Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

Solunum, beslenme ve barınmadan oluşan zorunlu ihtiyaçlarımız arasında yalnızca ikincisi bu denli seçici özelliklere tabi tutulmuştur, üçüncüsünün zorunluluk mu yoksa seçim mi olduğu konusu hala tartışmalı olmakla birlikte Neolitik Çağ’dan beri artan oranlarda seçime tabi tutulduğu ortadadır. Paleolitik Çağ’da yaşayan atalarımız protein ihtiyaçlarını başlarda karada ve suda yaşayan küçük boyutlu hayvanları avlayarak karşılıyordu, toplumsal yapıdaki gelişme ve artan nüfus daha büyük boyutlu hayvanların da avlanmasına olanak sağladı. Paleoantropologlar bu işin erkekler tarafından gerçekleştirildiği tezini ortaya atarken kadınların da çevreden toplayabildikleri kadar tahıllar, kök sebzeler, meyveler, fındık-ceviz gibi sert kabuklu yemişlerle menüyü zenginleştirmeye çalıştıklarını söyler. Onların bu faaliyetleri Neolitik Çağ’da tarımın doğuşuna ön ayak olmuş olabilir. Bu süreçte artık insanoğlu her yıl elde ettiği besin maddelerinin en iyi türünü evinin yanındaki tarlaya ekerek daimi besin kaynağına ulaşırken ağıllarına koyduğu et kaynaklarını uysal türler arasından seçmeye dikkat etmiştir. Mağara duvarlarındaki av sahneleri ile yerleşim yerlerinde ele geçen fosilleşmiş yiyecek artıkları tarih öncesi insanının beslenme alışkanlıklarına en açık şekilde tanıklık yapan izlerdir. İnsanoğlu yaklaşık 8 bin yıl boyunca arkasında tek bir satır yazılı iz bırakmadan bu şekilde yaşadı. Mısır ve Mezopotamyalılar yediklerini bir şekilde kayda geçiren ilk uygarlıklar oldular. Onlar hala tahıl temelli beslenip av hayvanları ile protein sağlıyorlardı. Ancak artık tapınaklarda tanrıları adına kestikleri kurbanlar da zengin bir kaynak oluşturdu. Daha sonraki uygarlıklar mutfak kültürleriyle ilgili daha fazla kayıt tutmaya başladılar. M.Ö. I. bin yıla gelindiğinde Anadolu ve batısındaki topraklarda zenginlikle doğru orantılı olarak gelişen bir mutfak kültürü oluşmaya başladı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Eski Batı kültürüne ait en eski kayıtlar (Homeros destanları) Eski Yunanların şaşaa ve bolluk içinde en seçkin yiyecekleri yiyip içtiğini, tabakların kurban etleriyle dolup taştığını, konukların midelerini açık ateşte pişmiş etlerle doldurmadan masadan kalkmadıklarını söylese de bunlar gerçekte olanı değil, ozanın hayal dünyasındaki seçkin yemek algısını gösterir. Destanlara konu olan aristokratik sınıfın buna benzer bir beslenme kültürüne sahip olduğu iddia edilse de gerçekte sıradan halk arpa ya da buğday lapası ve birkaç sebze ile yetinmek zorunda kalıyordu. Bir gün önceden suda ıslatılarak yumuşayıp şişmesi sağlanan arpa ya da buğdayın açık ateşte kazanların içinde uzun süre pişirilmesiyle elde edilen lapa hem Eski Yunan hem de Romalıların temel besini idi. Bunu bir miktar haşlanmış sebze, pişmiş sakatat, et ya da balık suyu ile tatlandırabilenler şanslı sayılıyordu. Kurban günleri rahipler ve tapınak çalışanlarına kırmızı ete ulaşma şansı sunarken halkın büyük çoğunluğu bu değerli besinden uzak kalıyordu. Gerçi geç dönem kentlerinin bir çoğunda magerion / macellum olarak adlandırılan et ve balık pazarları bulunsa da kırmızı et herkesin satın alabileceği kadar ucuz değildi. Balık ise daha çok kıyı kentlerinde tüketilirdi. Eski Yunan yaşantısını hayal eden bir kişi onların sıkça balık yediğini düşünebilir, oysa balık kolayca bozulabildiğinden iç bölgelere nadiren ulaşabiliyordu. Sahil kesiminde yaşayanlar taze deniz balığı yerken iç bölgedekiler ya tuzlanmış-kurutulmuş balık yemek zorunda kalıyor, ya da tatlı su balıklarıyla yetiniyorlardı. Bununla birlikte hem Yunanlar hem de Romalılar deniz kabukluları ve yumuşakçaları yemeye oldukça düşkünlerdi.

Eski Yunan beslenme tarzı sitos,  opson ve oinos’tan oluşuyordu. Farklı şekilde isimlendirilmiş olsa da Romalılarınki de bundan farklı değildi. Sitos tahıl - un temelli yiyeceklere verilen genel isimdi ve en kolay tarifiyle günümüzdeki makarna ya da pilav gibi karın doyurmaya yarıyordu. Opon ekmeğe katık olarak yenebilecek her türlü şeye verilen isimdi, bu kişinin gelir durumuna göre bir parça peynir, birkaç zeytin, haşlanmış balık ya da et veya üzerine altın tozu serpilmiş nadide bir balık olabilirdi. Yani opson sınıfsal farklılığın göstergesi konumundaki besin idi. İçecek anlamında kullanılan oinos genel olarak şarabı temsil ediyordu. Hem eski Yunanlar hem de Romalılar sirke kıvamında olanından özenle imal edilip yıllandırılanına kadar her türlü şaraba alışkındılar. Şarap yalnızca akşamları keyif almak amacıyla tüketiliyordu, bunun dışında hekimleri tavsiyesi doğrultusunda ilaç ya da ağrı kesici olarak kullanılabildiği gibi içme suyuna karıştırılarak suyun dezenfekte edilmesine de yarıyordu. Aksi takdirde hijyenik olmayan suyu tüketmek sağlık açısından risk oluşturabilirdi.

Sabah erken saatlerde peynirle birlikte tüketilen çörekler ya da şaraba batırılmış bir parça ekmek sabah kahvaltısı yerine geçiyordu, öğlen yemekleri de basit atıştırmalıklarla geçiştiriliyor, asıl iştah akşam yemeğine saklanıyordu. Varlıklı kesim öğleden sonra hamama gitmeden önce erik-incir gibi kurutulmuş meyve, haşlanmış nohut ya da bakla gibi hafif atıştırmalıklar bulabiliyordu, bu öğün için agoralarda ya da Roma’daki forumda ekmek ve zeytin satan seyyar satıcılara rastlanabiliyordu. Pek çok peynir çeşidi bulunmasına karşın yoğurt bilinmiyordu, tereyağı, sade yağ, lor ve benzerleri ise Yunan ve Romalılar tarafından kullanılmıştı. Günün asıl öğünü yani akşam yemeği Yunanca’da deipnon, Latince’de cena ismiyle anılıyor ve bir fark dışında birbirine benzer şekilde uygulanıyordu. Hem deipnon hem de cena üç aşamadan oluşuyordu. Başlangıç olarak adlandırılan ilk bölümde çeşitli yeşil salatalar, hafif deniz ve kara kabukluları ve yumurta gibi yiyecekler ikram edilirdi.  Ağır et ve tavuk yemeklerinden oluşan ana yemekler ikinci masada sunuluyordu. Bütün olarak pişirilmiş av hayvanları, Apicius’un tarifini verdiği beyaz ve kırmızı et yemekleri, doldurulmuş işkembe ya da domuz memesi, kakırca gibi sıra dışı yemekler ev sahibinin damak zevkini ve zenginliğini sergiliyordu. Son olarak taze ya da kurutulmuş meyvelerin, meyve patinalarının, tatlı çöreklerin, ballı gözlemelerin, pişmiş kavunların sunulduğu üçüncü bölüme geçilirdi. Akşam yemekleri kline adlı sedirlere uzanarak yenirdi, konuklar önem sırasına göre sağ baştan başlayarak klinelere uzanır ve üç klinenin ortasında bulunan sehpaların üzerindeki yemekleri yerlerdi. Büyük et parçaları kesici adını taşıyan bir köle tarafından küçük lokmalara ayrılır, böylece uzanmakta olan konuğun rahatça yemesi sağlanırdı. Yemeğin her bölümü köleler tarafından servis edilir, bölüm sonunda sehpadaki boş tabaklar toplanır ve konuklar ellerini yıkasın diye temiz havlu veya bir kap içinde su getirilirdi. Ardından nomenclator adı verilen bir köle getirilecek olan yemeğin adını söyler, başka köleler de yemeği taşırdı. Bazen yemek odasında çeşitli kokular ve çiçekler bulundurulur, böylece ortama hoş bir hava katılmaya çalışılırdı. Konuklar yemekte ikram edilenlerin fazla gelenlerini yanlarında götürebilir ya da kendisine hizmet eden köleye verebilirdi. Yemek odasında bazen yere düşen et parçalarını yemesi için bir köpek bile bulundurulduğu oluyordu. Yunanlar üçüncü masadan sonra symposion olarak adlandırılan içki faslına geçerdi. Bu aşamada önce symposionu yönetmesi için bir kişi seçilir, şaraba onun belirlediği ölçüde su katılır ve onun belirlediği sırayla konuklara ikram edilirdi. Bu sırada politikadan günlük işlere kadar her çeşit konuda sohbet edilirdi.

Symposion ve Convivum

Eski Yunanlar yemekle birlikte şarap içmez, bu işi tatlı ikramının sonrasına bırakırlardı. Symposion yani birlikte içmek adını verdikleri bu bölümün asıl amacı sosyalleşmekti ve bazen deipnondan bağımsız olarak düzenlenebilirdi. Böyle durumlarda katılımcı sayısı daha fazla olabiliyordu. Symposionlara evin hanımları eşlik etmezdi, ancak bazı davetlerde konukları eğlendirmek için flütçü, dansçı kızlar ile hayat kadınları yer alabilirdi. Symposion sırasında içilecek şarap ev sahibi tarafından belirlenir, ancak hemen oracıkta seçilecek bir kişinin belirlediği ölçüde suyla karıştırılırdı. Bazen koşulacak konu bile bu yönetici tarafından seçilirdi. Şarap krater adı verilen bir kabın içinde çoğunlukla 3/1 oranında suyla karıştırılarak içilir. Krater içi soğuk suyla dolu geniş bir kabın içine oturtularak şarabın soğuması sağlanır, servis için de uzun saplı kepçeler kullanılırdı. Şarap servisini köleler yapabildiği gibi bu işi symposionun yöneticisi de üstlenebilirdi. Fazla içmek, bilinç kaybı yaşamak ve sarhoşluk hoş karşılanmazdı, böyle durumlara düşen kişi bir sonraki symposiona çağrılmazdı. Bu tür davetler günün yorgunluğunu atmak ve biraz sosyalleşmek için en ideal organizasyonlardı. Yukarıda anlatılan örnek en üst gelir grubuna girenler tarafından uygulanabiliyordu. Antik Çağ literatürü bu tür anlatılarla doludur. Platon Sokrates’in de konuk olduğu hayali bir symposion kaleme almış konukların dostluk ve aşk üzerine sohbetlerini aktarmıştır.

Romalılar Yunanlar’dan farklı olarak yemekle içki faslını bir arada sürdürür ve buna birlikte yaşamak anlamında convivum derler. Cicero Romalıların bu alışkanlığını över ve asıl amaçlarının hayatı birlikte yaşamak olduğunu söyler Yunanları ise sırf birlikte içmek için bir araya geldikleri için eleştirir. Yunanlar’da deipnon ve symposion adıyla iki parçalı olarak planlanan akşam yemeklerinde evin hanımları ayrı bir odada toplanıp kendi aralarında eğlenirken Romalılar bu konuda da onlardan ayrılarak erkek kadın bir arada yiyip içerek eğlenmeyi tercih etmişlerdir. Bunun dışındaki  yemek odasında kullanılan mobilyalar, kap-kacak, köleler ve şarap içme yöntemleri neredeyse birbirinin aynısıdır. 

Mutfak Ekipmanı ve Pişirme Yöntemleri

M.Ö. 380’lere gelinceye kadar Eski Yunan evlerinde mutfak olarak tanımlanabilecek bir yapı bulunmaz, en eski ev içi mutfaklar bu tarihlerde Olynthos’ta inşa edilmiş gibi görülmektedir. Daha önceki evlerde kap kacaklar yiyeceklerle birlikte kiler adlı yerde bir arada tututlur, pişirme işlemi ise açık havada seyyar ocaklarda yapılırdı. Bu iş için klibanos adlı ocak ile eskhara adlı maltız en iyi  araçlardı, her ikisi de içine köz konularak kullanılan pişmiş toprak ya da metal araçlardı. Küçük boyutlu oldukları için hemen her yere taşınabiliyor ve kolayca kullanılıyorlardı, ancak ateşi besleme konusunda yetersiz kaldıklarından sabit bir ısı elde etmek zor oluyordu.  Tagenon adlı uzun saplı tavalar her iki ocak türü için de uygun pişirme aletleri idi. Balık ve ekmek pişirmek içinde kullanılan bu tavaların yumurta pişirmeye yarayan özel bölmelere sahip olanlarına da rastlanır. Çoğunlukla günümüzdekilere benzer biçimde yuvarlak şekilli olan tavalar zaman zaman kare ya da dikdörtgen olarak da tasarlanmıştı. Aula adlı geniş ağızlı ve çukur kazanlar ile büyük tencereler yalnızca klibanoslar üzerinde kullanılabiliyordu. Ekmek fırınlardan hazır alınabileceği gibi evde de yapılabilirdi. Ekmeği yapacak kişi öncelikle pişmiş topraktan yapılmış pithoslarda saklanan buğdayı dibeklerde dövüp un elde etmeli, bu iş için dibek ve dibek eli uygun aletlerdir, ancak daha iyisi el değirmenleridir. Buğday dövüldükten ya da el değirmeninde çekildikten sonra koskinon denen eleklerden geçirilir. Un elde edildikten sonra geriye un ile suyu lekane adlı büyük kaplarda ya da en iyisi kardopos adlı teknelerde yoğurmak ve fırında pişirmek kalır. Mutfağın büyüklüğü ve içinde yer alan ekipman evin boyutları ve ev sahibinin zenginliğine bağlı olarak değişiklik göstermekle birlikte kullanılan ekipman çok uzun süre değişim göstermeden kalmıştır. Satır, bıçak, kepçe, süzgeç ve büyük boylu servis çatalı en sık rastlanan pişirme gereçlerindendir. Bu tür gereçlerle açık ateşte pişirme, suda ve buharda haşlama ve fırında pişirme işleri gerçekleştirilebilir ve bunlar Antik Yunan ve Roma mutfaklarında pişirilen yemeklere uygundur.

Düz tabaklar balık-et gibi kuru yiyeceklerin servisinde kullanılırken çukur kaseler lapa ve sulu yemekler için kullanılmıştır. Yemek masalarında tabak, kaşık ve sıvı sunumunda kullanılan sürahiler dışında piperatum adlı biberlik ile salinum adlı tuzluk da bulunurdu. Garum ya da başka sıvı soslar için gararium adlı küçük sosluklar bulundurulduğu da oluyordu, servis için büyük çatallar kullanılırdı, ancak günümüzde kullanılan küçük boylu yemek çatalları Eski Yunan ve Romalılar tarafından bilinmiyordu. Pişirme ekipmanı çoğu kez metal ve pişmiş topraktan imal edilmişken servis ekipmanı bazen cam, boyalı ve renkli seramik hatta bazen gümüş ve altın bile olabiliyordu. Elbette bu sık rastlanan bir durum değildi. Fakir halk ise hala pişmiş toprak ve sıradan metallerden yapılmış kap-kacak kullanmaya devam etti. Pompeii kentinde bulunan thermospodium adlı özel bir araç alt kısımda bulunan sıcak su aracılığı ile kabın içindeki yemeği sıcak tutmaya yarıyordu. İmparatorların ve zenginlerin yemek odalarında kullandıkları süslü mobilyalar, zengin süslemeli kap-kacak ve diğerleri yalnızca literatüre yansımış örnekler olarak kaldı, yani birçoğu günümüze ulaşmadı.

Geç dönem Yunan ve Roma evlerinde latrine (banyo)nin yakınlarında içinde bir ocak ve çeşitli ekipmanın bulunduğu yapılara rastlanmaya başlandı, bunlar Latince culina, yani mutfak olarak tanımlandı. Mutfaklarda henüz su tesisatı bulunmadığından yıkama ve hazırlık işleri bitişikte bulunan banyolarda yapılıyor, yemekler ise artık evin içinde bulunan mutfakta pişiriliyordu. Duvarda tavana yakın biçimde konuşlandırılmış pencere odanın içinde duman birikmesini önlüyordu, iyi havalandırılmayan bir mutfak felakete zemin hazırlayabilirdi. Elbette bu tür yapılar zenginlerin tek katlı villalarında bulunuyordu, fakir halkın şehir merkezinde bulunan çok katlı ahşap binalardaki evlerinde ateş yakmak imkansız olduğundan onlar bir mutfaktan yoksundu. Bu tür insanlar sıcak yemek istediklerinde sokak satıcılarına ya da günümüzdeki restaurantların atası sayılan tabernalara başvurmak zorunda idiler. Bunlardan bazıları günlük değişen menülerini duvarlarına yazardı, Pompeii kentinde bu tür örneklere rastlanmıştır.

Sonuç

Antik Çağ Yunan ve Roma mutfağı çevresel koşulların şekillendirmesiyle oluşmuştur. Sıradan halk tahıl ve sebze ağırlıklı bir beslenme düzeni sürerken varlıklı kesim zengin yiyeceklerin verdiği ayrıcalığı yaşamıştır. Çok uzun bir süre açık havada yemek pişirmeye alışık olan Yunanların ev içi mutfaklarla tanışması Helenistik Dönem’den biraz önce gerçekleşmişti. Bununla birlikte her iki toplumun fertleri uzun uzadıya devam eden akşam yemeklerinde sosyalleşmeyi amaçlamıştı.

Akdeniz çevresinde konuşlanmış olması her ikisine de balığın yanı sıra üzüm ve şaraptan da yararlanma olanağı sağlamıştır. Ancak onlar yalnızca keyif almak amacıyla değil hijyenik içme suyu sağlama kaygısıyla da şarap tüketmişlerdi. Kullandıkları kap-kacaklar günümüzdeki benzerlerinde hiç te uzak değildir. Hatta bazıları en küçük bir değişim göstermeden günümüze kadar ulaşmıştır, müzeler bu tür buluntularla doludur. Helenistik Dönem’den itibaren yeni bitki ve baharatlar tarafından değiştirilmeden önce Antik Yunan ve Roma mutfağı, zeytin, peynir, balık, ekmek, taze yeşillikler ve şaraptan ibaretti. Bu dönemden itibaren ise tavus kuşundan hindibaya kadar birçok ürün Akdeniz mutfağına girerek onu şekillendirmeye başladı.  

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

Kısaltmalar ve Kaynaklar

Arkhestr. Frag. (Arkhestratos, Fragmanti)

Archestratus Fragments From the Life of Luxery; A Modern English Translation with an Introduction and Commentery, (çev. J. Wilkins & S. Hill) UK., 2011.

Arsebük G. 2014

Geçmişe Doğru Bir Bakış: Fosil insanın Gündelik Yaşamından Bazı Kesitler, İstanbul.

Ath. (Athenaeios, Deipnosophistai)   

The Learned Banqueters, (çev. S. D. Olson) London, 2006-2011 (Loeb Classical Library).

Baudy G. 2003

“Cereal Diet and the Origins of Man: Myth of the eleusiain the Context of Ancient Mediterranean Harvest Festivals” şurada: Wilkins et al 2003, ss. 177-98.

Beardsworth A. & Keil T 2011

Yemek Sosyolojisi, (çev. A. Dede) Ankara.

Boardman J. 1990

“Sympotic Furniture” şurada: Murray 1990, ss. 122-34.

Bober P. P. 2003

Kültür, Sanat ve Mutfak, (çev. Ü. Tansel) İstanbul.

Braund D. & Wilkins J. 2000 (Edts.)

Athenaeus and His World, Exeter.

Cahill N. 2000

“Olynthus and Greek Town Planning” The Classical World, cilt 93, No: 5, ss. 497-515.

Cato Agr. (M. P. Cato, De Agricultura)

On Agriculture, (çev. W. D Hooper & H. B. Ash) London, 1935 (Loeb Classical Library).

Columella (Columella, Res Rustica)

On Agriculture, (çev. E. S. Forster & E. H. Heffner) London, 1955  (Loeb Classical Library).

Cubberley A. 2003

“Bread-Baking in Ancient Italy: cibanus and sub testu in the Roman World” şurada: Wilkins et al 2003, ss. 55-68.

Dalby A. & Grainger S. 2001

Antik Çağ Yemekleri ve Yemek Kültürü, (çev. B. Avunç) İstanbul.

Davidson A. 2014

The Oxford Companionn to Food, Oxford.

Deighton H. J. 1999

Eski Roma Yaşantısında Bir Gün (çev. H. K. Ersoy) İstanbul.

Deighton H. J. 2005

Eski Atina Yaşantısında Bir Gün (çev. H. K. Ersoy) İstanbul.

Delemen İ. 2003

Antik Dönemde Beslenme, İstanbul.

Delemen İ. & Çokay-Kepçe S. 2009

            Yunan ve Roma Kap Formları Sözlüğü, İstanbul.

Garnsey P. 1999

Food and Society in Classical Antiquity, UK.

Goody J. 2005b

Yemek, Mutfak, Sınıf (çev. M. G. Güran) İstanbul.

Gowers E. 1993

The Loaded Table Representations of Food in Roman Literature, Oxford.

Güveloğlu A. 2014b

“İmparator Sofraları” Mediterranean Journal of Humanities, cilt IV / 2, ss. 131-134.

Hom. Il. (Homeros, Illias)

İlyada (çev. A. Erhat & A. Kadir) İstanbul, 2004.

Hom. Od. (Homeros, Odysseia)

Odysseia (çev. A. Erhat & A. Kadir) İstanbul, 2003.

König J. 2012

Saints and Symposiasts, Cambridge.

Leigh M. 2015

“Food in Latin Literature” şurada: Wilkins & Nadeau 2015, ss. 43-52.

Lissaruge F. 1987

The Aesthetics of the Greek Banquet Images of Wine and Ritual (çev. A. S. Mazsak) Princeton.

Lissaruge F. 1990

“Around the Krater” şurada: Murray 1990, ss. 196-209.

Million H. L. 1926

“An Old Roman Cookbook” The Classical Journal, cilt 21 ss. 443-450.

Murray O. 1990a (Edt.)

Sympotica: A Symposium on the Symposion, Oxford.

Murray O. 1990b

“Sympotic History” şurada: Murray 1990, ss. 3-13.

Nadeau R. 2015

“Cookery Books” şurada: Wilkins & Nadeau 2015, ss. 53-58.

Oliver G. J. 2007

War, Food, and Politics in Early Hellenistic Athens, Oxford & New York.

Pantel P. S. 2015

“Dining in Ancient Greece” şurada: Wilkins & Nadeau 2015, ss. 224-32.

Pl. Symp. (Platon, Symposion)

Şölen/Dostluk (çev. S. Eyüboğlu & A. Erhat) İstanbul, 2012.

Rebora G. 2003 Çatal Kültürü, (çev. Ç. Şeker) İstanbul.

Roller M. B. 2006

Dining Posture in Ancient Rome: Bodies, Values and Status, Princeton & Oxford.

Wilkins J. 2002

“The Contribution of Galen, De Subtiliante Diaeta (On the Thining Diet)” The Unknown Galen (Edt. N. Vivian) ss. 47-55, London.

Wilkins J. 2003

“Land and Sea: Italy and the Mediterranean in the Roman Discourse of Dining” The American Journal of Philology, cilt 124, ss. 359-375.

Wilkins J. 2008

“Athenaeus the Navigator” SPHOS, cilt 128, ss. 132-52.

Wilkins J. et al 2003 (Edts. J. Wilkins & D. Harvey & M. Dobson)

Food in Antiquity, Exeter.

Wilkins J. & Hill S. 2006

Food in the Ancient World, UK.

DİĞER MAKALELER
Antik Çağ’da Mutfak Kültürü
Osmanlı Tarihi
Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun