Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah ve Propagandası

Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah ve Propagandası

Geçmişten bugüne Hasan Sabbah ve Nizariler için gizemli, mistik ve efsanevi bir profil çizildi. Gerçeklik ve efsane arasında anlatılan tarihleri filmlere ve romanlara konu oldu. Batılı ve Haçlı kaynakları onu efsaneleştirirken, Sünnî çevrelerce İslam ve şeriat kurallarının dışına taştığı için takdir edilmedi. Bütün bunlarında yanında Hasan Sabbâh ve haleflerinin mücadelelerinin asıl amacı, din eksenli hareket ederek kanları pahasına mevcut otoriter sistemin getirdiği zülum, zorbalık ve haksızlığı ortadan kaldırıp, adaleti sağlayan bir sistem getirecekleri fikri idi. Bu fikir üzerinden hareketle Hasan Sabbâh önce Fatimî otoritesine, sonrasında Selçuklu ve Abbasi otoritesine karşı gelip, dinî siyasallaştırarak yapılan yoğun propagandalar aracılığıyla önce fikrî boyutta, sonrasında suikastler ile İran, Irak ve Suriye bölgesindeki faaliyetleri ile adını tarihi yazdırdı. Peki İsmâilîlerin “Seyyidina (Efendimiz) Hasan” adını verdikleri Hasan Sabbah kimdi ve propagandası nasıldı?

BEYAZ TARİH / MAKALE

Soyu Yemen’den Kûfe’ye ,Kufe’den Kuma’ a göç etmiş olan Himyer kabilesine dayanmakta idi. Mantık felsefe, matematik alanlarında eğitim aldı. Henüz yedi yaşında iken din adamı olmak isteyen Hasan Sabbâh’ı babası Rey’e gönderdi. Burada Horasan’ın ileri gelen âlimlerinden İmam Muvvafık Nişaburî’den ders aldırdı. İsmâilî daîlerinin faaliyet merkezi olan Rey’de Emir Zarrab ile tanıştı. Emire Zarrâb ve İbn Attaş sayesinde İsmâilîlik ile tanışıp, Fatımî davasını üstlendi. İran bölgesi baş dâisi İbn Attaş Rey’e geldi ve Hasan ölümünü takiben Mustalî’nin yerine tayin edilmesine kızıp, Mustansır’ın diğer oğlu Nizâri adına davete başladı. Ancak el-Mustalî’nin kayınpederi olan Emirü’l-Cuyûş ile arasının bozulması üzerine Frenklerden bir grupla bir gemiye bindirildi ve Kuzey Afrika’ya sürgüne gönderildi. Yolda gemi batma tehlikesi geçirdi, kendisini kurtaranlar tarafından Suriye’ye götürüldü. Oradan Halep, Bağdad ve Huzistan’dan geçen Hasan Sabbâh, İsfahan’a döndü. Derviş elbisesi giyerek dokuz yıl boyunca Yezd, Kirman, Huzistan, Damgan gibi İran’ın çeşitli bölgelerini dolaşarak Nizâri adına propagandasını yürüttü. Daha sonra İslam inancının zayıf olduğu ve asi kavimlerin yaşadığı dağlık bölgeler olan Deylem, Gilan ve Mazenderan gibi bölgelerde üç yıl propaganda yaptı. Yaptığı eylemler fark edilince Selçuklu veziri Nizâmü’l-Mülk tarafından takip altına alındı.

Neden Alamût’tu Merkez Yaptı?

Nizâmü’l-Mülk’ten kaçarak Kirman’a, sonrasında Kazvin’e gitti. Sürekli kaçmaktan ve gizlenmekten yorulan Hasan Sabbâh, kendisine güvenli, ulaşılmaz ve uzun süre korunabileceği bir yer aramaya başladı. Stratejik ve coğrafi olarak ulaşılamayan Alamût Kalesi’ne yerleşmeye karar kıldı. Zaten propaganda gereği onların mekanları dağlar ve kaleler oldu. Tüm yapılanmalarını ve yerleşimlerini kaleler üzerine kurdular. Militarist bir tavırla hareket etmeleri onları kalelere yöneltti. Böylece Nizariler İran’dan Suriye’ye kadar uzanan çevrelerinde köylerle az sayıda bazı kücük şehri de kapsayan sayısız kaleden oluşan dağınık bir arazi yapısına sahip oldular. Nizariler mekan- kale bağlamında ulaşılması zor mekanlar tercih ettiler. Bunun için dış etkenlere kapalı, yüksek, ulaşılması zor ve kıvrımlı, kayalık, sağlam merkezler tercih edildi. Bunun için  Hasan Sabbâh mekân olarak Alamût Kalesi’ni seçti. Deylem sınırında Rûdhane-i Alamût vadisiyle Tâlekan Nehri’nin birleştiği yerde yer alan ve yüksekliği iki bin metreyi aşan kayalar üzerine kurulan Alamût Kalesi, Hasan Sabbâh sayesinde büyük bir üne kavuştu.Hasan Sabbah, uzun kuşatmalara dayanabilmek için önce Alamût Kalesi’nin surlarını sağlamlaştırdı ardından kalenin içerisinde katı ve sıvı yiyeceklerin saklanması için ambarlar ve mahzenler yaptırdı. Kale halkının su ihtiyacının karşılanması için bölgede bulunan Bahru Irmağı’ndan kalenin dibine kadar su kanalları açtırıp, kalenin yarısını dolaşan su kanalının önü taşla kestirdi ve biraz aşağısında taştan havuzlar oluşturularak, su depolattı. Kalenin içerisine mükemmel bir soğuk hava deposu inşa ettirdi. O dönemin şartlarında yiyeceklerin uzun süre saklanabilmesi çeşitli çevrelerce hayranlıkla karşılandı. Öyleki Cuveyni, kalede inşa edilen ambarlarda yiyeceklerin 170 yıl bozulmadan korunabilmesinde Hasan Sabbâh’ın kerametinin etkin olduğundan söz eder. Dağlar onların mekanı olurken, büyük ovalarda büyük savaşlar yerine suikastler ve tek tek mücadeleyi benimseyip, aylarca süren kale kuşatmalarında büyük direniş gösterdiler. Hasan Sabah’ın Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu yıkmak için düşündüğü en iyi strateji, kaleleri ele geçirerek, kendisine ulaşılması zor müstahkem bir savunma ve mekân hazırlığı idi. Kaleleri bilinenin aksine savaşmadan, içeri sızıp korkutarak, çeşitli anlaşmalar ve entrikalar ile ele geçirdi. Çeşitli bölgelere yolladığı daîler aracılığı ile genç ve fakir insanları etkileyerek fikirsel boyutta taraf topladı. Fedâiler aracılığıyla yaptığı suikastlar ile önemli devlet adamlarını tek tek ve sistemli saldırılar ile ortadan kaldırıp, halka ve yönetime korku yaydı. Propaganda sürecini olabildiğince gizli, düzenli ve çok yönlü yürüttü.

Eli Hançerli Gençler : Fedailer

Propagandanın en korkunç ve ses getiren birimi fedâiler, 12-20 yaşlarında, kendilerini kurban etmeye adamış, intihar eğilimli gençlerdi. Eğitimleri ile ilgili kesin bilgiye ulaşılamamakla birlikte,kanlı silahları “hançeri” kurbanının göğsüne ne zaman ve nerede yerleştireceklerini çok iyi bilirlerdi. Suikast düzenleyecekleri kişilerin yanında seyis, öğrenci, hizmetçi, rahip, tüccar vs. gibi kılıklarda gizliden görev alır, aylarca bekleyip, vakti geldiğinde ise suikasttı gerçekleştirirlerdi.

Fedâiler suikast sırasında hedefleri dışında başka kimseyi yaralamamaya özen gösterirlerdi. Genellikle kaçmaya teşebbüs etmeyip, kurbanın korumaları tarafından yakalanarak öldürülmeyi seçerlerdi. Zaten işledikleri cinayetler, birçok muhafız tarafından korunan askerî ve sivil yönetici vezir, emir, imam vs. öldürmek olduğu için sağ kurtulma şansları son derece düşüktü. Ayrıca kalabalıklar arasında cesaretli bir şekilde ölerek, kendilerine hayran kitlesi oluştururlardı. Öldürmek kadar ölmek de onlar için önemli idi. Böylece hem davaları daha çok ses getirecek hem de onlara hayran olan halk arasından Hasan Sabbâh’ın taraftarlığı artacaktı. Bu nedenle Alamût Kalesi’nde suikastlar kahramanca bir eylem olarak yüceltilmekteydi, bu görevleri üstlenen adanmış gençlere cesaret ve bağlılıklarından dolayı övgüler düzülür, adları ve başardıkları görevlerin listesi Alamût Kalesinde başköşeye asılır, şenlikler düzenlenirdi.

Böyle bir görevden sonra hayatta kalmak son derece utanç verici bir durum idi. Fedâilerin ana-babaları, canlarını feda etmelerinin oğulları için bir şeref olduğuna inanıyordu. Bir defasında bir fedâinin tehlikeli bir görevi tamamladıktan sonra evine, sağlam bir şekilde dönmesinden utanç duyan annesi saçını kesmiş ve yüzünü siyaha boyamıştır.

Kalelerden Şehirlere: Hücre evleri, Suikastler, Katliamlar

Propaganda sürecinde İran’ın birçok yerinde İsmâilîler ait hücre evi bulunmaktaydı. Dağlık bölgelerdeki kalelere yapılanan İsmâilîler zamanla şehirlere inmeye başladı. Örneğin, İsfahan’da faaliyet gösteren baş dai Abdûl Melik b.Attaş b. Ahmed, İsfahan yakınlarında bir davethane kurdu, bölgede tam otuz bin kişiyi Nizârî İsmâilîğine kazandırdı. Bu arada Selçuklu hazinesini zarara uğratarak, kendi hazinelerini güçlendirecek vergiler topladı. Deylem’e gelerek, Deşt-i Gôr şehrinin yakınlarında bir ev kiralayıp, hücre evi kurdurdu. Özellikle Deylem zümresi üzerinde etkin rol oynayıp, onlar ile kurduğu samimi ilişkiler sayesinde her gece hücre evinde toplantılar yaptı ve otuz bin kişinin daveti kabul etmesini sağladı.

Nizârîlerin oganize olarak hareket etmeleri, kendilerine atfedilen ve geniş çapta ses getiren suikastlarla birlikte Sünnî devlet Selçuklu’ya yönelen tehditlerin en başına yerleştirirken, başta Selçuklu yönetimi olmak üzere Sünnî çoğunluk tarafından bastırılan hatta yok edilmesi gereken topluluk haline geldiler. Çünkü Hasan Sabbah’ın ve haleflerinin yaptığı eylemler merkezi otoriteyi sarsmanın yanında siyasi dengeleri değiştirirken, ticaret yollarını kesme, halktan illegal yollar ile vergileri toplama vs. gibi eylemler ile devleti ve halkı ciddi tehdit altına soktu. Nitekim dinin siyasallaştırılması ile başlayan eylemler siyasi, dini ve kültürel açıdan zorlanan Selçuklu toplumunu ve devleti farklı mücadele yöntemlerine iterken, çok yönlü karmaşaya sebep oldu. Özellikle artan suikastlere karşılık, Nizârî İsmâilî kalelerini kuşatma altına alan Selçuklu yönetimi sonuç alamayınca, İsmâilîlere saldırılarını daha şiddetlendirip toplu halde yok etme, şehirlerde yaşayan İsmâilîleri ateşe atarak ya da kılıçtan geçirerek öldürülme şeklinde savunmaya geçti. İsfahan başta olmak üzere Halep ,Şam, Kazvin güney Horadan’daki kasabalar ve diğer bölgelerdeki İsmâilîlerin mallarına el konuldu ve katledilmeye başlandı.Başkent İsfahan’da karşılıklı İsmâilî-Sünnî olayları giderek büyürken, İsfahan Cuma Cami,İsmâilîlerin önemli propaganda merkezlerinden biri haline dönüştü. Çünkü birçok devlet adamı ve komutan burada İsmâilîler tarafından katl edilmeye başlandı. Aynı şekilde İsfahan’da haklarında olumsuz konuşan eylemsel ve sözsel karşı duruş sergileyen din alîmleri, kadılar, hâkimler, müezzinler ve halifeler arasından seçilmiş Sünnî din adamları en önemli kurbanları arasına girdi ve sayısız suikastlar gerçekleşti.

Sonuç olarak, hiçbir zaman imamlık iddiasında bulunmayan Hasan Sabbah, kendisinin Nizâr’ın soyundan gelen imamın ortadan kaybolmasından sonra hüccet, yani delil ve davet reisi olduğunu savunmuş, aşama aşama öğrenmeye dayanan Ta’lim doktirinin ve Da’vetü’l-Cedide’nin kurucusu olarak etkin rol oynayarak Selçuklu topraklarında son derece militarist ve yeni bir propaganda ile kurduğu yapı sayesinde 166 yıl Selçuklu coğrafyasında etkin olmayı başarmış, yaptığı sistemli suikastler, dailer ile kurduğu fikirsel eylemler ile tarih sayfalarında yerini almıştır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakçalar
Arayancan Atıcı,Ayşe, Dağın Efendisi Hasan Sabbah ve Alamût, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2012.
Arayancan Atıcı,Ayşe, “İsfahan’da Nizari İsmâilî Faaliyetleri”, Milel ve Nihal,İstanbul, 2017.
Cuveynî, Alaaddin Ata Melik, Târîh-i Cihân-güşâ, Çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999.
Daftary, Farhad, Muhalif İslamın 1400 Yılı İsmâilîler: Tarih ve Kuram, Çev. Ercüment Özkaya, Ankara, 2001.
Daftary, Farhad, Alamût Efsaneleri,(Sır Metinler), Çev.Özgür Çelebi,Yurt Kitap-Yayın,İstanbul, 2008.
El-Bundârî, Zübdetü’n-Nusra ve Nuhbetü’l-Usra, (Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi),Çev. Kıvameddin Burslan, Ankara, 1999.
er-Râvendî, Râhatu’s Sudûr ve Âyetu’s-Sürûr, Çev. Ahmet Ateş, C. I-II, Ankara, 1957.
Halm,Heinz, Shi’ism, Columbia University Press, New York: 2005 .
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil Fi’t-Târîh, Tercümesi (İslam Tarihi), Çev. Abdülkerim Özaydın, C. 10-11, İstanbul, 1987.
Lewis,Bernard, Haşişiler (Ortaçağ İslam Dünyasında Terörizm ve Siyaset),Çev. Ali Aktan, Sebil Yayınevi, İstanbul, 1995.
Nişaburî, İmam Zâhuriddin, Zeyl-i Selçukname, Tahran, 1332.
Reşidüddin Fazlullah,Hemedani, Câmiü’t-Tevârîh, Nşr.: Muhammed Müderrisi Zencani, Tahran, 1338.
DİĞER MAKALELER
Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah ve Propagandası
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun