Balkanlar'da Osmanlı-Haçlı Mücadelesi

Balkanlar'da Osmanlı-Haçlı Mücadelesi

Batı’nın İslamiyet’in güçlenmesi ve yayılmasını ve Akdeniz dünyasının zenginliklerini Müslümanlara kaybetmenin sevk ettiği sıkıntıyı yaşarken nihayetinde Müslüman Türklerin Anadolu’da belirmeleri ile Avrupa’nın üç asırdır yaşadığı sıkıntı sonunda uzun yıllar devam edecek olan Haçlı Seferleri'ni doğurmuştu. Haçlı Seferleri'ni sadece Selçuklular asrı ile sınırlandırmak kesinlikle hata olur. Avrupa’da oluşan Haçlı ruhu, Tuğrul Bey’den bu yana bu yana İslamiyet’in bayraktarlığını yapan Türklerin Avrupa’ya karşı her sıçrayışında Katolik ve Ortodoks Batı bütün iç hesaplaşmalarına karşın şaşılacak bir hızla birleşip Türklerin önüne dikilmekteydiler. Selçukluların, Memlûklülerin ve Beyliklerin karşısına çıkan Haçlılar en nihayetinde Balkanları fethetmeye başlayan Osmanlıların da karşısına dikilmişlerdi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Selçukluların uğradığı Moğol yıkıntısından sonra Anadolu’da Müslüman Türk kültürünün yeniden dirilten ve temsilcisi durumuna gelen beylikler içinden sıyrılarak Türk tarihinin en uzun ömürlü imparatorluğuna dönüşen Osmanlılar daha kuruluş dönemlerinden itibaren Bizans’ın tutunduğu son toprak parçalarını fethederek büyümekteydi. Bununla da yetinmeyip daha çok erken dönemlerde Balkanlar’da diğer Slav despotlukların da hakimiyet alanına girmeye başlayan Osmanlılar daha bu dönemde Hristiyan dünyasının yeni korkulu rüyası haline gelmişti. Batı’nın içine düştüğü bu korku iklimi bütün iç hesaplaşmalarını bir tarafa bırakarak Osmanlılara karşı güçlü bir Haçlı ittifakı oluşturmalarını beraberinde getirmişti. Osmanlıların Balkanlar’da giriştikleri bütün büyük savaşları tek bir devlet ile değil de bir Haçlı ittifakı ile yaptığı açık bir gerçektir. Bu durum aslında bizde literatüre yansımamış yeni bir Haçlı akının da başka bir şey değildi.   

Haçlı Ruhunu Hortlatan Korku: Osmanlılar Rumeli’de

Bizans İmparatoru V. Ioannes Paleogolos’a (1354-1391) karşı Trakya bölgesine giderek, taht iddiasıyla mücadeleye girişen imparatorun vâsisi Kantakuzenos, 1329 yılından itibaren Aydınoğlu Umur Bey ile ittifak yapmış, Umur Bey’de Kantakuzenos’a yardım amaçlı, onunla birlikte, 1344 yılına kadar belirli aralıklarla Trakya ve Rumeli topraklarına deniz ve kara seferleri gerçekleştirerek, müttefikini taht mücadelesinde askerî ve siyasî olarak desteklemiştir. Ancak, 1344 senesinde İzmir’in Haçlıların eline geçmesi ile birlikte, siyasî hedefini tekrar İzmir’in alınması üzerine kurduğu için, Kantakuzenos’a Osmanoğlu Orhan Gazi ile ittifak yapma önerisinde bulunmuş, o da bunu 1346 yılında kızı Theodara’yı Orhan Gazi ile evlendirerek, sıhriyet yoluyla gerçekleştirmiştir. 1345 yılında Karesioğulları Beyliği’nin topraklarını ülkesine katan ve Rumeli topraklarına geçmeyi amaçlayan Orhan Gazi, bu ittifak teklifini kabul edip, kurulan müttefiklik ile birlikte, Kantakuzenos’un ordusuna gönderdiği 6.000 kişilik askerî yardım ile Hadiranapolis (Edirne) ile Karadeniz sahilleri arasındaki topraklarda müttefikinin hakimiyeti tesis edilmiş, sonrasında gönderdiği 20.000 kişilik kuvvet Konstantinopolis’e girerek müşterek imparator olabilmiş ve 1349 yılında Bizans, Türk kuvvetleri sayesinde Sırpları Selanik’ten atarak bölgeyi tekrar ele geçirebilmiştir.

Başkenti ele geçirerek imparator olma amacı güden Sırp kralı Stefan Duşan’a ve Trakya’ya gelmekte olan Sırp ordusuna karşı tekrar damadından yardım isteyen Kantakuzenos, bunun karşılığında Gelibolu Yarımadası’ndaki Çimpe’yi(Tsympe) vaat etmiştir. Orhan Bey de, oğlu Süleyman Paşa’yı göndererek yardım etmiştir. 20.000 Türk askeri ile birlikte Rumeli’ye geçirilen Süleyman Paşa, 1352 yılında Trakya’ya gelmekte olan Sırp ordusunu yenmiş ve kuşatma altında bulunan Edirne’yi kurtarmıştır. Geri dönmeden önce de Çimpe Kalesi’nde bir miktar kuvvet bırakarak, kale üzerindeki Osmanlı hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Osmanlıların Rumeli’ye bu ilk geçişlerinin ardından bölgede Osmanlı askerî faaliyetleri hız kazanmış; iki yıl içerisinde Gelibolu ve beş yıl Trakya’nın önemli bir bölümü fethedilerek, buraya Anadolu’dan getirilen konar-göçerler iskân ettirilmiş ve Rumeli’de elde edilen kazanımların kalıcı hale gelmesine; bölgenin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılmasına çalışılmıştır. Bu sırada, Bizans’ın yaşadığı iç sorunlar ve Balkan devletlerinin kendi aralarındaki mücadeleler de Osmanlı’nın Rumeli’de hızlı bir şekilde ilerlemesini sağlayan önemli etkenlerdir.

Osmanlılara Karşı İlk Haçlı Akını ve 1371 Sırp Sındığı (Çirmen) Savaşı

Osmanlıların Rumeli’ye geçtikten sonra hızlı bir şekilde yayılarak bölgede topraklarını genişletmesi ve özellikle, 1360’lı yılların başında Edirne’yi fethetmeleri, Bizans ve Balkan devletleri arasında büyük bir endişeye neden olmuştur; Bizans İmparatoru V. Ioannes Paleogolos, Katolik dünyadan yardım sağlama amacıyla İtalya’ya giderek Papa ile görüşmesi ve İtalyan şehir devletlerini ziyaretini tamamlayarak Konstantinopolis’e geri dönmesiyle eş zamanlı olarak, Osmanlı ilerleyişine dur demek isteyen Sırp kralı, Papa V. Urbanus ile temasa geçti. Onun öncülüğünde oluşturulan; Macar, Eflak, Bosna, Bulgar ve Sırplardan mürekkep büyük bir Haçlı ordusu, 1371 yılında, Osmanlılardan geri olma maksadıyla Edirne üzerine harekete geçti. Osmanlı hükümdarı I. Murad (1362-1389) o sırada Bursa’da bulunuyordu. Bu yüzden Haçlı ordusu ile mücadele etmek Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa’ya düşmüştür. Lala Şahin Paşa, Haçlı ordusunun vaziyetini öğrenmek için Hacı İlbey komutasında, Haçlılar üzerine kuvvet gönderdi. O sırada Meriç nehri civarında olan Haçlı ordusunun temkinsiz hareket ettiğini gören Hacı İlbey, ani bir gece baskını vererek Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bazı Sırp prensleri savaş meydanında can verirken, Haçlı ordusunun komutanlarından Macar kralı Layoş, kaçarak canını kurtardı.

Bu zafer sonucunda Osmanlı’nın Rumeli’deki varlığı Balkan devletleri ve Bizans tarafından kabul edildi. Bizans İmparatoru, Osmanlı’ya bağlılığını bildirerek vasalı konumuna geldi ve her sene vergi vermeyi kabul etti. Savaşlarda Osmanlı ordusuna kuvvet göndermeyi razı oldu. Sırp prenslikleri Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirerek tâbii oldular ve onlar da savaşlarda asker göndermeyi ve vergi vermeyi kabul ettiler. Ayrıca, bu zafer neticesinde Yunanistan, Sırbistan ve Makedonya topraklarına giden yol Osmanlı’ya açılmış oluyordu.

Bir Büyük Haçlı Akını ve I. Kosova Savaşı (1389)

Osmanlıların Rumeli’deki varlığını resmiyette kabul etseler bile, bunu içlerinde kabullenemeyen Sırp, Hırvat, Arnavut ve Bosnalılar, Sırp kralı Lazar ve Bosna kralı Tvartko önderliğinde bir Haçlı ittifakı oluşturmuşlardı. Haçlılar, Osmanlı’ya saldırmak için Karamanoğulları Beyliği ile anlaştılar; bunun sonucunda Osmanlı’ya karşı Anadolu’da Karamanoğullarının harekete geçmesi üzerine I. Murad, yönünü Balkanlar’dan Anadolu’ya, Karamanoğullarına çevirdi. Anadolu’da Karamanoğullarının hareketini bastırılmasından sonra yönünü tekrar Balkanlara çeviren I. Murad, Bosna topraklarına büyük miktarda akıncı kuvvetleri sevk ettiyse de bu ordu, 1387 yılında Haçlılar tarafından yenilgiye uğratıldı. Haçlıların kazandıkları bu zafer, kendilerine özgüven kazandırdı ve Osmanlının bu yenilgisinden cesaret alan Bulgarlar, Eflaklar ve diğer bazı Sırp ve Arnavut prenslikleri de Haçlı ittifakına katılmışlardır.

Osmanlı Devleti’ne karşı kurulan bu ittifakı parçalamak isteyen I. Murad, 1388 senesinde vezir-i âzam Çandarlı Ali Paşa’yı büyük bir askeri kuvvet ile Bulgarlar üzerine yolladı. Bulgar ülkesine giren Çandarlı Ali Paşa, başkent Tırnova ve diğer Bulgar beldelerini ele geçirdi. Böylece Bulgarlar saf dışı bırakıldı. Payitahtta sefer hazırlıklarını tamamlayan ve Anadolu Beyliklerinden asker yardımı alan I. Murad, Rumeli’ye geçti. İki ordu, Kosova ovasında karşı karşıya geldi. 1389 yılı Ağustos’unda yapılan savaşta Osmanlı ordusu kesin bir zafer kazanarak haçlı ordusunu bozguna uğrattı. Ancak savaş sonrasında esir edilen bir Sırp asili I. Murad’ı hançerleyerek şehit etti. Bu durumu fırsat bilen Anadolu Beylikleri, Karamanoğullarının öncülüğünde Osmanlı’ya karşı ittifak kurmuş olsalar da, Yıldırım Bayezid’in Anadolu Beylikleri üzerine çıktığı sefer ile beyliklere boyun eğdirmesi ve çoğunu yıkarak, bu ülkelerin topraklarını ele geçirmesi ardından Anadolu’da Osmanlı hakimiyeti yeniden ve daha güçlü bir şekilde tesis edilirken, Rumeli’de de fetihler hız kaybetmeden devam etmekteydi.

Yıldırım Bayezid Dönemi Haçlı Seferi: Niğbolu Savaşı (1396)

Balkan devletlerinin tüm çabalarına ve ittifaklarına rağmen Rumeli’de Osmanlı ilerleyişi durdurulamamakta ve gün geçtikçe artarak devam etmekteydi. Bunun yanı sıra, Osmanlı, Anadolu’dan göç ettirerek iskân ettirdiği Türkmenler ve idarî düzenlemeler ile varlığını daha kalıcı hale getirmekteydi. Bu duruma son vermek isteyen Macar kralı Sigismund, 1391 yılından beri başkenti kuşatılmış olan Bizans İmparatoru’nun da yardım talebi üzerine Avrupa’daki pek çok devlete Haçlı ittifakında bulundu. Ayrıca 1394 yılında papanın iki kere Haçlı ordusu için çağrıda bulunması ve kralları teşvik etmesi neticesinde ittifakın kurulmasını sağlamıştır. Sonuç olarak, İngiliz, Fransız, Alman, Flemenk, Rodos şövalyeleri, Lombard ve Eflak şövalye ve askerlerinden oluşan, sayısı yaklaşık 100.000 ile 120.000 arasında olan büyük Haçlı ordusu oluşturulmuştur.

Durumu haber alan Yıldırım Bayezid, İstanbul kuşatmasını kaldırarak, Edirne’de derhal sefer hazırlıklarına başlamış ve tamamlandıktan sonra da haçlı ordusunu karşılamak üzerine Rumeli’ye geçmiştir. Harekete geçen haçlı ordusu da, Osmanlı’ya bağlı Bulgar krallığını kuşattıktan bir süre sonra ele geçirmiş, ardından da Niğebolu Kalesi önlerine gelerek burayı kuşatma altına almışlardır. Kalenin kuşatılmasından kısa bir süre sonra Osmanlı ordusu Niğebolu Kalesi önlerine geldi. Kale civarında yapılan savaşta kurt kapanı(hilal taktiği) savaş taktiğini uygulayan Osmanlı ordusu, Haçlı ordusunu bozguna uğrattı. Pek çok prens ve asilzade savaşta ya öldürüldü ya da esir edildi.

Bu zaferden sonra Osmanlı’nın vasalı konumundaki Vidin Bulgar Krallığı’na son verilerek, toprakları Osmanlı ülkesine katılmış, kaybedilen kaleler geri alınmış ve Osmanlı ordusu Macaristan’a büyük bir akın gerçekleştirerek gücünü Orta Avrupa’ya kadar hissettirmiştir.

Son Haçlı İttifakı ve Barış: Varna Meydan Savaşı (1444)

1442 Mart’ında Transilvanya’ya kadar Türk akıncıları, burada bazı başarılar elde ettikten sonra Hermeanştad Kalesini kuşattılar. Kuşatma devam ettiği sırada Macar Hünyadi Yanoş, askerleri ile kuşatılmış olan kalenin önlerine geldi. Yapılan savaşta Türk kuvvetleri galip gelmek üzere iken kaleden yapılan huruç harekatı sonucu iki düşman gücü arasında kalan akıncılar yenildiler. Bunun üzerine II. Murad, Hadım Şahabeddin ve Kula Şahin Paşalar komutasındaki bir Osmanlı ordusunu Rumeli’ye yolladı. Ancak yapılan savaşı yine Hünyadi Yanoş komutasındaki Macarlar kazandı. Doğu Avrupa devletleri, art arda kazandıkları bu iki zaferden sonra yeniden “Türkleri Balkanlar’dan atma” düşüncesine kapıldılar; bir Haçlı ittifakı oluşturma düşüncesi belirdi. Papanın öncülüğünde kısa sürede bu ittifak kurularak, Haçlı ordusu oluşturuldu. Oluşturulan ittifakta Bizans İmparatorluğu ve Karamanoğulları Beyliği de yer alırken, Polonya ve Macaristan kralı Ladislas ve Hünyadi Yanoş’un başında bulunduğu Haçlı ordusu; Alman, Fransız, Leh, Eflak ve Macarlardan oluşmaktaydı. 1443 Temmuz’unda harekete geçen Haçlı ordusuna yol üzerinde Bulgar, Bosna ve Arnavutlar da katıldılar.

Türk topraklarına giren Haçlı ordusu, 1443 Ekim’inde, Rumeli Beylerbeyi Kasım Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ile Niş yakınlarında gerçekleşen Morava Savaşı’nı kazandı. Haçlı ordusunun Balkanlar’daki harekâtına eş zamanlı olarak Karamanoğlu Beyi de Osmanlılara karşı harekete geçti. Karamanoğulları üzerine yürüyerek onları mağlup eden II. Murad, ardından Edirne’ye dönmüş, oradan da Balkanlara geçmiştir. Sofya’yı da alarak ilerleyen Haçlı ordusu, İzladi önlerine geldi. Kısa bir süre sonra da II. Murad, buraya gelerek Haçlı ordusuna yetişti. Aralık 1443’te yapılan savaşı Osmanlı ordusu kaybetti ve Sultan Murad, yenilginin ardından Edirne’ye döndü. Bu sıralarda Karamanoğlu İbrahim Bey, tekrar topraklarına saldırarak Osmanlı ülkesinde tahribat oluşturdu.

Haziran 1444’te Edirne’ye gelen Macar elçileri ile 10 yıl geçerli olmak üzere Edirne-Segedin Antlaşması yapılmıştır. Buna göre: Sırplar Osmanlı’ya vergi vermeyi vermeye devam edecek, ama Sırp krallığı tekrar kurulacak; Osmanlı, Sırplardan aldığı kale ve şehirleri geri verecek; Sırp kralının Osmanlı sarayında bulunan iki oğlu iade edilecek ve Eflak’ta Osmanlı’ya vergi vermeye devam etmekle birlikte Macar nüfuzuna girecektir.

Antlaşmadan sonra Haçlılar ile ittifak yapan Karamanoğulları üzerine sefere çıkan II. Murad, İbrahim Bey’e tekrar boyun eğdirdi ve af dileğini kabul ederek, bir antlaşma yapıldı. Sefer dönüşü II. Murad, tahtı oğlu Mehmed’e (Fatih) bıraktığını açıklayarak saltanattan çekildi. Bu durumu fırsat bilen papa, Bizans İmparatoru’nun da Osmanlı’ya karşı teşviki telkinleri ile yapılan antlaşmayı onaylamayarak reddetti. Bu sırada Bizans’ta, Konstantinopolis’te bulunan Şehzade Orhan’ı taht iddiası destekleyerek, saltanat iddiasıyla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Papa’nın etkisiyle antlaşmanın geçersiz sayılmasından sonra, yine Papa’nın önderliğinde, Hırvat Polak, Eflak, Macar, Alman, Macar ve Venediklilerden oluşan ve başında yine Kral Ladislas ile Hünyadi Yanoş’un bulunduğu bir Haçlı ittifakı ve ordusu kısa sürede kuruldu.

Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa, bu durumdan kurtulmak için II. Murad’a Osmanlı ordusunun başına geçmesinin elzem olduğunu söyleyerek ikna etmeye çalıştı ve hem kendisinin hem de diğer vüzeranın telkinleri ile II. Mehmed, babasını ordunun seraskeri (başkomutanı) tayin etti. Bursa’dan hareketle Edirne’ye gelen II. Murad, buradan hareketle, Varna önlerine gelmiş olan Haçlıları karşılamak üzere, ordusu ile birlikte Rumeli’ye hareket etti. Kasım 1444’te yapılan savaşta Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatları kısa süre içerisinde çöktü ve sadece merkez kuvveti olan Kapıkulu Süvarileri ve Yeniçeriler kaldı. Buna rağmen II. Murad, dirayetli ve kararlı bir şekilde savaşmaya ve ordusunu komuta etmeye devam etti. Osmanlı ordusunun kanatlarının çöktüğünü gören Kral Ladislas, Sultan’ın da bulunduğu Osmanlı merkez kuvvetlerine hücum etti ancak Yeniçeriler ve Kapıkulu Süvarileri, Haçlıları durdurmayı başardığı gibi, Kral Ladislas’ı da öldürmeyi başardılar. Bundan sonra krallarının ve başkomutanlarının öldüğü gören Haçlılar, geri çekilmeye ve dağılmaya başladılar. Bu sırada, Haçlı ordusunun önde gelen diğer bazı komutanları da Ladislas ile aynı kaderi paylaştı. Hünyadi Yanoş, her ne kadar ordunun dağılmaması ve tekrar toparlanması için gayret gösterse de bunda başarılı olamamıştır. Dağılan ve kaçan Haçlı ordusu ve askerleri, Tuna nehri boyunca takip edilerek öldürülmüş veya esir edilmişlerdir. Böylelikle, her ne kadar zor ve çok fazla şehit verilmiş olsa da, Varna Meydan Muharebesi, Osmanlılar tarafından kazanılmıştır.

Bu zafer sonucunda, öncesinde kaybedilen iki savaşın olumsuz izleri silinerek, Balkanlar’da üstünlük tekrar Osmanlı’ya geçmiştir; Varna öncesi kaybedilen topraklar geri alınmakla birlikte, artık Osmanlı’nın Balkanlar’dan çıkarılamayacağı da Bizans ve Avrupa ülkeleri tarafından anlaşılmış olmaktaydı.

Cılız Bir Haçlı Akını ve Osmanlının Kesin Zaferi: II. Kosova Savaşı (1448)

Arnavutluk hakimi olan ve Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, Balkanlar’da Osmanlı aleyhine faaliyetlerde bulunan, üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri mağlup eden İskender Bey üzerine sefere çıkan II. Murad, Kroya’yı (Akçahisar) kuşattığı sırada, Hünyadi Yanoş, Varna yenilgisinin intikamını almak için Macar, Polak Eflak, Erdel ve Almanlar’dan müteşekkil bir haçlı ordusu kurmuş, İskender Bey de bu ittifaka katılmıştı. Bu haçlı ordusunun haberini aldıktan sonra kuşatmayı kaldıran II. Murad, önce Sofya’ya, sonra da Hünyadi Yanoş komutasındaki haçlı ordusunun Kosova önlerine geldiğinin öğrenilmesinin ardından da Ekim 1448’de Osmanlı ordusu ile birlikte Kosova önleri gelerek haçlı ordusu ile karşılaştı.

Öncesinde, savaş olmaması için II. Murad, Hünyadi Yanoş’a elçi göndererek antlaşma teklifinde bulunsa da bu, reddedilmişti. Bir gün sonra başlayan savaş, üç gün sürdü; Osmanlı ordusu, Haçlı ordusu karşısında kesin bir zafer kazandı, Hünyadi Yanoş, savaşın bitimine bir gece öncesinde gece vakti ordugâhtan ve savaş alanından gizlice kaçarak canını kurtardı.

Sonuç

Osmanlıların kendinden emin adımlar ile Balkanlar’da Avrupa içlerine doğru ilerleyişi devam ettiği müddetçe Haçlı Seferleri devam etmişti. Selçukluların 1048 Pasinler zaferi ardından 1071 Malazgirt zaferi ve nihayetinde 1075’de Süleyman Şah’ın Roma’nın kadim başkenti İznik’i alıp kendine başkent yapması ile başlayan Haçlı Seferleri hiç fasılasız devam etmiş sadece hedef değiştirmişlerdi. İlk üç seferin hedefinde Selçuklular vardı III. seferin kesin bir yenilgi ile sonuçlanması ve ardından II. Kılıçarslan’ın Miryakefalon’da Bizans’a ağır bir yenilgi yaşatmasının ardından Türklerin Anadolu’nun yeni sahibi olduğu tescillenmiş Haçlı Seferleri de yön değiştirmişti. Deniz üzerinden Kudüs’e varmaya amaçlayan seferlerin yeni muhatabı Memlûklerdi. Bu sefer Baybars ve diğer Memlûk sultanları Haçlılara karşı amansız bir mücadeleye girmişlerdi. Daha sonra tekrardan Batı Anadolu kıyılarına Türk beylerine yönelen Haçlı akınlarının son hedefinde ise Balkanlar’da ilerleyen Osmanlılar olmuştu. Bu haçlı ruhunu dağıtan ve sonlandıran olay ise İstanbul’un fethi olmuştu. Fatih Sultan Mehmed’in Roma’nın başkenti İstanbul’u fethetmesi ile Batı Osmanlılar karşısında kati bir zafer kazanamayacaklarını dahası arzuladıkları gibi Türkleri geldikleri bozkıra geri gönderip Kudüs başta olmak üzere doğunun önemli şehirlerine ve zenginliklerine sahip olamayacaklarını kabullenmişlerdi. Bu kabullenmenin neticesinde Haçlı Seferleri'ni terk eden Avrupa bambaşka bir serüvene koyulmuş coğrafi keşifler neticesinde bambaşka coğrafyaları keşfedip buralarının zenginliklerini sömürerek güçlenmiş ve serpilmişti. Bu güçlenmenin ardından çok sonra tekrar XIX. yüzyılda İslam dünyasına yönelen Batı dünyası maskelenmiş yepyeni ve hala devam eden bir Haçlı ruhunu başlatmıştı. 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Dipnotlar
ATSIZ, Hüseyin Nihal, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ötüken Yayınları, 8.baskı, İstanbul 2017.
EMECEN, Feridun, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Timaş Yayınları, 3.baskı, İstanbul 2016.
EMECEN, Feridun, Osmanlı Klasik Çağında Savaş, Timaş Yayınları, 3.baskı, İstanbul 2014.
NICAOL, Donald M., Bizans’ın Son Yüzyılları(1261-1453), (çev. Bilge Umar), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.
İNALCIK, Halil, Devlet-i’ Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I Klasik Dönem(1302-1606) Siyasal, Kurumsal, ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 52.baskı, İstanbul 2013.
İNALCIK, Halil, Osmanlılar ve Haçlılar, (çev. Eşref Bengi Özbilen), Alfa Yayınları, İstanbul 2014.
TOGAN, A. Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş I En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar, 3.baskı, İstanbul 1981.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I: Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakkında bir Mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan İstanbul’un Fethine Kadar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 10. baskı, Ankara 2011.
UYAR Mesut-Edward J. Erickson, Osmanlı Askerî Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2.baskı, İstanbul 2017.
DİĞER MAKALELER
Balkanlar'da Osmanlı-Haçlı Mücadelesi
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun