Tarihe Nasıl Bakılır?

Tarihe Nasıl Bakılır?

Tarihe olan merakım, ilkokul 4.-5. sınıfta başladı. Televizyonun olmadığı, radyonun pek dinlenmediği uzun kış gecelerinde evlerde sohbet toplantıları olurdu. Bu açıdan bizim ev son derece popülerdi. Genelde babam anlatır, misafirler de soru sorarlardı. Ben de hizmetçi-garsondum; hep içerideydim ve can kulağıyla da dinlerdim. Sohbetler üç ana konu etrafında cereyan ederdi: Din, siyaset ve yakın tarih…

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Özellikle yakın tarih üzerindeki sohbetler hem heyecanlı olur, hem de duygu yüklü. Bu dönemle ilgili anlatılan anekdotlar, kulaktan duyma olaylar, hem çok dikkatimi çeker, hem de tarihe olan merakımı arttırırdı. Bu nedenle, henüz ilkokuldayken tarih kitaplarıyla tanıştım. Elime geçen her şeyi okurdum. Evimizdeki sohbetlerde anlatılanlarla, birçok kitapta yer alan bilgiler çelişiyordu. Bu nedenle bende analiz gen’im çok erken gelişmeye başladı. Ortaokul sıralarında tarih derslerinde hocalarla tartışmaya başladım.

Ortaokul ve Lise yıllarımda yoğun bir şekilde tarih okudum. Üniversiteye başladığımda, tarih hususunda bir karara vardım: Bir olayın teknik bilgileriyle zihnimi doldurmayacağım. O teknik bilgiler lazım olduğunda, açar bir kaynaktan bakarım. Daha çok olayın nedenlerini, sonuçlarını, olayı hazırlayan ortam ve şartları, olayın sonucunun menfî-müsbet etkilerini öğrenmeye, o konuda kafa yormaya başladım. Örneğin Küçük Kaynarca Antlaşması’nın maddelerini hiçbir zaman ezberlemedim, bugün de ezberimde değil. Sınav sorusu olarak bugün de önüme konsa, sıfır çekerim. Ama Küçük Kaynarca Antlaşması’nın sebep-sonuç, getirdikleri-götürdükleri üzerinde saatlerce irticalen konuşabilir ve sayfalarca yazabilirim.

Bu anlayışım, beni daha üniversite sıralarında iken kronolojik tarihten uzaklaştırdı, Tarih Felsefesine yöneltti. Kısa bir süre sonra, Tarih Felsefesi perspektifinde, bir olayı sağlıklı anlamak ve değerlendirebilmek için, başta kronolojik teknik bilgiler olmak üzere, kuru tarih bilgisinin yetmediğini anladım. Nihayetinde her olay, belirli bir tarihî ortamda vuku bulmuştu. O tarihî ortamın her renginin tonunu içinde barındırıyordu.

Bu nedenle olayın vuku bulduğu tarihî ortamın dinî yapısını, fikrî yapısını, iktisadî yapısını, sosyo-psikolojik ve sosyolojik yapısını bilmek gerekiyordu. Bu nedenle başta İlahiyat olmak üzere, o coğrafyanın kutsal metinlerini, Edebiyatını, Felsefesini, Sosyolojisini, Psikolojisini, Dinler Tarihini, İktisat Tarihini, Sanat Tarihini, Arkeolojisini… okumak gerektiğini, ancak ondan sonra tarihî olayı sağlıklı anlayabileceğimi anladım.

Buna ilaveten olayı aktaran yazarların; eğer dönemin yazarıysa, dinî, etnik, ideolojik, fikrî yapısını bilmek gerektiğini, değilse kullandığı kaynakların yazarlarının bu saydığım konulardaki özelliklerini bilmenin şart olduğunu anladım.

Böylece kaynak kritiği (İç inkiyad-Dış inkiyad)’nin ne kadar önemli olduğunu, bu kaynaklarda yazılı olanlara Kur’an ayeti gibi yaklaşılmamasının olayı sağlıklı anlayabilmek için ne kadar lüzumlu olduğunu anladım.

Örneğin, VI. Yüzyıla ait bir Süryani Kroniğini okuyorum. Yazar bir ruhban. Justinianus döneminde devletin dinî politikasını ağırlıklı olarak anlatıyor. Bu arada Kraliçe Theodora’dan bahsediyor… O’nu bir melek gibi tasvir ediyor. Okudukça hayran kalıyorsunuz. Sanki Tanrı gökten iyilik meleğini indirmiş ve bir insanın bedenine yerleştirmiş. Ruhban yazar, dinî inanç ve yaşantısı açısından da Theodora’yı bir azize gibi tasvir ediyor.

Öte yandan başka bir Süryani ruhban, kroniğinde İmparatoriçe İrene’yi anlatıyor. Adeta, lanetli bir şer makinası… Ahlâken de o derece sefih bir kadın. Adeta insanın Tanrı’ya “Rabbim bu kadını yaratacaktın da, Şeytanı niye yarattın!” diyesi geliyor.

Şimdi bu iki ruhban da yazdıkları kraliçelerle “çağdaşlar”. Yani ikisi de birinci el kaynak.

Ne yapacağız şimdi? Birinci el kaynak deyip, bu bilgilerini aynen aktaracak mıyız? Diyelim ki, hayır!.. Bilgilerinden şüpheye düştük. O zaman ne yapacağız? Çağdaş kaynaklarla karşılaştıracağız. Karşılaştırdık ama, bu ruhbanların konuya bakış noktalarını diğer kaynaklarda yok. Yani kaynak kritiği açısından iç inkıyat, dış inkıyat bir işe yaramıyor. Diğer kaynaklar bu iki siyaset aktörü olan kraliçenin siyasi icraatlarından bahsediyorlar, onların ahlâkî durumlarından, iyilik meleği veya şer makinası tabiatlarına hiç değinmiyorlar.

Geriye şunlar kalıyor: Bu yazarların etnik, dinî, mezhebi anlayışlarına ve beşerî zaaflarına bakmak!..

Sonunda gerçeği mezhebi anlayışlarını incelerken yakaladık. Devlet 451 Kadıköy Konsili’nden itibaren imparatorlukta “mezhep birliği”ni sağlamak Monofizit (İsa-Mesih’te tek tabiat olduğuna inanan Doğu Hristiyanları)’lere baskılar yapmaktadır. VI. Yüzyılda İran’a karşı Doğu’da lojistik halk desteğini kaybeden devlet, bu politik yanlışını düzeltmek için Theodora kanalıyla monofizitlere elini uzatır. Mesele anlaşılmıştır. Dönemin din-devlet politikası ve ruhban yazarın mezhebî mensubiyeti öğrenilmeseydi, konu hiçbir şekilde doğru anlaşılamayacaktı.

İrene ve ikinci ruhbanın öfke ve karalamalarına gelince, onun da nedeni bu konuyla ilgilidir. İmparatoriçe İrene ülkede mezhep birliğini sağlamak için Monofizit Doğu Hristiyanlarına aşırı derecede baskı uygular… Ruban yazar da Monofizit bir Süryani’dir. Öfke ve karalamalarının sebebi budur.

Şimdi de gelelim şu tarihçinin önündeki en büyük tuzağa. Tarih belgeye, bilgiye, veriye dayanılarak yazılır. İşte tuzak, buradadır.

Belgeler!..

En büyüğü de resmî olanlar!..

Evet, tarihî olayı ters-yüz eden, tarihçiyi; bir yalanı, bir nesilden diğer nesle aktaran bir köprü haline getiren, resmî belgelerdir. Bu, hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır.  

Televizyonlarda, panellerde, konferanslarda, sempozyumlarda bunların örneklerine çokça rastlanır: Elindeki belgeyi sallayarak “ben belgesiz konuşmam, işte söylediklerimin belgesi!..” babalanmalarının 40 yıllık meslek hayatımda binlerce örneğine rastladım.

Zavallı tarihçi, zokayı yuttuğunun bile farkında değil.

Bir tarihî olayın iki cephesinin olduğunu düşünemiyor bile, beyninin o kısmı meslek hayatı boyunca hep zırhlı bir duvarla kaplanmış, bunu fehmedemiyor, bu zırhlı duvarı yok etmeyi aklının ucundan bile geçiremiyor.

Bir tarihî olayın iki cephesinin olduğunu söylemiştim: Galipler Cephesi, Mağluplar Cephesi…

Galipler, mağlupların ağzına bandı vurur ve toprağın derinliklerine gömerler. Zavallıların ne sesleri, ne iniltileri, ne de feryatları duyulur.

Bunun karşısında, o tarihî olayın belgelerini ise Galipler hazırlar ve tarih denen deryanın arşivine gönderirler… Tarihçi’ye de bu olay böyle oldu, al bunu böylece gelecek nesillere aktar!.. denir.

Tarihçi böylece, Nakliyeci olur… Tarihçiler de, Nakliyeciler Birliği’ni oluşturmuş olurlar. Tarih çöplüğünde en çok malzeme taşıyan Nakliyeci Tarihçi de, en büyük ve şöhretli Tarihçi olur: Hocaların hocası, duayen…vs. gibi sıfatlar da bu nakliyecinin onur ünvanları olur.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Mehmet ÇELİK

DİĞER MAKALELER
Tarihe Nasıl Bakılır?
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun