Moğol Çağında Tarihçilik ve Tarihçiler

Moğol Çağında Tarihçilik ve Tarihçiler

Daha çok yıkım ve tahribatları ile anılan Moğollar, aslında kültür ve düşünce alanında da pek çok olumlu gelişmenin de önü açmışlardı. Bilim ve düşünce hayatında Moğol devrinin yıkım sürecinden sonra doğrudan Moğolların katkısı ile Yakın Doğu’da pek çok gelişmenin yaşandığı özel bir dönemin varlığından rahatlıkla söz edilebilir. Soya ve kökene önem veren bozkır kökenli bir millet olan Moğolların özel gayret ve teşvikleri sayesinde bu düşünsel gelişmelerin görüldüğü en önemli alan tarihçilik olmuştur. Moğol devrinde Yakın Doğu tarihçiliğinde pek çok yenilik yaşandığı gibi doğrudan Moğolların teşviki ile pek çok tarih eseri kaleme alınmıştır. Özellikle Moğolların Batı kolunu oluşturan İlhanlılar devri tarih çalışmaları açısından oldukça hareketli bir dönem olmuştur.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

İlhanlı kültür hayatının canlığı olduğu sahaların başında tarih yazıcılığı gelmekteydi.  Moğollar devrinde kültürel ve bilimsel alanda batı ile doğu arasında büyük bir alış veriş yaşandığı gözlemlenmektedir. Bu iletişimden en çok etkilenenler de kuşkusuz bu iletişim ortamını sağlayan Moğolların kendileri olmuştu. Göçebe olmalarına karşın Moğollar gerek Asya’daki gerekse Avrupa’daki çağdaşı yerleşik yönetimlerin aksine dini ve fikri konularda oldukça önyargısızdı. Moğolların bu özellikleri net bir biçimde hâkimiyeti altına aldıkları yerleşik kadim kültürlerin temsilcileri ile olan ilişkilerinde görülmektedir. Yeni tanıştıkları yerleşik kültürlere saygı duyuyorlardı. Daha da önemlisi bu kültürleri merak ediyorlardı. Bu merak en net biçimde Mahmud Gâzân Han’da görülmektedir. Daha şehzade iken İslam coğrafyasını gezmiş başta Hz. Ali olmak üzere İslam kültürünün önemli şahsiyetlerinin mezarlarını ve dini yapıları ziyaret etmişti. Gâzân Han’ın en büyük merakı ise bölgenin tarihine karşıydı. Bu merak sonucu olarak da İlhanlılarda tarihçilik büyük gelişme göstermişti. Bu dönemde pek çok tarihçi yetişmiş ve kıymetli tarih eserleri neşredilmişti. İlhanlı varlığı Yakın-Doğu’da pek çok konuda yenilikler getirdiği gibi tarih yazıcılığının da yenilenmesini ve zenginleşmesini sağlamıştı. Bölgedeki tarihçilik çalışmaları İlhanlı öncesi ve sonrası diye ayırmak mümkündür. İlhanlılar tarih yazıcılığında kendi ekollerini geliştirmişlerdi. Bu ekol kendine has özelikleri ile kendilerinden önceki ve sonraki tarih anlayışlarından ayrılmaktadır.  İlhanlı hâkimiyetinin oluştuğu zamana kadar İran ve çevresindeki tarih yazıcılığı Hindistan tesiri altında iken İlhanlılar bu tesiri kırarak kendilerine ait yeni bir tarih okulu oluşturmuşlardı.  Bu okul metot olarak hanedan tarihçiliğinden ayrılmış ve bir nevi sosyal tarih anlayışı gelişmiştir. Elbette eserlerin merkezinde sultan vardı ama toplumun genelini ilgilendiren olgu ve olaylar ince ayrıntıları ve değerlendirmeleri ile eserlere taşınmıştır. Ata Melik Cüveynî ile gelişimi başlayan İlhanlı tarihçiliği Reşîdüddîn ile zirveye ulaşmıştır. 

İlhanlılarda Tarihçiliğin Dev İsmi: Reşîdüddîn

Reşîddüdîn’in 19 eserinin bulunduğu zikredilir.  Kuşkusuz,  en önemli eseri bir dünya tarihi denemesi olan Camîu’t-Tevârih’tir. Bunun dışında Reşîdüddîn, pek çok eser kaleme almıştı. Bu eserler arasında; Hint ve Çin kültürüne ait tıbbî bilgileri toparladığı Tansûknâme-i İlhani der fünün-i ulûm-i hitai, ziraat ile ilgili yine Çin kaynaklarına dayanarak kaleme aldığı Kitâb-ı Âsâr ve Ahyâ, Çin ve Moğol devlet yönetim ilkelerini derlediği Kitâb-ı siyâset ü tedbir-i mülk-i hitaiyan, Kur’an tefsiri olan Miftâh el –tevâsir, 19 ayrı risaleden oluşan Tazvihât-ı Reşidî, coğrafya ve dini meselelerden bahseden ve 14 risaleden oluşan Letaif-i hakâik, tıp siyaset ve din konularına değinen Beyan el hakaik başlıca eserlerini oluşturur. Bundan başka yine çeşitli ilimlere ilişkin kaleme aldığı Es ‘ile ve Ecvibe-i Reşîdiyye, dini edebi ve tarihi meselelere dair yazdığı Fevâid-i Sultâniye, Münşeât, vakıfnâme-i Rab-ı Reşidî de diğer önemli eserlerindendir.   

İlk Dünya Tarihi: Camîu’t-Tevârih

Camîu’t-Tevârih bir dünya tarihi niteliğinde olup türünün bilinen ilk örneğidir. Bu eseriyle Reşîdüddîn, ilk dünya tarihçisi olma sıfatını kazanmıştı. Devrin kendisinden önceki kaynaklarının ihmal ettiği Moğol-Türk boylarının tarihine önemli bir yer ayırmıştı. Böylece bu iki milletin tarihte oynadığı rolü ortaya koyan önemli veriler sunmuştu. Arap-İslâm kaynakları tarafından Türk tarihinin ihmal edilmiş noktalarını kayıt altına alarak sonraki nesillere aktarmıştır. Türk tarihi üzerindeki en önemli katkısı kuşkusuz Oğuznâme'ye eserinde yer vererek Oğuz Kaan destanını çok erken bir dönemde kayıt altına almasıdır. 

Reşîdüddîn,  Câmi’ut-Tevârih’i Gâzân Han’ın emri ile 1301 senesinde yazmaya başladı. 1304 senesinde Gâzân Han öldüğünde hala eser tamamlanmamıştı. Reşîddüdîn, eserini ancak Olcâytu Han zamanında 1306/7 senesinde tamamlayabilmiştir. Reşîdüddîn, eserini; “Tarih-i Mûberekî Gâzân Han”, dünya Tarihi, Jenolojik bir bölüm ve bir coğrafya bölümü olarak dört ayrı bölümde tasnifler. Eserin birinci bölümünde İslam toplumlarında oluşan geleneğe uygun olarak peygamberlerin hikayesi ile başlar ve Hz. Muhammed ve Halife-i Raşidîn ile devam eder. Bu kısımdan sonra o zamanki tarih geleneğinin dışında yeni bir usul çerçevesinde Dört büyük Türk devletinin geçmişinden ve faaliyetlerinden bahseder. Bunlar Gazneliler, Selçuklular, Oğuzlar ve Hârezmşahlardır. Reşîdüddîn’in bu eseri ilk sistematik Türk tarihi olarak Türk tarihçiliğinin başlangıcı olarak kabul edilebilinir. Eserin bu kısmı Türk ve Moğol tarihi kültürü ve dili açısından oldukça önemli bir kaynak niteliğindedir. Türk kültürü açısından en önemli yönü ise Türklerin milli destanı olan Oğuz Kaan Destanına yer vermesidir. Bir Moğol tarihi yazmakla görevlendirilen Reşîdüddîn’in Moğolların geçmişine dair bilgiler verirken Türklere de önemli bir yer ayırdığı ve bir Türk tarihi yazdığı görülmektedir. Bunun sebebi Reşîdüddîn’in Moğolları Türklerin bir kolu olarak görmesidir. Eserin ikinci bölümünde ise içerik anlamımda o güne kadar süregelen tarihçilik geleneğinde olmayan büyük bir değişiklik görülmektedir. İslam tarihçiliğinde daha önce işlenmemiş konuları Reşîdüddîn işlemiştir. Eserin bu kısmında Çin, Avrupa ve Hindistan tarihileri yer almıştır. Hanedan veya bölge tarihçiliğinden dünya tarihçiliğine yaşanan sıçrama elbette sadece Reşîdüddîn’in şahsi başarısı değildi. Moğolların oluşturduğu ortam bunun zeminini hazırlamıştı. Moğolların geniş bir coğrafyada birbirinden çok farklı kadim kültürler üzerinde kurdukları hâkimiyet bu kültürlere karşı onlarda yoğun bir merak uyandırmıştı. Daha da önemlisi bu kadim kültürleri temsil eden toplumları yönetebilmek için bu kültürleri tanımak zorunda olduklarını fark etmişlerdi.  Eserin Reşîdüddîn’e ait olan başarısı ise Hint, Çin ve Avrupa milletlerinin tarihini eski birincil kaynaklarını inceleyerek araştırarak yazmış olmasıdır. Günümüz tarihçiliği açısından çok normal ve olması gereken bir yöntem ilkesi olan bu özellik o çağ açısından çok büyük bir değişimin göstergesiydi. Fakat bu büyük eserin oluşturduğu yeni çerçeve halefleri tarafından devam ettirilememiştir. Reşîdüddîn’i farklı kılan, kendisinin kapasitesi ve açık fikirliği olduğu gibi; Gâzân Han gibi güçlü ve birikimli bir hükümdarın himayesinde çalışmasıdır. Çin tarihi ile ilgili kısımları yazarken iki Çinli ravinin kendisine bilgi aktardığını eserde kendisi de belirtmektedir. Böylelikle Çin tarihinin hem doğru bilgiler içerdiği hem de temel önemli olayları barındırdığı kuşkusuzdur. Eserde “Frenkler” başlığı altında sunulan Avrupalıların tarihi, tasarı özellikleri ve içerdiği bilgiler bakımından İslam tarih geleneği bakımından ayrı bir yer tutmaktadır.  Reşîdüddîn’in Avrupa tarihini yazarken ki kaynağını ise devrin önemli batılı metinleri oluşturmaktadır. Yine kendisinin verdiği bilgilerden devrin önemli ve güvenilir kaynaklarına ulaşmak için epey çaba harcadığı anlaşılmaktadır.

İlhanlılarda İlk Tarihçi: Ata Melik Cüveynî

Sonrasında da Hülâgü’nün İran’a gelişi ve İlhanlı Devletinin kuruluşu ile birlikte Cüveynî’de Hülâgü’nün emrine girmişti. O İlhanlı Devletinin ilk İranlı bürokratlarındandı. Devletin oluşturmaya çalıştığı sistemde onun önemli katkıları vardır. Yerleşik kültürü temsil eden Cüveynî, istila sürecinde Moğolların sert yönetimini yumuşatan önemli bir faktördü. Yerli alîm ve fikir adamlarının himaye edilmesi korunması ve desteklenmesi bunlarında ötesinde bu unsurların bürokrasi içerisinde yer almaya başlamasında Cüveynî öncü bir rol oynamıştır.  Bununla birlikte Moğol asıllı yöneticilerin de yerleşik kültüre uyum sağlamaları ve onu benimsemelerinde de önemli katkısı olmuştur.

Emir Argûn, Güyük Han’ın hâkimiyeti zamanında üç defa Karakurum’a gitmişti. Emir Argûn’un 649 Hicri 1251 Miladi tarihine denk gelen dördüncü Karakurum seferi ise yeni hükümdar Mengü Kaan’a bağlılığını bildirmek içindi. Bu seferde de yanında Ata Melik Cüveynî hazır bulunmuştu. Cüveynî’nin bu seferi onun hayatında da önemli bir dönüm noktası olmuştu. Emir Argûn Karakurum’a ulaştığında kurultay çoktan dağılmış kurultay amacıyla gelenler çoktan ülkelerine dönmüşlerdi. 20 Safer 650/2 Mayıs 1252 yılında Karakurum’a varan Emir Argûn ve heyeti burada belli bir süre kamış ve 651 senesi Recebinde (Eylül 1253) ayrılmışlardı. Bu tarih Reşîdüddîn’e göre ise sadece Argûn’nun ayrılış tarihidir Cüveynî bir miktar daha Karakurum’da kalmıştır. Reşîdüddîn Emir Argûn ve Cüveynî’nin Karakurum’a varış ve ayrılış tarihlerini de farklı vermektedir. Fakat bu noktada Cüveynî’nin kendi verdiği tarihlerin daha muteber olduğu açıktır. Reşîdüddîn bu bilgileri çok daha sonraları sarayda duyduğu anlatılardan hareketle yazmıştır. Cüveynî ise hem vakaya çok yakın bir zamanda kaleme almış hem de zaten bizzat vakanın failidir.   Böylelikle Ata melik Cüveynî bir yıl altı ay Mengü Kaan’ın ordugâhında kalmış oluyordu. Bu zaman dilimi onun için oldukça önemliydi. Bu zaman içinde O kapasitesini ve kabiliyetlerini yöneticilerine göstermiş ve yönetim mekanizmasını da yakından tanıma imkanı bulmuştu. Bu onun daha sonra yapacağı işler için hem birikim sağlamakta hem de zemin oluşturmaktaydı. Bu zaman diliminde hem Moğol sarayını hem bürokratları hem de bizzat Kaan’ın kendisini yakından tanıma imkanı bulmuştu. Bu onun için kaçırılmaması gereken bir imkandı. Bu buluşmada Cüveynî’den yeni Kaanı ve bölgenin yeni gücü olan Moğolların tarihini anlatacak ve onların kahramanlıklarını ölümsüzleştirecek bir eser yazması istenir. Bu öyle bir eser olmalı ki Kisraları Kayzerleri gölgede bırakmalıydı. Moğol yönetiminin bu talebi aslında Moğolların kadim yerleşik uygarlıklar karşısında yaşadıklarını açıkça anlatmaktaydı. Cengiz etrafında birden büyüyüp güçlü bir imparatorluğa dönüşen Moğollar artık Asya’da bulunan tüm kültür odaklarını yöneten bir güç olmuşlardı.

Göçebe Moğollar, kendilerinden farklı daha yüksek kültüre sahip toplumları yönettiklerinin farkındaydılar. Bu farkındalıkları o kültürleri bildiklerinin de göstergesidir. Kendilerinden daha yüksek kültürlerin barındığı coğrafyaların yeni hakimleri olmanın bilinciyle bu hâkimiyetlerini pekiştirmek amacıyla Kayzerleri ve Kisraları unutturacak bir tarih eseri ortaya koymayı hedefliyorlardı. Cüveynî’nin ilk tarihçilik hizmeti Cihan-Güşâ’dan öncesine dayanmaktaydı. Ata Melik Cüveynî, Karakurum’da kaldığı dönemde Ögedey’in emri ile şehrin tarihi üzerinde araştırma yapmıştı. Bilindiği gibi Karakurum eski bir Uygur şehri olan Ordu Balık’ın kalıntıları üzerine kurulmuştu. Cüveynî, Ögedey’in emri ile Ordu Balık’ın kalıntılarını harabelerini inceledi ve onların tasvirlerini etkileyici bir biçimde betimlemişti. Fakat Cüveynî başta bu işi yapmaya yanaşmamıştı. Bunun farklı birkaç sebebi vardı. Öncelikli olarak Moğollara karşı bir ön yargısı vardı. Kendi özgüveni de zayıftı. Cüveynî’nin bu teklifle karşılaştığı dönem Moğolların yerleşik toplumlar nezdinde iyi bir itibarının olmadığı istila sürecinin daha yeni başladığı bir dönemdi. Moğolların harekatından ürküp de insanların İran’ı terk ettiği bir dönemde Moğol hâkimiyeti altında bilim ve kültür ortamı da oldukça zayıflamıştı. Cüveynî’yi esas düşündüren buydu. Büyük ve geniş çaplı bir proje olan bu tarih çalışması için Cüveynî’nin sağlam yardımcılara ve kaynağa ihtiyacı olacaktı.  Moğolların gelişiyle oluşan koşullar altında bir eser ortaya koyamayacağını düşünen Cüveynî belki de biraz Moğollara karşı duyduğu ve açıklayamadığı korkunun da etkisi ile bu teklifi yeterli birikimi olmadığı gerekçesi ile reddetmişti. Fakat Cüveynî’nin bu kaygıları ve korkuları sebebi ile kendisine sunulan bu fırsatı reddetmesi mensubu olduğu İranlı bürokratların genel yapısına ters düşmekteydi. Çevresindeki dostlarının uyarıları ile kararını gözden geçiren Cüveynî, daha sonra eseri yazmayı kabul etti. Cüveynî, Moğolların tarihini yazabilecek en uygun isimdi. O kadim uygarlıkların tarihini bölge toplumlarının kültürlerini çok iyi biliyordu. Kaldı ki Cüveynî tam on yıldır Moğolların hizmetindeydi. Moğolları en ince detaylarına kadar tanımıştı. Bununla beraber bürokrasideki konumu gereği çok az kişinin erişebileceği bilgi ve kaynaklara da ulaşmıştı.  İdari mekanizmadaki pozisyonu gereği pek çok önemli olaydan haberdar olmaktaydı. Yine idari görevleri gereği Türkistan ve Çin gibi uzak coğrafyalar da dahil olmak üzere pek çok yeri gezmiş görmüştü. Tüm bu faktörler üst üste eklenince Moğolların tarihini yazabilecek birikim ortaya çıkmış oluyordu. Birikimlerini yazıya dökmeye başlayan Cüveynî,  ilk Moğol tarihi olma özelliği taşıyan eseri Tarih-i Cihan-güşa’yı 658/1259 tarihinde tamamladı. 

Ata Melik Cüveynî’nin eseri İlhanlı hâkimiyeti altında kaleme alınan ilk tarih çalışmasıdır. Dolayısıyla İlhanlı tarihçiliğinin modelini oluşturmaktaydı. Tarih-i Cihangüşâ belki de bu özelliğinden dolayı kaleme alınır alınmaz ilim ve siyaset çevrelerinde kabul görmüş hızlıca yayılan bir üne sahip olmuştu. Moğollar yeni hakim oldukları yerleşik toplumlara kendilerini tanıtmak böylece de hâkimiyetlerini meşrulaştırmak istiyorlardı. Cihangüşâ bu beklentiyi karşılayan ilk eser olmuştu. Bu bağlamda da Cihangüşâ tamamlanır tamamlanmaz pek çok tarih kroniğine nasip olmayan bir biçimde çok kısa zamanda meşhur olmuştu. Her şeyden önce eseri kıymetli kılan Cüveynî’nin kapasitesi ve yetkinliğiydi. O hem on yıldan fazla hizmeti olduğundan Moğolları çok iyi tanıyordu. Hem de köklü bir bürokrat ailenin temsilcisi olduğu için geniş bir birikime ve kapasiteye sahipti. Esere kıymet kazandıran bir başka özelliği ise hala daha tartışılan ve ilgileri üzerine toplayan İsmailîler hakkında birebir gözlemlerine dayanan bilgiler içermesidir. Keza son dönem Hârezmşahlar devleti ve Moğol yöneticileri ile ilgili neredeyse ilk bilgiler Cüveynî’nin eserinde bulunmaktadır. Cüveynî birikimli bir ailenin içinde yetiştiğinden temel kaynaklarının başında ailesi gelmektedir. Keza eski dönemlere ilişkin bilgi verirken de aile kütüphanesinden istifade ettiği açıktır. Yine Cüveynî uzun süren yöneticiliği sırasında Moğol hâkimiyetinin yayıldığı coğrafyayı defalarca kez dolaşmıştı. Yönetici sınıfla birebir temasları olan Cüveynî birebir güvenilir kaynaklardan işittiği ve bizzat gördüğü olayları kaleme almıştı.  Alâmut’un zaptını bizzat gözleri ile gören Cüveynî birebir gözlemlerini eserine yansıtmıştır. İslam tarihinin oldukça ilgi çekici bir konusu olan İsmailîler’in son durumlarını bize en net yansıtan Cüveynî’nin eseri olmuştur. Bu itibarla eser ilgi çeken ve kıymeti artan bir eserdir.  Eseri kıymetli kılan diğer bir özelliği Alamut’un zaptından sonra ele geçirilen kütüphanedeki önemeli eserlerden istifade ederek yazılmış olmasıdır. Bu özellikleri ile Cüveynî’nin eseri hem güvenilir bir kaynak olmuş hem de ilgi çeken konuları ihtiva ettiği için merakları üzerine toplamıştır. İşte bu özelliklerinden ötürü eser kaleme alındığı dönemde çok büyük bir şöhrete kavuşmuştur. Cüveynî’den sonra kaleme alınan bütün eserler Cüveynî’den istifade etmişlerdi.

İlhalılarda Muhalif Bir Tarihçi: Vassaf 

İlhanlı tarihçiliğinin bir diğer önemli siması da Vassâf’tır. Bir İranlı olan Vassâf 663/1265 yılında Salgurluların başkenti olan Şîrâz’da doğdu. Vassâf, tahsilini İran’ın önemli kültür ve bilim merkezlerinden olan Şîrâz’da tamamladı.

Vassâf’ın tarihçilik anlayışı daha çok Ata Melik Cüveynî’nin anlayışına dayanmaktaydı.  Vassâf kendisi de Cüveynî’yi takdir ettiğini ve kendine onu rehber aldığını da ifade etmektedir.  Hatta burada Cüveynî’yi ve onun eserini överken bir beyit ile  “daha bin kitap yazsam ben o buluta nazaran ancak bir damlayım” demiştir. Buradan da Vassâf’ın Cüveynî’yi ne kadar önemsediği anlaşılmaktadır. Kendisinin önünü açan Reşîdüddîn hakkında ise bu tarz bir övgüye eserinde rastlanılmamaktadır. Bu tarihçilik anlayışında Cüveynî’nin çizgisini takip etmesiyle açıklanabilir. Vassâf, eserini oluştururken Cüveynî’nin bıraktığı tarih olan 655/1257 olaylarından anlatmaya başlamaktadır. Zaten eserinin girişinde de bu eserini Ata Melik Cüveynî’ye zeyl olarak yazdığını belirtmektedir.  Arazilerin pay edilmesi ve Asırların geri sürülmesi manasına gelen Tecziyet el-Emsâr ve Tezciyet el-A’sâr isimli eserini Cüveynî’nin tarihine bir zeyl olarak kaleme almıştır. Bu eserini otuz dört yaşındayken 697/1298 yılında yazmaya başlayan Vassâf,  eserini kademe kademe tamamlamıştı. Moğolların İran ve Türkistan’daki faaliyetlerinden bahsettiği kısımları 702/ 1303 tarihinde tamamladı. Bu tarihte eserini Şam seferine çıkan ve Fırat kıyısında mola veren Sultan Gâzân Han’a takdim etti. Eserinin ikinci kısmını ise 712/1312 yılında Sultâniye’de Olcâytu Han’a takdim etti. Bu takdim sırasında Olcâytu Han tarafından kendisine “Vassâf el-Hazra” unvanı verildi.  Abdullah bin Fazlululah’ın Vassâf olarak anılma süreci de böylece başlamaktaydı Vassâf peyder pey yazdığı eserine en son aşamada da 728/1328 yılına kadar geçen sürede İlhanlılarda yaşanan siyasal olayları ekledi.  Böylelikle eser Ebû Sâ’îd Bahadır Han devrinin ortalarına kadar getirilmiş oldu. Bu haliyle beş cilde tamamlanan eser ilim çevrelerinde Tecziyet el-emsâr, Târih-i Vassâf olarak anılmaya başlandı. 

Tarih-i Vassâf’ta ilk olarak İran ve çevresinde kurulan devletlerden söz edilmektedir. Sonrasında Mısır, Şam ve Hint bölgelerinde geçen olaylara da değinir. Tarih-i Vassâf’ın dördüncü cildinde ise Cüveynî’den alıntılarla Hârezmşahlar Devleti, Moğolların ortaya çıkışı hakkında bilgiler verilmektedir. İyi bir edebiyatçı ve münşî olan Vassâf’ın eseri edebi açıdan anlaşılması oldukça zor bir üsluba sahiptir.  İnşâ sanatının zirve örneklerinden kabul edilen bir eser olan Tarih-i Vassâf zor anlaşıldığı gibi okuyanları da kendine hayran bırakmaktadır. Vassâf’tan çok sonraları yaşamış bir hükümdar olan Yavuz Sultan Selim’in Tarih-i Vassâf’ın üslubunu ve belâgatini beğendiği bilinen bir tarihi gerçekliktir.  Vassâf, divan’da çalışan bir bürokrat olması sebebi ile devlet arşivlerinden, yarlıklardan ve her türlü resmi yazışmadan haberdar bir kişiydi. Bu özelliği ile Vassâf’ın tarihi birinci el resmi kaynaklardan beslenen orijinal bir tarih olma özelliğine de sahiptir. Yine onun bir bürokrat olmasına karşın taşra gücünü temsil eden taşra aristokrasisine mensup olması da eserinin kritik değerini arttırmıştır. Eleştirel ve muhalif bakışı ile sistemin bozukluklarını yolunda gitmeyen işleri yansıtan bir kaynak olma özelliğine sahiptir.

Geç Devir Bir İlhanlı Tarihçisi: Hamdullah Müstevfî

Kazvîn’in köklü ailelerinden birine mensup olan Hamdullâh Müstevfî, 680/1281 yılında doğmuştur. Hamdullâh Kazvînî’nin bilinen ilk dedesi olan Hürr b. Yezîd el-Riyâhî, Kerbela Vakası’nda Hz. Hüseyin’in yanında yer alanlar arasındaydı.  

Hamdullâh Müstevfî’nin en önemli eseri şüphesiz Tarih-i Güzîde’dir. Müstevfî bu eserini 1329 yılında tamamlayarak vezir Gıyâseddin’e sunmuştur. Câmiu't-Tevârih örnek alınarak yazılan eser İlhanlılar devrini özellikle ilmi dini ve kültürel açıdan oldukça aydınlatıcı bir kaynaktır. Tarih Seçkisi anlamına gelen Tarih-i Güzîde İlhanlıların olgunluk devrinde yazılmış bir eser olması sebebi ile devrin tüm fikri birikimini yansıtan önemli bir çalışmadır. Aslına bakılacak olursa Târih-i Güzîde. Reşîdüddin'in Câmî’ü t-Tevârih’inin bir özetidir. Ancak bu özet içinde de esere kıymet kazandıran bir takım yeni bilgiler de eklenmiştir. Doğal olarak bu ekler Reşidüddîn sonrası sürece ait olayların tarihinden oluşur. Bu özelliği ile bakıldığında eserin orijinal kısmı Olcâytu ve Ebû Sâ’îd devri olaylarını aydınlatması açısından önem taşımaktadır.   Kitap Peygamberler-filozoflar tarihi, eski İran tarihi, Peygamber ve halifeler tarihi, İslâm devrindeki İran ve Turan sülâleleri. Moğollar tarihi, âlimlerin ve şairlerin biyografileri, Kazvîn şehrinin tarihi ve topografyası olmak üzere altı kısımdan meydana gelmektedir. Özellikle eserin beşinci faslı İlhanlıların kültür dünyasının zenginliğini anlamada önemli rol oynamaktadır.  Bu eseri yazarken Reşîdüddin,  Zahîreddin el-Nîşâbûrî'nin Târîh-i Âl-i Selçuk'u, Rükneddin el-Cüveynî’nin Mecma-i ensâb el-meslek'i gibi zamanımıza ulaşmayan kaynaklardan da faydalanmıştır. Eser Farsçanın bilindiği İslâm ülkelerinde olduğu gibi Avrupa'da da çok tanınmıştır.

Sonuç

İlhanlı tarihçiliği, klasik İslam tarihçiliğinin bir parçası olmakla birlikte kendine ait özgün nitelikleri olan bir tarihçilik anlayışıdır. Klasik İslam tarihçiliğinin Fars kültürü ile zenginleşmiş ve Orta Asya’nın Bozkır özelliklerini de içinde barındıran bir tarih anlayışı olarak karşımıza çıkmaktadır. İlhanlı tarihçiliğinin ilk öncüsü Ata Melik Cüveynî’dir. Cüveynî ile başlayan Moğol tarihçiliği hem İlhanlıların İran’da yerlileşme ve yerleşik kültürün İlhanlılarla uyum sağlama sürecinin ilk edebi örnekleridir aynı zamanda. Cüveynî’nin geliştirdiği tarih anlayışı kendisinden sonra gelen tarihçiler için bir model oluşturmaktaydı. Onun ürettiği tarih yazım modeli kendisini takip eden tarihçilerin ana hatları ile vaz geçmedikleri bir model ortaya koymaktadır. İlhanlı tarihçiliğin zirvesi ise şüphesiz Reşidüddîn ile yaşanmıştır. Cüveynî’nin oluşturduğu tarih yöntem ve usulünü geliştiren Reşidüddîn ortaya koyduğu dünya tarihi ile ilk dünya tarihi yazarı olma sıfatını kazanmıştır. Reşidüddîn büyük eseri olan Camî’üt-Tevârih’i yazarken çok geniş bir araştırma yapmış Çin’den Hind’ten ve Avrupa’dan orijinal metinler getirterek iyi bir kaynak taramasından sonra eserini oluşturmuştur. Tabii Reşidüddîn, bu eserini oluşturken çok fazla memuru himayesinde istihdam etmiş ve onları bu çalışmanın tamamlanması sürecinde çalıştırmıştır. Onun bu tavrı hatasız ve kuşatıcı ilk dünya tarihinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi İlhanlılarının Reşîdüddîn’den sonraki tarihçilerinin de yetişme sürecini sağlamıştır. Yani Reşidüddîn bir nevi İlhanlı sarayında bir tarih okulu oluşturmuş ve mesleğin sonraki temsilcilerini bizzat kendi elleri ile yetiştirmiştir. Reşîdüddîn, sadece kendisinden sonra gelen tarihçileri yetiştirmemiş onlara istifade etmeleri için de muazzam bir bilgi birikimi bırakmıştır. Eğer Reşîdüddîn tüm eserlerinin kalıcılığını güvence altına almış olmasaydı dönemin diğer tarihçileri için verimli bir alıntı kaynağı olması kaçınılmaz olurdu. Bu dönem bilginin bu alanındaki göz çarpan değerlerini Reşîdüddîn’e borçludur. Reşîdüddîn’den sonra yazılan eserler ona kadar olan bölümleri Onun yazdıklarından olduğu almaktaydılar. Elbette Reşîdüddîn’în katkısı bu kadar değildi. O geçmiş uygarlıkların ve ulusların tarihini araştırırken adeta bir enstitü gibi çalışmıştı. Bu süreç eserine yansıyamayan daha pek çok bilgiye ulaşılmasını da beraberinde getirmişti. İşte bu eserde yer bulamayan birikim kendisinden sonra yazılan eserlerin bir kısım malzemesini de oluşturmaktaydı.   Reşîdüddîn’in iyi eğitici ve himayeci olduğu da tarihi bir gerçekliktir. Onun Vassâf’a nasıl yardım ettiğini ve İlhanlı sarayında nasıl yükselmesini sağladığı bilinen bir tarihi gerçektir. Reşîdüddîn aynı şekilde Hamdullâh Müstevfî’ye sahip çıktığı ve onu da yükselttiği de bilinmektedir.  Vassâf ve Müstevfî başta olmak üzere Reşîdüddîn’den sonra tarihçilik ile uğraşan tüm İlhanlı bürokratları Reşîdüddîn’in eğitiminden geçmişti. Zenginleşerek devam eden bu gelenek İlhanlıların yıkıldığı ve siyasi istikrasızlığın baş gösterdiği XIV. yüzyılın ikinci yarısında bile en seçkin ürünlerini vermeye devam etmiştir. Daha da zengin ürünlerini Timurlular devrinde de vermiştir. 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Kemal Ramazan HAYKIRAN

Kaynakça
“Vassâf”, İ.A, XIII.
Afşâr, Irec, “Farsça Tarih Yazıcılığı: İlhaniler Devrinden Uyanışa Kadar”, çev. Güler Nuhoğlu, İslam Kültürü: İslam’da Kültür ve Bilgi, Ed. Ekmeleddîn İhsanoğu,  V, Ankara 2008.    
Boyle John A., “Juvaynî and Rashîd al-din as Sourceson on The History of Mongols”, The Mongol World Empire 1206-1370, London 1977.
Boyle, John . A., “The Il-Khans of Persia and Christian West”, The Mongol World Empire 1206-1370, London 1977. 
Boyle, John. A., “Rashîd al-Dîn: The Fisrt World Historian”, The Mongol World Empire 1206-1370, London 1977, s. 21.
Browne,  Edward, A Literary Hıstory of Persia, c. VIII, Cambridge 1956
Demir, Mustafa, “İslam Ortaçağı’nda İran Bölgesinde Tarih Yazıcılığı”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, s. 34, Erzurum 2007.
Erdem, İlhan  “Olcaytu Han’ın Ölümüne Kadar İlhanlılarda Yaşanan, Siyasal ve Kültürel Gelişmeler ve Yakın Doğu’ya Etkileri”, Tarih Araştırmaları,  Dergisi, sayı 31,ss.1-36 Ankara 2001,
Erdem, İlhan, Türkiye Selçukluları-İlhanlı  İlişkileri (1258-1308) Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ankara 1995. 
Jahn,  Karl, “Moğollar Zamanında İran ile Çin Arasında ki İlmi Münasebetler” çev. Mehmet Ersan, TİD, Sayı XII, 1997
Jahn, Karl, “Bir Cihan Tarihçisi Olarak Reşîdüddîn”, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, III/3-4, İstanbul Üniversitesi, İstanbul 1959-1960.
Köprülü, Fuad, “Cüveynî”, İ.A. , III.
Lambton, Ann K.S, "The Atllar wa Ahya of Rashid al - din Fadl Allah Hamadani and His Contribution as an Agronomist and Arboriculturist and Horticulturist",  The Mongol Empire ant its Legacy, Ed. R.Amitai-Preiss ,D.O. Morgan Brill,  Leiden 1999. 
Nüzhetü'l-kulub, Hamdullah b. Ebi Bekr b. Ahmed el-Kazvini Hamdullah Müstevfî, 750/1350 ; tsh. Guy Le Strange, Leiden 1915
Özgüdenli, Osman. G, Moğol İran’ın’da Gelenek ve Değişim: Gazan Han Ve Reformları, Kaknüs yayınları,  İstanbul 2009.
Şeşen, Ramazan, Müslümanlarda Tarih ve Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul 2005.  
Togan,  Zeki Velidi, “Reşîddündîn”, İ.A, IX.
Togan, Zeki Veledî, Oğuz Destanı: Reşîdeddin Oğuznâmesi, Tecüme ve Tahlili, İstanbul 1982. 
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun