Türkleri Durdurma Projesi: Haçlı Seferleri

Türkleri Durdurma Projesi: Haçlı Seferleri

Katolik Papa II. Urbanus’un, 1095 yılında Clermont’ta yaptığı Türkleri durdurma, Kutsal toprakları çiğneyen gayri-Hristiyanlar ile mücadele etme çağrısı ile başlayan Haçlı Seferleri yüzyıllar boyunca devam ederek, tarihi zeminde dini, siyasi, ekonomik, sosyolojik ve psikolojik birçok olguya etki ederek toplumsal kodlarda belirgin izler bırakması sonucu etkisini bugüne kadar sürdürmüştür. Haçlı Seferleri sürecinde taraf olan devletlerin toplumsal benliklerinde etki eden bu olaylar bütününü, yani I. Haçlı Seferi’nden VIII. Haçlı Seferi’ne kadar olan süreci kapsayan bu çalışma, Haçlı Seferleri dosyamızın olayları en geniş ve bütünsel yapı içerisinde ele alan çalışması olup, dosyada yer alan çalışmalarımıza temel oluşturulması ve konuların daha iyi anlaşılması açısından önemlidir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İnsanın dünyadaki varlık serüveni mücadele üzerine kuruludur. Doğumundan ölümüne kadar uzanan süreçte her an mücadele içerisinde olan insan, bir anlamda mücadele ile var olur. Kimi zaman doğaya, kimi zaman sosyal ve siyasal koşullara karşı bir mücadele içerisindedir, kimi zaman ise diğer insanlara karşı… Hepsinin ötesinde kendisi ile de mücadele halindedir insan. İçerisinde bulunan iyilik ve kötülüğün kadim mücadelesine de sahne olan bir zemin olarak değerlendirilebilmesi mümkün olan insan, bu mücadelede iradesi kadar var olabilir ve iradesini kuvvetlendirebildiği ölçüde başarı elde edebilir. Mücadele aynı zamanda insanın bir yandan kendisini diğer yandan da sahip olduğu değerleri, mesela ailesini, devletini, kültür ve medeniyetini, geleneklerini, dinini vb. de muhafaza etme aracıdır. Onu kuşanarak sahip olduğu şeyleri hedef alan saldırılara karşı çıkar. Bu bakımdan, mücadelenin insanı var kılan temel dinamiklerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kendisine ihtiyaç duyulduğunda refleks olarak aktif hale gelen mücadele, tam olarak da bu vasfı dolayısıyla belirli amaçlara inhisar eder. Tarihseldir. Bir yerlerde başladığı gibi, yine bir yerlerde sona erer. Vazifeli bir memur gibidir. Vazifesini tamamladığı zaman emekli olur. Tarihin belirli bir döneminde şu ya da bu şekilde, bazen dinî ya da siyasî ideallerle beslenen bir kıvılcım ile patlak veren mücadele refleksi, gerek tam manasıyla tatmin edilememesi, gerek kendisine anlamlı bir hedef tayin edil(e)memesi, gerekse de ideolojik bir motivasyona dönüştürülerek özellikle körüklenmesi sonucunda başka bir şeye dönüşür.

Bu yazı, sözünü etmiş olduğumuz mücadele refleksinin tarihte görülen en belirgin örneği olan Haçlı Seferleri ile alakalıdır. 1095 yılında Katolik Papa II. Urbanus’un Clermont’ta yaptığı “Türkleri durdurma, Kutsal Toprakları çiğneyen gayri-Hristiyanlar ile mücadele etme” çağrısı ile başlayan Haçlı Seferleri yüzlerce yıl boyunca devam etmiş, bir türlü sona ermek bilmemiştir. Papa Urbanus’un Hristiyan kitlelerine hedef olarak gösterdiği Kudüs’ün ele geçirilmesi ilk Haçlı Seferi sırasında gerçekleşmiş olmasına rağmen “Haçlıların mücadelesi” hiç bitmemiştir. Yüz binlerce Hristiyan Haçlının iştirak ettiği bu seferler uzun vadede başarısız olsa da Hristiyanlar arasında Müslümanlara karşı çağlara yayılan düşmanlık tohumlarının ekilmesine ve filiz vermesine sebep olmuş, bugün halen canlılığını korumakta olduğu görülen “Haçlı ruhunun” oluşmasını sağlamıştır. Tarihin şahit olduğu en uzun soluklu mücadelelerden biri olup taraflardan birini her vakit Müslüman Türklerin meydana getirdiği Haçlı Seferleri, “Kutsal Toprakları” kurtarmak gibi dinî bir slogana sahip olmakla birlikte, Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek ve bölgenin imkânlarını kendi menfaati için kullanmaktan başka bir düşüncesi olmayan Batılıların adeta saldırı motivasyonu haline gelmiştir. Son yıllarda herhangi bir dinî referansa ya da kaygıya sahip olmayan Batılı egemenlerin Haçlı Seferleri kavramını sıklıkla kullanma eğiliminde olmalarında da görülen bu durum, yukarıda kısa özetlemiş olduğumuz mücadelenin evrimine iyi bir örnek teşkil etmektedir. Meselenin daha iyi bir şekilde anlaşılabilmesi ve ifade etmek istediğimiz hususların vuzuha kavuşması için Haçlı Seferlerine yakından bakalım.

Haçlı Seferleri düşüncesi nasıl ortaya çıktı?

Selçukluları Yeniden Keşfetmek isimli kitabımızda sahip olduğu önemi tarif ederken, Selçuklu tarihi için “Tarihin en büyük imparatorluğunun, Roma İmparatorluğu’nun büyük bir gürültüyle tarih sahnesinden çekilişinin koşullarını hazırlayan bir sürecin destanıdır” ifadesini kullanmıştık. Bu ifade ile Bizans’ın Selçuklular karşısında içerisine sürüklendiği çaresizliğe vurgu yapıyor ve Doğu Roma’nın bu yeni ve enerjik düşmanlarına karşı mücadele edebilmek için yeni çareler düşünme gayreti içerisinde olduğuna işaret ediyorduk. Nitekim 1071 yılında aldığı ağır yenilgi ile direnme gücü kırılan ve Türklerin Marmara kıyılarına dayanmasına engel olamayan Doğu Roma İmparatorluğu, Türklere karşı Papalık nezdinde çaresizce girişimlerde bulunmuştu. Bu yapılırken de Katolik dünyaya Selçuklu tehlikesi gerçekçi bir biçimde izah edilmiş, Türklerin Anadolu’da durdurulamamaları durumunda Avrupa için ne tür bir tehlike oluşturacakları anlatılmaya çalışılmıştı. Öte yandan Anadolu’daki gelişmeleri takip etmekte olan Papalık da durumun farkındaydı ve Türklerin durdurulamaması halinde yaşanacaklardan endişe duyuyordu. Yani düşman ortaktı. Türklere karşı birlikte hareket etmeye dönük ilk teşebbüs, Romanos Diogenes’in Malazgirt yenilgisinden sonra tahtan indirilmesi üzerine imparator ilan edilen VII. Mikhail (1071-1078) tarafından ortaya konuldu ve Mikhail, Papa VII. Gregorius’a elçi göndererek Türklere karşı Avrupa’dan ücretli askerî yardım istedi. Papa bu teklife ilk olarak sıcak baksa da, o sıralarda Roma-Germen İmparatorluğu ile yaşanan sorunlar nedeniyle istenen yardım Bizans’a gönderilemedi.

1070’li yılların ikinci yarısında Bizans İmparatorluğu’nda amansız bir taht mücadelesi yaşanırken Selçuk Bey’in torunu Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah, İznik merkezli yeni bir Selçuklu devleti kurmuştu. Bu yeni Türk devleti ile birlikte, Marmara bölgesinin Anadolu sahilleri Türkmenlerle dolmuş, İstanbul Boğazı kontrol altına alınmıştı. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Türkler bir yandan, Selçuklu kuvvetleri diğer yandan Bizans’ı baskı altına almış ve İstanbul adeta kuşatılmıştı. Bu şartlar altında İmparator I. Aleksios Komnenos (1081-1118) ne yapabilirdi? Maruz kaldığı bu kuşatılmışlık karşısında çaresizce bir çözüm arıyor, Türkleri durdurmanın yolunu bulmaya çalışıyordu. Neyse ki talihi yaver gitti ve o içerisinde bulunduğu müşkül duruma çareler ararken umulmadık gelişmeler olmaya başladı. Önce Süleyman Şah’ın Suriye Selçuklu Meliki Tutuş ile giriştiği mücadelede hayatını kaybetmesi, ardından da Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ölümünün yarattığı otorite boşluğu, I. Aleksios’u umutlandırmıştı. Güçlü ordularla yapılacak birkaç sefer Anadolu’daki Türk varlığını tamamen yok edebilirdi. VII. Mikhail’in başaramadığını kendisi başarabilir, devletini Türk tehlikesinden kurtararak adını Bizans tarihine altın harflerle yazabilirdi. Tarihi bir fırsat çıkmıştı karşısına. O da bunun farkındaydı ve fırsatı değerlendirmek için hiç vakit kaybetmeden kolları sıvadı. Bütün başarıya susamışlığıyla Türklere karşı Avrupa’dan ücretli asker istemeye karar verdi ve bu maksatla Papalığa bir elçilik heyeti gönderdi.

Aleksios’un elçileri geldiğinde Papalık tahtında II. Urbanus oturuyordu. O, Bizans İmparatoru’nun yardım çağrısını Avrupa’yı içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlardan kurtarmanın bir yolu olarak gördü. Bir başka ifade ile Avrupa’da yıllardan beri süregelen açlık, yoksulluk ve ekilebilir arazilerin mevcut nüfusu besleyememesinin, yani ekonomik şartların ağırlığının yarattığı sorunların çıkış yolu olarak değerlendirdi. Bu çerçevede Batı’nın şövalyeleri, topraksız köylüler ve sefalet içinde yaşayan halk dünyevî faydalar için zengin Doğu’ya yönlendirildi. İnsanlar sefer için teşvik edilirken ağırlıklı olarak Kutsal toprakların Müslümanlardan kurtarılması konusu üzerinde duruldu. Sonuç itibariyle Türklerin Anadolu’yu fetih girişimine ve Selçukluların İstanbul kapılarına dayanmalarına engel olamayan Bizans’ın ücretli askerî yardım çağrısını Papalık bir fırsata dönüştürerek, Roma’nın kendi hedefleri ve Avrupa’nın yararı yani Doğu’nun zenginliklerini ele geçirip, bölgenin imkânlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemiş, geniş kitlelerin harekete geçmesini sağlamak için de dinî söylemleri ön plana çıkarmıştır.

Katolik Roma için son derece iştah açıcı bir durum vardı ortada. Sefer eğer başarıya ulaşırsa hem Ortodoks Bizans hizaya getirilmiş olacak, hem de uzun yıllardır Müslümanların hâkimiyeti altında bulunan İsa Mesih’in doğduğu ve mesajını ilk kez yaymaya başladığı Kutsal topraklar Papa’nın yüksek otoritesini tanıyacaktı. Hiç de hafife alınabilecek bir şey değildi bu. Roma, kendi din anlayışı ve yorumunu ilk kez eski dünyanın kalbine kadar taşıyabilme imkânı elde edecekti. Bizans İmparatoru’nun davetinin Roma’da büyük bir heyecan uyandırması boşuna değildi. 

clermont
Fransa'nın Auvergne bölgesinde bulunan Clermont şehrindeki tarihi Notre-Dame-de-l'Assomption Katedrali ve önünde bulunan Papa II. Urbanus heykeli

Papa II. Urbanus, 27 Kasım 1095’de tertip edilen coşkulu Clermont Konsili sırasında din adamlarından ve halktan oluşan benzersiz bir kalabalığa hitap ederek onları Haçlı Seferi’ne katılmaya davet etti. İlk Haçlı Seferi bu şekilde fiilen başlatılmış oldu. Clermont’ta yapılan duyuruya göre Hz. Meryem’in göğe yükseldiğine inanılan 15 Ağustos günü hareket edilecek, sefere katılmaya karar verenler Haçlı yemini ederek üzerlerinde haç işareti taşıyacaklardı. Avrupa’nın her yerinde muazzam bir propaganda faaliyeti başlatıldı. Geniş halk kitlelerini heyecanlandıracak, harekete geçirecek söylemlerle işlenen Haçlı Seferi çağrısı, bütün Avrupa’da geniş yankı buldu ve toplumun her kesiminden yüz binlerce insan çağrıya heyecanla karşılık vererek sefer hazırlığına girişti.

İlk Haçlılar

Haçlı Seferi çağrısı yapılırken “İsa Mesih’in düşmanlarından” intikam alma fikrinin işlenmesi, Fransa’dan başlayarak bütün Avrupa’ya Yahudi düşmanlığının yayılmasına ve İsa’yı çarmıha geren Musevîlere yönelik şiddet hareketlerinin patlak vermesine neden oldu. Nitekim müşterek hareket tarihi olarak belirlenen 15 Ağustos 1096 gününe kadar hazırlıkların tamamlanmasını beklemeyen ve Kuzey Almanya’dan yola çıkan coşkulu, fakat sabırsız ve bir o kadar da disiplinsiz gruplar, özellikle Rhein nehri bölgesindeki Musevileri öldürüp pek çok yağma ve talan yaptıktan sonra Doğu’ya yöneldiler, ancak daha Bizans sınırına varmadan etkisiz hale getirildiler.

Ateşli konuşmalarıyla halk üzerinde büyük etki uyandıran Keşiş Pierre l’Ermite’in etrafında toplanan, çoğunluğu Fransızlardan oluşan 20.000 kişilik kuvvet Mayıs 1096’da yola çıkmıştı. Macaristan ve Bizans topraklarında birçok yağma, talan ve tahripte bulunan ve güçlükle disiplin altına alınan ordu 1 Ağustos 1096’da İstanbul’a ulaştı. İmparator Aleksios Komnenos, hal ve hareketleri ile İstanbul halkını şaşkına uğratan bu Haçlı grubunu 6 Ağustos’ta Anadolu yakasına geçirdi. Yalova yakınındaki Kibotos karargâhına yerleştirdiği Pierre l’Ermite’e arkalarından gelmekte olan Haçlı ordularını beklemelerini tavsiye edip onu karşılaşabilecekleri tehlikeler konusunda uyarmayı da ihmal etmemişti. Ancak zapt edilmez hülyalar içerisinde gündüz düşleri görmekte olan Haçlılar, İmparator’un tavsiyesini dikkate almayarak Türkiye Selçuklularının hâkim olduğu araziye girdiler. Fakat İmparator’un hayatî tavsiyesini dinlemediklerine pişman olmaları için fazla beklemeleri gerekmedi. Düşüncesizce tutumları kendilerine pahalıya patladı ve Ekim 1096’da Türkler tarafından Kibotos’tan İznik’e giden yol üzerindeki Drakon vadisinde baskına uğratıldılar. Pierre l’Ermite ve pek az adamı canlarını güçlükle kurtarıp kendilerini güç bela İstanbul’a atabildiler.

piyer lermit
Pierre l'Ermite konuşma yapıyor

Sefer hazırlıklarını tamamlayan esas Haçlı ordusunu oluşturacak kuvvetler, birçok dük ve kontun liderliğinde Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden yola çıktılar. Bu orduları sevk ve idare eden Güney İtalya’dan Robert Guiscard’ın oğlu Bohemund ve yeğeni Tankred, Fransa Kralı’nın kardeşi Dük Hugues de Vermandois, Aşağı Lorraine Dükü Godefroi de Bouillon ve kardeşi Baudouin, Toulouse Kontu Raimond de Saint Gilles, İngiltere kralının kardeşi Robert de la Normandie, Flandra Kontu Robert ve Champagne Kontu Etienne de Blois gibi dük ve kontlar, I. Haçlı Seferi boyunca adlarından en çok söz edilecek olan Haçlı liderleridir.

Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos daha şimdiden endişelenmeye başlamıştı. Kendi kontrolünde tutabileceği profesyonel, savaş tecrübesi olan ücretli askerlerin gelmesini beklerken, bütün Avrupa’dan ve toplumun her kesiminden sayıları yüz binlerle ifade edilen -Anna Komnena’nın ifadesiyle “barbarların” harekete geçmesi onu hayal kırıklığına uğratmış, hem kendisi hem de Bizans ahalisi büyük bir korkuya kapılmıştı. Bu kontrolsüz Haçlı kitlelerinin geçeceği bölgelerde verecekleri zararların önüne geçmek için önlemler alınmaya çalışıldı. Neyse ki ilk Haçlı dalgasının ardından gelenler onlar gibi vasıfsız halk kitlelerinden değil, gerçek askerlerden oluşuyordu. Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden farklı zamanlarda hareket ederek 1096 sonbaharında İstanbul’a ulaşmaya başlayan Haçlı orduları, 1097 ilkbaharına kadar gelmeye devam ettiler.

İlk Haçlı dalgalarının yaşattığı tecrübelerin etkisiyle Bizans İmparatoru’nun aklı başına gelmiş, olası sorunların önüne geçebilmek adına daha akıllıca sayılabilecek tedbirler almayı düşünebilmişti. Haçlı ordularını sevk ve idare eden liderlerin her birini ayrı ayrı huzuruna getirterek kendisine vassallık yemini etmelerini istedi. Sefer boyunca Haçlıların ihtiyaçlarını karşılama ve onlara yardımcı birlikler vermeyi garanti ederek, Haçlı reisleriyle eskiden imparatorluk arazisi içerisinde bulunan ve Türklerden geri alınacak olan toprakların Bizans’a teslim edilmesi, ele geçirilecek diğer bölgelerde kurulacak Haçlı devletlerinin ise kendi yüksek otoritesini tanıması yönünde siyasî açıdan başarı sayılabilecek bir anlaşma yaptı. Öte yandan bu görüşmeler sırasında dük ve kontların her biri, İmparator’dan ordunun komutasının kendisine verilmesi istemiş, ancak Aleksios Komnenos, Haçlıların farklı niyetler beslediğini fark ederek bu isteklerini yerine getirmemişti.

İmparator’a vassallık yemini eden Haçlı reisleri Anadolu yakasına geçiriliyor ve orada arkadan gelenler bekleniyordu. Nihayet hazırlıklar tamamlandıktan sonra harekete geçen Haçlı orduları Türkiye Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik’i kuşatmaya başladılar. Bu sırada Sultan I. Kılıçaslan, daha önce Pierre l’Ermite öncülüğündeki Haçlı ordusu kolaylıkla etkisiz hale getirildiği için yeni gelenlerin de aynı akıbete uğratılacağından emin olarak Malatya’nın fethine girişmişti. Anlaşılan o ki, değil savaşmayı, doğru dürüst kılıç tutmayı bile bilmeyen bir güruh karşısında özel tedbirler alıp da vakit kaybetmeye değmeyeceğini düşünmüştü. Fakat Malatya kuşatması sırasında kendisine ulaşan haberler, yeni Haçlı dalgalarının ilkinden çok farklı olduğunu söylüyordu. Durumun mahiyetine vakıf olduktan sonra kuşatmayı kaldırıp hızla geri döndü. Kuşatmayı yarıp içeride bulunanlara yardım etmeyi denese de başarılı olamadı. Muhtemelen tedbirsizliğinden dolayı çok pişman olmuştu, fakat mevcut durumda yapılabilecek bir şey kalmamıştı. Geri çekilirken, kuşatma altında bulunanlara, kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmekte serbest oldukları mesajını iletti. Kuşatmacılara karşı canla başla direnmekte olan İznik’teki Selçuklu birlikleri, direnişi sonsuza dek sürdürmenin mümkün olmadığını görünce, 18 Haziran’ı 19 Haziran’a bağlayan gece şehri Bizans İmparatoru’na teslim ettiler. Bu şekilde şehri Haçlı çapulcuları tarafından ele geçirildiği takdirde uğrayabileceği korkunç tahribat ve felaketlerden korumaya çalışmışlardı ki, haklıydılar. İmparator, önemli bir Hristiyanlık merkezi de olan İznik’e zarar vermedi. Öte yandan İmparator I. Aleksios’un şehrin yağmalanmasına izin vermemesinden rahatsız olan Haçlılar, gruplar halinde ve muhtemelen homurdana homurdana Eskişehir yönünde hareket ettiler.

İznik’in düşmesine engel olamayan I. Kılıçarslan, Haçlı ordusunun geçeceği yolları iyi bildiğinden en uygun yerde pusu kurarak onları durdurmayı deneyecekti. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde faaliyetlerde bulunan Türk beylerine de haber salarak tehlikenin büyüklüğü konusunda uyarılar yaptı ve yardım istedi. Yardımın gelmesine fırsat kalmadı. Eskişehir yakınlarında Haçlıların önden gitmekte olan ordusunu pusuya düşürdü. Hatta onları neredeyse mağlup da edecekti. Fakat arkadan gelen grubun saldırısıyla geri çekilmek zorunda kaldı (1 Temmuz 1097). Haçlıların ilerleyişini güçleştirmek için çeşitli önlemler almaya başladı. Bir yandan güzergâhları üzerinde bulunan bölgeleri boşalttırıyor, su kuyularını kapatarak ya da tahrip ederek işlevsiz hale getiriyor ve tarlaları yaktırıyor diğer yandan da vur-kaç yöntemiyle geçtikleri yerlerin altını üstüne getiren zararlı bir çekirge sürüsüne benzeyen Haçlı ordusunun zayiatını artırmaya çalıştı. Ancak onların ilerleyişini durdurmayı başaramadı.

Eskişehir ve Konya istikametinde yollarına devam eden Haçlılar Ereğli’ye geldikleri vakit, başlarında Aşağı Lorraine Dükü Godefroi’nin kardeşi Baudouin de Boulogne ve İtalyan Normanlarından Bohemund’un yeğeni Tankred’in olduğu bir kısmı, yanlarında bulunan kuvvetleriyle ana ordudan ayrıldılar. Her iki Haçlı reisi de diğerinden daha önce ulaşmak için birbirinden farklı yolları takip ederek Çukurova bölgesine geldi. Türkiye Selçuklu Sultanı I. Süleyman Şah tarafından 1082-83 yılında fethedilen Tarsus, Adana ve Misis şehirlerinden Türk garnizonlarının çekilmesini sağladılar. Öte yandan bunlar, bölgede kendi hâkimiyetlerini kurmak istedikleri için kendi aralarında da savaştılar. Sonuçta her ikisi de bölgede kalamadı. Baudouin, yanında bulunan Bağrat isimli Ermeni’nin önerisiyle Urfa’ya gidecek, şehrin yönetimini elinde bulunduran Ermeni Thoros’u etkisiz hale getirip 10 Mart 1098’de Urfa’da ilk Haçlı devletçiğini kuracaktı.

Ereğli’den sonra Kayseri ve Maraş yolunu takip eden Haçlı kuvvetlerinin ana ordusu 20 Ekim 1097’de Antakya önlerine ulaşmıştı. Kıbrıs’tan ve bölgedeki Ermenilerden destek alan Haçlılar, uzun süre şehri kuşatmalarına rağmen başarılı olamadılar. Bu arada Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk, Kürboğa komutasında bir orduyu Antakya’nın yardımına göndermişti. Kürboğa, Antakya’dan önce Baudouin’in hâkim olduğu Urfa’yı kurtarmak istemiş, fakat onun bu teşebbüsü başarılı olmadığı gibi üç haftalık zaman kaybına yol açmıştı. Urfa’yı alamayan Kürboğa, derhal rotasını değiştirip Antakya’ya yöneldi. Öte yandan Bohemund, Selçuklu ordusu henüz bölgeye ulaşmadan, kale burçlarından birini korumakla görevli Ermeni asıllı Zerrad Firuz ile temas kurmuş, fakat diğer Haçlı liderlerinden bu durumu gizleyerek onlara “şehre önce kimin askerleri girerse Antakya’nın onun yönetimine bırakılması” teklifini yapmıştı. Haçlıların zaten zor durumda olması ve Kürboğa’nın hızla yaklaşmakta olduğunun bilinmesi nedeniyle ümitsizlik içerisinde olan Haçlı ileri gelenleri Bohemund’un teklifini kabul ettiler. Bohemund şehri ele geçirmek için her şeyi düşünmüştü. Nitekim bu çerçevede Bizans İmparatoru adına Haçlıların yanında bulunan Türk asıllı Tatikios’u bir kenara çekerek ona “içinde bulundukları kötü durumdan İmparator’u sorumlu tutan bazı Haçlı liderlerinin kendisini öldürmeyi düşündüğünü ve fırsatı varken kaçmasını” öğütleyip kandırarak, Antakya önlerinden ayrılmasını sağlamıştı. Bohemund, sinsi planını Tatikios’un ayrılmasından sonra da uygulamaya devam etti. Önce “İmparator’un adamı da bizi terk etti. Bu durumda artık ona verdiğimiz sözü tutmak zorunda değiliz” diyerek diğer kont ve dükleri de ikna etti, daha sonra da Firuz’un yardımıyla kendi askerlerinin surlardan içeri girmesini sağladı. Haçlılar, açılan kapılardan şehre girerek 3 Haziran 1098 tarihinde Antakya’yı ele geçirdiler. Bu sırada iç kale direnmeye devam ediyordu. Öte yandan Haçlıların şehre girmesinden sonra Antakya önlerine gelen Kürboğa ise başarılı olamayıp geri çekilmiş, şehri kaderiyle baş başa bırakmak zorunda kalmıştı. Bu durumda iç kaleyi savunanların da dayanma ümidi kalmadı ve teslim oldular. Böylece Antakya tamamen Haçlı hâkimiyetine girmiş oldu.

Şehir yönetiminin kime bırakılacağı meselesi uzun ve şiddetli tartışmalara konu olmuş, nihayetinde Bohemund, daha önce yapmış olduğu girişimlerin semeresini almayı başarmıştı. Sonunda diğer Haçlı reislerine Antakya’daki hâkimiyetini kabul ettirebilmeyi başaran Bohemund şehirde kalarak buradaki hâkimiyetini sağlamlaştırmaya çalışırken, Haçlı ordusu da Kudüs istikametinde yola devam etti. Haçlılar, 7 Haziran 1099’da Kudüs önlerine ulaştılar. Kutsal şehir Haçlı saldırılarına uzun süre karşı koyamadı. 15 Temmuz 1099’da surları aşıp uzun süre aç kalmış vahşi bir sürü gibi şehre giren Haçlılar çocuk, kadın, genç ihtiyar demeden bütün Müslümanları öldürdüler. Sinagoglara sığınan Museviler de kurtulamadılar Haçlı vahşetinden ve Müslümanlara yardım ettikleri bahanesiyle yakılarak öldürüldüler. Kudüs’ün idaresi, “Kutsal Mezarın Savunucusu” unvanıyla Godefroi’a bırakıldı.

haçlılar kudüsü zapt etti
Fransız ressam Emile Signol[1804-1892] tarafından yapılan Kudüs'ün haçlılar tarafından işgal resmi 

I. Haçlı Seferi sonucunda İznik’i kaybeden Türkiye Selçukluları, Orta Anadolu’ya çekilerek Konya’yı yeni başkentleri yaparak devletlerini yeniden yapılandırmaya çalışıtılar. Haçlı kuvvetlerinin Anadolu’yu geçmelerine engel olamamanın şaşkınlık ve üzüntüsü içindeydiler. Öte yandan Bizans İmparatorluğu da Türkleri Marmara kıyılarından uzaklaştırmanın ve Batı Anadolu bölgesini geri almanın heyecanını yaşıyordu. Haçlılar ise Kudüs’ü Müslümanlardan almış, Urfa ve Antakya, Kudüs ve 1109 yılında da Trablus’da birer Haçlı devletçiği kurarak başarılı bir sefer gerçekleştirmişlerdi. Zaferlerinin tadını çıkarmak ve daha büyük hedeflere ulaşmanın planlarını yapmakla meşguldüler. Fakat şunun da fazlasıyla farkındaydılar ki, bölgede kalıcı bir varlık inşa edebilmek için Avrupa’dan gelecek yeni insan gücüne ihtiyaçları vardı.

1101 Yılı Haçlı Seferi

1096 yılında yola çıkan orduların Kudüs’ü Müslümanlardan aldığı haberi, Avrupa’da muazzam bir sevinç ve coşku seli yaratmıştı. Sayıları yüz binlerle ifade edilen üç ayrı ordu, Avrupa’nın farklı yerlerinden hareketle yeniden yollara düştü. Ancak bu defa birbirinden farklı hareket eden ve büyük umutlarla yola çıkan bu orduların Anadolu’yu geçmelerine izin verilmedi. İlk Haçlı Seferi’nin sonucunda elde edilen başarının sarhoşluğu içerisindeki Haçlı kalabalıkları Sultan I. Kılıçarslan ile Danişmend Gazi tarafından imha edildiler. Haçlılara karşı ardı ardına kazanılan büyük zaferlerin Anadolu Türklüğünün bir süre önce epeyce zarar görmüş bulunan maneviyatını kuvvetlendirmesi bir yana, daha önce Yakındoğu’ya gelmiş olan Haçlılar bekledikleri yeni insan kaynağına kavuşamaması ve buna bağlı olarak da İslam dünyası için daha büyük bir tehdit haline gelme planlarını gerçekleşememesi oldukça önemliydi. Ayrıca süreç içerisinde Bizans ile Haçlılar arasında da giderek kapatılması imkânsız hale gelen bir çatlak, siyasî bir fikir ayrılığı oluşmuştu. Alınan yenilgilerin sorumlusu olarak Bizans’ı görmekte olan Haçlıların Türklerden aldıkları yerleri Bizans’a bırakma sözlerinde durmamaları, Katolik ve Ortodoks dünyasının eskiye dayanan ayrılıkları tekrar hatırlamalarına neden oldu. Türklere karşı güçlerini birleştirmek üzere yola çıkan tarafların birbirlerine olan güvenlerini yitirmeleri ve karşılıklı suçlamalarda bulunur hale gelmeleri doğal olarak kadim ayrılıkları derinleştirdi. Buna ek olarak Yakındoğu’ya yerleşen ve bazı devletçikler kurmayı başaran Haçlıların birbirlerine üstünlük sağlama gayretleri ve kendi aralarındaki mücadeleleri de Haçlıların daha büyük bir tehdit haline gelmelerine izin vermedi.

II. Haçlı Seferi

Aksungur oğlu İmadeddin Zengi’nin 1144 yılında Urfa’yı Haçlılardan geri alması Avrupa’yı derinden sarsmış, Katolik Hristiyan âleminde büyük bir şaşkınlığa neden olmuştu. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Yoksa Tanrı’nın kurulmasına müsaade ettiği Cennet’in Krallığı çatırdıyor muydu? Hayır, böyle bir şeye kesinlikle izin veremezlerdi. Fransa Kralı VII. Louis ve Alman Kralı III. Konrad, Papa III. Eugenius’in 1145 yılında yaptığı çağrıya uyarak yeni bir Haçlı Seferi başlattılar. Öte yandan böyle bir hareketi beklemeyen Bizans İmparatoru Manuel Komnenos bu sırada Türkiye Selçuklularına karşı bir sefer düzenlemiş, İstanbul’dan ordusuyla hareket ederek Anadolu’ya gitmişti. Avrupalı iki kralın komutasında Haçlı ordularının yola çıktığını haber alınca, daha önceki Haçlı dalgalarının başkentte yarattığı karmaşayı hatırlayarak paniğe kapıldı ve derhal Sultan I. Mesud ile barış anlaşması yapıp hızla İstanbul’a döndü.

Eylül 1147’de İstanbul’a ulaşan Alman İmparatoru, arkadan gelen Fransa Kralını beklemeyerek İznik ve Eskişehir yönünde ilerlemeye devam etmişti. Muhtemelen yalnızca kendisine ait olacak bir zaferin tatlı hülyası içerisindeydi. Fakat bir süre sonra böyle bir zaferin ham bir hayal olduğu anlaşıldı. Önlemini almış olan Sultan I. Mesud, Dorylaion civarında Alman ordusunu bozguna uğrattı. Tarihler 25 Ekim 1147’yi gösterirken gerçekleşen bu hezimetin ardından III. Konrad ve pek az askeri canlarını kurtarmayı güç bela başararak İznik’e kaçabildiler. Selçuklular büyük bir zafer kazanmış ve Selçuklu Sultanı I. Mesud, bu şekilde babası I. Kılıçarslan’ın aynı yerde uğradığı yenilginin intikamını almıştı.

Öte yandan Ekim ayı başlarında İstanbul’a ulaşan ve Anadolu yakasına geçirilen Fransa Kralı, İznik’e geldiğinde Konrad’ın başına gelenleri öğrenmişti. Aynı akıbete uğramaktan korktuğu için yolunu değiştirdi ve Bursa-Balıkesir-Bergama-İzmir üzerinden Efes’e yöneldi. Bu sırada kaynaklar tarafından hastalandığına işaret edilen Alman Kralı burada Fransızlardan ayrılarak deniz yoluyla İstanbul’a gitti. Denizli istikametinde yoluna devam eden Fransızlar, bitmek tükenmek bilmeyen Türk saldırıları altında bin bir zorlukla Antalya’ya ulaşabildiler. Kral VII. Louis ile birlikte parası olanlar gemilerle Antakya’ya hareket ederlerken, geride kalanlar ise Türklerin ve yerli Hristiyanların saldırıları karşısında perişan oldular. Bununla birlikte, kendilerini yok etmeye gelen bu Avrupalıların perişan ve sefalet içerisindeki hallerine acıyan Türkler, onlara yardım da ettiler. Karınlarını doyurup insanî ihtiyaçlarını karşıladılar ve bir anlamda onların hayatta kalmalarını sağladılar. Bu olayları anlatan Haçlı müellifi Odo de Deuil, “Ey hıyanetten daha zalim olan merhamet! Müslümanlar, Hristiyanlara ekmek verdi ve onların dinini satın aldı. Ama bunu yaparken onları hiç zorlamadılar” diye yazarak, Türklerin Haçlılara gösterdiği merhametin onlar arasında belirli ölçüde ihtida hareketlerine sebebiyet verdiğine işaret eder ki, bu yaşananlar Haçlı Seferleri'nin en dikkate değer olayları arasındadır.

emile signol
Emile Signol[1804-1892] tarafından yapılan Clairvauxlu Bernard'ın İkinci Haçlı Seferi öncesinde vaaz resmi

Kral VII. Louis ile İstanbul’da hastalığını atlatan III. Konrad ve kılıç artığı Haçlı askerleri 1148’de Filistin’de bir araya geldiler. Birlikte hareket ederek Suriye üzerine seferler düzenlemeyi, bölgeyi Müslümanların elinden alarak Hristiyan toprağı haline getirmeyi, Şam semalarında Haçlı sancağını dalgalandırmayı hedefliyorlardı. Bunun için bazı girişimlerde de bulundular. Fakat çok geçmeden bu işin hiç de sandıkları kadar kolay olmadığı anlaşılacak ve Kudüs Krallığı ile birlikte Dımaşk üzerine düzenledikleri başarısız seferden sonra hem VII. Louis hem de III. Konrad hedeflerin vazgeçmenin kendileri açısından daha akıllıca olacağı görerek bölgeden ayrılmak zorunda kalacaklardı.

Anadolu’da çok ağır kayıplar veren ve Suriye’ye zor şartlar altında ulaşabilen Haçlılar, uğradıkları yenilginin faturasını, I. Mesud ile anlaşma yapan Bizans İmparatoru Manuel’e çıkardılar ve onu Hristiyan âlemine ve Haçlı ittifakına ihanet etmekle suçladılar. Sonuçta İkinci Haçlı Seferi başarısız bir şekilde sonuçlanmakla kalmamış, aynı zamanda Batılılar ile Bizanslılar arasındaki eski husumetin daha da derinleşmesine neden olmuştu. Bununla birlikte, sürecin bu noktaya evrilmesinde Selçuklu idaresinin takip ettiği akılcı politikanın da güçlü katkısının bulunduğu noktasını ihmal etmemek gerekir.   

Haçlıların Suriye’ye yerleşmesinden sonra bütün hayatını ve siyasî faaliyetlerini onlarla mücadeleye adayan İmadeddin Zengi’nin Urfa’yı fethettikten kısa bir süre sonra vefat etmesi, Haçlılara karşı yürütülen mücadelenin akamete uğramasına neden olmadı. Yerine geçen oğlu Nureddin Mahmud Zengi, Haçlılarla mücadeleye babasının bıraktığı yerden devam ediyordu. Nitekim bu çerçevede Antakya Prinkepsliği, Kudüs Krallığı ve Trablus Kontluklarına karşı önemli başarılar kazanmış, muteber bir Türk-İslam hükümdarı olarak Suriye’de sağladığı üstünlüğünü Mısır’a da taşımıştı. Şirkuh komutasında 1164 yılında Mısır’a sevk ettiği ordu, 1169 yılına gelindiğinde Mısır’a hâkim olmuştu bile. Bu başarılı kumandanın Mısır’da elde ettiği başarılar, bölgedeki Haçlı varlığı için büyük bir tehdit haline gelecek olan yeni bir siyasî idealin biçimlenmesine neden ve aynı zamanda Haçlılar için de sonun başlangıcı olacaktı. Nitekim onun Mısır’ı ele geçirdikten kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine, yerini, yanında bulunan ve çok geçmeden adını herkesin duyacağı Selahaddin Eyyubi aldı. Onun dönemi, uzun yıllardan beri Şiî düşüncenin merkezi olan Mısır coğrafyasının giderek Sünnî İslâm’ın merkezlerinden birine dönüşeceği sürecin de başlangıcı oldu. Selahaddin Eyyubi’nin Mısır’da gerçekleştirdiği ilk büyük iş, hiç kuşkusuz Nureddin Mahmud’un emriyle Fatımi halifesi adına okunan hutbelere son verip hutbeleri Abbasi halifesi adına okutmak, bir diğer ifadeyle Fatimi Hilafeti’ne son vermek oldu.

1174 yılında Nureddin Zengi’nin vefatından sonra başta Mısır olmak üzere Filistin, Suriye ve el-Cezîre’nin yukarı kısımlarına kadar uzanan geniş sahada kendi hâkimiyetini kuran ve İslâm dünyasının en önemli lideri haline gelen Selahaddin Eyyubi, aynı zamanda vefatına kadar da Haçlılar ile mücadelenin bayraktarlığını yaptı. Nitekim o, ortaya koyduğu gayretin meyvesini elde edeceği büyük başarılar ile alacak ve 4 Temmuz 1187’de Hittîn’de yapılan savaşta Kudüs Krallığı’nın hemen hemen bütün askerî gücünü yok ettikten kısa süre sonra Kudüs’ü teslim almayı başarıp 2 Ekim 1187 tarihinde de mukaddes beldeye muzaffer bir komutan olarak girecekti. Şehri fethettikten sonra Haçlıların yaptığı vahşetin aksine Kudüs halkına son derece merhametle muamele eden Selahaddin, binlerce kişiyi serbest bırakacak, fidye karşılığı serbest bıraktıklarından da o günün şartlarında oldukça az sayılabilecek bir miktarda fidye almayı yeterli görecekti.

III. Haçlı Seferi

Selahaddin Eyyubi’nin Haçlılar karşısında kazandığı Hittîn zaferi ve Kudüs’ün yeniden Müslümanların eline geçmesi, Avrupa’da büyük bir üzüntü ile karşılandı. Katolik Hristiyan âlemi büyük bir şok içerisindeydi. Böyle bir şeyin olabileceğine kimse ihtimal vermediği gibi, Tanrı’nın yeniden buna müsaade edeceğine de kimse inanmıyordu. Fakat olmuştu işte. Daha önce günahları dolayısıyla birçok Haçlı ordusunu Türklerin kılıçlarına yem eden Tanrı yine aynı şeyi yapmış, kendilerine layık gördüğü Kudüs’ü muhafaza etme şerefini günahlarının çokluğu dolayısıyla bir kez daha geri almıştı (!). Fakat buna tahammül edemezlerdi. Yeniden o kutsal şehre hâkim olmak için ne gerekiyorsa yapılacak, şapellerde diz çökülüp Tanrı’dan af ve merhamet dilenilecekti. Papalık hiç vakit kaybetmeden harekete geçti. Bu doğrultuda yalnızca yeni bir Haçlı Seferi çağrısı yapılmakla kalınmadı, aynı zamanda hem Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa hem de Fransa ve İngiltere kralları ile temasa geçildi. Avrupa’nın üç büyük hükümdarı da Haçlı Seferi’ne katılmayı kabul ederek hemen hazırlıklara başladılar. İlk olarak yola çıkan Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa oldu. Mayıs 1189’da büyük bir ordu ile hareket eden Alman İmparatoru, Bizans İmparatoru II. Isaakios Angelos ile yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle İstanbul tarafına yönelmeden, Çanakkale Boğazı’ndan Anadolu’ya geçti. Bu sırada Türkiye Selçukluları hükümdarı olan II. Kılıçarslan, daha önce dedelerinin yaptığının aksine Haçlı ordusunu durdurma girişiminde bulunmadı. Ancak Alman ordusunun, Türklerin hâkimiyet sahasına girdikten sonra rahat bir şekilde yoluna devam ettiği de söylenemez. Haçlılar, yolculuk boyunca sürekli saldırılara maruz kaldılar. Vur kaç taktiği ile yürütülen baskınlarla devamlı taciz edilen Alman Haçlıları, Türklerin saldırılarına maruz kalarak yiyecek ve içecek sıkıntısı çekmelerinin sorumlusu olarak II. Kılıçarslan’ı gördükleri için Konya’ya saldırdılar. Türk baskınlarını desteklediğini düşündükleri Selçuklu Sultanı’na haddini bildirecek, başkentini başına yıkacaklardı. Bununla birlikte acele etmeleri de gerekiyordu. Zaman hızla geçiyor, sefer şartları orduyu bunaltıp askerlerin hevesini kırıyordu. Bütün bu kötü şartların da etkisiyle bir an önce Anadolu’dan çıkarak Suriye’ye ulaşmak isteyen Barbarossa, Sultan II. Kılıçarslan ile anlaşma yapıp Konya’dan ayrıldı ve Toros geçitlerine yöneldi. Fakat hayatının sonuna gelmiş, yeryüzünde alacağı nefes ve içeceği su tükenmişti. Ordusunun önünde ilerlerken serinlemek için girdiği Göksu nehrinde boğularak beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Bu olaydan fazlasıyla etkilenen Alman Haçlıları dağıldı ve yalnızca Barbarossa’nın oğlu Friedrich’in idaresindeki küçük bir birlik Suriye’ye ulaşabildi.

Büyük bir hezimet ve imparatorlarının kaybı ile neticelenen Almanların Haçlı Seferi, bir anlamda Avrupalılar için kalıcı dersler çıkardıkları kötü bir deneyim oldu. Artık Türklerin yurdu olduğunu kabul etmek zorunda kaldıkları Anadolu’dan geçmeye çalışmanın kendilerine ne kadar pahalıya mal olduğunu gören Avrupalılar, bundan sonraki seferler için başka bir yolu, deniz yolunu tercih edecek, bir başka ifadeyle, Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın başına gelenler, Hristiyan Batı açısından Haçlı Seferleri stratejinin değişmesi ile sonuçlanacak yeni bir bakış açısını hâkim kılacaktı.

Kendi iç meseleleri nedeniyle Fransa Kralı II. Philippe Auguste ile İngiltere Kralı I. Richard (Aslan Yürekli)’ın Yakındoğu’ya hareketleri gecikmişti. Nihayet her iki kral 1190’da bir araya gelip aralarında, ele geçirilecek yerlerin eşit olarak paylaşılması konusunu da içeren bir anlaşma yaptıktan sonra deniz yoluyla ve ayrı ayrı olmak üzere Suriye’ye hareket ettiler. II. Philippe ile I. Richard Suriye sahillerine ulaştıklarında, Akka Haçlılar tarafından kuşatılmış durumdaydı. Tabir yerindeyse tam zamanında yetişmiş, bu şekilde Haçlı ordusuna taze kan olmuş ve ihtiyaç duydukları desteği sağlamışlardı. Dolayısıyla Haçlılara gelen takviye kuvvetler karşısında iyice zor duruma düşen ve daha fazla direnemeyen Akka, Temmuz 1191’de teslim olmak zorunda kaldı. Taraflar arasında esirlerin değişimi, Kutsal Haç’ın iadesi gibi şartları içeren bir anlaşma yapıldı. Bununla birlikte Haçlılar anlaşmaya riayet etmediler ve Richard, tutsak Haçlı ileri gelenlerinin hepsinin serbest bırakılmadığını gerekçe göstererek Müslüman esirleri bırakmadığı gibi, binlerce insanı kadın,çocuk, genç, ihtiyar demeden de katletti.

richard
Fransız ressam Merry-Joseph Blondel'in yaptığı İngiltere Kral I. Richard'ın resmi

Diğer taraftan II. Philippe Auguste ile I. Richard, teslim olan Akka’nın bölüşülmesi konusunda anlaşmazlığa düştüler. Birbirlerine pek güvenmedikleri görülen Haçlı reisleri adeta geri dönmek için bahane arıyorlardı. Nitekim Richard’ın hareketlerinden rahatsız olan Fransa Kralı, Akka’yı Müslümanlardan geri almış olmakla daha önce ettiği Haçlı yeminini yerine getirdiğini düşünerek ülkesine döndü. Bölgede kalmanın çok da anlamlı olmadığını düşünen tek kişi o değildi. Bir müddet daha bölgede kalan Richard, 1192’de Selahaddin Eyyubi ile bir barış anlaşması yaptıktan sonra Tanrı’nın Krallığı’ndan ayrıldı.

Sonuç olarak Üçüncü Haçlı Seferi de beklenen başarılar elde edilemeden hayal kırıklığı içerisinde sona erdi. Alman İmparatoru ile Fransa ve İngiltere kralları, Kudüs’ü geri almak amacıyla düzenledikleri Üçüncü Haçlı Seferi’nde amaçlarına ulaşamadıkları gibi Friedrich Barbarossa da sefer sırasında hayatını kaybetmişti. Haçlılar açısından bu seferin bir kazanımı olarak, Haçlı krallıklarının bölgedeki varlıklarının bir süre daha devamını sağlamış olmaları gösterilebilir. Bir diğer kazançları ise Kıbrıs’ın Latinlerin eline geçmiş olmasıdır.

IV. Haçlı Seferi

Selahaddin Eyyubi’nin 1193 yılında vefat etmesi ile Eyyubiler arasında başlayan hâkimiyet mücadeleleri yalnızca devleti değil, aynı zamanda Haçlılar ile yürütülmekte olan mücadeleyi de zayıflatmıştı. Bu durumu fırsata dönüştürme gayreti içerisinde olan Papalık, Kudüs’ün geri alınması ve Yakındoğu’daki Haçlı hâkimiyetinin güçlendirilmesi için yeni bir Haçlı Seferi düzenlenmesini istiyordu. Yapılan istişareler sonucunda bu yeni Haçlı Seferi’nin Mısır üzerine yapılması kararlaştırıldı. Bu şekilde hem Haçlıların önünde uzun zamandır en büyük engel olan Eyyubiler saf dışı bırakılacak, hem de Kudüs’e uzanan daha güvenli bir yol bulunacaktı. İhtiyaç duyulan gemilerin temini için Venedik’in desteği istendi. Fakat bölgenin ticarî sirkülasyonundan aslan payını almakta olan Venedik böyle bir sefere sıcak bakmıyordu. Nitekim Mısır üzerine yapılacak bir seferin ticari ilişkilerine zarar vereceğinden endişe eden Enrico Dandolo idaresindeki Venedik yönetimi seferin Macarların elinde bulunan Dalmaçya bölgesindeki Zara üzerine yapılmasını sağladı. Şehrin ele geçirilmesinden sonra Haçlıların Zara’da bulunduğu sırada İstanbul’da tahttan indirilip hapsedilen Isaakios Angelos’un oğlu Aleksios’un tahta oturmasına yardım edildiği takdirde Haçlıların Venedik’e olan borçlarını ödeme, Mısır’a düzenlenecek sefer için gerekli para ve malzemeleri sağlama, askeri yardımda bulunma teklifleri ve Papa’ya boyun eğmeyi kabul edeceğini bildirmesi üzerine İstanbul’a yöneldiler. Haziran 1203’de İstanbul önlerine ulaşan Haçlılar, verilen sözlerin yerine getirilmemesi ve Bizans tahtı için verilen mücadelenin sağladığı uygun ortamdan da yararlanarak Nisan 1204’de şehre girdiler. Haçlı liderlerinin de izni ile İstanbul üç gün boyunca korkunç bir şekilde yağmalandı, tahrip ve talan edildi. İmparatorluk başkenti İstanbul, tarihin gördüğü en ağır ve en korkunç yağmalardan birine şahit oldu. Seferin sonucunda Latinler İstanbul’da 1261 yılına kadar sürecek kendi hâkimiyetlerini kurarken, İstanbul’dan kaçmak zorunda kalan Theodoros Laskaris İznik’te, Aleksios ve David Komnenos kardeşler Trabzon’da, Mikhail Angelos ise Epiros bölgesinde yeni devletler kurdular.

Çocukların Haçlı Seferi

Yüzyılı aşkın bir süreden beri çeşitli vesilelerle bütün Avrupa’da sürdürülen Haçlı Seferi çağrıları ve yapılan propagandalar, toplumun çeşitli katmanlarında yankı buluyordu. Nitekim bu çağrı ve propagandalardan herkes gibi çocuklar da çok etkilenmişti. Öyle ki Batı dünyasında çok yaygın olan “Tanrı’nın günahlarından dolayı Haçlılara başarı nasip etmediği” düşüncesi ancak günahsız olan çocukların Kudüs’ü alabileceği şeklinde bir algının ortaya çıkmasına sebep olmuş, binlerce çocuk 1212 yılında Kudüs’te Haç’ı hâkim kılmak üzere Almanya ve Fransa’dan yola çıkıp liman şehirlerine ulaşarak Kutsal ülkeye gitmeye çalışmışlardı. Ancak bu çocukların bir bölümü daha sahile ulaşamadan hayatını kaybetmiş, limanlara ulaşabilenlerin bir kısmı Hristiyan tacirler tarafından Kutsal ülkeye götürülmek üzere kandırılıp gemilere bindirilmiş ve korsanlara satılarak köle yapılmışlardır. Çocukların önemli bir bölümünün ise akıbeti bilinmemektedir.

V. Haçlı Seferi

Haçlı Seferi düşüncesinin artık Avrupa toplumunun bilinçaltına yerleştiği ve her vesile ile yeniden ortaya çıkarak Hristiyan Batılıların bir araya gelebilme olasılığını tetiklemekte olduğu gerçeği, Papalığın 1215 yılında yeni bir sefer için harekete geçmesiyle bir kez daha su yüzüne çıktı. Yapılan çağrıdan sonra sefer hazırlıklarına girişildi ve ilk olarak 1217’de Macar Kralı II. Andreas ile Avusturya Dükü V. Leopold’un kuvvetleri Akka’ya ulaştılar. Sefere çıkmayı kabul eden Alman İmparatoru II. Friedrich ise Papa’dan izin alarak seferini ertelemiş olsa da, hemen ertesi yıl büyük çoğunluğunu Almanların oluşturduğu bir donanma da 1218 yılının ilkbaharında Akka’ya gelmişti.

Düzenlenen bu sefer, Doğu’daki Haçlılar için de sürpriz oldu. Çünkü yaklaşık yirmi yıldır taraflar arasında barış hâkimdi ve ticaret gelişmişti. Her iki taraf da durumdan memnun görünüyordu. Ancak Jean de Brienne, ortaya çıkan bu durumdan yararlanmak istedi. Haçlı donanmasının Jean de Brienne komutasında Mısır’a yöneldiği haberi üzerine el-Adil Suriye’de ordusunu toplarken, oğlu el-Kâmil de Mısır’daki kuvvetleriyle vakit kaybetmeden harekete geçmişti. Haçlı kuvvetleri bu sefer dikkate değer ölçüde tehditkârdılar. Eyyubilerin işi gerçekten de zor gibiydi. Nitekim Haçlıların Ağustos 1218’de Dimyat limanını ele geçirdikleri haberinin gelmesi üzerine el-Adil üzüntüsünden hayatını kaybetmiş ve yerine Suriye’de küçük oğlu el-Muazzam, Mısır’da ise büyük oğlu el-Kâmil geçmişti. Öte yandan Haçlılar da duracak gibi değillerdi ve Papa tarafından hazırlanmış olup çoğunluğu Fransızlardan oluşan yeni bir ordu da Eylül 1218’de Dimyat’a ulaşmıştı. Kardinal Pelagius yönetimindeki bu Haçlı ordusu, 1219 yılı Şubatı’nda Müslümanların boşalttığı Adiliye’ye girdi ve Dimyat’ı tamamen kuşattı. Haçlılar karşısında başarılı olamayacağını anlayan el-Kâmil, Mısır’dan çekildikleri takdirde kendilerine Kudüs’ü vermeyi teklif ederek anlaşma yapmaya çalışsa da bu önerisi Kardinal Pelagius tarafından kabul edilmedi. Öyle ya, hem Mısır’ı hem de Kudüs’ü almak varken neden yalnızca Kudüs’e razı olsundu ki?

Adiliye’yi ele geçirdikten sonra durmayan Haçlılar işgale devam ettiler. 1219 yılının Kasım ayına gelindiğinde Dimyat’ı ele geçirmiş ve Ulu Cami’yi katedrale çevirmişlerdi bile. Haçlılar cephesinde yeni bir şey yoktu. Şehir ahalisini köle yapıp pazarlarda sattılar, küçük çocukları vaftiz edip hizmetkâr ve çömez olarak din adamlarının yanına verdiler. Gelişmeleri takip etmekte olan el-Kâmil Haçlıları durdurmanın hiç de kolay olmayacağını görmüştü. Üstelik kendisine ulaşan ve doğruluğunu da teyit ettiği haberlere bakılırsa, Alman İmparatoru II. Friedrich de Bavyera Dükü Ludwig’i büyük bir kuvvet ile Mısır’a göndermişti. Ne yapacağını şaşıran ve endişe içerisinde kıvranan el-Kâmil, yeni Haçlı kuvvetleri gelmeden bölgedeki savaşı bir hal yoluna koymak zorundaydı. Nitekim bu amaç doğrultusunda Haçlılarla yeniden anlaşmaya çalıştı ve bu defa onlara otuz yıllık bir mütareke karşılığında Kudüs’ü ve Filistin’i bırakmayı teklif etti. Fakat Pelagius’un fikri değişmemişti. Kendisinin de alabileceği şeyler karşılığında anlaşma yapmayı doğru bulmuyordu. Eğer el-Kâmil anlaşmak istiyorsa, o zaman kendisine daha farklı ve ulaşamayacağı bir şeyler vermeliydi. Teklifi hiç duraksamadan reddettiği gibi, derhal de harekete geçerek düşmanının üzerine yürüdü. Fakat bu defa el-Kâmil üstün gelmiş ve anlaşma yapmak isteyen taraf Pelagius olmuştu. Haçlıların başka bir seçeneği kalmamıştı. Dimyat’ı tahliye ettiler ve İmparator II. Friedrich’in de onaylayacağı sekiz yıllık mütarekeyi kabul etmek zorunda kalıp başarısızlıkla sonuçlanan bir seferlerini daha tamamladıktan sonra Eylül 1221’de Mısır’dan ayrıldılar. Öte yandan bu seferden asıl zararlı çıkanlar, vatandaşlık haklarına sınırlamalar getirilerek vergileri ağırlaştırılan ve kiliseleri kapatılan Mısır’ın yerli Hristiyanları ile itibarlarını kaybeden İtalyan tacirler olmuştu.

VI. Haçlı Seferi

Daha önce Papa’dan izin alarak çıkma sözü verdiği Haçlı Seferi’ni ertelemiş olan Alman İmparatoru II. Friedrich, 1225 yılında Jean de Brienne’nin “Kudüs Kraliçesi” unvanını taşıyan kızı Jolande ile evlenmişti. Bu şekilde resmî olarak Kudüs Krallığı’nın varisi haline gelmiş, böylece Kutsal Topraklara sefer düzenleme sorumluluğunu üstlenmişti. Kudüs onun ülkesiydi artık ve orayı “kâfirlerin” elinde bırakamazdı. Bu onun itibarını sarsacağı gibi, aynı zamanda siyasî meşruiyetini de tartışmaya açabilirdi. Bu bakımdan, Kudüs’ü geri almak için bir Haçlı Seferi düzenlemek onun için dindarca bir gösteri değildi. Siyasî geleceği için de bu seferi gerçekleştirmek zorundaydı. Nitekim kısa süre içerisinde hazırlıklara başladı ve hatırı sayılır miktarda askerden oluşan büyük bir ordu oluşturarak vazifesini icra etmek üzere planlar yapmaya başladı. Hazırlanan ordunun önemli bir kısmını hiç vakit kaybetmeden, deniz yoluyla 1227 yılı yazında harekete geçirip Hristiyanlar arasında bir hareketlilik ve heyecana neden olsa da, kendisi hastalığını gerekçe göstererek hareket tarihini bir kez daha erteledi ve anlaşma taraftarı olan Mısır hâkimi el-Kâmil’in elçilerini kabul ederek görüşmeler yaptı. Ancak birtakım bahaneler ileri sürerek Haçlı Seferi’ne iştirak etmeyi ikinci defa askıya alan İmparator’u, Mart 1227’de ölen Honorius’un yerine geçen Papa IX. Gregorius affetmeye yanaşmayarak onu aforoz etti. Bu arada karısı Jolande’ın ölümü nedeniyle Kudüs Kralı unvanını da kaybetmişti. Bu olumsuz şartlar altında 1228 yılında yola çıkan Friedrich, Akka’ya ulaştığında hiç de hoş karşılanmadı. Askeri gücünün zayıflığının farkında olduğundan, Sultan el-Kâmil ile anlaşma yolunu seçti. Yapılan görüşmeler sonucunda el-Kâmil, Kudüs ve bazı başka şehirleri Haçlılara vermeyi kabul etmiş, 1229 yılında taraflar arasında on yıl geçerli olacak bir anlaşma imza edilmişti. Böylece gerek fethi gerekse korunması için verilen onca mücadeleden sonra Kudüs, hiç savaş yapılmaksızın talihsiz bir şekilde Haçlılara terk edildi. Öte yandan aforoz edilmiş bir İmparator olarak Akka’ya gelen II. Friedrich, Kudüs’ü Müslümanlardan geri alma başarısını gösterse de hal ve hareketleriyle müslim-gayrimüslim herkesin nefretini kazanan sevimsiz bir hükümdar olarak memleketine döndü.

İslam dünyasında büyük bir şaşkınlığa ve üzüntüye neden olan anlaşmayı yapan Sultan el-Kâmil’in 1238’deki ölümünden sonra yaşanan hâkimiyet mücadelesini kazanan el-Salih’in çağrısı üzerine Kudüs, Moğolların önünden kaçarak Suriye’ye giren Harezmli Türkler tarafından 1244 yılında Haçlılardan geri alındı.

VII. Haçlı Seferi

Alman İmparatoru II. Friedrich ile Sultan el-Kâmil’in on yıl süreyle devam edecek mütarekenin süresi dolmadan Papalık yeni bir Haçlı Seferi hazırlıklarına başlamıştı. Harezmli Türklerin Kudüs’ü ele geçirmeleri ve Eyyubilerin saldırıları karşısında çok zor bir sürece giren Haçlılar, Avrupa’dan acil yardım istemek zorunda kalmışlardı. Bu yardım çağrısı üzerine, dindar bir hükümdar olan Fransa Kralı IX. Saint Louis sefere çıkmaya karar verdi ve yaklaşık üç yıl süren uzun soluklu bir hazırlık döneminden sonra Ağustos 1248’de denize açılarak Eylül ayında Kıbrıs’a ulaştı. Kararlıydı. Daha önceki Haçlı Seferleri ile bir türlü başarılamayanı gerçekleştirecek, Kutsal Toprakları bir kez daha ve bu sefer kalıcı bir şekilde İsa’nın Krallığı’nın bir parçası haline getirecekti. Kıbrıs’ta Haçlı ileri gelenleriyle seferin planlanması konusunda istişareler yaptı ve bu görüşmelerde seferin Mısır üzerine yapılması kararlaştırıldı. Mayıs 1249’da Kıbrıs’tan hareket eden Kral IX. Saint Louis, ilk etapta ve bir çırpıda Dimyat’ı ele geçirmeyi başarmış, Fransa’dan gelen yardımcı birliklerle hem askerî gücü hem de kendine olan güveni artmıştı. Eyyubi hükümdarı es-Salih’in vefatının yaratacağı boşluktan yararlanmak için Kahire üzerine yürüdü. Yapılan plan tıkır tıkır işliyordu. Haçlı ordusu tarafından çıkarılan öncü birlikler, hazırlıksız yakaladığı Eyyubi kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Öyle ki, elde edilen bu başarı Haçlıların öncü birliklerinin komutanı Robert d’Artois’i cesaretlendirmiş, ona Mısır ordusunu tamamen imha edebileceği zannını vermişti. Nitekim o, arkadan gelen asıl orduyu bekleme gereği duymadan ilerlemeye devam ederek kaçan askerleri takibe koyuldu. Fakat yanlış yaptığını anlaması için çok beklemesi gerekmedi. Haçlıların öncü birliklerinin baskını sırasında hayatını kaybeden Fahreddin’in yerine kumandayı eline alan Baybars, birlikleri düzene sokup askerleri kısa süre içerisinde toparlamayı başarmış ve Mansure’ye giren Haçlıları tuzağa düşürmüş, Robert de dahil hemen hepsinin öldürülmesini sağlamıştı. Baybars’ın kazandığı bu önemli zafer, adeta rüzgârın tersine dönmesine neden olmuş, Mısır ordusunu bu anlamda üstün duruma getirmişti. Nitekim bu üstünlük daha sonra da devam etti. 1250 yılında Sultan Turanşah’ın Dimyat’tan Haçlılara yiyecek taşıyan gemileri ele geçirmesi ve hemen ardından başlayan açlık ve salgın hastalık Avrupalıları zor duruma düşürecek, Mansure’den çekilmeye başlayan Haçlıları ağır bir mağlubiyete uğratan Turanşah, Kral Louis’i esir alacak, Dimyat’ı teslim etmek ve fidye ödemek karşılığında hayatını kurtarabilen Kral, önce Akka’ya gidip burada dört yıl kaldıktan sonra ülkesine geri dönecekti.

VIII. Haçlı Seferi 

Tutsaklıktan fidye vererek kurtulan Fransa Kralı IX. Louis, uğradığı hezimeti bir türlü hazmedememiş, ülkesine döndükten hemen sonra yeni bir sefer için hazırlıklara başlamıştı. Muhakkak geri gidecek, geçen sefer yapamadığını bu sefer mutlak surette gerçekleştirecekti. 1270 yılına gelindiğinde hazırlıklarını tamamlayan Kral, bu defa daha farklı bir strateji üzerine yoğunlaştı ve kardeşi Charles d’Anjou’nun da yönlendirmesiyle Haçlı Seferi’ni Tunus üzerine yaptı. Fakat Louis’nin talihi bu sefer de yaver gitmedi. Temmuz 1270’de Kartaca sahillerinde karaya çıkan Haçlı ordusunu bu defa da salgın hastalık perişan etti. Kral Louis ve binlerce Haçlı askeri hastalıktan öldü. Sağ kalanlar ise bin bir güçlük ve zahmetle İtalya’ya geri dönmek zorunda kaldılar. Bu başarısız sefer, Haçlıların son bir gayret ile ayağa kalkıp İslam dünyası üzerine çökme girişimiydi. Fakat anlaşıldı ki, artık Haçlıların güçleri tükenmiş, yeni bir sefer için ne enerjileri ne de güçleri kalmamıştı. Fransa Kralı’nın Tunus üzerine yaptığı seferin hüsranla sonuçlanmasından sonra mevcut durumu bu merkezde ele alan Sultan Baybars, Suriye’de Haçlılar üzerine askerî birlikler sevk etti ve onları dar bir alana hapsederek siyasî etkilerini fiilî olarak adeta sona erdirdi. Onun başladığı işi ardılları tamamlayacak, Sultan Kalavun ve oğlu el-Eşref Halil dönemlerinde yürütülen kararlı mücadeleler ile Haçlıların Yakındoğu’daki siyasi varlığına son verilecekti.

Sonuç olarak 1291’de son Haçlı kalıntılarının da temizlenmesiyle Yakındoğu’daki Haçlı hakimiyeti son bulsa da Haçlı Seferleri düşüncesi bitmek bir yana, zaman içerisinde daha ideolojik bir form edinerek varlığını devam ettirdi. Avrupa’da her dönemde Haçlı Seferi propagandaları yapıldı ve Haçlılık fikir hiçbir zaman kaybolmadı. Nitekim Osmanlıların Balkanlar ve Orta Avrupa’daki ilerleyişine karşı ‘Türkleri önce Avrupa ve Balkanlardan, daha sonra da Anadolu’dan çıkarmak için yapılan girişimler ‘geç dönem Haçlı Seferleri’ adıyla tarihteki yerini aldı. I. Dünya Savaşı sonunda uygulamaya konulmak istenen Sevr Antlaşması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yine bugün uluslararası sorunların çözümünde Türklere ve Türkiye’ye çıkarılan zorluklar ile bölgede süregelen savaşlar da Haçlı düşüncesinin “ başlangıçtaki o hedeflerinin” ürünü olarak okunabilir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakçalar
Abû’l-Farac İbnü’l-İbrî (G. Barhebraeus), Chronicon Syriacum, İngilizce’den Türkçe’ye çev. Ömer Rıza Doğrul, Abû’l-Farac Tarihi, I-II, Ankara 1987.
Albertus Aquensis, Liber Christianae Expeditionis pro Ereptione et Restitutione Sancte Hierosolymitonae Ecclesiae, Almanca çev. H. Hefele, Geschichte des ersten Kreuzzuges, I-II, Jena 1923.
Altan, Ebru, İkinci Haçlı Seferi (1147-1148), Ankara 2003.
Anna Kommena, Alexiad, İngilizce çev. Elizabeth A.S. Dawas, London 1967;Türkçe çev. Bilge Umar, İstanbul 1996.
Anonim Süryani Vekayinâmesi(Anonymous Chronicle), İngilizce çev. A. S. Tritton, “The First and Second Crusades from an Anonymous Syriac Chronicle”, JRAS, Londra 1933 (January), I. Kısım s. 69-101, II. Kısım 273-305.
Ayönü, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, Ankara 2014.
Azimî, Tarih, neşr. ve Türkçe çev. Ali Sevim, Azimî Tarihi Selçuklularla İlgili Bölümler, Ankara 1988
Cahen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Türkçe çev. Yıldız Moran, İstanbul 1979.
Demirkent, Işın, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi (1098-1118), I, Ankara 1990.
_______ , Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi (1118-1146), I, Ankara 1987.
_______ , Haçlı Seferleri, İstanbul 1997.
 _______ , "Urfa Haçlı Kontluğu Tarihine Bir Bakış (1098-1146)", Belleten,  Sayı 206, Ankara 1989, s. 167-174.
_______ , “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, TD, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız Hatıra Sayısı, Sayı 35, İstanbul 1994, s. 65-78.
_______ , “1101 Yılı Haçlı Seferleri”, Prof. Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul 1995, ss. 17-56.
_______ , “Haçlı Seferlerinin Başlaması ve Mahiyeti”, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri 26-27 Mayıs 1997 Bildiriler, İstanbul 1998, ss. 1-14.
_______ , “Haçlılar”, TDV İslam Ansiklopedisi, XIV, İstanbul 1996, ss. 525-546.
Ersan, Mehmet, “I. Haçlı Seferi Sırasında Kilikya (Çukurova)’nın Haçlıların Eline Geçmesi”, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri 26-27 Mayıs 1997 Bildiriler, İstanbul 1998, s. 65-72.
_______ , “Birinci Haçlı Seferine Katılan Asiller Arasında Cereyan Eden Mücadeleler”, Türk Kültürü İncelemeleri, Sayı 2, 2000, ss. 31-48.
Ersan, Mehmet-Alican, Mustafa, Selçukluları Yeniden Keşfetmek, İstanbul 2012.
Fulcherius Carnotensis, Gesta Francorum Hierosolimitana Peregrinantum (1095-1126), Türkçe çev. İlcan Bihter Barlas, Kudüs Seferi, İstanbul 2009.
Geoffrey Villahardouin, The Chronicle of Fourth Crusade and the Conquest of Constantinople, Türkçe çev., Ali Berktay, Konstantinopolis’de Haçlılar, İstanbul 2001.
Gesta Francorum et aliorum Hierosolimitanorum, Ed. ve İngilizce çev. Rosalind Hill, London 1962.
Gindler, P., Graf Balduin I. von Edessa, Halle 1901.
Heyd, W., Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, Türkçe çev. Enver Ziya Karal, Ankara 2000.
Holt, P. M., Haçlılar Çağı 11. Yüzyıldan 1517’ye Yakındoğu, Türkçe çev. Özden Arıkan, İstanbul 1999.
Ioannes Kinnamos, Historia, Türkçe çev. Işın Demirkent, Ankara 2001.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, Türkçe çev. X-XI, Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987; XII, Türkçe çev. Ahmet Ağırakça- Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987.
Jean Sieur de Joinville, “Chronicle of the Crusades of St. Lewis”, History Memoirs of the Crusades Türkçe çev. Cüneyt Kanat, Bir Haçlının Hatıraları, Ankara 2002.
Kanat, Cüneyt, “Memlûkler ve Çukurova”, Efsaneden Tarihe Tarihten Bugüne Adana: Köprübaşı, Hazırlayanlar Erman Artun-M. Sabri Koz, İstanbul 2000, s. 92-107.
Kanat, Cüneyt-Burçak, Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, İstanbul 2013.
Kopraman, Kâzım Yaşar, "Mısır Memlûkleri", DGBİT, IV, İstanbul 1990.
_______, “Mısır Memlûkleri (1250-1517)”, Türkler, V, Ankara 2002, s. 99-126.
Küçüksipahioğlu, Birsel, Trablus Haçlı Kontluğu Tarihi, İstanbul 2007.
_______, “Haçlı Devletleri”, Türkler, VI, Ankara 2002, ss. 687-694.
Niketas Khoniates, Historia, Türkçe çev. Fikret Işıltan, Niketas Khoniates. Historia (Ioannes ve Manuel Komnenos Devirleri), Ankara 1995; Işın Demirkent, Niketas Khoniates’in Historia’sı (1195-1206) İstanbul’un Haçlılar Tarafından Zaptı ve Yağmalanması, İstanbul 2004.
Odo of Deuil, The Journey of Louis VII to the East, İngilizce çev. Virginia Gingerick Berry, New York 1948.
Ostrogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Türkçe çev. Fikret Işıltan, Ankara 1991.
Özaydın, Abdülkerim, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001.
Runciman, Stevan, Haçlı Seferleri Tarihi, I-III, Türkçe çev., Fikret Işıltan, Ankara 1987.
Sevim, Ali, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, Ankara 1983.
_______, "Haleb Selçuklu Melikliği Fahrü'l-Mülûk Rıdvan Devri (Nisan 1095-Aralık 1113)", SAD, II, 1970, s. 1-66.
Sıbt İbnü'l-Cevzî, Mir'atü'z-Zeman fî Tarih ül-Âyan (Selçuklularla ilgili kısmı yayınlayan) Ali Sevim, Ankara 1968.
Simbat, Vekayinâme (951-1334), Türkçe çev. H. D. Andreasyan, (TTK’nda basılmamış nüsha), Ter/68.
Süryani Keşiş Mikhail, Vekayinâme, I-II, Türkçe çev. Hrant D. Andreasyan, (TTK'nda basılmamış nüsha).
Şeşen, Ramazan, Salahaddin Devrinde Eyyubiler Devleti, İstanbul 1983.
_______, Haçlılar Önünde Sultan Baybars, İstanbul 2016.
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, Siyâsi Tarih, Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318), İstanbul 1984.
Urfalı Mateos, Vekayinâme (952-1136) ve Papaz Grigor'un Zeyli (1131-1162), Türkçe çev. Hrant D. Andreasyan, Ankara 1987.
Usta, Aydın, Müslüman-Haçlı Siyasi İttifakları Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, İstanbul 2008.
 
 
 

 

DİĞER MAKALELER
Türkleri Durdurma Projesi: Haçlı Seferleri
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun