İzmir’in Adı Bilinmeyen Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin

İzmir’in Adı Bilinmeyen Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin

İzmir’in kurtuluşunu gösteren arşiv filminde, İzmir Hükümet Konağının merdivenlerinden koşarak çıkan ve gönderden Yunan bayrağını indirerek bayrağımızı göndere çeken askerin kim olduğunu hep merak ederdim. Sizlerin de gözünde bu sahne bu ifadelerden sonra canlanmıştır. Geçenlerde T.V.’nin bir kanalında günün anlam ve önemi üzerine bir sokak röportajı yapılıyordu. 9 Eylül günü yapılan bu röportajda sunucu önüne gelen özellikle genç, orta yaşlı insanımıza “İzmir’de yaşanan bu olayla ilgili bilgileri olup olmadığını soruyordu.” Aldığı cevaplar ise oldukça enteresan ve infial uyandırıcıydı. İşte bende bu sebepten ötürü bu makalemi bir milli kahramana, hiç kimsenin adını bilmediği ama her milli bayramda, ekrandan hareketli resimlerini gördüğüm “Yüzbaşı Şerafeddin İzmir’e” ayırdım.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

İzmir o gün yeni bir tarihe uyanıyordu. Ordu, Mustafa Kemal’den doğrudan aldığı emir ile adeta İzmir'e akmaktaydı. İkinci Süvari Tümen Komutanı Yarbay Zeki (Tümgeneral Zeki Soydemir), öncü olarak Birinci Süvari Alayı'nı görevlendirdi. Öncü olma görevi de İkinci Tümen, Dördüncü Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafeddin Bey'e verildi. Yüzbaşı arkadaşları arasında daha çok “şeref” diye anılırdı. Bu emiri alan Yüzbaşı Şerafeddin Bey ve askerleri adeta uçarcasına, anlatılmaz bir hızla mesafeleri aşıyor, İzmir'e doğru düşmanı denize dökmek için koşuyordu. Kaçan düşman köyleri, kasabaları yakıyor, intikamını sivil halktan alıyordu. Adım başı rastladıkları yürekler acısı manzara, hızlarını büsbütün artırıyordu.

9 Eylül sabahı saat 09.00'da Bornova'ya giren genç Yüzbaşı, Halkapınar'a doğru yürüdü. Bir Rum'a ait Tuzakoğlu Un Fabrikası önünde baskın kuşkusunu taşıyan yüzbaşı, birliğin önüne tüfekleriyle koşan 8 er yerleştirdi. Kuşkuları doğru çıktı, bir anda müfreze fabrikadan ateş yağmuruna tutuldu. Burada 8 erin 3’ü şehit verildi. Olay yerinde yapılan tespitte şehit olan askerlerin başlarının İzmir'e dönük olduğu görüldü. Bu gelişmeye rağmen yürüyüşüne devam eden müfreze, yönünü Alsancak'a çevirdi, doludizgin, yalın kılıç 80 kişilik kuvvetle şehre akmaya başladı. Müfrezesinin başında kente saat 10.30'da giren Yüzbaşı Şerafeddin, Kordon'a kurşun ve şarapnel yağmuru altında 40 askerini kaybederek ulaştı.

Süvariler, dörtnala Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiklerinde, bir Rum'un attığı bomba, Yüzbaşı Şerafeddin'in atının önünde patladı. Omzuna ve koluna şarapnel parçaları isabet eden yüzbaşı, can yoldaşı olan atının parçalanan bedenini istemeyerek orada bıraktı ve müfrezesinin kendisine temin ettiği yeni bir at ile yoluna devam etti. Hükümet Konağı'nın önündeyse Türkleri bu konağa kesin sokmama kararı almış olan ve yüzbaşı ile müfrezesini makineli tüfek ateşiyle karşılayan bir Yunan mangasıyla karşılandı. Yüzbaşı Şerafeddin'i, burada göğsüne isabet eden mermiler de durduramadı. Atından atlayarak inen Şerafeddin Bey, yerel halkın ve askerlerinin desteğiyle etkisiz hale getirilen Yunan mangasının önünden sıyrılarak, bir İzmirli gencin uzattığı Türk Bayrağı'nı alıp, göğsüne soktu ve sendeleyerek Hükümet Konağı'na yöneldi. Ama burada bir sürprizle karşılaşan yüzbaşı, kapının kilitli olduğunu gördü. Emir subayı Süvari Teğmeni Ali Rıza Beye bakarak kapının derhal vakit kaybedilmeden açılması talimatını verdi. Süvari Teğmeni Ali Rıza Bey duruma müdahale ederek yan kapının zincirini kırıp yolu açtı. Balkona çıktığında göğsündeki kanın bulaştığı bayrağı gözyaşları içinde göndere çeken Yüzbaşı Şerafeddin, o dakikaları, ''yaraları kim düşünür, ölsem ne gam. İzmir'i kurtarmıştık ya. Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya'' diye anlatır.

Hükümet Konağı'nın önünde toplanan halk, coşkun alkışlar arasında Türk subayı ve arkadaşlarını bağrına basarken, o gün akşam saatlerine kadar yabancı konsoloslarla görüşme görevi de bir yandan yaraları pansuman edilen Yüzbaşı Şerafeddin tarafından yerine getirildi. Bu arada Yüzbaşı Zeki komutasındaki süvari birliği Sarıkışla'ya, Üsteğmen Arif ve takım komutanı Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi de Kadifekale'ye bayrağı çektiler. Bir kaç dakika içinde ise binanın üst katında görev tamamlandı. 1919’un 15 Mayıs’ından bu yana yerinde şerefle dalgalanmayı bekleyen Türk Bayrağı göndere çekilmişti. Böylece İzmir'in işgaliyle başlanılan nokta, 3 yıl 3 ay 24 gün sonra 9 Eylül 1922 günü konulmuş oldu. Bütün bu gelişmeler, dakika dakika cephe komutanlığına bildirildi.

Belkahve'den tarihi günü izleyen başkomutan Mustafa Kemal Paşanın, yanında Fevzi ve İsmet paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e gelişi görkemli oldu, kent adeta ayağa kalktı. İzmir'e girişinden iki gün sonra Başkomutan, Şerafeddin Yüzbaşı'ya, ''İzmir'' adını da ismiyle beraber kullanmasını önerdi.  Genç subayda paşasını kırmadı ve soyadı kanununa kadar isim olarak adıyla beraber “İzmir’i “ kullandı, soyadı kanunun çıkmasından sonra İzmir” soyadını aldı. Tabii bu arada Mustafa Kemal Paşa tarafından İzmir’e ilk girecek subay ve asker her kimesneye nasip olacak bu şanın yanında bir de maddi anlamda ödül verileceği de kamuoyuna duyurmuştu. Bu sebeple ordu da MustafaKemal Paşanın  “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. ileri! “ nidası büyük etki uyandırdı. Çünkü; Sakarya Savaşı'nın ardından Ankara TBMM Hükümeti, Sovyet Rusya, Azerbaycan ve Afganistan tarafından tanındıktan sonra bağımsız Buhara Cumhuriyeti de TBMM Hükümeti ile siyasal ve diplomatik ilişkiler kurmak istemiştir. Bu amaçla elçi Recep ve maslahatgüzar Naziri beylerden oluşan bir Buhara heyeti Ankara'ya gönderilmiştir.

Buhara Cumhuriyeti'nden gelen bu heyet, 7 Ocak 1922’de Çankaya’daki bağevinde TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkartılmıştır. Buhara halkı adına üç değerli kılıcı armağan olarak getiren mezkur heyet üyeleri, bu kılıçlardan birini Gazi'ye, diğerini İsmet Paşa'ya sundu. Üçüncü kılıcın sahibiyse henüz belli değildi. Heyet, bu kılıcın İzmir'e ilk girecek kahramana verilmek üzere saklanmasını Gazi'den rica etti. Bu sırada Beyrut eşrafından Yahudi bir esnaf olan Misbah Efendi de, aynı amaçla 500 altın lira ödül koydu. Yaşanan bu gelişmeler, Batı Cephesi Komutanlığı'nca askerlere duyuruldu. Bu andan itibaren kılıç milli mücadele ile özdeşleşti, birçok subay ve askerin düşlerini süsledi. Büyük kurtarıcı, bu gelişmenin ardından Buhara Hükümeti'nden emanet aldığı kılıcı da, 15 Eylül günü Yüzbaşı Şerafeddin'e verdi. Ayrıca, Beyrut eşrafından (Yahudi) Misbah Efendi'nin, ödül olarak koyduğu 500 altın lira da, Şerafeddin ve Zeki yüzbaşılar arasında paylaştırıldı. Emekliye ayrıldığında İstanbul'a yerleşen Şerafeddin İzmir, 1951'de vefat edince, eşi Siret Hanım, "üçüncü kılıcı" İzmir'de açılması planlanan İnkılap Müzesi'ne verilmek üzere İstanbul Valiliği'ne kendi eliyle götürüp teslim etti.

Kılıcı Siret hanımdan emanet alan dönemin yetkilileri kılıcı İnkılap Müzesine ulaştırmadı. Bugün kılıç bilinmez, ancak muhakkaki bilinçsiz ellerde oradan oraya sürükleniyor ve bir milletin tarihiyle fark edilmeden alay ediliyor. Bugün Konak Meydanı ya da İzmir´in herhangi bir yerini gezdiğinizde, insanlarla temas ettiğinizde Yüzbaşı Şerafeddin ile ilgili en ufak bir bilgi kırıntısının dahi olmadığını görürsünüz. Adeta koca kentin tarihsel bilinci yok edilmiş, ortadan kaldırılmıştır. Kurtuluş Ordusu'nun başında İzmir'e giren Yüzbaşı Şerafeddin'in adını bile bugün İzmir'de hatırlayan yok. Bu bir insanlık, hatta daha da ileri giderek iddia ediyorum;  millet dramı olarak acı bir tablodur, kent kimliği ve toplum bilinci açısından vahim bir sonuçtur.

Üstüne üstlük adeta bilinçli yapılmış gibi bir milletin hafızası silinmek ister gibi o döneme ve 'İzmir fatihi Yüzbaşı Şerafeddin Bey’e ait o özel kılıç da kayıp! Bu arada yüzbaşı savaşın ardından 1944 yılına kadar askerlik görevini ifa etmiş ve albaylık rütbesiyle emekliye ayrılmıştır. Milli Mücadelenin ardından evlenmiş ve biri ne yazık ki, 4 aylıkken vefat eden iki kızı olmuştur. Hayattaki en büyük gailesi de varolan bu tek kızının istikbalini temin edebilmektir. Kızı Gönül’ün (Gönül Manioğlu) İstanbul’da özel bir okulda eğitim almasını isteyen Şerafeddin Bey onun için de türlü fedakarlıklar yapmış, ancak gururundan, şerefinden asla ödün vermemiştir.

Ad

Bu İzmir fatihinin ölümü de ne yazıktır ki, garip guraba hastanesinde kalp yetmezliğinden olmuştur. Şerafeddin Bey kalp yetmezliğinden ölmesine rağmen bundan önce geçirdiği felcin de onun yaşamını bir o kadar zorlaştırdığını hatırlatmak isterim. İzmir halkı, İzmir fatihi´ne, ölümünden birkaç yıl önce borcunu ödemek amacıyla bir kampanya düzenlemiş, Şerafeddin Bey’e bir ev armağan etmek istemişler, ancak Şerafeddin Bey; "benim yaptığım, bir vatan ve askerlik vazifesinden ibarettir" diyerek bu öneri ve teklifi reddetmiştir. Albaylıktan emekli olan Şerafeddin Bey 1951 yılında vefat  edince kabri, Beşiktaş'ta, Yahya Efendi dergâhı mezarlığına defnedilmiştir.

Şerafeddin Bey o haldeyken bile eşini yanına çağırarak Gazi Paşanın kendisine hediye ettiği ve gözü, adeta kızı gibi gördüğü türlü zorluklara rağmen elden çıkarmadığı kılıcının ailesinden çok milletinin hakkı olduğunu söyleyerek İzmir’de kurulacak müzeye verilmesini istemiştir. Halbuki;  İzmir Hükümet Konağının önünde Şerafeddin İzmir’in bir heykeli yapılarak gelecek kuşaklara tanıtılamaz mıydı? Bize bu ülkede huzur içerisinde ve hiç kimseye bağlı olmadan yaşama şansını tanıyan ecdadımıza bunu da mı çok görüyoruz?

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça
- Cumhuriyet, 9 Eylül 1341
- Yüzbaşı Şerafeddin Bey Kırımlı Yzb. İbrahim Bey adlı bir baba ile Maçkalı Zülüfoğullarından Bahriye Hanım adlı bir anneden 1889’da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. 1906’da Harp Okulu’na girmiş, 1909’da subay çıkmıştır. Balkan ve Birinci Dünya Harpleri’ne katılmıştır. 1913’te Gelibolu, Lüleburgaz, Bolayır; 1915’te Seddülbahir, Kirte; 1916’da Dobrice; 1917’de Bir’üs-sebi, 1918’de Trablusgarp cephelerinde dövüşmüştür. Anadolu’nun emperyalist güçlerce işgal edilişine, pek çok vatansever gibi onun da yüreği yanmış, vatan savunmasında, kanlı vuruşmalarda yer almıştır. Türk Ulusu’nun adeta bir kader dönemi olan Sakarya Muharebelerinde, Döger Cephesinde, olağanüstü bir gayretle, bölüğünün başında savaşmıştır. Büyük Taarruzda 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dereköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaşmış; bu cephelerde adını asıl Sabuncubeli Muherebeleri’nde, bu muharebe sonrasında gerçekleştirilen Bornova’nın ve İzmir’in kurtarılışında duyurmuştur. Kemal Arı; İzmir'in Kurtuluşu ve Üçüncü Kılıç, Zeus Kitabevi, İzmir 2007;
- Ulus, 9 Eylül, 1968
-İzmirlilerin “Vatan ve Namus” anıtı diktirdikleri şehit erlerin künyeleri ise; Akşehir’in Mamürat’ül-Hamid Kariyesi’nden Bekir oğlu Mehmed Çavus, Antalya’nın Kızılsaray Kariyesinden Baba İbrahim oğullarından Ömer oğlu Hakkı Çavuş, Nevşehir Aynalı Kariyesinden Sarıoğullarından Nefer Ahmed oğlu Seyyid Ahmed ki üçü de 4. Alaydandı. Akgün, İzmir’in Kurtuluşu, Jandarma Matbaası, Ankara, 1925, s.20
- Ferdi Öner, “Bir Milli Mücadele Kahramanı”, Cumhuriyet, 9 Eylül 1988; Vakit, 23 Eylül 1338
- Vakit, 23 Eylül 1338
- Ulus, 9 Eylül 1968; Vakit, 23 Eylül 1338
- Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, Anakara, 1949, s.45
- “Kardeş Buhara Hükümeti’nin İzmir’e ilk Türk bayrağını dikecek olan kumandana verilmek üzere bir kılıç ayırması Buhara halkının Milli Mücadelemize gösterdiği ilginin şayan-ı hürmet bir görüntüsüdür. Tevhid-i Efkar Gazetesi, 11 Ocak 1338, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü IV, TTK Yayınları, Ankara, 1996, s.228
- Altay, a.g.e., s.46
- Adı geçen bu kılıç dönemin İzmir Valisi Lütfi Kırdar’a verilmişse de Genelkurmay Başkanlığı Şerafettin Bey’in kızı Gönül hanımdan kılıcı ATASE Başkanlığı Sekreteri Top.Pilot Alb. Sacit Sönmez imzasıyla geri istemiştir. Kemal Arı, “İzmir’in Kurtuluşu”, Yedinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, İstanbul, 1999, s.438-443
- Doktorların verdiği raporlara göre Şerafetin Bey’in aldığı yaralar yüzünden sinir sisteminde meydana gelen hasarlar onda Parkinson hastalığına sebep olduğu gibi kısmi felç de geçirtmiştir. Kemal Arı; a.g.e.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun