Haçlı Seferlerine Giden Süreçte Avrupa

Haçlı Seferlerine Giden Süreçte Avrupa

IV. yüzyılın ortalarından itibaren Hunların batıya doğru hareket ederek Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan kavimleri Orta ve Batı Avrupa’ya doğru sürmesiyle başlayan Kavimler Göçü hem Avrupa kıtasının bugünkü siyasal ve etnik haritasının hem de kıtada XI. yüzyılın sonunda başlayan Haçlı Seferleri'nin hemen öncesinde yaşanan sosyal ve ekonomik krizin temellerini atmıştı. Batı Avrupa’da Roma düzeninin yıkılmasını takip eden süreçte güçlü bir merkezi devlet otoritesinin olmaması ve istilaların devam etmesi sonucunda üretim ve ticaretin azalması, Orta Çağ Avrupa’sına özgü yeni bir iktisadi/sosyal düzen olan feodalizmin doğup gelişmesine yol açtı. Dışa kapalı bir ekonomi, ihtiyaç kadar üretim ve senyör-vassal ilişkileriyle tanımlayabileceğimiz feodal yapı, VIII. ve IX. yüzyıllarda kurumsallaştı. XI. yüzyıldan itibaren istila hareketlerinin yavaşlaması, yeni üretim yöntemlerinin uygulanmaya başlanması ve uygun iklim koşullarının ortaya çıkmasıyla birlikte ekonomik üretim artmış, ancak bu artış nüfus artış hızının altında kaldığı için açlık ve sefaleti önleyememişti.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Haçlı Seferleri kavramı, Roma Kilisesi tarafından yapılan çağrılara istinaden 1096-1270 yılları arasında Avrupa’dan İslam coğrafyasına yapılan askeri seferleri tanımlamak için kullanılır. Kavram daha sonra Avrupa’daki pagan halklar ve farklı mezheplere mensup Hristiyanlar arasında Katolik inancını yaymak için yapılan seferler için de kullanılmıştır. “Kutsal toprakları kurtarmak” gibi dini bir sloganla tetiklendiğinden ve sefere katılmayı kabul edenlerin üzerinde haç figürleri olan giysiler ve kalkanlar taşımalarından dolayı “Haçlı” sözcüğü kullanılmaktadır. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca Avrupa’nın farklı toplumsal katmanlarına mensup milyonlarca insan, dini ve ekonomik gerekçelerle savaşmak için bu seferlere katılmıştır. Bu anlamda, seferlerin dünyanın gördüğü en geniş kapsamlı kolonizasyon hareketlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bilimsel meraka konu olduğu yaklaşık son iki yüzyıldır tartışılan, üzerine sayısız bilimsel eser üretilen, sinemada, edebiyatta bir popüler kültür öğesi haline gelen ve birçok Batı dilinde bir deyim olarak kullanılan Haçlı Seferleri sadece Orta Çağı karakterize eden önemli bir olay değil; son bin yılın ekonomisini, jeopolitiğini, Batı’nın ve Doğu’nun bilimsel/kültürel dönüşümünü ve birbirlerine bakış açılarını açıklamakta kullanacağımız bir mihenk taşı, bir milattır.

Kısaca tanımlamaya çalıştığımız Haçlı Seferleri’nin nedenleri analiz edilirken iki temel noktanın ön plana çıktığı görülür. Bunlardan birincisi Hristiyan dünyasının aleyhine ilerleyen İslam fetihleri, ikincisi ise seferlerin başlangıç noktası olan Avrupa kıtasının içerisinde bulunduğu siyasal ve sosyo-ekonomik buhrandır. Bu kriz ortamının temelleri çok önceye, kavimler göçüne kadar dayanır. Batı Hunlarının tetiklediği bu büyük göç hareketi sonucunda Cermen kavimleri Avrupa’nın siyasal/demografik coğrafyasını ve ekonomik düzenini tamamen değiştirmişlerdir. Bu kavimlerden Ostrogotlar İtalya, Vizigotlar İspanya, Vandallar Kuzey Afrika ve Franklar da Fransa coğrafyasına yerleştiler.

Kavimler Göçü ve Avrupa’nın Siyasi Haritası

Kavimler göçünün ilk etkisi Roma İmparatorluğu’nun önce iki parçaya bölünmesi, ardından Batı kolunun yıkılması oldu. Batı Roma topraklarında farklı Cermen kavimleri tarafından kurulan krallıkların en önemlisi Frank Krallığı’dır. Merovenj Hanedanı’nın hakimiyeti sırasında Franklar Hristiyanlığa geçmişler, bu dinin Avrupa’da yayılması için mücadele etmişlerdir.  Kısa süre içerisinde bugünkü Fransa, Almanya, İsviçre, Hollanda, Belçika ve Kuzey İtalya’yı istila eden Frank Krallığı’nda 754 yılından itibaren Karolenj Hanedanı tahta geçti. Hanedanın en önemli hükümdarı olan Şarlman’a Papa tarafından Roma İmparatoru unvanı verilmesi üzerine bu devlet, Bizans Devleti’nden sonra Avrupa’da ikinci bir Hristiyan imparatorluk durumuna geldi. IX. yüzyılın sonunda hanedanın zayıflaması ve ortadan kalkmasının ardından devlet Doğu ve Batı Frank Krallığı şeklinde parçalandı. Batı Frankları Capet Hanedanı tarafından yönetilmeye başlandı. X. yüzyılın başında Cermen krallarından Otto, daha önce Karolenjyen Devleti’ne ait olan toprakların doğu kısmını ele geçirdi. Otto’nun kurduğu bu devlet, Papa tarafından Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu olarak tanınmış, varlığını bin yıl devam ettirmiştir.

Bu esnada İtalya coğrafyası da karışıktır. Ostrogotların ardından Lombard istilasına karşı Papa’nın Şarlman’dan yardım istemesi hem Papalık devletinin kuruluşunun hem de İtalya’da bin yıl kadar sürecek siyasal parçalanmışlığın temellerini attı. Zira Şarlman bölgeye müdahale ettikten sonra orta İtalya’yı Papa’ya vermiş, İtalya coğrafyasında Venedik, Cenova, Napoli, Floransa gibi şehir devletleriyle Lombard birliği ayrı ayrı güç kazanmaya başlamışlardı. Bu şehir devletleri hem Akdeniz ticaretinde hem de Haçlı Seferleri'nde çok önemli roller oynayacaklardır.

Avrupa’daki pek çok bölge gibi önceleri Roma İmparatorluğu’nun eyaleti olan Britanya Adası’nda, yerli Kelt kabileleri yaşamaktaydı. Adaya V. yüzyılda Anglosaksonlar göç etti. IX. ve X. yüzyıllarda İskandinavlar ve ardından XI. yüzyılın ortalarında Normanlar adayı istila ettiler. Normandiya dükü Fatih William 1066 yılında tahta geçerek İngiltere’nin ilk Norman kralı oldu. III. Haçlı Seferi’ne katılan ve Selahaddin Eyyubi ile giriştiği mücadelelerle tanınan kral I. Richard (Arslan Yürekli) da bu Norman hanedanının mensubudur.

 Normanların faaliyeti sadece Britanya’yı istila etmekle sınırlı kalmamıştı. XI. yüzyıl, aslında Avrupa’da Normanların yüzyılıdır demek yanlış olmayacaktır. İtalya coğrafyasında Bizans ve Lombardlar arasında bitmek tükenmek bilmeyen mücadeleler, Normanların paralı asker olarak büyük servetler kazanmalarına neden olmuştu. Normanlar önce İtalya’da Bizans ve Lombardların sahip çıkmadıkları topraklara yöneldiler; ardından önemli Norman soylularından Robert Guiscart liderliğinde Bizans’ın İtalya’daki topraklarını ele geçirmeye başladılar. Haçlı Seferleri'nin hemen arifesinde Normanlar Güney İtalya, Sicilya, Kuzey Fransa ve İngiltere’ye hakim durumda bulunuyorlardı.

Cermen kavimlerinden Vizigotların hakimiyetinde olan İber Yarımadası ise, VIII. yüzyıldan itibaren Müslüman akınlarına sahne olmuştur.  Vizigot Krallığı’nı ağır bir yenilgiye uğratan Emevi Devleti, kısa süre içerisinde tüm yarımadayı ele geçirerek, bölgede uzun bir süre devam edecek olan Müslüman hakimiyetinin temellerini atmıştır. 

Avrupa’nın Ayırt Edici Kimliği: Hristiyanlık

Avrupa’daki siyasal yapı bu şekildeyken, görünürde uğruna büyük seferler düzenlenen ve kan dökülen Hristiyanlığın bu kıtadaki gelişimi ve etki alanına da değinmemiz gerekir. VI. yüzyılda Frankların Hristiyanlığı kabul edişlerinin öneminden yukarıda bahsetmiştik. Bu iki açıdan önemlidir. Birincisi; Frank Krallığı’nın etki sahasında olan Saksonlar ile Kuzey ve Orta Avrupa’daki pagan halklar bu etkiyle Hristiyan olmaya başlamışlardı. Ardından IX. ve X. yüzyılda misyoner faaliyetleri ile Bohemyalılar, Hırvatlar, Polonyalılar, Macarlar ve İskandinavlar da Hristiyan oldular. İkincisi; artık Roma Kilisesi’nin bir koruyucusu vardı. Bizans’ın orta İtalya’yı kaybetmesinin ardından artan Lombard istilası siyasi istikrarsızlığı beraberinde getirmiş, Papalık makamını çok zor durumda bırakmıştı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bölgeye müdahale eden Franklar, krallarına imparator unvanı vermesi karşılığında orta İtalya bölgesini Papa’ya bırakmışlardı. Artık Bizans Devleti ile siyasal bir bağı da kalmayan Roma Kilisesi daha bağımsız hareket edecek, iki kilise arasındaki gerilim 1054 yılında kiliseler arasındaki kesin ayrılıkla doruk noktasına çıkacaktı. Teolojik düzlemdeki bu ayrılık, büyük bir hakimiyet mücadelesini de beraberinde getirdi. Artık iki rakip kilise için tek bir amaç vardı: Kendi iddiasını kabul ettirmek ve tüm Hristiyanlığı kendi inanç çatısı altında toplamak. Bu düşünceden hareketle Papalık, önce tüm Batı Avrupa kiliselerindeki ayin ve adetleri tek tipleştirmeye çalıştı. Özellikle İspanya’da Müslümanlar ile yapılan savaşlarda ele geçirdikleri bölgelerin kiliselerinde bu çalışmalar hızla meyvelerini vermişti. Elbette bu çalışmalar sadece teolojik kaygılarla yapılmıyordu; zira Roma Kilisesi yerel kiliselerin büyük mal varlıklarına sahip olduklarının farkındaydı. Aynı zamanda müstakil bir devlet olan Papalık, bu büyük mülklerden payını mutlaka almalıydı.

Hristiyanlığın savaşa bakış açısındaki dönüşüm de Haçlı Seferleri'ni anlamak açısından önemlidir. Erken Orta Çağ döneminde din uğruna yapılacak bir savaşın Hristiyanlık bakımından doğru olup olmayacağı ile ilgili teolojik tartışmalar sürüp gitmiştir. Bununla birlikte barbar kavimlerin sürekli faaliyetleri sonucu Avrupa her zaman savaşın içerisindeydi. Şövalyelik müessesesi de gelişiyor, bunların savaşlardaki kahramanlıkları ozanlar vasıtasıyla halk arasında dilden dile yayılıyordu. Ortalama bir Avrupalı, şan, şeref ve ün kazanmanın yolunun savaş meydanlarından geçtiği şeklinde bir düşünceye sahipti ki o şartlar altında haksız da sayılmazdı. Müslümanların İspanya’yı fethetmeleri, kiliseye bu duyguları kendi çıkarı için kullanabileceği bir fırsat verdi. IX. yüzyılda Papalık, Hristiyanlığın müdafaası için yapılan savaşta ölenlerin semâvi bir mükâfat kazanacaklarını ilân etti. Bundan birkaç yıl sonra ise bu uğurda ölenlerin şehit sayılacağı açıklandı. Papalığın bu politikaları, daha sonra kurulan Cluny tarikatı sayesinde Avrupa’da yaygınlaşmış, bunun sonucunda Hristiyanlık artık savaşı haklı görmenin ötesine geçmiş, bunu arzular hale gelmişti. Önce İspanya’daki Müslümanlarla yapılan savaşlarda uygulanan bu politika, çok geçmeden tüm Yakın Doğu coğrafyasını kan ve ateş gölüne çevirecekti.

Hristiyanlık, Papalığın gayretleri sonucu zamanla Avrupa halklarının ayırt edici kimliği haline gelmiştir. Bu gerçekleştirilirken en önemli politika, anti-İslam propagandasıydı. Bu propaganda ile Müslümanların Doğulu Hristiyanlara zulmettiği ve Kudüs’e yapılan hac ziyaretlerini engellediği şeklindeki düşünce tüm Avrupa’ya yayıldı. İspanya’daki Müslüman varlığı, Roma Kilisesi’nin bu propagandasının en önemli dayanağıydı. Türklerin Yakın Doğu coğrafyasında yeni bir ruhla hakimiyeti ele geçirmesi ve Hristiyanlığın doğu sınırını tehdit etmesi, Avrupa’daki İslam düşmanlığını daha da kuvvetlendirdi. Ayrıca Roma ve Bizans kiliseleri arasındaki anlaşmazlığın 1054’te kesin bir ayrılık ve karşılıklı aforozla sonuçlanmasıyla birlikte Roma Kilisesi, Bizans ve Müslüman hakimiyetinde bulunan tüm Doğu Hristiyanlarını kendi yüksek hakimiyetinde birleştirme gayesini gütmeye başladı. Bunun için, yukarıda da belirttiğimiz gibi ortak bir Avrupalı kimliği gerekiyordu. Böylelikle birbirleriyle savaşan asiller ve geniş halk kitleleri, İslam düşmanlığı ve Kudüs sevgisiyle yoğruldu.

Orta Çağ Avrupası’nın Temel Karakteri: Feodal Yapı

Haçlı Seferleri arifesinde Avrupa’daki temel iktisadi ve sosyal sistem feodalizmdi. En basit haliyle serf ve senyör arasındaki hukuki/iktisadi ilişkiler bütünü olarak tanımlayabileceğimiz feodal yapının temelleri, Roma İmparatorluğu’nun iktisadi kriz yaşadığı son dönemlerinde atılmıştı. Roma döneminde tarımsal üretim, özgür Romalı vatandaşların geniş arazilerinde, ağırlıklı olarak köle emeğiyle gerçekleştirilmekteydi. Büyük bir Akdeniz imparatorluğu olan Roma’nın ticaret yollarındaki hakimiyeti sayesinde bu üretim, dış pazarlara ve imparatorluğun uzak eyaletlerine yönelik de yapılabilmekteydi. Ticaret çok canlıydı; bu sayede şehir yaşamı da gelişmiş, şehirler hem ticari hem de endüstriyel merkezler olarak ortaya çıkmıştı. Fetihlerin durması, Cermen istilaları ve toprak kayıpları sebebiyle gelirleri azalan merkezi Roma maliyesi, içine sürüklendiği krizi yeni vergiler koyarak aşmaya çalışmıştı. Yeni vergiler, tarımsal üretim yapanların alım güçlerinde düşüş meydana getirmiş, bu sebeple kentlerde zanaatkarlar tarafından üretilen endüstriyel ürünlere olan talep azalmaya başlamıştı. Bu, tam bir kısır döngüydü ve ticareti durma noktasına getirmişti. Kentlerdeki yaşam sönmeye başlamış, tarımsal üreticiler ise iflastan kurtulmak için yeni bir yol bulmuşlardı: Köleleri azad etmek. Zira pazar olmadığı için üretim yapılamıyordu; ancak köleleri beslemek gerekiyordu ki bu büyük bir iktisadi külfetti. Bu külfetten kurtulmak isteyen arazi sahipleri, kölelerini azad ederek toprakların bir bölümünü bunlara kira karşılığı dağıttılar. Köleler azad edilmekle birlikte tam anlamıyla özgür değillerdi, çünkü topraklarını terk edemiyorlardı. Sonuç olarak toprağı işleyen, bunun karşısında efendisine kira ödeyen yeni bir sınıfın temelleri atılıyordu: Serfler.

Temelleri Roma’nın son döneminde atılsa da feodal üretim ilişkisinin Avrupa’da kurumsallaşması VIII ve IX. yüzyıllara rastlar. Cermen istilaları ve sonucunda Batı Avrupa’da Roma düzeninin yıkılması, hızlı ve art arda gerçekleşen bir siyasal süreç değildir. Merovenj döneminde Frank Krallığı Roma mirasını devam ettirmeye çalışmış, devletin Akdeniz karakteri muhafaza edilmiştir. Ticaret Roma döneminde olduğu kadar canlı değildir, ancak profesyonel bir tüccar sınıfının varlığı ve bu sınıfın Akdeniz ticaretini Avrupa’nın içlerine kadar götürdüğü bilinmektedir. Bununla birlikte Karolenj dönemi, antik Roma mirasından tam bir kopuşu simgeler. Devletin güneyli/Akdenizli karakteri, bu dönemde bir kara devleti karakterine dönüştü. Avarların ve Macarların akınları da kıtanın kuzey ve doğusunda ticareti sekteye uğratıyordu. Kilisenin de ticaret, faizle borç verme ve zenginleşme çabalarına karşı olan olumsuz tutumu, bu faaliyetlerin sadece az sayıdaki Yahudi tüccarın tekelinde kalmasına neden oluyordu. Tüm bunlar zorunlu olarak Orta Çağ Avrupa’sına özgü yeni bir iktisadi/sosyal düzenin doğmasına neden oldu.

Bu dönemde toprak en önemli, belki de tek ekonomik faktör olarak karşımıza çıkar. Çalkantılı siyasal süreçler nedeniyle merkezi ve güçlü bir devlet otoritesinin bulunmadığı Batı Avrupa’da köylüler emniyetlerini sağlamak için bir senyörün uyruğu olmayı kabul etmekteydiler. Yapılan vassallık sözleşmesiyle köylüler ürettikleri tarım ürününden kendi ihtiyaçları kadar olan kısmı ayırıyor, artı ürünü senyöre veriyordu. Senyörler de onların güvenlik ihtiyaçlarını karşılıyor ve ölmeleri durumunda çocuklarının masraflarını üstleniyorlardı. Serflerin topraklarını terk etmeleri, senyörün gelirlerini azaltacağı için yasaklanmıştı.

Feodal üretim ilişkileri, Avrupa’daki siyasal yapıyı da belirlemiştir. Piramit şeklindeki bu hiyerarşik yapıda basamaklar belirli bir sistematik içerisindeydi. Toprak sahibi olan lordlar (imparator ve krallar) askeri hizmetler karşılığında arazisinin bir kısmını dirlik (fief) olarak vassallık sözleşmesiyle düklere devrediyorlardı. Bu dirlik sahibi dükler de kendilerine devredilen araziyi fief sözleşmesiyle başka derebeylerine verebilmekteydi. Böylelikle marki, kont, vikont, baron ve şövalye unvanlı kişilerin yönettiği, farklı büyüklükteki fieflere sahip birçok küçük derebeylik meydana gelmişti. Dirlik sahipleri, yükümlülüklerini yerine getirdikleri müddetçe ömür boyu bu hakka sahip oluyor, öldükten sonra dirlik arazileri öncelikli olarak en büyük erkek çocuklarına devrediliyordu. Özellikle XI. yüzyıldan sonra bu fief sahipleri, efendilerine karşı giriştikleri mücadelenin sonucunda kiracı konumunda oldukları toprakların sahipleri oldular ve bu toprakları miras yoluyla en büyük erkek çocuklarına bıraktılar. Bu dönemden sonra toprak sahipleri, asiller olarak adlandırılmaya başlandı. Sahip olunan arazinin en büyük erkek çocuğa miras bırakılması kuralı, feodal yapının Haçlı Seferlerine en çok etki eden kurallarından biridir. Babadan gelen asalet unvanına sahip olmakla birlikte arazi sahibi olmayan çok sayıda asilzade, kendi yurtlarında bir gelecek umudu bulamadıklarından şanslarını Doğu’da denemek için Haçlı Seferlerine katılmışlardır.  

Avrupa kıtasındaki halkın ezici bir çoğunluğu ise serf sınıfındaki köylülerden oluşuyordu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere tamamen toprağa bağlı yaşayan ve toprakları terk etmesi yasaklanmış olan serfler, efendilerinin hem zirai hem de angarya işlerini yerine getirmek zorundaydı. Fief sahipleri tahkim edilmiş şatolarda yaşarlarken serfler köylerde, oldukça sağlıksız koşullarda ve sefil bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. İlkel yöntemlerle sadece ihtiyaca yönelik bir üretim yapıldığından, iklim koşulları nedeniyle düşük mahsul alınan yıllarda yaşanan kıtlık, serflerin hayatını daha da zorlaştırıyordu.

Avrupa Orta Çağı’nın ayırt edici özelliği olan feodal sistemin önemli aktörlerinden biri de Kiliseydi.  Kilise, sahip olduğu geniş arazilerin idaresi bakımından diğer derebeyliklerden farklılık arz etmiyordu.   Üstelik elde ettiği bağışlar ve hacıların zekâtları sayesinde Kilise’nin elinin altında kıtlık zamanında sivillere borç verebileceği mali kaynaklar bulunuyordu. Ayrıca genel bir cehalet içerisindeki Avrupa toplumunda yalnızca Kilise okuma ve yazma gibi kültürün kaçınılmaz iki aracını elinde bulunduruyor; krallar ve büyük lordlar şansölyelerini, sekreterlerini ve noterlerini zorunlu olarak Kilise adamları arasından seçiyorlardı. Bu açılardan Kilise, sadece çağının en büyük manevi otoritesi değil, aynı zamanda büyük mali gücüydü.

Feodal yapının Avrupa’da kök salmasında pulluk, koşum takımları ve üzengi gibi önemli buluşların IX. yüzyıldan itibaren yaygınlaşması önemlidir. Pulluk, aşırı yağışlar nedeniyle balçık haline gelen Orta ve Kuzey Avrupa topraklarında tarımsal üretim yapılmasını sağladı. Bu döneme kadar Avrupa’da tarım çoğunlukla Akdeniz çevresinde yapılıyor, bu da nüfusun Avrupa’nın diğer bölgelerinde yoğunlaşmasını engelliyordu. Pulluğun kullanımıyla birlikte Orta ve Kuzey Avrupa’nın tarımsal üretime açılması, nüfusun bu bölgelerde artışını sağladı. Yeni koşum takımları ise atın tarım alanında daha verimli bir biçimde kullanılmasını beraberinde getirdi. Üzenginin ortaya çıkarak kullanımının yaygınlaşması da şövalyelerin ağır zırhlarla donatılmasına imkân verdi. Şövalyeler ağır zırh, kalkan ve mızraklarına rağmen üzengi sayesinde at üzerinde dengeli ve rahat bir biçimde durabiliyorlardı. Bu durum savaş taktiklerinde de kendisini göstermiş, şövalyeler artık durdurulması güç birer saldırı makinesine dönüşmüşlerdi.

Tarım yöntemlerindeki bu iyileşme ve tarım alanlarının artması, eskiye göre daha yüksek verimi beraberinde getirdi. Ancak IX. ve XI. yüzyıllar arasında devam eden istila hareketleri Avrupa’da siyasal istikrarın oluşmasına engel oluyor, tarımsal üretimin artması sonucu beklenen nüfus artışı ve ekonomik büyümeyi geciktiriyordu. Bazı Batılı tarihçiler Müslüman akınlarını da diğer istilalar gibi kıtanın gelişimi önündeki engellerden biri, belki de en önemlisi olarak gösterme eğilimindedirler. Ancak Müslüman akınları İspanya ve İtalya’nın güneyi ile sınırlı kalmış, bu sebeple yaşanan mücadeleler sınır savaşları şeklinde cereyan etmişti. Kaldı ki Orta Çağ’da daha yüksek bir medeniyeti temsil eden İslam dünyası için Akdeniz kıyıları dışında Avrupa kıtasının bir önemi bulunmamaktaydı. Roma İmparatorluğu’nu yıkan, tüm toplumsal ve ekonomik düzeni çökerten, kıtanın yüzyıllarca siyasal istikrarsızlık içerisinde gelişmesini engelleyen istilalar ile hakimiyetleri altındaki İspanya ve Sicilya’da muhteşem mimari eserler veren, kurdukları medreselerde İbn Firnas, İbn Rüşd, İbn Arabi gibi çağını ve gelecek yüzyılları etkileyen birçok bilim adamı, filozof ve edebiyatçı yetiştiren Müslümanların akınları aynı paralelde değerlendirilemez.

XI. Yüzyıl: Haçlı Seferleri'nin Şafağında Avrupa ve İslam Dünyası

Erken Orta Çağ döneminde Avrupa’yı kasıp kavuran istila hareketlerinin XI. yüzyıldan itibaren hemen hemen durduğu görülür. Buradaki istisna Norman faaliyetleridir. Normanlar, Fransa’nın Normandiya kıyılarına yerleşen ve burada yerel halkla kaynaşan Vikinglerdir. IX. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa’ya korku salan Viking istilalarının hem Kilise hem de siyasal yapı üzerinde olumsuz etkileri olmuştu. Bununla birlikte Avrupa nehir ağlarını ustalıkla kullanma yetenekleri olan Vikinglerin Avrupa’da ticaretin artmasında önemli rolleri vardır. Normanların XI. yüzyıldaki faaliyetleri ise ağırlıklı olarak Müslümanların ve Bizans Devleti’nin hakimiyetindeki güney İtalya ve Sicilya ile Britanya adasında gerçekleşti. Dolayısıyla bu faaliyetlerin, kıta Avrupası’nda bu dönemde tarımsal üretim tekniklerinin iyileşmesi, ticaretin yavaş yavaş canlanmaya başlaması ve düzeni bozan istila hareketlerinin durma noktasına gelmesi sonucunda nüfusun ve ekonomik büyümenin artmasına olumsuz etkilerinin, önceki istila hareketlerine göre daha az olduğu söylenebilir.

Haçlı Seferleri'nin hemen öncesinde Avrupa, önceki yüzyıllara oranla daha stabil bir durumdaydı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi istilaların durması, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi (bazıları İspanya ve Sicilya’daki Müslümanlardan öğrenilmiştir) ve iklimsel olarak daha ılıman bir döneme girilmesi sonucu üretim miktarının arttığı görülür. Bununla birlikte üretimdeki bu artış, nüfus artış hızının altında kalmıştır. Feodal üretimin temeli olan kapalı mülk ekonomisi artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayınca, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan köylülerin yaşam standartlarında kayda değer bir değişme olmamış, Avrupa kıtası büyük bir nüfus baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Ekonomik büyümenin nüfus artış hızının altında kalması, toprakların daha küçük hisselere bölünmesi sonucunda kişi başına düşen ürün miktarının azalması, 1094 yılındaki aşırı yağışların neden olduğu sel felaketleri ve takip eden salgın hastalıklar, özellikle I. Haçlı Seferi çağrısının fakir halk tabakaları üzerinde son derece etkili olmasının arka planında yatan nedenlerdir. Papa II. Urbanus’un Clermont Konsili’ndeki çağrısının ardından çok sayıda vaizin Avrupa’nın farklı bölgelerinde düzenledikleri toplantılarda İslam coğrafyasının zenginliğine, ihtişamına, “içinden bal ve süt akan” topraklarına yaptıkları vurgu da bu bağlamda ele alınmalıdır. Zira sefere katılımın artırılması için fakir ve yılgın halk tabakalarının dini vaazlardan ziyade zenginlik vaadine ihtiyacı bulunmaktaydı. Haçlı Seferleri başlangıçta Roma Kilisesi tarafından Doğu Hristiyanlığını kendi hakimiyeti altına almak ve Hristiyanlığın doğu sınırlarını doğrudan tehdit eden Türkleri Anadolu’dan sürüp atmak amacıyla düzenlenmişti. Ancak bu seferler, sefalet içerisinde yaşayan büyük halk yığınları ve topraksızlık sebebiyle Avrupa’da gelecek umudu olmayan çok sayıda şövalye için başka bir anlam daha ifade etmekteydi: Çağın yüksek medeniyetini temsil eden İslam coğrafyasına karşı büyük bir yağma seferi.

Avrupa’daki din adamlarının Haçlı Seferleri propagandası yaparken İslam coğrafyasının zenginliği ile ilgili anlattıkları, bazı fantastik abartılı söylemler dışında gerçeği yansıtmaktaydı. Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerden beri Doğu Akdeniz üreten, Batı Avrupa ise tüketen konumundaydı. Hem Çin’den ve Orta Asya’dan kervanlarla gelen hem de Yakın Doğu’da üretilen mallar deniz yoluyla Avrupa’ya gönderilmekte, bunun karşılığında zenginlik Yakın Doğu’ya akmaktaydı. Avrupa’nın Yakın Doğu’ya ihraç edebileceği tek ticari mal ise kölelerdi. İslamiyet’in ilk ortaya çıkışı ve süratle Arap yarımadasının dışına yayılması bölgede ilk olarak travmatik bir etki yaratmakla birlikte bu etki oldukça kısa süreli oldu. Zira Müslümanlar, bölgedeki bu ekonomik dengeye hemen uyum sağladılar ve hem kervan hem de deniz ticaretine hızla egemen oldular. İslam Devleti, Emevî ve Abbâsi hanedanları döneminde Yakın Doğu coğrafyasında, Avrupa’da yüzyıllarca görülemeyecek bir siyasi istikrar oluşturdular. Bu istikrar, üretim ve ticaretin güvenle yapılabilmesi ve gelişebilmesi için uygun bir ortam sağlıyordu. İslam toplumu böylece üretim ve ticaret sayesinde zenginleşmiş, Haçlı Seferi vaizlerinin yaptıkları ateşli konuşmalarda bahsettikleri ihtişamlı şehirleri ve yapıları inşa edebilmişlerdir.

Erişilen bu ekonomik refah, entelektüel faaliyetleri de beraberinde getirdi. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki ekonomik sistemi hemen benimsedikleri gibi, kültürel çeşitlilikten yararlanmayı da çok iyi bildiler. İslam fetihlerinin aynı dönemde Avrupa’da görülen istila hareketlerinden en önemli farkı, bu kültürel çeşitliliği büyük bir hoşgörü içerisinde kabul etmesi ve zamanla dönüştürmesidir. İslam devleti, tüm kitabî dinlere geniş bir özgürlük alanı vererek gayrimüslim unsurların İslam toplumu içerisinde Bizans hakimiyeti altında olduklarından çok daha rahat bir yaşam sürmelerine olanak sağladı. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem âlimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni âlimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri'nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakçalar
AĞAOĞULLARI Mehmet Ali, KÖKER Levent, İmparatorluktan Tanrı Devletine, Ankara, 1991.
BLOCH, March, Feodal Toplum, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara, 1983.
CAHEN, Claude, Haçlı Seferleri Zamanında Doğu ve Batı, çev. Mustafa Daş, İstanbul, 2010.
DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri, İstanbul, 2004.
DUBY, Georges, Ortaçağ İnsanları ve Kültürü, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara, 1990.
GÜL, Muammer, Orta Çağ Avrupa Tarihi, İstanbul, 2010.
HEYD, W, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, çev. Enver Ziya Karal, TTK, Ankara, 2000.
HOBSON, John M., Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, çev. Esra Ermert, İstanbul, 2011.
KANAT, Cüneyt, BURÇAK, Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, İstanbul, 2013.
PHILLIPS, Jonathan (ed), The First Crusade, Origins and Impacts, Manchester, 1997.
PIRENNE, Henri, Ortaçağ Avrupa’sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi, çev. Uygur Kocabaşoğlu, İstanbul, 2010.
RUNCIMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, 3 Cilt, çev. Fikret Işıltan, TTK, Ankara, 2008.
YILDIRIM, Suat, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Ankara, 1988.
 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun