Batılı Anlamda “Biz” ve “Ötekiler” Kategorilerine Tarihsel Dayanak Olarak Haçlı Seferleri

Batılı Anlamda “Biz” ve “Ötekiler” Kategorilerine Tarihsel Dayanak Olarak Haçlı Seferleri

Tarihsel çizgide önemli bir kırılma noktası oluşturan Haçlı Seferleri gerek siyasal gerekse de sosyal ve ekonomik açıdan önem taşıyan birden fazla değişkene sahip bir tarihsel bir olgudur. Haçlı Seferleri dizininin Orta Çağ’da gerçekleşmesine rağmen tarihsel süreklilik içerisinde devamlı karşımıza çıkması ve bugün de Ortadoğu coğrafyasında kol gezen Batılı emperyalist devletlerin genlerinde bulunan Haçlı ruhunun bulunması, Haçlı Seferleri'nin gömlek değiştirerek devam ettiğinin göstergesidir. Tarihsel Haçlı ruhuna atıf yapan bu siyasal yapılar, bu olgu üzerinden iyi biz ve kötü ötekiler nosyonunu şiddetlendirerek faşizan bir eğilim içerisine girmektedirler.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Haçlı Seferleri'nin Anlamı

Orta Çağ tarihinin en önemli olaylarından ve dünya tarihinin kırılma noktalarından biri olan Haçlı Seferleri'nin sosyal, siyasal, ekonomik ve elbette dinsel açıdan karmaşık bir yapıyı içerdikleri de dikkate alınarak disiplinler arası çalışmalar ile incelenmeleri ve günümüz siyasi konjonktürünün “saptırıcı” etkilerinden özenle uzak durularak ele alınmaları gerekir. Tarihsel bir olgunun anlaşılabilmesi için, olguyu önceleyen dönemin ya da olgunun öncelediği sonuçların dikkate alınması kabul edilen bir metodolojik yöntem olarak görülmekteyse de, sekiz-dokuz asır sonrasının kavramlarını tarihsel olguya giydirmenin sakıncaları olabileceğinin gözden ırak tutulmaması gerekir. Nitekim bu türden sakıncalar, tarihi, “ideolojik dayanaklar deposu” olarak kullanmaktan çekinmeyen siyasetçilerin, ideologların ya da yazarların söylemlerinin/metinlerinin satır aralarında da bariz bir biçimde görüleceği üzere, oldukça yaygın bir intişar alanına sahiptirler.

Modern/aktüel kavramların, var olmadıkları dönemin olay ve olgularını açıklamak için kullanılmaya çalışıldığı, bir anlamda kendi tarihsel kökenlerinden koparılarak/içleri boşaltılarak tarihi ideolojik bir nesne haline getirmek için kullanıldığı tarihsel olgulardan biri de Haçlı Seferleri’dir. Haçlı Seferleri, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğun inceleme konusu haline geldiği Avrupa’da, “tarihsel zamandan, tarihsel mekândan ve tarihsel anlamdan soyutlanarak” modern dönemlerin siyasal argümanları için “tarihsel temel” olarak (her zaman ve herkesçe değil elbette) kullanılmışlardır. Kimi zaman ulus devletlerin meşruiyetlerine kaynak olarak görülmek istenmiş, kimi zaman da resmi ideolojilerin “kahramanlık mitleri” olarak “oldukları halden” saptırılmışlardır. Peki Haçlı Seferleri “gerçek anlamda nasıl” anlaşılmalıdır? Önce bu soruya bir cevap vermek gerekir.

Biri “Karşı Papa (Anti-Pope)” olmak üzere iki papanın hüküm sürdüğü bir dönemde, “Meşru Papa” Urbanus’un Clermont Konsili’nde yaptığı etkileyici konuşmanın ardından başlayan Haçlı Seferleri'ni incelerken, Frank İmparatoru ile bir tür nefret ilişkisi içinde olan “sahip olduğu konumu” kaybetmiş bir papanın “psikolojik durumunu” göz önünde tutmak gerektiğine kuşku yoktur. Öte yandan Haçlı Seferlerine katılan kitlelerin sosyal, ekonomik, psikolojik ve dinsel durumlarının, seferler sırasında “yaptıkları şeylerin” ve Haçlılıktan ne anladıklarının da göz ardı edilmemesi gerekir. Örneğin, Papa tarafından aforoz edilmekle tehdit edilen herhangi bir kontun ya da derebeyinin durumu, günah çıkarmak için gittiği kilisenin papazından duyduğu “İsa’nın mezarının kâfir Müslümanlarca yıkıldığı ve Kutsal Topraklardaki Hristiyanların ‘Muhammedîler’ tarafından katledildiği” haberi üzerine Haçlılara katılmaya karar veren önemsiz birinin haleti ruhiyesi, “taşı toprağı altın olan Doğu’nun” zenginliklerinin hayaliyle yola çıkan bir fukaranın umutları ve yaşamışlıklarından pişmanlık duyan tövbekâr bir fahişenin Haçlı kitlelerinin peşine takılarak vicdanının sesini susturmak istemesi gibi durumları göz önünde bulundurmayan herhangi bir Haçlı Seferi analizinin eksik kalacağı inkâr edilemez.

Tarihsel olguların analizinde, genel anlamda sosyal, siyasal, ekonomik ve bazen de, oldukça nâdir olarak dinsel bir çerçeve kullanılır. Metafizik olanı bütünüyle hurafe olarak gören modern seküler pozitivist düşünme biçiminin bir sonucu olan ve “dinsel analiz çerçevesini olumsuzlayan” böyle bir bakış açısı, yukarıda da değinmiş olduğumuz “kavramsal sapmanın” bir örneği olarak, tarihsel olgunun bilgi düzleminde kavranmasını imkânsız kıldığı için kaçınılması gereken bir şeydir. Zira, örneğin Haçlı Seferleri’nin salt ekonomik ya da salt siyasal nedenlerden kaynaklandığı ileri sürmek, çoğu zaman “Haç’ı zorla, aforoz tehdidiyle kabul eden” zengin derebeylerinin ve kralların sosyal ve siyasi konumunu göz ardı etmek ya da samimi bir şekilde kendisini Tanrı’ya adayan dindarların tutkularını tarihten sürgün etmek anlamına geleceği için eksiktir. Ekonominin “kapitalizm” haline gelerek “bir tür din”e dönüşmesinden önceki hali ile sonraki halini eşitlemek, özellikle Orta Çağ'aki tarihsel olguları anlaşılır bir hale getirme gücünden yoksun olduğundan dolayı ihtiyatla karşılanmalıdır. Kaldı ki, ekonomik nedenlerin, bir tür kuşatıcı bir neden olarak görülebilmesi son derece mümkün olan “dinsel nedenin” sınırlarının dışına taşınmak istenmesi, yine değerlerle yüklü modern bir bakış açısının sonuçları arasında değerlendirilebilir. Orta Çağlarda insanların “her şeyleri” ola(bile)n, bütün hayatlarına nüfuz ede(bile)n ve hayata bakışlarını şekillendire(bile)n dinselliğin, o dönemlerde, siyaseti ve ekonomiyi de içine alan bir “üstyapı” olduğunu kim inkâr edebilir? Din, insanların ruhlarına olduğu kadar bedenlerine de hükmeden/hükmetme amacı güden “bir şey” olduğundan dolayı, özellikle dindar zamanları/mekânları kavrayabilme noktasında önemli bir tarihsel analiz çerçevesidir.  

Haçlı Seferleri’nin değerlendirilmesi noktasında, “ekonomik neden” (Haçlıların tek amacı, Doğu’nun zenginliklerini yağmalamaktı), “siyasal neden” (Haçlılar, Doğu’ya fetihçi arzularla gitmişlerdi, Türkleri durdurmak ve devletler kurmak istiyorlardı) ve “dinsel neden” (Haçlıların amacı Kutsal Toprakları “Müslüman kâfirlerden” kurtarmak ve İsa Mesih’in mesajını dünyaya yaymaktı) arasında bir ayrıma gitmek, tarihsel olguyu parçalayarak ideolojik kullanma eğilimlerine açık hale getireceği için sakıncalıdır. Bunun yerine, zikredilen bütün nedenleri kuşatan tek bir nedeni öne sürmek (örneğin, dinsel neden ekonomik ya da siyasal nedeni içerdiği için onlardan daha kuşatıcıdır ve modern dönem sosyal ve siyasal olanın dinsel referanslarını ortadan kaldırarak yerlerine dünyevi göndergeler ikame ettiği için siyasal ve ekonomik analizlerden daha nesnel sonuçlar üretebilir) çok daha anlamlı olacak, insan ürünü olan tarihin insan ile olan ilişkisine sadık kaldığı için de tarihsel olgunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bunun gerçekleşmesi için de, tarihsel analiz nesnesi olan olgu ve olaylara, burada Haçlı Seferleri’ne, XX. ya da XXI. yüzyıl Paris’inden, İstanbul’undan ya da Bağdat’ından değil, Urbanus’un binlerce kişiden oluşan kalabalığı galeyana getirdiği 1095 Kasım’ının Clermont’undan bakmak gerekir.

Batı’nın Haçlı Seferleri Algısı

Üzerinden asırlar geçen Haçlı Seferleri’nin Yakındoğu halkları tarafından algılanma biçimi ile Batılılar tarafından algılanma biçimi haliyle farklıdır. Yakındoğuluların Haçlıları işgalciler olarak görmelerine karşılık, Haçlılar, Batılıların merceğinden bakıldığı zaman “kahramanlar” olarak görülürler. Öte yandan, hem Batılılar hem de Yakındoğulular, seferler sırasında savaşmış olan atalarını “kahraman” olarak görmektedirler. Bu bağlamda denilebilir ki, Batılıların ve Yakındoğuluların bakış açılarındaki ortak payda, göndergeleri farklı olan “kahramanlık” vurgusudur. İçerikleri ve nesneleri farklı olsa da görüngüleri aynı olan bu Haçlı Seferleri algılamasının, tarihsel mensubiyetlerin ve “modern-siyasal-dinsel-coğrafi aidiyetlerin” bir sonucu olduğu kesindir. Bu yazının konusu, karşıt bakış açılarını masaya yatırarak herhangi bir yargıya varmak değil, Batı’nın Haçlı Seferleri algısının ve bu algının, nasıl, modern bir ideoloji olan faşizmin (iyi biz ve kötü ötekiler nosyonunun) tarihsel bir dayanağı haline getirildiğinin üzerine düşünmek olmasından dolayı, Haçlıların düşmanlarının torunlarının seferlerle ilgili duygu ve düşüncelerini burada bir kenara bırakarak Batı’nın imgelemine yöneleceğiz.

Avrupa’nın XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “keşfettiği” Haçlı Seferleri, dönemin siyasal eğilimleri tarafından “tarihsel bir gönderge” olarak görülmüş, siyasal yapılanmaların meşruiyet dayanağı ve devletlerin çıkarları doğrultusunda bir tür “ideolojik aygıt” olarak kullanılmıştır. İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki sömürgeci politikası Haçlı Seferleri üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmış, Haçlı Seferleri sırasında Ortadoğu’ya giden İngiliz ya da Fransız krallarının/kontlarının mirası üzerinden “hukuki” bir “hak sahipliği” davası güdülmüştür. Örneğin Fransa, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki Versailles görüşmelerinde, Suriye üzerindeki manda talebini Haçlı Seferleri’ne dayandırmıştır. İngiltere’de Aslan Yürekli Richard, Belçika’da Godefroi de Bouillon ile Baudouin ve Almanya’da Frederick Barbarossa mitleştirilmiştir. İspanya’da, İber Yarımadası’nın Emeviler’den alınması ile sonuçlanan “Reconquista” hareketi Haçlı Seferleri mantığı ile yeniden değerlendirilmiş ve modern İspanyol kimliğinin temellerine yerleştirilmek istenen bir ideolojik referans haline getirilmiştir.  

Haçlı Seferleri ile ilgili tasarımların, Avrupa uluslarının yaratılmasında çok merkezi bir rol oynadığına kuşku yoktur. Haçlı Seferleri’nin kahramanlarından seçilen “ulusal kahramanlar” ile ulus-devlet düşüncesinin tarihsel dayanağı ve metafizik ilham perisi oluşturulmuş, kahraman üzerinden (haliyle etnik referanslı) bir “biz” inşa edilmiştir. Dolayısıyla, Fransız İhtilali’nin milliyetçi fikir dalgaları ile beslenen derebeyliklerden ulusal kimliğe geçiş ve kültürel bütünleşme sürecinde “Haçlılık” oldukça yararlı bir ideolojik argüman olarak kullanılmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaşın sonuçlarının uluslar üzerinde yarattığı hayal kırıklığının da etkisiyle yükselişe geçen ırkçı-faşist ideoloji, Haçlı Seferleri’nde görkemli bir referans kaynağı bulmuştur. Hitler Almanya’sında Frederick Barbarossa tam anlamıyla mitolojik bir tanrı haline getirilmiş, kendisini Haçlı şövalyesi olarak tasvir eden resimler yaptıran Hitler, Sovyetler Birliği’ne düzenlediği en büyük askeri operasyonu, “Barbarossa Operasyonu” ismiyle kutsarken, Alman diktatörün sağ kolu Himmler, SS birliklerini Haçlı Seferleri sırasında ortaya çıkan şövalye tarikatlarının ilkelerine göre düzenlemeye çalışmıştır. Aynı dönemde, İspanya diktatörü General Franco, kiliseyi kurtarmak ve milli birliği kurmak amacıyla (tuhaf bir biçimde içlerinde Müslüman Faslı lejyonerlerin de bulunduğu) Haçlı Seferi (cruzada) düzenlemiştir. Öte yandan Eisenhower’ın Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaşı “Haçlı Seferi” ilan etmesi, Haçlı Seferleri’nin yalnızca Avrupalıların değil, Anglo-Amerikalıların bilinçaltında da önemli bir yer işgal ettiğinin göstergesidir.

Eski ABD Başkanı George W. Bush’un, 11 Eylül saldırılarından sonraki “terörle mücadeleyi” “Haçlı Seferi” şeklinde nitelendirmesi, Haçlı Seferleri ile irtibatlandırılan “ iyi biz” ve “kötü ötekiler” kavramlarının modern dönemde de mevcut olduğunun en bariz örneğidir. Nitekim Haçlı Seferleri anlamına gelen crusade kelimesinin Avrupa’da hâlen kahramanlık ve macera kavramları ile özdeş olarak, aynı kelimenin Amerika’da “kanserle mücadele, daha iyi eğitim, bilimsel araştırma” gibi anlamları karşılamak için kullanılması ve uçaklara, gemilere isim olarak verilmesi, Batı’nın “Haçlılığa yüklediği anlamı” nazara vermeleri açısından önemli örneklerdir. Yine 11 Eylül’den sonra, Avrupa’da “İslam’ın Avrupa’yı fethedeceği ve Türklerin durdurulması gerektiği” (Avrupalı belli bir kesimin Müslümanlığı Türkler ile özdeş gibi gördüğü şeklinde yorumlanması mümkün olan bu tür savların, Orta Çağ'daki Türk-Müslüman özdeşliği şeklindeki Batılı algılama biçiminin hâlen mevcut olduğunun da bir kanıtı olması açısından dikkate değerdir) şeklinde savlar içeren makalelerin yayınlanması ve Türklerin AB’ye kabul edilmesine yönelik “bazı kesimlerin tepkileri”nin temellerini de Haçlı Seferleri’nde görmek mümkündür.

Haçlılar, Faşizm, “Biz” ve “Ötekiler”

Haçlılar, sınırları son derece belirgin olan “biz” ve “ötekiler” algılamalarını yanlarında taşımaktaydılar. Onlara göre “biz,” İsa Mesih’e iman eden ve “Cennet’in Krallığı”nı elde etmek için yola çıkmış olan vaftiz edilmiş müminler, “ötekiler” ise, Tanrı tarafından lanetlenen, yaşamak için herhangi bir nedenleri ya da hakları olmayan “putperestler” ve “etlerinin de kızarmış domuz etinden daha lezzetli” (Haçlıların açlık dolayısıyla Müslümanları katledip etlerini yediği yönündeki rivayete atıftır) olmasından da anlaşıldığı gibi, kendilerine yapılan hiçbir şey için hiçbir müminin sorguya çekilmeyeceği, hatta kutsanacağı bir tür hayvandılar.

Haçlıların “ötekiler” (Müslümanlar) ile kurduğu bu karşıtlık ilişkisi, daha sonraki dönemlerde, Haçlılar ile Müslümanlar arasında kurulan ilişkilerden dolayı belli ölçüde kırılan, ancak hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmayan önyargıların ürünüdür. “Biz”i, sınırları belirli, katışıksız ve üstün bir “tikel özne” olarak inşa eden bir anlama yönteminin, “ötekiler”in yok edilmesinde herhangi bir sorun görmeyen, hatta bunu bir tür hayır addeden faşizmin temel mantığı olduğu göz önüne alınırsa, faşist ideolojilerin yükselişe geçtiği I. Dünya Savaşı sonrası dönemin siyasasının Haçlı Seferleri’nde kendisine dayanak aramasını anlamak kolaylaşır. Bu açıdan bakıldığında, Haçlı Seferleri’ni, “Almanların Yahudilere yaptığı soykırımın öncesi ve hazırlayıcısı” olarak tarif eden Amerikalı tarihçi Karen Armstrong’un saptaması da önemli hale gelir ve Haçlı Seferleri ile kendisini “biz-ötekiler” karşıtlığı üzerinden kuran faşizmin akrabalığı bariz bir görünüm kazanır.

90’lı yılların başında “Foreign Affairs” dergisinde yayınladığı bir makale ile “Medeniyetler Çatışması” tezini ortaya atan ve daha sonra bu tezi geliştirerek “Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeninin İnşası” başlığı ile kitaplaştıran Hint asıllı Amerikalı ideolog Samuel Huntington’un düşüncelerinin (“Tarihin Sonu ve Son İnsan” başlıklı kitabı ile tarihin sonunu ilan eden Japon asıllı Amerikalı Francis Fukuyama ile 80’li yılların Ortadoğu’sundaki birçok provokatif terör eyleminde imzası olduğu söylenen Polonya kökenli Zbigniew Brezinski’yi de unutmayalım), Ortadoğu’ya “demokrasi getiren” ve “teröre karşı Haçlı Seferleri” düzenleyen ABD’nin dış politikasının teorik anlamdaki sınırlarını belirlediği düşünüldüğünde ve bu veri, Batı’nın (yukarıda da değinmiş olduğumuz) Haçlı Seferleri algısı ile birlikte okunduğunda, Haçlı Seferleri’nin, Batı için nasıl da bitip tükenmez bir ideolojik argümantasyon kaynağı olduğu açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Huntington’un 1993 yazında “New Perspectives Quarterly”den Nathan Gardels’a verdiği röportajdaki ifadelerinden de açıkça görüleceği gibi, süreç, tamamıyla bir ötekileştirme pratiği üzerinden yürütülmektedir: “Bu din (İslam) militan bir din ve içinde neyin dinsel, neyin laik olduğu arasında bir ayrım yok. ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya’ sözü, İslamiyet’te tümüyle antitez durumundadır. Bu teokratik eğilim, İslam toplumlarının aralarında Müslüman olmayanlara yer vermesini son derece zorlaştırmaktadır. Ayrıca Müslümanların, halkın çoğunun Müslüman olmadığı toplumlara uyum sağlayabilmesini de zorlaştırmaktadır.

Ortadoğu’ya her gelişlerinde “Cennet’in Krallığı’nı kurmak ya da demokrasi getirmek gibi kutsal amaçlar” ile gelen ve yanlarında silahlarını da getiren Batılıların, Müslüman toplumlarının “kendi içlerinde Müslüman olmayanlara verdikleri yer ya da Müslümanların, Müslüman olmayan toplumlara uyum sağlayamamaları” gibi konularda tuhaf yargılarda bulunmalarını anlamak pek kolay olmasa da, Batı’nın Doğu ile ilgili “ötekileştirici” algısının yeni olmadığı göz önünde bulundurulmalı, “Doğu ile Batı’nın ezeli ve ebedi çatışması” tezinin sapık ruhlu mimarlarının savaş tellallıklarını “biz ve ötekiler” karşıtlığı hattı ile inşa ettikleri, dolayısıyla faşist eğilimlerle mücehhez oldukları akılda tutularak, buna uygun bir tavır takınılmalıdır.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakça
 “Haçlı Seferleri ve Avrupa Kimliği,” Diplomatik Gözlem, http://www.diplomatik-gozlem.com/haber_oku.asp?id=3865, Erişim tarihi: 23 Kasım 2009, 10:30.
Devries, Kelly, vd., Haçlı Seferleri, çev. Emir Yener, Timaş Yayınları, İstanbul 2012.
Gardels, Nathan (ed.) Yüzyılın Sonu, Çeviren: Belkıs (Çorakçı) Dilbudak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Basım, İstanbul 1999, s. 79.
Kanat, Cüneyt, Burçak, Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2013.
Lamb, Harold, Haçlı Seferleri, Demir Adamlar ve Azizler, çev. Gaye Yavuzcan, İlgi Kültür Sanat, İstanbul 2010.
Maalouf, Amin, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, çev. Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2006.
 
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun