'İstila'dan İmara Moğollarda Değişim

'İstila'dan İmara Moğollarda Değişim

Moğollar XIII. yüzyılda nerdeyse Avrasya’nın tamamını kasıp kavuran bir istila gerçekleştirdiler. Bunun neticesinde dünya tarihinde kurulan en geniş sınırlı imparatorluğun sahipleri oldular. Onlar bu harekata giriştiklerinde yapmak istedikleri şey bütün coğrafyaları yakıp yıkmak değil doğu-batı aksındaki tüm ticaret yollarının efendisi olmaktı. Fakat hoyratlıkları ve Bozkırlı kimlikleri beraberinde büyük bir yıkımı getirdi. Kendilerinden çok daha ileri düzeyde uygarlık seviyesine çıkmış coğrafyaların hakimi olan Moğollar bu coğrafyaları yönetmekte büyük zorluklarla karşılaştılar. Bu da onları köklü değişimlere zorladı ve neticesinde yıktıklarını kendi elleri ile yapmalarıyla sonuçlanan bir imar süreci de başlamış oldu.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

XIII. yüzyılın başında Cengiz Han, dağınık Moğol boylarını bir çatı altında toplayıp büyük bir güç olarak ortaya çıkmasının ardından giriştiği istila hareketi neticesinde Asya’nın ortasında var olan pek çok devlete son vererek güçlü bir Moğol İmparatorluğu kurdu. Bu, Moğol istilasının ilk evresiydi. Hülegü Han’ın 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun nehrini geçip Horasan’a girmesiyle Moğol istilasının ikinci ve daha köklü dönemi başlamış oluyordu. Cengiz, Ögedey ve Göynük zamanlarında Moğollara metbûu olan Selçuklular başta olmak üzere pek çok devlet artık Hülegü Han’ın kurduğu İlhanlılara bağlı duruma gelmişti. Hülegü, 1255 kurultayında gerçekleştirilen idari taksimatta kendisine verilen toprakların yerel yöneticilerinden bağlılık almak ve yeni fetihler yapmak amacıyla batıya doğru ilerlemeye başladı.

Moğolların Yol Açtığı Tahribat

Moğolların gelişiyle, başta İran olmak üzere bütün Yakın Doğu’da siyasi dengeler sarsıldı. Mevcut siyasi düzeni yürüten zümre iktidarını kaybetmiş, onların boşalttığı yeri ise daha tecrübesiz, devlet geleneğine sahip olmayan farklı unsurlar almaya başlamışlardı. Bu da Yakın Doğu için istikrarı sarsıcı olumsuz bir durum yaratmaktaydı. XI. yüzyılda Yakın Doğu’da, İslam dünyasının doğrudan Selçuklu hakimiyetine girmesiyle sağlanan ve geliştirilen istikrar ortamı, Moğollarla yeniden sarsılmıştı. Bu durum Yakın Doğu siyaset geleneği ve toplum yönetimi açısından tam bir felaket demek oluyordu. Moğollar, Yakın Doğu’da yüzyıllar içinde oluşan siyasi ve iktisadi düzenin bozulmasına yol açtılar. Mevcut siyasi dengeleri yıkmak suretiyle bölgede askeri hakimiyeti sağlayan Moğollar iktisadi ve sosyal düzeni sağlamakta da zorlandılar. Hakimiyetin geniş bir coğrafyaya yayılması düzen sağlamayı zorlaştıran önemli bir faktördü. Fakat esas sorun insan unsuruydu. Moğolların sert politikaları neticesinde Yakın Doğu’da yaşayan insanların büyük çoğunluğu üzerinde, Moğollar, olumsuz çağrışımlar oluşturur oldu. Bu, korku veya muhalefet olarak kendini gösteriyordu. Bu durumda Moğolların bölgede hakimiyet kurmasını ve bir düzen oluşturmasını zorlaştırıyordu. 1230 ile 1260 arasındaki otuz yıllık hakimiyet sağlama döneminin yarattığı yıkım, sonraki süreçte İlhanlıların karşılaştığı en büyük sorunun kaynağı oldu. İlhanlılar bölgede hakimiyetlerini sağladıkları ve sınırlarını kesinleştirdikleri tarihte ülke şehirlerinin büyük bir çoğunluğu mamur durumda değildi. Şehirler hem talan oldu hem de nüfus kaybına uğradı. Bu şehirlerde bulunan insanlar ya istilalarda öldüler ya da İlhanlı hakimiyetinin hissedilmediği Batı Anadolu ve Güney İran gibi yerlere sığındılar. Ekonominin ciddi oranda tarıma dayandığı bölge için bu büyük bir problemdi. İlhanların Orta Asya’dan getirdiği insan unsuru göçebeydi. Dolayısıyla yerleşik tarımdan da anlamıyorlardı. Bunun sonucu olarak da İlhanlı hakimiyetindeki topraklarda tarımsal üretim durma noktasına geldi. İlhanlı yönetiminin verimli topraklarına sahip olan Yakın Doğu’nun bu zenginliğinden faydalanamaması büyük bir sorun teşkil ediyordu. Doğal olarak maliyeye de yansıyan bu sorun için çözüm gerekliydi. Üretim olmayınca gelir olmuyordu. Bununla birlikte İlhanlılar, XIII. yüzyılın son çeyreğine ulaşıldığında askeri fetihlerin de sona ermesiyle büyük bir siyasi kriz yaşamaya başladılar. Farklı sosyal ve siyasal guruplar arsında zaten var olan çatışmalar iyice kendini göstermeye başladı. Bu kriz ancak Gazan Han’ın İlhanlı tahtına çıkıp köklü reformlara girişmesi ile çözülebilecekti.

Moğolların İslam’a Dönüşü ve Gâzân Han İle Sonuçlanan Değişim

1295 yılında Gazan Han’ın tahta çıkışı, aslında İslam medeniyetinin Moğol Şamanizmine karşı apaçık bir zaferiydi. Bununla birlikte Fars kültürünün de yeniden uyanışının ve bağımsızlığının göstergesiydi. 4 Aralık 1271 yılında doğan ve henüz yirmi dört yaşında iken İlhanlı Devleti’nin başına geçen Gazan Han, On yaşında babası Argun’nun emri ile otuz dokuz sene valilik yapan Emir Nevrûz’un denetiminde Horasan’a vali olarak gönderilmişti. İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden olan Horasan’da İslam inancını ve kültürünü yakından tanıma imkanı bulan Gazan, Müslüman olan Emir Nevrûz’unda etkisi ile buradaki valiliği sırasında İslam’a yaklaştı. İslam medeniyetinin önemli mimari eserlerini gezen, Müslümanlara ait dokuyu iyi analiz eden Gazan’ın zihninde Horasan valiliği sadece bir inancı değiştirmemiş onda yeni bir dünya algısının da oluşmasını sağlamıştı. Göçebe kültür ve yerleşik kültür Gazan Han’ın düşünce dünyasına aynı anda hakim oldu. Moğol geleneklerinden ve Yasa(ğ)’dan asla vazgeçmeyerek Müslüman Fars kültürünü de benimsedi. Böylelikle bu ikisinin sentezinden yeni bir algı oluşturmaktaydı. Gazan Han, İlhanlı tarihinin kuşkusuz en önemli şahsiyetlerindendir. İlme ve edebiyata önem veren özgürlükçü ve değişimci zihne sahip bir hükümdardı. Bilime önem verdiği kadar bu alana ilgisi de olan bir hükümdardı. Fen bilimleri ile ilgilenen Gazan Han, mimari başta olmak üzere astronomi, kimya, mineraloji, metalürji ve bitki bilim ile çok ilgilenirdi. Tarihe de büyük önem veren Gazan Han, Moğolların tarihini ve hanedanın soyağacını çok iyi biliyordu. Tarihe verdiği önem zaten devrinde tarihçiliğin büyük bir gelişme göstermesinden de anlaşılmaktadır.

Sadece Moğolların değil tüm çevre milletlerin de kültürüne ve tarihine karşı büyük bir ilgisi olan Han, Moğolcadan başka Farsça, Çince, Tibetçe, Kaşmirce, Arapça ve Latince bilmekteydi. O bu milletlerin sadece dillerini değil kültürleri ve tarihlerinden de haberdardı. Diğer Moğol hükümdarlarından farklı olarak Batı toplumlarını da tanıyordu. Onun bu bilgisinin kaynağı ise, batıdan gelen sayısız elçi ile kurduğu temaslardır. Baş vezir ve büyük tarihçi Reşîdüddîn’in araştırmaları ve çalışmaları Gazan Han’ın yaşadığı dünyaya karşı ufkunu ve donanımını zenginleştiren en önemli unsur olmuştur. Bununla birlikte Gazan Han, kendi iktidarını temsil eden Hintli, Çinli, İspanyol, İngiliz ve daha pek çok milletten elçiler bulundurmuştur. O’nun iyi bir Farsçası olduğu yerleşik İran kültürüne aşina olduğu açık bir gerçekliktir. Şehname gibi pek çok İran klasiğini okuyan bir kişilikti. Her ne kadar farklı inançları bünyesinde barındırsa da büyük çoğunlu Müslüman olan bölgede İlhanlı yönetiminin İslami bir görünüm alması zor olmadığı gibi çok uzun da sürmedi. Gazan Han’ın Müslüman olduğunu ilan etmesinden sadece dört sene sonra 1299 yılının mayıs ayında Gazan Han’ın kestirdiği sikkelerde İslam Peygamberine dua ifadeleri yer almaya başladı. Yine aynı yıl Gazan’ın fermanı ile riba yani faiz İlhanlı ülkesinde yasaklandı. Yönetim mekanizmasının en azından şekilsel olarak İslam’a dönük hızlı bir değişim yaşamasına karşın hala daha kalabalık Moğol kitleleri Müslüman değildi. Dahası Gazan’ın Müslüman olmasına ve onun reformları ile İslam’ın giderek İlhanlı Devleti’nde yayılmasına ciddi bir muhalefet vardı. İlhanlı sarayında oldukça güçlü olan Budistler ve Şamanist Moğollar hatta Hristiyanlar, İslamiyet’in İlhanlı Devleti’nde etkin olmasından tedirgin oluyorlardı. Bu tedirginliklerinden kaynaklanan tepkilerini de açıkça ifade ediyorlardı. Ama onların bu muhalefetleri sonuçsuz kaldı. İlhanlılar hızlı bir biçimde tüm kurumları ile İslam tesiri altında yeniden şekillenmekteydi. Gerçekte Gazan’ın İslamiyet’i tercih edişi şartların dayattığı bir zorunluluktu. Yıllar içinde İslam tesiri altında şekillenmiş ve yüksek bir kültür seviyesi yakalamış İlhanlılar, Yakın Doğu’yu göçebe gelenekleriyle yönetmekte zorlanmaktaydılar. Bu zorlanma sadece Moğolların istilacılıklarıyla açıklanamaz. İlhanlı yöneticileri ile hakimiyet kurdukları bölgenin arasındaki kültürel farklılık devletin düzen oluşturamamasının en temel sebebiydi. İlhanlıların burada hakimiyetlerinin devam etmesi için yönettikleri bölgenin yapısıyla kültürel özellikleriyle benzeşmesi gerekmekteydi. Müslümanlar göçebe kültüre geçiş yapamayacaklarına göre geriye tek yol olarak Moğolların Müslümanlaşması kalmaktaydı. İlhanlılarda Gazan Han ile başlayan İslamlaşma süreci bu çerçevede değerlendirilmelidir. Gerek istila sürecinin verdiği tahribat gerekse İlhanlı hâkimiyetine oluşan istikrarsızlık sonucu ülkenin imar edilmesi bir yana şehirlerin mevcut imarı da büyük tahrip görmüştü. Bu dönemin istisnasız en büyük ve önemli tarihçisi Reşîdüddîn’in ifadesine göre Gazan Han tahta geçtiğinde İlhanlı coğrafyasının onda biri bile mamur değildi. Bu gerçekle yüzleşen Gazan, gidişatın düzelmesi için yapılacak tek işin göçebelikten yerleşik hayata geçmek olduğunu fark etmişti.

Moğol Değişimi ve İmarının Önemli İsmi: Reşîdüddîn

Geçiş döneminin en önemli isimlerinden biri olarak karşımıza çıkan Emir Nevruz, yeni sistemin oluşmasındaki tüm katkılarına ve sultan üzerindeki tüm etkilerine rağmen Mısır Sultanı ile görüştüğüne dair uyanan bir kuşku neticesinde hakkında idam kararı çıkmış bunun üzerine Herât’a kaçarak Melik Fahreddîn Kurt’a sığınmış fakat oradan alınıp neticede idam ettirilmiştir. Böylelikle değişim sürecinin en önemli bürokratı devre dışı kalmış oluyordu. Bu olaydan kısa bir süre sonrada itaatlerindeki sorunlar neticesinde diğer iki güçlü vezir olan Sadr-i Cihân Cemaleddîn Destegirdanî ve kardeşi Kutb-î Cihân’da idam ettirildi. Arka arkaya gelen bu idamlar, Moğol tarihinin en önemli şahsiyetinin ortaya çıkma zeminini hazırladı. Devletin yeni baş veziri büyük tarihçi ve hekim Reşîdüddîn oldu. Böylelikle yaşanan değişim süreci daha hızlı ve köklü bir nitelik alma imkânı bulmuş oluyordu. Çünkü Reşîdüddîn, aidiyeti, bilgi birikimi ve kapasitesi ile İlhanlıların uyum sağlamak istedikleri yerleşiklerin medeniyetini temsil ediyordu.

İlhanlılarda yaşanan değişim sürecinin en önemli aktörü tartışmasız Reşîdüddîn’di. Tam adı Reşîdüddîn Fazlullah b. İmâdüddevle Ebu’l Hayr Ali olan Reşîdüddîn, 1248 (646) yılında Hemedan’da doğdu. Eğitim ve kültür seviyesi yüksek bir aile ortamında yetişen Reşîdüddîn’nin dedesi Nasîreddün Tusî ile birlikte Alamut kalesinde bulunan bir tabibti. Hülegü’nün Alamut’u ele geçirmesiyle birlikte İlhanlıların hizmetine girdi. Reşîdüddîn’nin babası da attar ve hekimdir. İyi bir eğitim gören Reşîdüddîn, devrin önde gelen ilimlerini öğrenmenin yanında iyi bir tıp eğitimi de almıştı. Abaka Han zamanında İlhanlıların hizmetine giren Reşîdüddîn, Geyhatu Han zamanında yükselmeye başladı, Gazan Han zamanında ise saray tabipliğine getirildi. Gazan Han’ın yaptırdığı Gazaniye’nin idari işleri ile ilgilendi ve buranın mütevelli heyetine getirildi. Saray içinde yükselmesini devam ettiren Reşîdüddîn, sonrasında vezir Sadreddin Zencânî’nin yanında idari işlerle ilgili yüksek bir memurluğa getirildi. Burada yaptığı çalışmalarla kendini gösteren Reşîdüddîn, Gazan Han’ın beğenisini kazanarak 1298 senesinde Zencânî’nin yerine vezirliğe getirildi. Onun vezir olduğu dönemde İlhanlı sarayının bir veziri daha bulunuyordu. Sadreddin Saveci ile Reşîdüddîn vezaret işlerini aralarında paylaşmışlardı.

Reşîdüddîn, 1303 senesinde Gazan Han ile birlikte Memlûklülere karşı düzenlenen Şam seferine katıldı. Bu olayın ardından Gazan Han tarafından tarih kitabı yazmakla görevlendirildi. 1304 senesinde Gazan Han’ın ölümünden sonra kardeşi Olcaytu, ilhan tayin edilince O da Reşîdüddîn’i sahib-i dîvan yani tam vezir olarak atadı. Sadreddîn Saveci ise bu yeni ortamda, şerîk-i umûr-i dîvân makamında Reşîdüddîn’nin yardımcısı durumundaydı. Reşîdüddîn’nin İlhanlı sarayı içinde etkisi ve kudreti iyice artmıştı. O, İlhanlı dünyasında ki pek çok boş araziyi tarıma açmış ve işler duruma getirmişti. En önemli eseri de hiç şüphesiz büyük bir hayır ve eğitim merkezi olan Rab-ı Reşîdî’ydi. Vakıfnameden de anlaşıldığına göre Reşîdüddîn çok varlıklı biriydi. Öldüğünde 37.500 000 dinar değerinde nakdi serveti olduğu anlaşılmaktadır.

Ziraatta Yaşanan Reformlar ve Reşîdüddîn

Reşîdüddîn, İlhanlılar devrinde sarayın olduğu kadar fikir dünyasının da önemli bir şahsiyetiydi.  Yöneticiliği, kurduğu vakfı ve ilk dünya tarihi olarak kabul edilen Camî’üt-tevârih’i ve bunda başka kaleme aldığı 14 eserinin yanında hekimliği ve müspet bilimlerdeki faaliyetleri ile de dikkat çeken önemli bir isimdi. Reşîdüddîn gerçekten de Moğolların ön Asya’da yaşadıkları değişim ve dönüşümün önemli bir aktörüydü. Reşîdüddîn, kapasitesi birikimi ve tecrübesi ile bunu başarabilecek bir yapıdaydı. Pek çok alanda başarılı işler ortaya koyan Reşîdüddîn, giderek varidatını da arttırıyordu, belli bir süre sonra geniş tarım arazilerinin sahibi haline gelmişti. Kendisi bizzat toprak ile ilgilendiğinden dolayı da tarımda yaşanan sıkıntıları doğrudan görme fırsatı yakalamıştı.

Verimli tarım arazilerine sahip Yakın Doğu coğrafyasında İlhanlı hakimiyeti zamanında tarımsal üretimde düşüş görülmekteydi. Bazı araştırmacılar bu gerilemeyi  iklim değişikliğine ve yağmur yağışında ki azalmanın sonucu baş gösteren kuraklığa bağlamaktaydılar. Ama bu iklim değişikliği çok yeni bir olay değildi belki iki asırdır süregelen bir vakaydı. Verimsizlik ise Moğolların gelişiyle kendini hissettirir olmuştu. Bunun Moğolların getirdiği uğursuzluğun dışında daha somut ve bilimsel bir açıklaması olması gerekmekteydi. Reşîdüddîn’de bu sorunun kaynağını yaptığı uzun gözlemler sonucunda çok iyi kavramıştı. Bu durum istilanın kaçınılmaz bir sonucuydu. Çünkü Moğolların Ön Asya’ya inmeleri sonucunda burada yerleşik kültürü temsil eden unsurlar tasfiye olmuş onların yerini de göçebe unsurlar almıştı. Göçebeliğin toprak ile olan üretim ilişkisi ise tarımdan çok hayvancılığa dayanmaktaydı. Bozkır insanı geldiği topraklarda alıştığı gibi yaşamaya devam ediyordu. Bunun sonucu olarak da verimli tarım arazileri mera olarak kullanılmaya başlamıştı. Reşîdüddîn’in girişimleri ile bu göçerlerin belli bir kısmı tarıma özendirilmişse de bunlarda tarımdan verim alabilecek zirai yöntemleri bilmiyorlardı. Bunun sonucu olarak beklenilen üretimi sağlayamadıklarının yanında araziye ve bitkilere de zarar vermekteydiler.

Bir Kitap Üzerinden Değişimi Anlamak

Reşîdüddîn’in tarım ile doğrudan bir ilişkisi bilimsel bir birikimi olduğu söylenemez. Ancak buna rağmen Reşîdüddîn pek çok çiftliği olan bir kişiydi. Kaynakların verdiği bilgilere göre Reşîdüddîn’in altı çiftliği vardı. Onun tarım ile alakası bu bağlamdaydı. Reşîdüddîn sahip olduğu çiftlikler üzerinden tarımda yaşanan verimsizliği gözlemleyebilmekteydi. Fakat bunun da ötesinde Reşîdüddîn, İlhanlı Devleti’nin süregelen imar faaliyetlerini yürüten önemli bir yöneticiydi. Gazan Han’ın başlattığı reformlarının fikri altyapısını ve yol göstericiliğini büyük oranda Reşîdüddîn gerçekleştirmekteydi. İlhanlı hakimiyeti altında yaşayan farklı unsurların birbirleri ile kaynaşmasında ve İlhanlıların bölgenin meşru gücü haline dönüşmesinde Reşîdüddîn’in gayretleri büyük önem taşımaktadır. Gazan’ın reformlarının başarılı olmasında Reşîdüddîn çok önemli bir yer tutmaktadır. İlhanlı hakimiyetinin oluştuğu süreçte yerli insan unsurunun telef olması ya da oluşan Moğol korkusunun hala yürürlükte olduğu ve bunun neticesinde İlhanlı hakimiyetinin hissedilmediği yerlere göç etmeleri ile İlhanlı topraklarında insan unsuru azalmıştı. Bunların boşalttığı yerleri de istila süreci ile batıya gelen göçebe Moğol boyları almıştı. Bu coğrafyanın yabancısı olan bu göçebeler doğal olarak ziraattan fazla anlamıyorlardı. Üzerinde yaşamaya başladıkları verimli toprakları ve göz alabildiğine ovalarda, yaylalarda, dağlarda ki yerleri mera olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu durum da doğal olarak tarımsal üretimi azaltmış bu da emek, dolayısıyla da gelir kaybına yol açmıştı. İşte hem bir çiftlik sahibi hem de idareci olarak bu durumu çok net gözlemleyebilen Reşîdüddîn, topraktan daha verimli faydalanmayı sağlamayı amaçlamıştı. O, toprağın yeni sahibi olan göçebelere tarımı öğretmeyi böylece zirai üretimi arttırmayı hedeflemekteydi. “Asâr ve Ahyâ”, bu hedeflerin somutlaşmış haliydi.

Reşîdüddîn’in bu gayreti Gazan’ın İlhanlı hâkimiyetindeki topraklarda geniş çaplı düzenlemeler ve imar faaliyetlerini de beraberinde getiren reformlarla paralel bir zamana denk gelmesi durumu ve eserin kaleme alınmasında ki kaygıları net bir biçimde ortaya koymaktadır. Reşîdüddîn de bu süreçte hem vezir olarak pek çok arazinin tarıma açılması için çalışmalar yürütmüş hem de bizzat kendisi kendi mülkiyeti olan çiftlikler oluşturmuştu. Bu süreçte boş, terk edilmiş ve göçebelerin sürüleri için meralara dönüştürdüğü geniş ve verimli tarım arazilerini yeniden ziraata açılmıştır.  Fakat buralarda istihdam edilen göçebe kökenli unsurlar tarımda beklenen verimi sağlayamamaktaydılar. Gazan Han, siyasal ve idari açıdan gerekli alt yapıyı sağlamış vergi düzenlemelerini de ayarlayarak üretimde verimi arttırabilecek bir zeminini oluşturmuştu. Göçebelerin elinde değerini kaybeden arazilerin değerlerini yeniden kazanması ve bunun sonucunda İlhanlı Devleti’nin gelirlerini arttırmayı amaçlamaktaydı. Bu bağlamda Reşîdüddîn kendi çiftliklerini bir laboratuvar gibi kullanarak başka yerlerden ağaç fidanları ve meyve sebze tohumları getirterek bunları çiftliklerine ekmiş ve gelişimini izlemiştir. Bunlar birlikte, sulama yöntemlerini, toprak türleri ile bitkiler arasındaki bağlantıyı, budama ve gübreleme gibi teknik konular üzerine gözlemler yapmaktaydı. Bu gözlemlerden pek çok sonuçlar elde etmişti. Bunla da yetinmeyen Reşîdüddîn, daha önceki dönemlerde yazılan ziraat eserlerini de temin ederek incelemişti. Özellikle Çin ve Hindistan’da yazılan ziraat kitaplarını getirterek uzun süre onları incelemişti. İlk değerlendirdiği kitap, Yakın Doğu’nun coğrafi ve ziraî özelliklerini anlatan dokuzuncu yüzyıla ait olan  İbn Vaşiyye’nin coğrafya kitabıydı. Bundan sonra istifade ettiği eser 1270 yılında Çinli Wu-Hu tarafından yazılan tarım ve seri üretimin temelleri adlı  eserdir. Fakat o bu eserleri kullandığını eserinde belirtmemiştir. Lambton’un çalışmasında Reşîdüddîn’in eseri ile bu iki eseri kıyaslayarak bu sonuca ulaşmıştır.   

Alınan Sonuç

Asâr ve Ahyâ’nın da önemli bir paçasını oluşturduğu İlhanlıların zirai kalkınma projesinin başarılı olduğu görülmektedir. Moğollar, 1260 tarihine kadar geçen dönemde tam anlamıyla istilacı bir yapıya sahiptiler. Bu devrin, bölgeye büyük zararlar verdiği de açık bir gerçektir. Fakat Moğolların daha Hülegü devrinde Ön Asya’da İran merkezli bir devlet kurmalarıyla birlikte bölgenin meşru hükümeti olma durumda bulundukları ve istilacı kimliklerinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladıkları da yine açık bir gerçektir. Telafisi pek çok açıdan mümkün olamayacak bir tahribatın üzerine düzen kurmak oldukça zordu. Birde buna Moğolların sahip olduğu kültür ile Ön Asya’nın kültürü arasındaki fark eklenince bu iş fazlasıyla zorlaşmaktaydı. Dolayısıyla imar kaygılarının olgunlaşıp sağlıklı bir yola girmesi ancak Gazan Han döneminde gerçekleşebilmişti. Bu sürecin fikri arka planını oluşturan vezir Reşîdüddîn, yöneticiliği ve hekimliğinin yanında güçlü bir bilim adamıydı. Birikimi ile Gazan’ın başlattığı reformların en önemli destekçisi ve yürütücüsüydü. Asâr ve Ahyâ, başta ilk dünya tarihi olma özelliğini gösteren Cami’üt-tevârîh  olmak üzere pek çok alanda 14 farklı eser yazan Reşîdüddîn’in eserlerinden sadece biriydi. Reşîdüdüdîn, Çince bir tarım eserini baz alarak bu eserini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu eser onun diğer Çince’den diğer çevirisi  bir tıp kitabı olan Tanksukname-i İlhan Der Fünunu Ulûmu Hataî’den çok farklı olarak sadece bir çeviri değildir. Eserin büyük bir kısmı Reşîdüddîn’in ürünüdür. Ön Asya coğrafyasının şehirlerinin özelliklerini zirai durumlarını uzun süren incelemeleri neticesinde tespit ettiği ve eserinde yer verdiği görülmektedir. Orijinali ve tamamı elimizde olmayan bu eserde tarım arazilerinin nasıl kullanılacağı, hangi ürünün hangi koşullar altında yetiştirilmesi gerektiği ince ayrıntıları ile anlatılarak zirai imarın önü açılmış oluyordu. Eser İlhanlı sürecinin kültürel etkileşime etkisini gösterme açısından da önemli bir kayıttır. Çin ve Hind ziraat usullerini ve o coğrafyada bulunan ağaç ve bitkilerin nasıl geliştiğini aktarırken Uzak Doğu kültürünü Ön Asya’ya tanıtmaktadır. Reşîdüddîn bu eseri oluştururken edindiği önemli bilgileri sadece bu eserinde kullanmamış bir an önce sonuç almak amacı ile ülkenin dört bir yana gönderdiği mektuplarına da yansıtmış, mektup gönderdiği yörenin yerel özellikleri ile zirai anlamda dikkat edilmesi gerek unsurları siyasi ve iktisadi konuların arasında incelikle yerleştirmiştir. Bu mektuplarda ziraati geliştirmek amacı ile planlarını kendisinin çizdiği su hendeklerin, Dicle’nin suladığı Diyar-ı Rebia toprakları üzerinde on dört yeni köyün ortaya çıkacağını planladığı görülmektedir. Fırat üzerine kurulacak olan bu Kazımlarla sekiz ayrı yeni köyün oluşacağını gönderdiği mektuplarda aktarmaktadır.  Vergi reformu, arazi düzenlemesi, su kanalları açma girişimi ve ithal tohum ve fidan getirtme faaliyetleri bağlamında Asâr ve Ahyâ’nın yazılmasını da ekleyip hepsini bir bütün olarak değerlendirildiğinde büyük bir zirai kalkınma girişiminde bulunulmuştu. Bu girişim oldukça da başarılı olmuştur. Bu çalışmalardan en çok Güney Azerbaycan, Irak ve Anadolu topraklarının faydalandığı da görülmektedir. Hamdullah Kazvinî’nin bu bölgeler için verdiği bilgiler ışığında bu faaliyetlerin gerçeklemesinden sonra İlhanlı bütçesinin %25ten fazla bir artış gösterdiği öğrenilmektedir. Gazan’ın tahta çıkmasından önce 12.750.000 ruble olan bu memleketlerin varidatının yaşanan gelişmelerin ardından 15.750.000 rubleye çıktığı görülmektedir. Reşîdüddîn bizzat kendisi de yapılan bu müdahalelerin olumlu sonuçlar verdiğini aktarmaktadır. Reşîdüddîn, eserini ulaştırdığı ve diğer zirai tedbirleri de aldığı Şiraz ve Bağdat’ın vergi gelirlerinde 500.000 dinarlık artışın olduğunu kaydetmektedir. Yine Reşîdüddîn, yapılan bu girişimlerin ilk olumlu sonuçlarını Cami’üt-tevarih’i yazmaya başladığı tarihlerde alınmaya başlanıldığını aktarmaktadır.

İlhanlıların zirai imar faaliyetlerinin bir parçası ve önemli delili olan Asâr ve Ahyâ, İlhanlıların imara ve tarıma verdikleri önemi ve üzerinde yaşadıkları toprakları sahiplenmelerini, bu toprakların meşru yöneticileri olduklarını göstermesi açısından önem taşımaktadır. Eserin bir başka önemi devrin zirai ve endüstriyel ortamını da yansıtan bir eser olmasıdır. Bundan başka olarak Uzak Asya ile Ön Asya arasında bulunan kültürel ve bilimsel etkileşimi ve bunda İlhanlıların katkısını gösteren önemli bir kayıt olmasıdır.  

 
beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Kemal Ramazan HAYKIRAN

Kaynakça
Browne,  Edward, A Literary Hıstory of Persia, c. VIII, Cambridge, 1956
Erdem, İlhan  “Olcaytu Han’ın Ölümüne Kadar İlhanlılarda Yaşanan, Siyasal ve Kültürel Gelişmeler ve Yakın Doğu’ya Etkileri”, Tarih Araştırmaları,  Dergisi, sayı 31,ss.1-36 Ankara 2001,
Jahn,  Karl, “Moğollar Zamanında İran ile Çin Arasında ki İlmi Münasebetler” çev. Mehmet Ersan, TİD, Sayı XII, 1997, s. 197-207.
Lambton, Ann K.S, "The Atllar wa Ahya of Rashid al - din Fadl Allah Hamadani and His Contribution as an Agronomist and Arboriculturist and Horticulturist",  The Mongol Empire ant its Legacy, Ed. R.Amitai-Preiss ,D.O. Morgan Brill,  Leiden,1999.
Nüzhetü'l-kulub, Hamdullah b. Ebi Bekr b. Ahmed el-Kazvini Hamdullah Müstevfî, 750/1350 ; tsh. Guy Le Strange, Leiden , 1915
Özgüdenli, Osman. G, Moğol İran’ın’da Gelenek ve Değişim: Gazan Han Ve Reformları, Kaknüs yayınları,  İstanbul, 2009.
Özgüdenli, Osman. G, Orta Çağ Türk İran Araştırmaları, Kaknüs Yayınları İstanbul, 2006.
Reşîdüddîn Fazlullah-ı  Hemedanî, Cami’üt-Tevarih , 718/1318, yay. haz. Behmen Kerimi, Tahran, 1362.  c.I-II
Reşîdüddîn Fazlullah-ı  Hemedanî, Cami’üt-Tevarih, , nşr.  W.M. Thackston, Cambridge, Mass, Harvard University, London,  1999
Reşîdüddîn Fazlullah-i Hemedanî , Asâr ve Ahyâ’, 718/1318; nşr, Menuçihr-i Sütude, İrec  Afşar, Tahran, 1989/1368hş
Reşîdüddîn Fazlullah-ı  Hemedanî, Vakıfname-i Reşidi, neşr, Muctebâ Mînovî-İrec Afşâr, Tahran, 1978
Spüler, Berthold, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, TTK, Ankara, 1987.
Şeşen,  Ramazan, Müslümanlarda Tarih ve Coğrafya yazıcılığı, İSAR Yayınları, İstanbul, 1998
Togan, Zeki Velidî, “Reşîdüddîn,” İ.A. IX, s. 705-726, İstanbul, 1964.
DİĞER MAKALELER
'İstila'dan İmara Moğollarda Değişim
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun