya topraklarında büyük bir imparatorluk kuruldu. Bu imparatorluğun kuruluşu, birçok devletin yok olması, Asya’nın köklü şehirlerinden çoğunun harap olması anlamına geliyordu. Moğolların yol açtığı bu tahribat bir başka yönüyle de pek çok yeni kapıların açılmasına zemin hazırlamaktaydı. Özellikle kültürel anlamda oldukça olumlu sonuçları da beraberinde getirdi. Orta ve Ön Asya’da farklı kültürel coğrafyaları bir çatı altında toplayan siyasî bir yapının ortaya çıkması, hem bölgede gücü ve istikrarı sağladığı için bir canlanma sağlamış hem de farklı kültürlerin tek bir siyasî yapının hâkimiyetinde olması bu kültürlere birbirlerini etkileme imkânı sağladığı için kültürel bir canlanma zemini de hazırlamış oluyordu. Böyle bir yapı, İskender çağından sonra insanlık tarihinden ilk defa yaşanıyordu. Bir istilâ sonucu da olsa sınırlar kalkmış siyasî rekabetlere son verilmişti. Moğollar tek belirleyici güç hâline gelmişti. XIII. yüzyıl ortasında imparatorluğun sınırları batıda İran, doğuda Çin sınırlarına dayanıyordu.

VI. yüzyıldan sonra faaliyetlerinden haberdar olduğumuz Moğolların dünya tarihinde adlarından söz ettirmeye başladıkları dönem ise Cengiz Han ile başlar. Bu tarihten itibaren Moğol adı bir millet ve devlet ismi olarak anılmaya başlamıştır. 1255 kurultayında büyük han olan Mengü’nün dört hanedan üyesi arasında ülke topraklarını ve fetih istikametlerini taksim ettirmesiyle birlikte Moğol imparatorluğu dört şube devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. Merkezde Mengü büyük han olarak kendisi kalırken Kubilay’ı Çin’e yönlendirmişti. Batu ise kuzeyde Deşt-i Kıpçak’ta hakimiyet kurmuştu. Hülâgu’ya ise bu taksimatta batı kısımları düşmüştü. Başta töre çerçevesinde idari bir zorunluluk olarak yapılan bu taksimat zamanla geniş alanlara yayılan hakimiyet farklı kültürlerin bu şubeleri farklı mecralara sürüklemesi ve hanedan kavgaları neticesinde birbirinden bağımsız dört devlettin ortaya çıkmasını sağladı.

Cengiz Han

Çok genç yaşta ,öksüz kalan Cengiz Han’ın iktidara gelişi zor ve yavaş oldu. 1197’de Moğolların hanı olan Cengiz Han, en kesin yaşam öyküsünün yazarı P. Raçnevskiy’e göre 1155  ile 1167 tarihleri arasında dünyaya gelmiştir. Bizim Moğollar dediğimiz Ortaçağ Avrupa tarihinde Tatarlar diye adlandırılanların oluşturduğu boy konfederasyonlarına boyun eğdirmek için, Cengiz Han’ın yaklaşık on yıl kadar siyasi mücadeleler ve savaşlar yapması gerekir. Bu oymaklar; Naymanlar, Nesturi Hıristiyanlar, Keraitler, Merkitler, Tatarlar ve Oyratlardır. Bunlardan son üçü Moğollar gibi kendilerini Şamanizm’e adamıştır. Geleneksel olarak bir savaş olduğunda bir araya toplanan oymak birlikleri az örgütlenmiş, az kararlı olduğu ve her oymak kendi çıkarlarını gözettiği için çabucak dağılmaktaydılar. XIII.yüzyıla kadar Moğollar, Türkçe konuşan uluslara kıyasla Yukarı Asya’da ikincil bir rol oynamıştı. Önceki iki yüzyıl boyunca Kırgızları Moğolistan’ın dışına itmişler ama birlik yoksunluğundan henüz imparatorluk meydana getirememişlerdi. İktidar soylu aileler arasında yiğitler oymak prensleri ya da başkanları (noyanlar), bilgeler, hanlar ve yüce han gibi rütbe sırasıyla paylaşılmıştı. Savaşçılar (nöker) özgür insanlardır. Köleler, yenilgiye uğramış boyların üyeleridir.

Moğollar arasında, Cengiz Han onları ortak bir disipline boyun eğdirinceye kadar, tüm göçebe unsurlarda olduğu gibi, bölünme ve anlaşmazlık hüküm sürüyordu. Oymaklar, gizli kapaklı çatışma ya da açık savaş halindeydiler. Ordu için kullanılmış olan ondalıklı kural uyarınca Moğollar, Cengiz tarafından ulus olarak ya da aile birimlerine bölünmüşlerdi. Bu  daha sonra Altınordu’nun da Rusya’da kullanacağı yöntem olacaktır. Bir kez böyle bir bünyede yer aldıktan sonra, onu terk eden bireyin cezası ise ölüm olmaktadır. Cengiz Han’ın iktidara geldiği çağda dünya kabaca üçe bölünebilir: Çin ,İslam alemi ve Hıristiyan alemi. Çin de bölünmüş durumdadır: güneyde, Song Hanedanı, kuzeyde Tunguz Mançu kökenli göçebeler tarafından kurulmuş bir hanedan, kuzeybatıda Tangutlar ya da Xia Xia, Çin hiç kuşku yok ki, Moğolların yöneldiği en büyük yerdir ve hasımlarının en çetin cevizi çıkar. İslamiyet’te, birkaç yüzyıldan beri bölük pörçüktür. İran Selçukluları ortadan kalkmış, Anadolu Selçukluları ,Haçlı Seferleri yüzünden Küçük Asya’da zayıf düşmüştür.Aslında Selçuklular, Haçlı Seferleriyle ve iyice zayıflamış olan Bizans ve Karahıtaylar (Budist olanlar) tarafından kuşatılmıştır. Bir zamanlar İran Selçuklularına ait olan bu yıkıntının üzerine, Cengiz Han’ın iktidara gelişinden bir süre önce, başkenti Semerkant olan, Hindistan’ın sınır bölgelerine kadar uzanan ve nüfusu çoğunlukla İranlı olan Harizmşah Devleti kurulmuştur. Bu imparatorluğun başında II.Alaeddin Muhammed bulunmaktadır.

Daha ötede Hıristiyan dünyası da Ortodoks ya da Katolik olarak bölünmüş durumdadır. XIII. yy başlangıcında Papa ile Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu mücadelesi sürmektedir. Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı Ortodokslarla savaşır. Moğol tehdidinin belirginleştiği sırada, İsveçliler gibi, Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı da Ortodokslar’la çarpışarak Novgorod’a doğru ilerlerler. Cengiz Han’ın başlıca kaygısı, iktidarını sarsabilecek oymak çatışmalarından sakınmaktır. Soylu olmayan ve her şeyi ona borçlu olan savaş liderlerinin ödüllerini artırarak sadakatlerini kazanmaya çalışır. Geleneklere dayanarak, kısmen var olandan yararlanarak, kısmen yeniden koyarak Cengiz Yasası‘nı tesis eder. Onun yerleştirdiği idari sistem, gelecek yüzyıllarda tüm göçebe toplumlara model olarak kalır. Bozkıra özgü nitelikli ondalık dizgeyi kullanır; ama hiç kuşkusuz bozkırda bilinmeyen ve Eskiçağ’da ya da Ortaçağ’da eşi olmayan bir disiplinle askeri birlikler meydana getirmeyi başarır. Bu okuma-yazma bilemeyen göçebe, devlet yönetimi için Uygur alfabesini kullandırır. Çin ve Fars bilgi hazinesinden yararlanmayı çabucak öğrenir.

Cengiz Han’ın fetihleri aşamalı olarak yapılır. Önce bozkırın ve oraya komşu orman bölgelerin denetimi yapılır. Yukarı Yenisey yöresinden Kırgızların, Baykal Gölü yöresinden Oyratların boyun eğmesi (1207) İki yıl sonra ,Uygurlar’ın Cengiz Han’a bağımlılığı ( vasal) kabul edişi ve Ordos üzerinde Tangutların boyun eğişi ve böylece bunların tümü Moğollar’ı Çin fethine itmiştir. Bir zamanlar Kuzey Çin’in sahipleri Kitanların, efendileri Jinlere başkaldırmaları ve Moğollarla birleşmeleri her şeyi değiştirir. Sivil ve askeri mühendisler ve Kitan kadroları sayesinde kendilerinde eksik olan bilgi birikimini elde edebileceklerdir. Çin’e bu ilk askeri sefer bir akını andırmaktadır. Jinlerle bir ateşkes antlaşması görüşülür. Cengiz, İmparatorun kızlarından birisiyle evlenir. Ama Jinler, Başkentleri Pekin’i boşaltıp, Kaifeng’e doğru çekildiler. Moğollar bir anda Pekin’i ele geçirir ve talan ederler. Cengiz Çin’den çekilir. Fetih 1216’da yarım kalır, ama Cengiz Han bunu alaydan yetişme ve en dikkat çekici generallerinden birine bırakır: Mukoli. Başlangıçta fetihçi ve yerleşik göçebeler arasındaki süregiden çatlak göçebelerin bilgi birikiminden yararlandığı yerleşik düzendekiler dışında vahşice kalır.

Bir sonraki saldırı Harizm’i içine alır. Bu saldırı öncesi, Karahitaylar İmparatorluğu ilhak edilir. Bir dizi kural ile yasağı yenileyen ve tamamlayan Cengiz Yasası’nın ya da hukuk kurallarının derlemesinin ilan edildiği 1218 Kurultay’ında idam edilen Moğol elçilerine karşılık olarak Harizm’e saldırma kararı alınır.

Cengiz Han’ın tüm askeri seferleri, sağlam bir hazırlıktan sonra yönlendirilir. Casuslar, bilgi toplamakla, söylentiler yaymakla, ahaliye dinsel özgürlük için güvence vermekle, araziyi tanımakla görevlendirilir. Cengiz Han zamanında, bu hususlar asla ihmal edilmez ve O dört ay içinde Harizm şahının, kuşkusuz kendisininkinden güçlü ordusunu bozguna uğratmışlardır. Siri Derya Savunma hattına birliklerini yayan bir hasım karşısında, Cengiz Han, şahın ağırlık noktasını bilmediği bir yerleşik saldırı tuzağı kurmuştur. İki Moğol ordusundan biri kuzeyen bir diğeri doğudan gelerek, birincisi Semerkant’a, ikincisi Taşkent’e yöneldiği sırada Cengiz Han’ın bizzat kendisinin ve Subutay’ın yönettiği bir üçüncü ordu Kızılkum Çölü’nü geçerek  görünmez biçimde Buhara’ya ve şah kuvvetlerinin gerisine yönelir. Gafil avlanma öyle etkilidir ki şah Moğollarla karşılaşmaktansa geri çekilir. Buhara telsim olur ve üç Moğol ordusu Semerkant yakınında birleşir.

Dünyayı Sarsan Akınların Başlaması

XIII. yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol imparatorluğu oluşturmuştu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kurulmuştu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştı. 

Cengiz Sonrası Moğollar İmparatorluk Dönemi

Cengiz Han’ın ölümünden ve üçüncü oğlu Ögedey’in Kurultay tarafından han makamına seçilişinden sonra (1229), fethin ikinci evresi başlamıştır. İmparatorluğun başkenti Karakurum’dur ve Moğollar çoktan yerleşik düzendekilere emanet edilmiş Çin tarzı bir idari düzenleme nüvesini elinde bulundurmaktadır. Bundan böyle fetih, sadece sonucunda yağma değil, uzun sürede sömürü olan bir düşüncedir. Çin cephesi önce merkezidir: Jin İmparatorluğu’nun yeniden fethi ve başkent Kaifeng’in tahrip edilmesi (1232) Jinlerden kurtulabilme umuduyla mutlu Song İmparatorluğu Çinlileri, gelecekteki tehlikeyi ölçmeksizin ortak düşmanın ezilmesi için Moğollara güçlü destek verir.

1249 yılında Tuluy’un en büyük oğlu olan Mengü, Moğol tahtına çıkmıştı. Hükümdarlığının ilk yıllarında şehzadelerin isyanları ile uğraşmak zorunda kalan Mengü, özellikle Çağatay Han’ın oğulları ile hâkimiyet mücadelesine girişmişti. Duruma hakim olup devlet üzerinde otoritesini sağladıktan sonra devlet mekanizması içinde yeni atamalar yapmaya başladı. Bu dönemde imparatorluğun sınırları batıda İran, doğuda Çin’e kadar ulaşmaktaydı. Bu geniş coğrafyada hâkimiyet kurmak oldukça zordu. Devletin her iki uç sınırında da önü alınamayan bir karışıklık ortamı hâkimdi. Yasanın getirdiği meşruiyet neticesinde de hanedan mensuplarının isyanları ve giriştikleri hâkimiyet mücadeleleri de Karakurum’daki merkezi otoriteyi zorlayan başka önemli bir unsurdu. İşte bu koşullar altında 1252 yılında toplanan kurultayda, Moğol tarihini dahası sonuçları itibari ile Yakın-Doğu tarihini derinden etkileyecek kararlar alındı. Buna göre Çin’in hâkimiyeti Kubilay’a bırakılırken Ceyhun’dan başlayarak; Anadolu, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan toprakların hâkimiyeti İl-han olarak Hülâgü’ye verilmişti. Bu karar aldıktan sonra uçlarda bulunan noyanlar uyarıldı ve Hülâgü’nun gelişi öncesi hazırlıklar yapılmaya başladı. Çurmagun ve Baycu Noyanlara Anadolu’ya ilerlemeleri emredilmişti. 1254 yılında ise Mengü Kaan, Kardeşi Hülâgü Han’a kendisine kurultayda verilen toprakları fethetmesi için bir yarlık vermiş ve bu yarlık ile hazırlıklarını hızlandıran Hülâgü 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun’u geçip batıya doğru ilerlemeye başlamıştı. Onun bu harekâtı İlhanlılar Devleti’nin kuruluşu anlamına gelmekteydi. Hülâgü Han’ın 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun Nehrini geçip Horasan’a girmesiyle Moğol istilasının ikinci ve daha köklü dönemi başlamış oluyordu. Cengiz, Ögedey ve Göyük zamanlarında Moğollara metbû duruma giren Selçuklu ve Harezemşahlı olmak üzere pek çok ülke artık Hülâgü Han’a bağlı hale gelmişlerdi. Hülâgü idari taksimatta kendisine verilen toprakların yerel yöneticilerinden bağlılık almak ve yeni fetihler yapmak amacıyla batıya doğru ilerliyordu.

Hülâgü ve Moğollar İslam Dünyasında

Hülâgü kalabalık ordusu ile geçtiği bütün beldeleri zapt ederek ilerlemişti. Hülâgü’nün bu seferinin en önemli olayı 20 Aralık 1256 tarihinde ele geçirdiği Alamut Kalesiydi. Alamut İsmaîlîlerin önemli bir merkeziydi. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a girmesi ve Büveyhoğulları’nı tasfiye etmesi ile siyaset merkezinden uzaklaşan Şiîlerin illegal bir örgütlenmesiydi Alamut, pek çok defa Müslüman komutanlarca kuşatılmasına rağmen ortadan kaldırılamamıştı. Bunu şimdi İslam ile hiç alakası olmayan Moğollar ortadan kaldırdı. Bu da Hülâgü’nun seferinin basit bir istiladan çok sistematik bir büyüme politikası olduğunun önemli göstergelerindendi. Hülâgü, sonra coğrafi ve askeri açıdan küçük ruhani açıdan büyük bir güç olan Abbâsî Halifesi’nin sınırlarına dayanmıştı. Önce karşısına çıkan tüm emir ve sultanlara karşı oldukça sert ve acımasız davranan Hülâgü Han, halifeye karşı abisi Mengü’nün de uyarısıyla daha merhametli ve itibarlı bir teslimiyet çağrısında bulundu. Son Halife olan el-Musta’sım ise makamının ruhani gücü ile geçmiş hadiselerde olduğu gibi bu taarruzu da atlatabileceğini düşünüyordu. Ama işler onun hesapladığı gibi gelişmedi. Nihayetinde 1258 yılında Hülâgü, Bağdat’a girmiş ve bu kadim şehri tahrip ettiği gibi Abbâsî Halifesi’ni de ortadan kaldırmıştır. Böylelikle yeni bir siyasi dönem başlamış oluyordu. İslam dünyasının bir taraftan siyasi ve ruhani gücü ortadan kalkarken diğer yandan da Hazar Denizi’nin güney sahilleri hariç tüm Yakın-Doğu coğrafyası tek bir siyasi hâkimiyet altında toplanmış oluyordu. Bu gelişmenin ardından Hülâgü batıya doğru ilerleyişine devam etmiş ve Suriye’ye girmişti. Ancak bu ilerleyişinin son hamleleri olmaktaydı. 1260 yılında Ayn-ı Câlût’ta Moğol orduları Memlûk orduları ile karşılaşmış ve yapılan savaşta Hülâgü’nun ordusu ilk defa ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bu savaş ile Moğol ilerleyişi durmuş batıya daha fazla ilerleme imkânı bulamamıştır. Bu savaştan sonra Memlûk-Moğol çatışmaları uzun yıllar daha devam etti fakat İlhanlılar burada lehlerine bir sonuç alamadılar. Böylelikle İlhanlıların batı sınırının ana hatları bu savaş neticesinde belli oldu. Fırat Nehri iki devlet arasındaki sınırı belirlemiş oluyordu. Bu aynı zamanda Ön Asya’da XIII. yüzyılın siyasal bloklaşmasını da ortaya koymuş oluyordu. İran-Azerbaycan coğrafyasını kendine merkez olarak belirleyen İlhanlılar ile Mısır’da kurulan Memlûkler bu çağın siyasi rekabetinin taraflarını belirlemiş oluyordu. Rekabetin bir diğer boyutu da kuzeyde Altın Ordu-İlhanlılar arasında yaşanmıştı.

Bugünkü Azerbaycan, İran ve Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş olan İlhanlılar, 80 yıl bu coğrafyanın hakimi oldular. Doğuda kalan Moğollar ise Cengiz’in başlattığı Çin fütuhatını devam ettiriyorlardı. 1260 ile 1294 yıllarında hanlık yapan Kubilay Kağan uzun süren zorlu mücadelelerin sonunda Çin’e hakim olmayı başardı. O, 1260 yılında Pekin’e hakim oldu ve devletinin merkezini Pekin’e taşıdı. İleri harekâtına devam eden Kubilay, Hind-i Çin ve Japonya’ya hakim olmak için faaliyetlere başladıysa da bunda başarılı olamadı. Kubilay Kağan 1274 Kasımında 900 gemi ve 15000 asker ile Japonya’yı istila girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış bundan sonra bir iki defa daha Japonya üzerine sefer düzenleyen Kubilay 1285 tarihinden sonra amacına ulaşamayacağını anlayıp bu uğraşlarına son vermiştir.

Moğollar Anadolu’da

Moğollar geldiğinde Selçuklu siyaseti çözülme ile sonuçlanabilecek bir kırılmanın eşiğine geleli çok olmuştu. Dolayısıyla, özellikle 1243 tarihinde Selçuklu ordusunun sayısal olarak yarısından daha az olan Moğollar karşısında tek ok bile atmadan savaş meydanından kaçması ile sonuçlanan vaka neticesinde Anadolu’da Moğol hakimiyeti başlamış oluyordu.

Önce Erzurum’un işgal edilmesi, ardından Diyârbekir bölgesine bir yağma akının düzenlenmesi ve en sonunda da Selçukluların Kösedağ’da ağır bir bozguna uğratılmasıyla Anadolu’ya sıçrayan Moğol istilası, Türkiye Selçuklularının dağılışına giden süreçte domino taşı etkisi yaptı. Kösedağ’daki büyük bozgunun ardından Moğol tabiyeti altına giren Selçuklular, yarım asırdan daha uzun bir süre boyunca devam edecek olan bir can çekişme dönemine girdiler. Bu süreç içerisinde Anadolu’yu ekonomik anlamda adeta talan eden Moğollar, güçlü oldukları sürece yarımadada gelecek vadeden bir iktidar odağının oluşmasına imkan vermediler. Bununla birlikte, bu zorlu süreç içerisinde, bugün “Anadolu Beylikleri” olarak adlandırılan  ve Moğolların Anadolu’da hakimiyetlerinin zayıfladığı 13. yüzyılın sonlarında siyasî yükseliş kazanan pek çok Türk hanedanı ortaya çıktı. Özellikle Anadolu’nun ûc kesimlerinde bulunan ve kontrolleri altında bulunan “sınırlı” bölgeleri bir yandan Türkleştirip diğer yandan da gerek kültürel üretim gerekse imar ve inşa yoluyla Müslümanlaştıran bu Türkmen hanedanları Anadolu’nun kaderinde belirleyici bir rol oynadılar. Anadolu’nun özellikle Batı’da kalan kesimlerinde Selçukluların hiçbir zaman mutlak ve kalıcı egemenliği söz konusu olmamıştı ve bu bölgelerde hatırı sayılır bir Bizanslı Rum teba yaşıyordu. Dolayısıyla Moğol istilasının neden olduğu nüfus hareketleri bölgenin Türkler lehine sosyolojik bir dönüşüm geçirmesini sağladı. 14. yüzyılın başında Marmara bölgesinde ortaya çıkıp 15. yüzyılın ortalarında İstanbul’u fetheden ve 17. yüzyıla gelindiğinde artık Viyana kapılarına dayanan Osmanlılar bu zeminde ortaya çıktı.

Moğolların Durdurabilen Tek Güç Memlûkler ve Aynî-Câlût

Türkiye Selçuklularının da 1243 Kösedağ savaşından sonra Moğol tahâkkümü altında kaldığı hatırlandığında bu tarihten sonra Müslümanların tek sığınağı Mısırda kurulan Memlûk Devleti olmuştu. Memlûkler Asya içlerinden başlayıp tüm Avrasya’yı kasıp kavuran Moğol ilerleyişini durduran yegâne unsur olmuşlardı. Bu bağlamda kuşkusuz en önemli olay Ayn-ı Câlût Savaşı’dır. Hülegü’nün kalabalık bir ordu ile Müslüman beldeleri teker teker zapt ederek batıya doğru ilerlemesi Memlûk Ordusunu da harekete geçirmişti. 1258 senesinde Hülegü’nün Bağdat’ta büyük bir kıyım yapması ile Hilafete son vermesinin ardından daha batıda ki topraklara da yönelmiş ilerleyişini devam ettirmişti. Bu dönemde Memlûk Sultanı olan Kutuz kalabalık bir ordu ile Kuzeye yönelmiş Gazze şehrini ele geçirmişti. Bu tarihte Memlûklerin kuzey birliklerinin başında -sonrasında da hükümdar olacak- Baybars bulunmaktaydı. Baybars birlikleri ile kuzeye doğru seferine devam ediyordu Hülegü ise kendisi Karakurum’a dönmüş ordularını ise batıya doğru ilerletmeye devam etmişti. Neticede birbirine doğru yönelmiş iki ordu 3 Eylül 1260 tarihinde Ayn-ı Câlût mevkiinde karşılaştılar. Memlûklerle İlhanlılar arasında yapılan savaşta Hülegü’nün ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Böylece Moğol orduları Cengiz Han ile başlayan ilerleyişlerinde ilk defa durdurulmuş oluyordu. Moğol gücünün bozguna uğramasını ve Hülegü’nün de Karakurum’a dönmesini fırsat bilen Kutuz, daha kuzeye ilerlemiş Suriye’deki toprakları kendi siyasi hâkimiyeti altında toplayarak Suriye ile Mısır’ın birleşmesini sağlamıştı. Artık Fırat Nehri iki devlet arasındaki sınırı oluşturmuş oluyordu.

İmparatorluğun Bölünmesi Yeni Moğol Devletlerinin Kuruluşu

Doğuda ve batıda oldukça geniş sınırlara ulaşan Moğol İmparatorluğu’nda XIII. yüzyılın ikinci yarısında merkezi yönetim duruma hakim olamaz hale gelmişti. Buna Cengiz’in varisleri arasındaki hâkimiyet mücadeleleri ve iç çekişmeler de eklenince büyük imparatorluk dağılmış ve yerine üç güçlü Moğol Devleti ortaya çıkmıştı. İlhanlılar ile Altın Ordu arasında başlayan Azerbaycan’a hâkimiyet mücadelesi ve Derbent sorunu iki Moğol Devleti arasında uzun yıllar boyunca devam eden bir rekabeti de beraberinde getirdi. Bu rekabetin sonucunda da Memlûk-Altın Ordu ittifakı gelişmiş oldu. İlk bakışta İslam birlikteliğinin bir yansıması olarak algılanan bu ittifak stratejik olarak İlhanlılar karşısında çıkar birliğinin doğal bir sonucuydu. Altın Ordu güneyinde güçlü bir devlet istemiyor ve Azerbaycan’ın tamamına hakim olmak istiyordu. Memlûkler ise sınırlarına kadar ilerleyen ve İslam dünyasının merkezine yerleşen bu gücü kendine büyük bir rakip olarak görüyordu. Derbent meselesi daha uzun yıllar İlhanlı Devleti’nin gündemini işgal edecekti. İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk ilhanı olan Hülâgü Han 8 Şubat 1265 tarihinde öldü ve yerine oğlu Abâkâ, İlhan oldu.

İlhanlılarda Abaka Dönemi

Abâkâ Han döneminde Cüveynî, sahib divanlık makamına getirildi. Cüveynî, kudreti ve tecrübesi ile devlet işlerini yoluna koymayı başardı. Bu dönemde Altın Orda ile yaşanan mücadeleler neticesinde İlhanlı Devleti ile Bizans Devleti arasında bir yakınlaşma yaşanmıştır. Kuzey’deki tehdit dolayısıyla bir müttefik arayan İlhanlı sarayı kendisine stratejik olarak Bizans İmparatorluğu’nu görmekteydi. Bizans ise doğu ithalatını sağladığı doğu-batı eksenli ticaret yolu olan ve Türkistan’dan başlayarak İlhanlı ülkesinden geçerek Anadolu üzerinden İstanbul’a varan ticaret yolunu emniyet altına almak istiyordu. Her iki tarafında hassasiyetleri iki devleti bir birine yakınlaştırmıştı. Abâkâ Han, VII. Mihail’in kızı Maria ile evlenmiş böylelikle Bizans’ın desteğini arkasına alan Abâkâ Han, Altın Ordu karşısında daha üstün hale gelmişti. Derbent’te uzunca bir zamandan sonra düzen sağlanmıştı. Bu esnada Barak’ın batıya yönelme planları Abâkâ’yı rahatsız etmekteydi. Kaydu’dan da yardım gören Barak, başıboş gezen Moğol askerlerini etrafında toplayarak çetecilik yapmaya başlamış ve bu rahatsız edici durum devletin gündemini uzunca bir zaman rahatsız etmiştir. Fakat sonraları Abâkâ karşısında başarısız ve çaresiz kalan Barak, kaçmak zorunda kalmış Buhara’ya sığınmış burada da Kaydu Han tarafından idam edilmiştir.

Bu tarihte İlhanlı Devleti’nin en önemli sorunu Memlûk meselesiydi. Suriye üzerine yapılan hâkimiyet çekişmesinin neticesinde Fırat sahilinde Er-Rahba’da 11 Aralık 1272’de savaş yapıldı. Bu savaşın neticesinde Moğol ordusu yenildi ve ordu komutanı öldürüldü. Ayrıca İslam dünyasının hamiliğine soyunmuş olan Memlûkler, Moğol baskısından bunalan Anadolu’daki Türkmenler tarafından Anadolu’ya çağrılmışlardı. Memlûk Sultanı Baybars Anadolu’ya gelmişti. Fakat bu sefer istenilen sonucu veremediği gibi Baybars’ı Anadolu’ya çağıran Türkmenlerin felaketi olmuştu. 11 Nisan 1282 tarihinde Abâkâ Han, beklenmedik bir biçimde öldü. Abâkâ Han’ın ölümü ile devlet başsız kalmıştı. Abâkâ Han kimin İlhan olacağını tayin etmeden öldüğünden dolayı bir belirsizlik baş gösterdi. Toplanan kurultayda hanedan mensuplarından birinin tahtta çıkması uygun bulundu ve Hülâgü Han’ın yedinci oğlu ve Abâkâ’nın kardeşi olan Ahmed Teküder’in İlhan olması kabul edildi.

Teküder Devri

Ahmed Teküder İlhan olur olamaz dış siyaset ile ilgilendi. Bu dönemde Müslümanlar, İlhanlıları hilafeti yıkan kendilerine zulmeden zalimler olarak görürken Müslüman olan Memlûkler ise bu zulüm karşısında Müslümanların siyasi umudu olarak görülmekteydi. Bu algı farkı da İlhanlı yönetiminin halk nezdinde kabulünü güçleştirmekteydi. Bu durumu gören ve Mısır meselesini askeri girişimlerle halledemeyeceğini düşünen Ahmed Teküder, din olarak İslam’ı seçmeyi uygun bulmuştu. Böylelikle hem iki ülke arasında dostluk kurulmuş olacak hem de hâkimiyet kurulan yerlerin toplumlarının sempatisi kazanılacaktı. Bu amaçla 1282 yılında resmen İslam’ı kabul eden ve Ahmed adı ile Sultan unvanını alan Teküder bu durumu bir mektup ile Memlûk Sultanı Kalavun’a bildirdi. Fakat Mısır’dan Teküder’in umduğu karşılık gelmedi. Memlûkler bu girişimin siyasi olduğunu düşündüler ve İlhanlılara yönelik her hangi bir yumuşamaya girmediler. Kaldı ki bu iki ülke arasında meydana gelen İslam yandaşlığı ve karşıtlığı çekişmesinden dolayı Memlûklerin İslam milletlerinin hamisi pozisyonu ile siyasi fayda sağladığı düşünüldüğünde karşı tarafın İslamlaşmasını istememeleri de çok doğaldı. Teküder’in bu girişimi dış siyasette istenilen neticeyi vermediği gibi iç siyasette de bütün tepkileri üzerine çekmesine neden olmuştur. Moğol Devleti’nin ilk zamanlarından beri en üst kademesini oluşturan Budistler, bu üstünlüklerinin ellerinden çıkmakta olduğunu düşündüler ve Cengiz Yasasına bağlı olan askerin desteğini de kazanan Argûn Han etrafında bir ittifak oluştururdular. Bu ittifak çok kısa bir zamanda amacına ulaşarak Teküder’i tahttan indirmiş ve yerine Argûn’u ilhan ilan etmişti. Oldukça kısa bir zaman diliminde ilhanlık yapan Argûn Han’ın saltanatı Memlûk ve Moğollar arasındaki çekişmenin ve Moğol kültürü ile İslam medeniyetinin çatışmalarının doruğa çıktığı bir dönemdir. Bunun bir neticesindir ki Müslüman olan Vezir Ata Melik Cüveynî 1284 yılında idam edilmişti. Kudretli bir İlhan olan Argûn döneminde Anadolu’yu dışta bırakırsak ülkenin hem içinde hem de dışında genel bir düzen ve dirlik göze çarpmaktaydı. Argûn Han dış politikada Memlûk Devletine karşı ittifak arayışının bir neticesi olarak Batı dünyasına yöneldi. Hrıstiyan Avrupa dünyası ile sıcak ilişkiler kurdu.

Argûn döneminde en sıcak gelişmelerin yaşandığı coğrafya kuşkusuz Anadolu olmuştur. İslam karşıtı siyasetin bir yansıması olarak Anadolu’daki Türkmen gurupların üzerindeki baskı artmış bunun yansıması olarak da isyanlarda da bir artış yaşanmıştır. Bu isyanlarda başı Eşrefoğulları, Karamanoğulları ve Germiyanoğulları çekmekteydi.

Argûn Han uzun süren rahatsızlığının ardından 22 Temmuz 1291 tarihinde öldü. Argûn Han’ın uzun süre hasta yatmasına rağmen halefini belirlemeden ölmesi dolayısıyla yeni ilhanı belirlemek yine Kurultaya kalmıştı. Toplanan kurultayda Argûn’un kardeşi olan Geyhâtu İlhan seçildi. Geyhâtu’nun ilk faaliyeti kendisine düşmanca davranan emirlerin üzerine yürümek oldu. Geyhatu, İlhanlı hanedanın gördüğü en başarısız yöneticiydi demek pek yanlış olmaz. Bu dönemde devlet harcamalarında iyice müsrifliğe kaçılmış ve devlet bütçesi açık vermeye başlamıştı. Zaten Memlûkler ile mücadeleler ve Anadolu gibi sürekli isyan eden bölgelerdeki isyanları bastırmak devlette oldukça ağır masraflar getirmekteydi. Bu sıkıntıları aşmak amacıyla Geyhatu zamanında Çin örnek alınarak kağıt para basımına gidildi. Fakat oldukça yanlış bir yaklaşım olan bu iktisadi politikanın neticesinde ülkede enflasyon artmış ve ülke kaosa sürüklenmiştir. İmar faaliyetleri de durmuş olan ülkede pek çok köy harabe konumuna gelmişti. Ayrıca kudretsiz bir ilhan olan Geyhatu döneminde ülke iç kargaşadan kurtulamamış emirler ve beyler arasında sürekli hâkimiyet mücadeleleri yaşanmıştır. Emirler aralarında ittifak yaparak Geyhâtu’nun üzerine yürüdüler. Anadolu’ya kaçmaya çalışan Geyhatu yolda yakalandı ve Baydu’un emri ile 24 Mart 1295 tarihinde öldürüldü. Bu tarihte İlhanlı tahtına Baydu çıktı.  Baydu, kendisine rakip gördüğü Gâzân ve Nevruz’u sürgüne gönderdi. Gâzân sürgündeyken Nevruz’un etkisiyle İslamiyet’i kabul etti. Bu esnada Emir Tagacar, Baydu’ya ihanet etmişti. Bunun da etkisiyle iki rakip olan Gâzân ve Baydu karşı karşıya geldiler. Gâzân’ın karşısında duramayan Baydu Azerbaycan’a kaçtı fakat Nahcıvan’da yakalanarak 5 Ekim 1295 tarihinde idam edildi. 

Gâzân Han ve Müslüman Moğollar

Gâzân Han’nın tahta geçmesiyle birlikte süregelen iç savaş sona ermiş oldu. İlhanlılarda yaşanan bu hakimiyet mücadelesi ülkeyi çok sarsmıştı. İlhanlıların ilk akınlarının yarattığı tahribatın daha tam manasıyla yaralarının sarılamadığı koşullar altında bu taht mücadelesi ülkeyi iyice yıpratmıştı. Hakimiyetini tesis ettikten sonra Gâzân Han’ın yapması gereken ilk iş düzeni ve huzuru sağlamaktı. Bu gerekçe ile Gâzân Han büyük bir reform sürecini başlatmıştı. Gâzân Han’ın reformlarının en kalıcı sonucu yönetimin daha da merkezi bir kimlik kazanması oldu. Gâzân Han’ın reformları neticesinde İlhanlılar, merkezi Moğol İmparatorluğundan tam manasıyla bir kopuş yaşadı. Gâzân Han zamanında yaşanan en köklü değişim kuşkusuz inançta olmuştu. Gâzân Han, Emir Nevruz’un da etkisiile Müslüman olmuştu. Müslüman bir muhitte gelişen İlhanlı siyasetti her geçen gün İslamiyet’in tesirine biraz daha kapılmaktaydı. Bu Hülâgü Han’dan başlayarak bütün İlhanlı hükümdarları zamanında izlerini göstermekteydi. Gâzân Han zamanında ise köklü ve kalıcı bir değişim ile hanedan artık Müslüman olmuştu. Gâzân Han’ın bu din değişikliği İslamiyet’in Moğol inançları karşısında apaçık bir zaferiydi. Gâzân Han özellikle iktisadi alanda büyük reformlara gitmiş vergileri ve ödenekleri yeniden tanzim ettirmişti. Bununla birlikte sosyal hayatta da köklü değişimlere gidilmişti. Örneğin posta teşkilatı kurulmuştu. Gâzân Han’ın bu reformları başarabilmesinde iki önemli faktör vardı. Birincisi sert ve otoriter yapısı ikincisi ise kabiliyetli vezirlere sahip olmasıydı. Gâzân Han’ın reformlarında kuşkusuz en büyük katkı büyük tabip ve tarihçi baş vezir Reşîdüddîn’e aitti. Gâzân Han döneminde İlhanlı Devleti yenilenmiş ve daha da güçlenmişti.

Gâzân Han’ın 17 Mayıs 1304’te ölümü üzerine yerine önceden belirlediği üzere kardeşi Olcâytu Han ilhan ilan edildi. Olcâytu Han ağabeyinin reformlarının savunucusu ve takipçisiydi. Olcâytu, Gâzân Han’ın ölüm haberini Horasan’da iken aldı ve emirleri ile konuşarak başta Prens Alafrenk’i, daha sonra ise rakip gördüğü Horkodak’ı idam ettirdi. Sonra batıya yönelip Ucan’a gelip tahta çıktı. 1307’de yeni başkent Sultâniye’yi de kurmaya başladı. 1310 yılında Şiîliği kabul etti. Aynı yıl Memlûkler’e karşı harekete geçildi lakin erzak sıkıntısı ve salgın hastalık sebebiyle geri dönülmek zorunda kalındı. Bu askeri başarısızlık sonrası Küçük Asya (Anadolu)’da tekrar huzursuzluk baş gösterdi. Anadolu beylikleri, 1314’te Moğol hâkimiyetine karşı başkaldırdılar. En fazla zorluk çıkartan Karaman Beyliği oldu. Devlet merkezinde ise Reşidüddîn ile Tâceddîn Alişah’ın arası o denli bozulmuştu ki vezirlerini herhangi bir şekilde birbirinden ayırmak gerekiyordu. Fakat Olcâytu’nun zamanında bu iş halledilemedi. Çünkü 14 Aralık 1316’da öldü. Olcâytu’nun on iki yaşındaki oğlu, babasının ölüm haberini Mazenderan bölgesindeyken aldı. Vasisi Sevinç ise hemen Sultâniye’ye doğru harekete geçti, o böylece hâkimiyeti elde edeceğini düşünüyordu. 1317’de Ebû Sa’îd babasının tahtına geçti. Fakat başkomutan ilan edilen Çoban, esas hâkimiyeti ele geçirdi.

İlhanlı Devleti’ndeki bu değişikliği fırsat bilen Amuderya ötesi hâkimleri, tekrar huzursuzluk çıkardılar. Ebû Sâ’îd ile mücadeleye giriştiler. Bu esnada Altın Ordu hanı Özbek, Derbend’e girdiyse de Çoban onu mağlup etti. Merkezde ise Reşîdüddîn ile Tâceddîn Alişah arasındaki mücadele daha da kuvvetlendi. Reşîdüddîn’in idamı üzerine mücadele Alişah lehine sonuçlandı. Sonuçta İlhanlı Devleti en mühim devlet adamından ve büyük bir tarihçiden mahrum kalmıştı. 1335’te Özbek Han, Derbent’e hücum ettiği esnada tam savaş ortasında Ebû Sâ’îd aniden öldü. Onun ölümü ile Hülâgü’nün nesli de, Moğol hükümdar sülalesi de son bulmuş oldu.

İlhanlıların Yıkılması Altınorda’nın Türkleşerek artık bir Türk İmparatorluğu haline gelmesi ve neticede Kubilay Han’ın takipçilerinin Çin bölgesinde asimilasyona uğramaları neticesinde Bir asırdan fazla dünyayı titreten Moğollar’da bir siyasi güç olarak tarih sahnesinden çekilmiş oluyorlardı. İslam medeniyetine hala telafisi zor zararlar vermiş olmak ile beraber dünya uygarlığının bütünleşmesi ve doğu batı etkileşiminin hızlanmasında ve artmasında da bir o kadar olumlu katkıları olmuştur. Her ne kadar beş asırlık İslam medeniyetinde onulmaz yararlar açsalar da nihayetinde Müslüman olmuşlar ve İslam medeniyetinin temsilcileri haline gelmişlerdi. Moğolların takipçilileri Orta Asya’da maveraunnehir bölgesindeki Türk-İslam medeniyetine adeta ikinci bir Rönesans yaşatan bir büyük bozkır gücünü Timurluları tarih sahnesine çıkarmışlardı. Yine Moğol istilasının Ön Asya’ya yansıyan en önemli sonucu peşinden gidilebilecek büyük bir imparatorluğun Osmanlıların önünü açmış olmalarıydı.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Kemal Ramazan HAYKIRAN

Kaynakçalar
Alican, Mustafa, Tarihin Kara Yazısı Moğollar, Timaş Yayınları İstanbul 2016.
Boyle, John Andrew, “Son Barbar İstilacılar (Moğol Fetihlerinin Doğu ve Batı Üzerindeki Etkisi,” çev. Abdulhalik Bakır, Pınar Ülgen, Ortaçağ Tarih ve Medeniyetine Dair Çeviriler, II, Bizim Büro Basımevi, Ankara 2008, s. 761-774.
Burgan, Michael, Empire of the Mongolians, Facts On File, Inc., 2005.
Cahen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, çev. Erol Üyepazarcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2008. 
CHALİAND , Gerard , GÖÇEBE İMPARATORLUKLAR ,Moğolistan’dan Tuna’ya Çeviren: Engin Sunar, Birinci Baskı , İstanbul : Doğan Kitapçılık A.Ş., 1995
Cüveynî, Alaaddin Ata Melik, Tarih-i Cihan Güşa, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara 2013.
D’Ohsson, A. Konstantin, Moğol Tarihi, Denizler İmparatoru Cengiz, çev. Bahadır Apaydın, Nesnel Yayınlar, İstanbul 2008.
Demir, Mustafa, “İlhanlı Devleti’nin Yıkılış Sürecindeki Siyasi Gelişmeler,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 376-385.
Devlet, Nadir, “İlhanlılar,” Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 9, Yay. Kenan Seyithanoğlu, Ahmet Rüştü Çelebi, Ahmet Hurşitoğlu, Vehbi Vakkasoğlu, Ahmet Taşgetiren, Çağ Yayınları, İstanbul 1992, s. 63-102
Donuk, Abdülkadir, “Cüveynî ve Moğol Mezalimi,” Tarih Dergisi, 47 (2008), İstanbul 2009, s. 47-57
Erdem, İlhan, “Olcaytu Han’ın Ölümüne Kadar İlhanlılar’da Yaşanan Siyasal-Kültürel Gelişmeler ve Yakın-Doğu’ya Etkileri,” Tarih Araştırmaları Dergisi, 20/31, Ankara 2000, s. 1-35
Ersan, Mehmet, Alican, Mustafa, Osmanlı’dan Önce Onlar Vardı, Türkiye Selçukluları, Timaş Yayınları, İstanbul 2013.
Ersan, Mehmet, Alican, Mustafa, Türklerin Kayıp Yüzyılı, Beylikler Devri Türkiye Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul 2014.
Ersan, Mehmet, Türkiye Selçuklu Devletinin Dağılışı, Birleşik Yayınevi, Ankara 2010.
Gordlevski, V., Anadolu Selçuklu Devleti, çev. Azer Yaran, Onur Yayınları, Ankara 1988. 
Göksu, Erkan, “Erzurum’un Sonbaharı,” Turkish Studies, 4/8, Sonbahar 2009, s. 1286-1297.
Göksu, Erkan, “Kösedağ Savaşı (1243),” Tarihin Peşinde, 2, 2009, s. 1-14.
Gömeç, Saadettin, “Çingizli Devletinin Büyümesinde Rol Oynayan Türklerden Çelme ve Subutay,” Turkish Studies, 2/2, Bahar 2007, s. 230-238.
Grousset, René, Bozkır İmparatorluğu, Attila, Cengiz Han, Timur, çev. Reşat Uzmen, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980.
Gül, Muammer, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Moğol Hakimiyeti, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2005. 
Gülensoy, Tuncer, “Moğolların Gizli Tarihi, Altan Topçi, Defter-i Çingiz-Nâme, Cengiz-Nâme ve Anonim Şibanî-Nâme’ye Göre Cengiz Han’ın Soykütüğü,” Turkish Studies, 2/2, Sonbahar 2007, 257-275.
Haykıran, Kemal Ramazan, “Mevlânâ ve Moğollar: İhanet mi Strateji mi?,” http://akilvefikir.org/2015/08/08/mevlana-ve-mogollar-ihanet-mi-strateji-mi/
Hizmetli, Sabri, “Çağatay Devleti,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 355-358.
Hodgson, M. G. S., İslâm’ın Serüveni, Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, 2, Orta Dönemlerde İslâm’ın Yayılışı, çev. Fethi Gedikli, İz Yayıncılık, İstanbul 1993.
İbn Battuta Tanci, Ebu Abdullah Muhammed, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, YKY, İstanbul 2015.
İbn Bibi, Anadolu Selçukî Devleti Tarihi, çev. M. Nuri Gençosman, Notlar, F. N. Uzluk, Uzluk Basımevi, Ankara 1941.
İzgi, Özkan, “Moğol İstilasından Sonra Orta Asya’da Yerleşik Hayat,” Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Yay. haz. Erkin Ekrem, Serhat Küçük, TTK Yayınları, Ankara 2014.
Jahn, Karl, “Moğollar Zamanında İran ile Çin Arasındaki İlmî Münasebetler,” çev. Mehmet Ersan, Tarih İncelemeleri Dergisi, 12/1, İzmir 1997, s. 197-207
Kafesoğlu, İbrahim, “Türk Tarihinde Moğollar ve Cengiz Meselesi,” İ.Ü. Tarih Dergisi, 5/8, 1953, s. 105-136.
Kamalov, İlyas, “Toktamış Han,” DİA, XLI, 2012, s. 231-232.
Kamalov, İlyas, Altın Orda ve Rusya, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009.
Kamalov, İlyas, Moğolların Kafkasya Politikası, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2003.
Kanat, Cüneyt, “Baybars Zamanında Memlûk-İlhanlı Münasebetleri (1260-1277),” Tarih İncelemeleri Dergisi, 16/1, İzmir 2001, s. 31-45. 
Kanat, Cüneyt, Ortaçağ Türk Devletlerinde Suç ve Ceza, Küre Yayınları, İstanbul 2010.
Kim, Hodong, “The Unity of the Mongol Empire and Continental Exchanges over Eurasia,” Journal of Central Eurasian Studies, V. 1, December 2009, p. 15-42.
Koca, Salim, “Moğol İstilâsına Karşı Sultan I. Alâeddîn Keykubâd’ın Güvenlik Politikası,” Gazi Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 5, Güz 2009, s. 187-216.
Koca, Salim, “Türkiye Selçuklu Tarihine Damgasını Vuran Menfur Bir Cinayet: Sultan I. Alâeddîn Keykubâd’ın Zehirlenmesi,” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 27, Konya 2010, s. 347-369.
Koca, Salim, “Türkiye Selçuklu Tarihinin Akışını Değiştiren ve Anadolu’nun Kaderini Belirleyen Savaş: Kösedağ Bozgunu,” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 37, Konya 2015, s. 35-84.
Konukçu, Enver, “Berke Han,” DİA, V, 1992, s. 506-507.  
Kopraman, Kâzım Yaşar, “Karaman-oğulları,” Makaleler, Yay. haz. E. Semih Yalçın, Altan Çetin, Berikan Yayınevi, Ankara 2005, s. 49-54.
Kopraman, Kâzım Yaşar, “Mısır Memlûkleri (1250-1517),” Makaleler, Yay. haz. E. Semih Yalçın, Altan Çetin, Berikan Yayınevi, Ankara 2005, s. 81-159
Neagoe, Manole, Bozkır’ın Üç Atlısı, Atila, Cengiz Han, Timur, çev. Müstecip Ülküsal, Çatı Kitapları, İstanbul 2004.
Ocak, Ahmet Yaşar, Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası, Makaleler-İncelemeler, Timaş Yayınları, İstanbul 2010.
Ötemiş Hacı, Çengiz-Nâme, Haz. İlyas Kamalov, TTK Yayınları, Ankara 2014.
Özaydın, Abdülkerim, “Aynicâlût Savaşı,” DİA, IV, 1991, s. 275-276. 
Özdemir, H. Ahmet, Moğol İstîlâsı ve Abbâsî Devleti’nin Yıkılışı, İz Yayıncılık, İstanbul 2005.
Özgüdenli, Osman Gazi, “Moğollar,” DİA, XXX, 2005, s. 225-229.
Özgüdenli, Osman Gazi, “Olcaytu Han,” DİA, XXXIII, 2007, s. 345-347. 
Özgüdenli, Osman Gazi, “Ögedey Han,” DİA, XXXIV, 2007, s. 21-22.
Polo, Marco, Marco Polo Seyahatnamesi, I-II, Yay. haz. Filiz Dokuman, Tercüman 1001 Temel Eser, Basım yeri ve tarihi yok.
Potter, Lawrence G., “Moğollar Sonrası İran’da Sûfîler ve Sultanlar,” çev. Hanifi Şahin, Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 28, 2011/2, s. 215-243.
Rásonyi, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1993.
Reşîdüddin Fazlullah, Camiu’t-Tevarih (İlhanlılar Kısmı), çev. İsmail Aka, Mehmet Ersan, Ahmed Hesamipour Khelejani, TTK Yayınları, Ankara 2013.
Roux, Jean-Paul, Moğol İmparatorluğu Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.
Roux, Jean-Paul, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, Ankara 1994. 
Spuler, Bertold, “Doğu’da Hilâfetin Çöküşü,” çev. Hamdi Aktaş, İslâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Ed. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1997, s. 151-182.
Spuler, Bertold, İran Moğolları, Siyaset, İdare ve Kültür, İlhanlılar Devri, 1220-1350, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara 2011.
Sümer, Faruk, “Anadolu’da Moğollar,” Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, Ankara 1970, s. 1-147.
Sümer, Faruk, “Kösedağ Savaşı,” DİA, 26, 2002, s. 272-273.
Temir, Ahmet, “Moğol (Veya Türk-Moğol) Hanlığı,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 256-264.
Togan, A. Zeki Velidi, Çengiz Han (1155-1227), 1969-70 Kış Sömerstresi ders notları.
Togan, İsenbike, “Çinggis Han ve Moğollar,” Türkler, VIII, Ed. Hasan Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 235-255.
Togan, Zeki Velidi, “Moğollar, Çingiz ve Türklük,” Cengiz Han’ın Kimlik Şifresi, (Reha Oğuz Türkkan), Birharf Yayınları, İstanbul 2007, s. 69-105.
Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul 1973. 
Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003.
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2004.
DİĞER MAKALELER
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç
Osmanlı Tarihi
Elmalılı Hamdi Yazır: Sultan Abdulhamid’in Tahttan İndirilişinde Bir İslâm Alimi

Osmanlı son dönem alimlerinden biri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır(d. 1878/ö. 1942), bir geçiş dönemi alimi ve siyasetçisi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hem de Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş bir şahsiyettir. Halk nazarında ise daha çok Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiriyle bilinir. Meşrutiyet idaresini destekleyerek Sultan II. Abdulhamid devrindeki siyasî duruşunu da ortaya koyan Elmalılı Hamdi, II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girmiş ve Sadrazam Damad Ferit Paşa’nın ilk hükümetinde, Evkâf Nâzırlığı yani günümüz ifadesiyle Vakıflar Bakanlığı yaptı(1918-19). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, dönemin İslâm halifesi ve Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in tahttan indirilme fetva müsveddesini kaleme alarak ve meclis kürsüsünde okuyarak söz konusu hal/tahttan indirme olayında etkili oldu. Onun, “Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Abdulhamid’in hal’ine karışmamdır.” şeklindeki ifadeleri, o dönemde karıştığı bu olaydan duyduğu pişmanlığı göstermesi açısından önemlidir. Fakat burada şu hususu da özellikle belirtmeliyiz ki, onun siyasî anlamda içerisinde bulunduğu bu tercih, günümüzün en güvenilir tefsirlerinden biri olan eserini ve ilmî kimliğini gölgeleyemez. Yazımız, meşhur müfessir ve siyaset adamı Elmalılı Hamdi Yazır ve Sultan II. Abdulhamid’in hal’inde yani tahttan indirilişinde oynadığı rol üzerine olacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun