Kurtuluş Savaşı'nın Son Dönemecinde 1922 Çanakkale Krizi

Kurtuluş Savaşı'nın Son Dönemecinde 1922 Çanakkale Krizi

Milli Mücadele sürecinde ortaya koyulan irade ve kararlılıkla girişilen mücadelede takvimler 26 Ağustos 1922’yi gösterdiği zamanda Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Büyük Taarruz başarıya ulaştı ve çöken Yunan birlikleri alelacele çekilmek zorunda kaldı. Bu büyük başarının elde edilişinin ardından ulaşılmak istenilen hedef ise Misak-ı Milli sınırlarını kapsayacak şekilde yeni Türk devletini kurmaktı. Ancak İtilaf Devletlerince özellikle de İngiltere tarafından büyük önem taşıyan İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’nın da Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alması Londra-Ankara arasındaki gerilimi daha da arttırdı. “Tarafsız Bölge” sıfatı altında işgal altında tutulan bölge üzerinde oluşan gerilim tarihte “Çanakkale Krizi” olarak anılacak bir krize neden oldu. Sonuçlarının Londra tarafından savaş içerikli ültimatom verilmesine kadar varan gerilim, Türkiye İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Charles Harington’ın aldığı insiyatifle savaşa dönüşmekten son anda kurtuldu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

26 Ağustos 1922 günü Mustafa Kemal’in (ATATÜRK) başlattığı Büyük Taarruz, Yunan ordusunun savunma tertibatını tam manasıyla çökertmiş ve parçalanmış haldeki Yunan kuvvetleri kaos ortamında İzmir’i alelacele terk etmek zorunda kalmıştı. Yunanlıların Anadolu’dan çekilmelerinin ardından Türk ordusunun sıradaki hedefinin Misak-ı Milli sınırları olarak kabul edilen toprakların kalan kısmı olan İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya olacağı açıktı. İşte tam bu esnada Boğazların müttefik kuvvetlerce ‘Tarafsız Bölge’ oluşturulması maksadıyla işgal altında olmasından dolayı 1922 yılının Eylül ayı başından Mudanya Mütarekesi’nin başlangıcına kadar geçen sürede literatürde Çanakkale Krizi veya Çanakkale Meselesi (Chanak Crisis/Affair) adıyla anılacak bir kriz yaşandı. Bazı yazarlara göre yeni bir dünya savaşının eşiğinden dönülen bu kriz neticesinde müttefiklerin Yakın Doğu’da kurmaya çalıştığı ‘yeni dünya düzeni’ deyim yerindeyse çökerken1 1919 yılında başlatılan Millî Mücadele’nin silahlı kısmı da nihayete ermiş ve yukarıda bahsi geçen bölgeler kansız bir şekilde tekrar ele geçirildi.

Krizin, Türk ve İngiliz yetkililerden ziyade, İstanbul-Londra arasındaki karar alma mekanizması ile ve müttefikler arasında gerçekleştiğini öne sürmek yanlış olmayacaktır. Uluslararası boyutu da olan bu krizde İngiltere ile müttefikleri Fransa ve İtalya arasındaki görüş ayrılığı ilk kez bu denli su yüzüne çıktı. Diplomatik ve operasyonel istihbaratın çok önemli bir rol oynadığı bu krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önleyen kişi ise aldığı inisiyatif ile Karadeniz ve Türkiye İşgal Kuvvetleri Komutanı İngiliz General Charles Harington oldu.

harrington
General Charles Harington

Krize Giden Yol

Türk tarafının gerçekleşen 26 Ağustos taarruzu bölgedeki Yunan kuvvetleri üzerinde olduğu kadar Londra üzerinde de tam bir baskın tesiri yarattı (hatta İlber Ortaylı’ya göre Büyük Taarruz ile Ege’nin Yunan kuvvetlerinden süratli bir şekilde temizlenmesi bazı üst düzey Türk komutanları için bile umulmadık bir gelişmeydi).2 İngiliz karar alıcılar 1922 yazında Anadolu’da Türk-Yunan mücadelesinin bir çıkmaza sürükleneceğini öngörüyorlardı. Kocatepe’de Türk toplarının patlamasından yaklaşık bir ay önce İngiliz Savaş Bakanı tarafından hazırlanıp Bakanlar Kurulu’na sunulan bir raporda “Yunan ve Türk ordularının Ekim 1921’den beri mevcut hatlarını korudukları ve hiçbir tarafın Anadolu’da askeri bir sonuca ulaşacak bir pozisyonda olmadığı” kesin bir şekilde belirtiliyordu.3

Londra’nın bu denli hatalı bir beklenti içinde olmasını, istihbarat toplama gayretlerindeki eksikliğinden ziyade Türk tarafının Büyük Taarruz öncesi – taktik seviyeden stratejik seviyeye kadar – başarıyla uygulamış olduğu aktif ve pasif İstihbarata Karşı Koyma (İKK) tedbirleriyle izah etmek mümkündür. Hatta bahse konu raporda Mustafa Kemal’in kuvvetlerinin İstanbul Boğazı istikametine ilerleme ihtimali de değerlendirilerek ikmal yollarının elverişsizliği ve dezavantajlı olmasından dolayı Türk kuvvetlerinin etkili bir güçle İstanbul üzerine yürüme olasılığının düşük olacağı sonucuna varıldı. Ancak 9 Eylül 1922’ye kadar yaşanan gelişmeler İngilizlerin bu değerlendirmelerini tam anlamıyla boşa çıkarttı.

Yunan birliklerinin Batı Anadolu’dan çıkarılmasının ardından Misak-ı Milli sınırlarının dışında kalmış en önemli bölgeler Boğazlar, İstanbul ve Doğu Trakya idi. İngilizlerin Eylül ortasından itibaren telaşa kapılmasının sebebi Mustafa Kemal öncülüğündeki kuvvetlerin Sevr Antlaşması ile tarafsız hale getirilen bu bölge yönünde taarruzi bir harekata başlaması ihtimaliydi. 1915 yılında Çanakkale Savaşları esnasında gündeme gelen4 ‘Boğazlar’ın tarafsızlaştırılması meselesi’ o dönem Çanakkale Harekatı’nın başarısız olmasından dolayı savaş sonrasında uygulanmaya başlanabilmiş ve bu kapsamda galip gelen müttefik kuvvetlerden oluşturulan ve İngilizlerin başını çektiği birliklerce anlaşma şartlarının korunması amacıyla Boğazlar civarına sayıca çok üstün olmayan kuvvetler yerleştirilmişti  (örneğin Çanakkale’de 1 İngiliz, Gelibolu’da 1 Fransız taburu bulunuyordu).5

belgee
İngiliz Kabinesi'nin Temmuz 1922'de Türk-Yunan Savaşı'na ait değerlendirmesi

Yunan savunmasının Batı Anadolu’da çökmesinin ardından Türklerin sonraki hedefinin Boğazlar bölgesi olduğunu tahmin eden İngiliz Bakanlar Kurulu meseleyi Eylül başından itibaren tartışmaya başlar. Üstelik bu esnada İngilizler müttefiklerinin yanlarında olmadıklarının farkındaydılar. Özellikle sinyal istihbaratı vasıtasıyla dostları Fransız ve İtalyanların diplomatik görüşmelerini dinlemeye alan Londra6, Fransızların Mustafa Kemal ile sürekli irtibat halinde olduğunu ve İtalyanların ise Türklere silah yardımı yaptığını biliyordu. Ancak bu yalnızlık içinde dahi Başkan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Curzon başta olmak üzere İngiliz yetkililerin hemen hemen tamamı hiçbir şart altında – sadece İngilizlerce savunulması gerekse dahi – “dünyanın en stratejik noktası olan”7 Boğazların Türk tarafına bırakılmaması konusunda hemfikirdi.8 Hatta konuyla ilgili o dönem Dominyonlar Bakanı olan Winston Churchill kabine toplantısında “eğer Türkler Gelibolu ve İstanbul’u alırsa zaferimizin meyvelerinin tamamını kaybederiz ve diğer bir Balkan savaşı kaçınılmaz hale gelir” şeklinde beyanda bulunarak yedi yıl önce kendi kariyeri için tam bir baş ağrısı olan Boğazlar bölgesinin Londra için önemini özetlemiştir.9 Bu sebepten dolayı, 7 Eylül 1922 günü toplanan İngiliz kabinesi Boğazlar bölgesinin savunulması maksadıyla kuvvet arttırılması gerektiği konusunda hemfikir olmuştur.

george
Başbakan Llod George'un 7 Eylül 1922 tarihindeki bakanlar kurulu toplantısındaki
Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın önemiyle ilgili beyanı.

george
David Lyold George

Krizin başladığı dönem olan 9 Eylül 1922 sonrası Londra ve İstanbul’daki İngiliz karar alıcılar, bir kriz anında en çok ihtiyaç duyulan, sağlıklı bir operasyonel istihbarattan yoksundular. Yunan kuvvetlerini Anadolu’dan temizlemiş olan Türk ordu birliklerinin bu tarihten sonraki kuvvet yapısı ve yerleri hakkında İngiliz Savaş Bakanlığı’nın, başbakanlığın ve İstanbul’daki General Harington’ın tahminleri arasında çok ciddi farklılıklar bulunuyordu.10 İstihbarat değerlendirmelerindeki bu farklılığın oluşması Türk birliklerinin Büyük Taarruz öncesinde kazanmış olduğu İKK disiplinini muhafaza ederek birlik hareketlerini çok titiz bir şekilde yapması ve Türk üst komuta kademesinin önemli meseleleri telsizden açık bir şekilde konuşmaması ile açıklanabilir.11

Türk ordusu hakkında 1922 boyunca istihbaratın sağlıklı olmamasının John Ferris’e göre diğer bir sebebiyse Türk tümenlerinin kuvvet sayısının değişkenlik göstermesidir.12 Bu sebepten dolayı istihbarat birimlerince hangi tümenin nerede olduğu bilinse dahi ne kadar büyüklükte bir kuvvete sahip olduğu sorusuna net bir cevap bulunamıyordu. Büyük Taarruz sebebiyle Batı Anadolu’daki birliklerin sürekli hareket halinde olması da operasyonel istihbaratın anlık ve sağlıklı olarak toplanabilmesinin önündeki diğer bir engeldi. Türk birliklerinin mevkileri ve kuvvet yapısına ilave olarak İngilizler için istihbari bilginin eksik olduğu diğer bir alan, ki kriz dönemlerinde öğrenilmesi gereken en temel husustur, Türk tarafının niyetinin yani yeni hedefinin ne olduğunun tam olarak öğrenilememesiydi. Bazı diplomatik kaynaklardan dedikodu şeklinde13 veya sinyal istihbaratı kestirmeleriyle14 Türklerin İstanbul ve Boğazlar bölgesine yürüyeceği bilgileri alınmış olsa da bu niyetin tam olarak gerçek olup olmadığına ve hedefin kesin olarak neresi olduğuna dair Mustafa Kemal ve karargâhından net bir bilgi elde edilememişti. İstihbarat tablosunun bulanık olmasının sebeplerinden bir diğeri ise İngiliz istihbarat kurumlarıyla ilgiliydi.

Birinci Dünya Savaşı esnasında üst düzey bir istihbarat ağı kuran İngiltere, kurumlarının faaliyetlerini savaş sonrasında da büyük ölçüde devam ettirdi. 1918 sonrası Londra’da bilgilerin toplanmasından sorumlu Dışişleri Bakanlığı istihbarat birimi (Foreign Office Political Intelligence Department),15 sinyal istihbarat konusunda görevli Hükümet Kod ve Şifreleme Okulu (Government Code and Cyper School-GC&CQ), MI6 veya SIS, Bahriye (Admiralty) ve Savaş Bakanlığı (War Office) kurumları bulunuyordu. Bunun yanı sıra özellikle Mustafa Kemal ve Millî Mücadele ile Sovyetler Birliği hakkında bilgi toplamak maksadıyla İstanbul’da da bazı alt istihbarat birimleri kurulmuştu. Ancak o dönem bu farklı birimler arasında koordinasyonu sağlayacak günümüzdeki Müşterek İstihbarat Kurulu (Joint Intelligence Committee) gibi bir mekanizma bulunmuyordu. Dolayısıyla bu durum Londra ve İstanbul’daki karar alıcıların istihbarat raporlarından farklı çıkarımlar yapmalarına sebep olabiliyordu. Tüm bu hadiseler Londra’nın krizin ilk safhası olan Eylül 1922 başında istihbarat resmini net bir şekilde görmesini engelliyor, Mustafa Kemal Paşa’nın niyeti ve birliklerinin yerleri hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşmasının önüne set çekiyordu.

Paris Görüşmeleri ve Krizin Uluslararası Boyutu

Boğazlar bölgesinde ve Londra’da yaşanan hareketliliğin yanı sıra bu krizin uluslararası bir boyutu da bulunmaktaydı. Eylül sonuna doğru yaklaşıldığında Londra, Yakın Doğu politikasında neredeyse tamamen yalnız olduğunu resmen anlamış olacaktı. İlk olarak kendi dominyonlarının, ‘Boğazların tarafsızlığının savunulması’ için kuvvet toplanması talebine vermiş oldukları yanıtlar Londra’da deyim yerindeyse ‘soğuk duş’ tesiri yaratacaktı. Eylül ortasında İngiliz Bakanlar Kurulu, Boğazlar’ın savunulması ve Türklerin muhtemel hareket tarzları meselelerini tartışmak üzere yeniden toplandı. Bu toplantı esnasında Boğazlar’ın güvenliğini sağlamak üzere kalıcı bir İngiliz varlığının çok mümkün olmayacağı ve bu sebeple bunun uluslararası yardım arayışına girilmesi öne çıkan görüş olur. Hatta Churchill tarafsız bölgenin ‘Milletler Cemiyeti şemsiyesi altındaki uluslararası bir güç’ ile kalıcı olarak işgal edilmesini teklif eder.16 Milletler Cemiyeti’ne konu intikal ettirilmeden evvel İngiliz kabinesi ilk önce dominyonlarına yönelerek Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika dominyon hükümetlerine Boğazlar’ın müdafaası konusunda destek toplamak için girişimde bulunulmak üzere anlaşır. Destek için dominyon hükümetlerine gönderilecek yazıların bu hükümet yetkililerinden önce gazetelerde yayınlanması özellikle Avustralya ve Kanada hükümetlerinde kızgınlığa sebep olur. Dominyon Bakanı Churchill bu hükümetleri ikna etmek için üst üste mesajlar gönderse de bir değişiklik yaratamaz.

paris görüşmeleri
Paris görüşmelerine ait zabıtları gösterir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesi.

Avustralya Genel Valisi savaşa girme gibi hayati bir meselenin dominyon hükümetleriyle istişare edilmemesine sitem ederek, “İyi bir sebep için her şeyimizi vermeyi göze alırız, ancak kötü bir sebep için tek bir kişi bile vermeyiz.” diyerek bu konuda Britanya’nın yanında olmayacaklarını net bir üslupla belirtmiştir.17 Sonuç itibariyle İngilizlerin dominyonlarından destek bulabilme umudu hüsran ile sonuçlanmış, Londra’nın Yakın Doğu politikasını yalnızca Yeni Zelanda hükümeti destekleyeceğini bildirmiştir.

Bu atmosfer içerisinde İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon, Paris’te müttefikleri Fransa ve İtalya ile bir toplantı düzenlemek için Londra’dan hareket eder. Ancak bu toplantı sonucunda da İngiliz karar alıcılar Yakın Doğu politikasında müttefiklerinden tamamen farklı düşündüklerini ve yalnız olduklarını resmi olarak göreceklerdir. Aslında Londra’nın müttefikleri Fransa ve İtalya Ankara’daki Türk hükümetiyle gayri resmi olarak görüşmelere önceki yıllarda başlamışlardı. Fransızlar Sakarya Meydan Muharebesi zaferi sonrasında Türkiye ile güney sınırı konusunda anlaşmaya varmak için eski bir devlet yetkilisi olan Franklin-Bouillon’u Ankara’ya göndererek burada ‘Ankara Anlaşması’ olarak bilinen anlaşmayı imzaladı. İtalyanlar ise çeşitli sebeplerle Fransızlara benzer şekilde Türk tarafını destekleyen bir politika gütmeyi tercih etmişlerdi. Ankara hükümeti de İtalyanlar ile, işgal kuvvetleri arasında olmalarına rağmen, Türkiye yanlısı politikalarından dolayı sıcak bir ilişki gütmeyi tercih etti. Ayrıca Roma ve Paris hükümetleri çeşitli dönemlerde Ankara hükümetine silah ve mühimmat yardımında da bulundu. Dışişleri Bakanı Curzon işte bu atmosfer içinde 20 Eylül 1922 günü Paris’te Fransız Başbakanı Poincare ve İtalya’nın Paris Büyükelçisi Count Sforza ile görüşmelere başlar. Her ne kadar İngiliz istihbaratı Fransa ve İtalya’nın diplomatik mesajlarını takip ederek bu iki devletin Ankara hükümetiyle ilişkilerini ve desteklerini bilse de konferans esnasında bu iki devletin desteğinin alınabileceği hesap edilmekteydi.18 Curzon, İstanbul ve Boğazlar civarında İngilizlerin askeri varlığını arttırmasından dolayı Fransızların bu bölgeyi Mısır’da olduğu gibi terk edip gitmeyeceğini ve Boğazların ikinci bir Cebelitarık’a dönüşmesine müsaade etmeyeceğini düşünerek, müttefikinin kendilerine destek vereceğini hesap etti. Hatta Curzon’un bu düşüncesini doğrular mahiyette İngilizler Fransız diplomatik yazışmalarından istihbari bir bilgi dahi elde etmişlerdi.19

curzon
Lord Curzon

Konferans boyunca Curzon, Fransız başbakanını Çanakkale ve İstanbul boğazlarına birlik göndermeye ikna etmek için yoğun bir çaba sarf etti. Fransız Başbakan Poincare, Türk tarafına Misak-ı Milli’de geçen toprakların verilmesi gerektiğini ve Boğazlar’ın tarafsız olmasını savunmakla beraber Mustafa Kemal’in kuvvetlerinin bir savaş olması durumunda boğazlar civarındaki müttefik kuvvetlerine karşı üstün geleceklerini savunarak Boğazlar’ın tarafsızlığını koruma adına Fransızların birlik gönderemeyeceğini söyler.20 Bu görüş İtalyan büyükelçi tarafından da benimsenir ve İtalyanlar da birlik göndermeyeceklerini açıklar. Curzon bu safhada müttefiklerini ikna etmek için İngiliz Bahriye Birinci Lordu (First Lord of the Admiralty) Amiral Beatty’i görüşmelere dahil eder. İngiliz amiral boğazların donanma tarafından savunulabileceğini söyleyerek, Türklerin Asya tarafına yerleştirecekleri bataryaların deniz topçusu ile kolaylıkla imha edilebileceğini savunur. Ancak Fransızlar 7 yıl önce düştükleri hataya yeniden düşmezler. Poincare tarafından çağırılan Fransız Amiral Grasset 1915 Çanakkale Deniz Muharebesi’ni örnek vererek, “teoride topçu bataryalarının bulunması kolay olsa da, en son savaştaki tecrübe pratikte bunun çok daha farklı bir mesele olduğunu gösterdi” diyerek İngiliz amiralin görüşüne karşı çıkar.21

Bu şekilde süren Paris görüşmelerinde İngiliz tarafı müttefiklerinin fikirlerinin değişmeyeceğini anlar ve istediklerini elde edemezler. Bunun sonucunda Londra Doğu Trakya’nın Ankara hükümetine devredilmesine yönelik koyduğu şerhi kaldırır. Paris görüşmeleri sonucunda Mustafa Kemal’e barış görüşmelerine başlamak üzere Mudanya veya İzmit’e çağrılması için bir davetiye gönderilmesi kararlaştırılır. Ayrıca konferansın sürdüğü esnada Balkan devletlerinden de konuyla ilgili destek bulabilme amacıyla nabız yoklayan İngiliz dışişleri bu girişimden de bir sonuç elde edemez ve İngiliz karar alıcılar Yakın Doğu politikasında tamamen yalnız kaldıklarını Eylül’ün sonlarına doğru anlarlar.

Yeni Bir Savaşın Eşiğinde

23 Eylül 1922’de Paris görüşmelerinin son gününde krizin çözümü adına İngiltere, Fransa ve İtalya görüş birliğine vararak Ankara Hükümeti’ni barış masasına davet etmeye karar vermiş olsa da bu tarihten sonra yaşanan gelişmeler, krizi neredeyse bir savaşa çeviriyordu ve olası bir sıcak çatışmanın deyim yerindeyse eşiğinden dönüldü. Kriz tam çözüldü derken işlerin karmaşık hale gelmesinin en önemli sebebi İngiliz karar alma mekanizmasında yaşanan kaos ve koordinesizlik demek çok yanlış bir ifade olmayacaktır. Paris’te, müttefiklerin yaptığı toplantı sonrası barış görüşmelerine başlanması için Mustafa Kemal’e bir davetiye gönderildi. Bu davetiyede ayrıca Boğazlar civarındaki ‘tarafsız bölgeye’ saygı duyulması da Mustafa Kemal Paşa’dan talep edilir. Geçen günlere rağmen Ankara Hükümeti’nden müttefiklerin yolladığı bu notaya olumlu veya olumsuz bir cevap gelmiyordu. Bu durum özellikle Londra’da tedirginliğe yol açtı. Türk birliklerinin Kocaeli Yarımadası ve Çanakkale civarında hareketliliklerini arttırması sonucunda General Harington, Mustafa Kemal’den tarafsız bölgeye saygılı olması konusunda talepte bulundu ancak Mustafa Kemal ‘böyle bir bölge hakkında bilgisi olmadığını’ söyleyerek tarafsız bölgeyi tanımadığını ilan etti.22 Ayrıca Londra’ya çeşitli kanallardan Türk tarafının saldırı hazırlığında olduğu ve Sovyetler Birliği’nin de buna destek vereceğine dair istihbarat raporları ulaşır.23

Tüm bu gelişmeler neticesinde gerilimin zirveye tırmanması sonucu toplanan İngiliz Bakanlar Kurulu 30 Eylül 1922 tarihinde Türk tarafına bir ültimatom verilmesini kararlaştırır. Londra’dan direkt işgal birlikleri komutanı General Harington’a gönderilen bu ültimatoma göre “Çanakkale civarındaki Türk kuvvetlerinin komutanına, birliklerinin Harington’ın belirleyeceği bir saate kadar geri çekilmezse kara, hava, deniz tüm müşterek müttefik kuvvetlerinin ateş açacağı” bildirilecekti.24 Yani diğer bir deyişle General Harington’ın belirleyeceği saat sonrası Ankara Hükümeti ile Büyük Britanya arasında resmen bir savaş başlayacaktı.

İşte tam bu noktada hiç kimsenin beklemediği bir olay gerçekleşti. İstanbul’daki müttefik işgal kuvvetlerinin komutanı General Harington bir İngiliz kurmay subayından beklenmeyecek bir hareketle inisiyatifini kullanarak İngiliz Savaş Bakanlığı tarafından Mustafa Kemal’e iletilmesi için gelen İngiliz Bakanlar Kurulu’nun ültimatom yazısını Türk tarafına vermemeyi tercih etti. Aslında Harington ültimatom Londra’da kaleme alınırken bu durumdan hiç haberdar değildi ve yazı kendisine gelince duruma bir anlam veremeyerek biraz şaşkınlık yaşar.25 Harington’ın ültimatomu teslim etmemesini kriz anında olayları doğru bir şekilde okumasıyla açıklamak mümkündür. Öncelikle Mustafa Kemal’in niyetini doğru okuduğunu ve Londra’nın aksine yaşanan durumun o kadar da acil olmadığını düşünüyordu. Hatta kendisi yanlış anlaşılmaların önüne geçmek maksadıyla Mustafa Kemal ile iletişim halinde bulunuyor ve bu konuda Çanakkale’deki İngiliz birliklerini ve savaş gemilerini yanlış bir hareket yapmamaları konusunda ikaz ediyordu.26 Harington ayrıca İstanbul’daki istihbarat kaynaklarından da Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki Türk birliklerine itidalli davranmalarını emreden mesajları elde ediyordu.

harrig
General Harington'ın Çanakkale'deki İngiliz birliğine gönderdiği yazı. [27 Eylül 1922]

belgee
İngiliz Kabinesi'nin Türk tarafına verilmek üzere hazırladığı ültimatom. [30 Eylül 1922]

Öte yandan Harington Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi destekleme konusunda eskisi kadar istekli olmadığına dair duyumlar da almaktaydı ki bu durum İngiliz generalin, Türk tarafının barış görüşmesini kabul etmesine dair umutlarını arttırdı. Ayrıca ilave etmek gerekir ki, John Ferris’in de makalesinde belirttiği üzere, 1920’den itibaren Mustafa Kemal’in telgrafları İstanbul’da bulunan İngiliz istihbarat birimlerince çözümleniyordu ve Harington dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının nasıl düşündüğü ve hareket ettiği konusunda ciddi bir bilgi birikimine sahip olmuştu.27 Bu bilgi birikimiyle birlikte yukarıda açıklanan işaretleri doğru okuyan Harington, hükümetinden gelen emri yerine getirmeyip ültimatomu Türk tarafına vermeyerek birkaç gün sonra başlayacak Mudanya Mütarekesi görüşmelerinin yolunu açtı.

Sonuç olarak; Londra için adeta ‘baskın’ tesiri yaratan Büyük Taarruz’un başarılı olması ve Yunanlıların Batı Anadolu’dan temizlenmesinin hemen ardından başlayan Çanakkale Krizi, Mudanya’da ateşkes görüşmelerinin başlamasıyla sona ermiştir. 1915 yılından itibaren Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tarafsızlaştırılması konusunda hedefleri olan İngiltere, bu önemli su yolları üzerinde galip devlet olmasından dolayı elde ettiği avantajı bırakmak istemedi ve bu durum da krizi tırmandırdı. Yaşanan operasyonel istihbarat zafiyeti ve istihbarat birimleri ile İstanbul ve Londra’daki karar alıcıların koordinesizliği İngiltere’nin kriz boyunca hatalı adımlar atmasına yol açtı ve olası bir Türk-İngiliz savaşı son anda önlendi. Uluslararası alanda da Londra uygulamış olduğu bu Yakın Doğu politikasıyla ilgili destek toplamaya çalıştı ancak bu konuda da muvaffak olamadı. Eylül 1922 sonlarına doğru başlayan Paris görüşmelerinde kendi müttefikleri olan İtalya ve Fransa’yı da kendi safına çekememiş ve sonucunda Londra, Birinci Dünya Savaşı sonucunda oluşturmaya çalıştığı Yakın Doğu politikasından, Alexander Macfie’nin ifadesiyle, “uzunca bir geri çekilme” yapmak zorunda kalmıştır.28 Ekonomik ve iç siyasi meselelerle ilgili sorunlar yaşayan Lloyd George hükümetine ‘son darbeyi’ bu kriz vurmuş ve birkaç hafta sonra Lloyd George başbakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.29 Mustafa Kemal ve silah arkadaşları ise kriz esnasında itidalli davranarak Kurtuluş Savaşı’nın bu son dönemecini sorunsuz atlatmış ve Boğazlar bölgesi, İstanbul ve Doğu Trakya’yı kan dökmeden tekrar ele geçirmek suretiyle başarılarını adeta taçlandırmıştır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar

1A. L. Macfie, “The Chanak Affair (September-October 1922),” Balkan Studies 20 (1979): 341.

2İlber Ortaylı’nın aktardığına göre; “Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, hatta Sakarya Zaferi sırasında dahi birçok ciddi kumandan ve Anadolu hareketini destekleyenler merkezi Anadolu, Karadeniz kıyıları, Çukurova ve Doğu Anadolu ile yetinmenin o anda daha gerçekçi bir strateji olduğunu düşünmüşlerdir.” İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (İstanbul: Kronik, 2018), 236.

3Anadolu’da Durum. Savaş Bakanı Tarafından Hazırlanan Memorandum, 29 Temmuz 1922, The National Archives (bundan sonra TNA), CAB 24/138/31, s.1.

4Boğazların tarafsız hale getirilmesiyle ilgili İngiliz, Rus ve Fransız yetkililer arasında özellikle Mart-Nisan 1915 döneminde birçok yazışma yapılmıştır. Örneğin bkz., TNA FO 371/2449.

5Anadolu’da Durum. Savaş Bakanı Tarafından Hazırlanan Memorandum. İstanbul Civarındaki Müttefiklerin Kuvveti ve Dağılımı, 29 Temmuz 1922, TNA CAB 24/138/31, s.1.

6Savaştan hemen sonra İngiliz Hükümet Kod ve Şifreleme Okulu (Government Code and Cypher School-GC&CQ) İtalyan devlet görüşmelerini dinlemeye başlarken Fransızların dinlenmesine ise Ocak 1920 itibariyle başlanmıştır. Bkz; GC&CQ, Tespit Edilmiş Diplomatik Muhaberelerin Çözümü, TNA HW 12/1-38.

7Bu ifadeyi dönemin Başbakan Lloyd George 7 Eylül 1922 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında aynen kullanmıştır. Kabine Toplantısı Zabıtı, 7 Eylül 1922, TNA CAB 23/31/1, s.7. Ayrıca Lloyd George dört gün sonraki kabine toplantısında da “gelecekte olacak bir savaşta Türklerin düşman tarafında olmaları durumunda boğazlar ve İstanbul’un tutulmasının çok önemli olacağını” vurgulamıştır. Kabine Toplantısı Zabıtı, 11 Eylül 1922, evrak no: 9207, TNA FO 371/7887, s.66.

8Macfie, “The Chanak Affair (September-October 1922),” 311–12; Mustafa Çulfalı, “Çanakkale Krizi ve Lloyd George’un İktidardan Düşmesi, Eylül-Ekim 1922,” Atatürk Araştırma Merkezi, 1922, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-45/canakkale-krizi-ve-lloyd-georgeun-iktidardan-dusmesi-eylul-ekim-1922.

9Kabine Toplantısı Zabıtı, 7 Eylül 1922, TNA CAB 23/31/1, s.6. Churchill’in boğazlar bölgesi ve İstanbul ile ilgili bu şekilde bir beyanı olsa da Lloyd George’un Yunanistan’ı destekleme politikasını tam olarak desteklediğini söylemek doğru bir tespit olmaz. Hatta 1921 ve 1922 boyunca Yunanlıların desteklenmemesi gerektiğini Başbakan’a birçok defa söylemiş ve bir defasında istifa etmeyi dahi planlamıştı. Martin Gilbert, Churchill: A Life (London: William Heinemann, 1991), 450.

10John Ferris, “‘Far Too Dangerous a Gamble’? British Intelligence and Policy during the Chanak Crisis, September-October 1922,” Diplomacy & Statecraft 14, no. 2 (2003): 140.

11Ferris, 141.

12Ferris, 140.

13Örneğin; Graham’dan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na, 7 Eylül 1922, evrak no: 9095 TNA FO 371/7886.

14Örneğin 4 Eylül 1922 tarihinde daha Büyük Taarruz sonrası takip harekâtı devam ederken İngiliz sinyal istihbarat birimi GC&CQ İtalyan dışişlerinin Londra’daki İtalyan elçisine gönderdiği telgrafın çözümlemesini yaparak Roma’daki Türk temsilcisinin “halihazırda devam eden savaşın sonucu ne olursa olsun Misak-ı Milli hedefi değişmeyecek” beyanını dolayısıyla Ankara’nın niyetinin ne olduğunu öğrenebilmiştir. Ancak tabii ki bu haberin direkt Ankara’dan gelmemesi ve mesajın içeriğinin net olmaması mesajı İngiliz karar alıcılar için çok anlamlı hale getirmemiştir. No. 010970, 04 Eylül 1922, TNA HW 12/38.

15Erik Goldstein, “The Foreign Office and Political Intelligence 1918-1920,” Review of International Studies 14 (1988): 275–88.

16Macfie, “The Chanak Affair (September-October 1922),” 316.

17Dominyonların Desteği, 23 Eylül 1922, evrak no: 9774, TNA FO 371/7892, s.216; J. G. Darwin, “The Chanak Crisis and the British Cabinet,” History 65, no. 213 (1980): 32–48.

18Ferris, “‘Far Too Dangerous a Gamble’? British Intelligence and Policy during the Chanak Crisis, September-October 1922,” 162–63.

19Macfie, “The Chanak Affair (September-October 1922),” 319.

20Yakın Doğu Uzlaşması, 22 Eylül 1922, evrak no: 9735, TNA FO 371/7892.

21Yakın Doğu Uzlaşması, 23 Eylül 1922, evrak no: 9757, TNA FO 371/7892.

22Macfie, 330.

23Yakın Doğu Krizi, 29 Eylül 1922, evrak no: 10516, TNA FO 371/7899; Nationalist Operations, Eylül 1922, TNA WO 106/1504.

24Kabine Toplantısı Zabıtı, 29 Eylül 1922, TNA CAB 23/31/5, s.132-33.

25Macfie, 332.

26General Harington’dan Çanakkale Sektörü Savunma Kuvvetine, 27 Eylül 1922, TNA WO 106/1504.

27Ferris, “‘Far Too Dangerous a Gamble’? British Intelligence and Policy during the Chanak Crisis, September-October 1922,” 150.

28Macfie, “The Chanak Affair (September-October 1922),” 341.

29Kenneth O. Morgan, Twentieth-Century Britain: A Very Short Introduction (Oxford: Oxford University Press, 2000), 20.

 

Kaynakçalar

Arşiv Kaynakları

CAB   : İngiliz Kabine Belgeleri

FO       : İngiliz Dışişleri Bakanlığı Belgeleri

WO     : İngiliz Savaş Bakanlığı Belgeleri

HW     : GC&CQ Belgeleri

İkincil Kaynaklar

Çulfalı, Mustafa. “Çanakkale Krizi ve Lloyd George’un İktidardan Düşmesi, Eylül-Ekim 1922.” Atatürk Araştırma Merkezi, 1922. http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-45/canakkale-krizi-ve-lloyd-georgeun-iktidardan-dusmesi-eylul-ekim-1922.

Darwin, J. G. “The Chanak Crisis and the British Cabinet.” History 65, no. 213 (1980): 32–48.

Ferris, John. “‘Far Too Dangerous a Gamble’? British Intelligence and Policy during the Chanak Crisis, September-October 1922.” Diplomacy & Statecraft 14, no. 2 (2003): 139–84.

Gilbert, Martin. Churchill: A Life. London: William Heinemann, 1991.

Goldstein, Erik. “The Foreign Office and Political Intelligence 1918-1920.” Review of International Studies 14 (1988): 275–88.

Macfie, A. L. “The Chanak Affair (September-October 1922).” Balkan Studies 20 (1979): 309–41.

Morgan, Kenneth O. Twentieth-Century Britain: A Very Short Introduction. Oxford: Oxford University Press, 2000.

Ortaylı, İlber. Gazi Mustafa Kemal Atatürk. İstanbul: Kronik, 2018.

DİĞER MAKALELER
Kurtuluş Savaşı'nın Son Dönemecinde 1922 Çanakkale Krizi
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun