Toplumsal İhtiyaçların Ürettiği En Parlak Sonuç: Endülüs Uleması

Toplumsal İhtiyaçların Ürettiği En Parlak Sonuç: Endülüs Uleması

Endülüs topraklarında hüküm süren İslam hakimiyetiyle birlikte ortaya çıkan toplumsal çeşitlilik ve bu toplumsal yapının içerisinde yeşeren yeni toplumsal düzenin getirdiği ihtiyaçlar, akabinde ilmi gelişimin gelişimini de beraberinde getirdi. Camilerin, mescitlerin ve dönemin ilim merkezi etrafında gelişen eğitim yapısı, birçok alimin ortaya çıkmasına vesile oldu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam, kendisinden evvel dünyayı asgari şartlarda da olsa mamur ederek insanoğlu için yaşanılır bir yer haline getirmesi beklenen Roma ve Sasani gibi büyük güçlerin tükendiği bir çağda geldi. Geliş gayesi ise zaten geldiği çağın şartları içinde açıkça görülmektedir. Yani, İslam adı altında Hz. Muhammed’e yüklenen yegâne misyonun dünyayı insanoğlu için yeniden yaşanılır bir yer haline dönüştürmek olduğu anlaşılmaktadır.

Bu misyonu yerine getirirken önce insanlar yeni kurulacak düzenin kendileri için hayat kaynağı olacağı hususunda ikna edilmiş sonra da bunun dünyaya yeni bir nefes olabileceğine inandırılmışlardır. Bunu ise topluluk, toplum ve devlet olma aşamaları takip etmiştir. İşte bu toplum ve devlet aşamasında İslam, bilimsel bir gereklilik olarak dört direk üzerine inşa edilen sosyo-politik bir harekete dönüşmüştür. Bunlar, Ulucami ile başlayan bir toplumsal müesseseleşme hareketi, Ehl-i Suffe ile başlayan yeni ilim-kültür hareketi, muâhât denen İslam kardeşliği ile başlayan toplumsal kaynaşma hareketi ve son olarak da Medine Vesikası denen uluslararası antlaşma ile başlayan devletleşme hareketidir. Bu inşa sürecinin merkezindeki lider olarak Hz. Muhammed, ilmin kaynağı kabul edilen Allah’tan gelen emir ve prensiplerin uygulayıcısı konumunda bulunmuş, O’nun yanında yetişen Suffe Ehli ise, İslam devletine tâbi olan yeni toplumlara yeni sistemi uygulama göreviyle gönderilmiştir.

Sonuçta İslamlaşma denen bir buçuk asırlık bir uzun süreç yaşanmış ve dünyanın kültürel merkezi kabul edilen Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasında VIII. yüzyıldan itibaren dev bir dünya devleti formunda bir medeniyet ortaya çıkmıştır. X. yüzyıla gelindiğinde artık üç asırdır süren bir kültürel gelişimin sonuçları net biçimde görülür hale gelmiştir.

Büyük topluluklar “medeniyet” organizasyonu sayesinde birlikte yaşarlar

Abbâsîler ile birlikte artık İslam devletinin genişlemesi yani fetihler çok azaldı, buna karşın nüfus çok arttı, dolayısıyla şehirleşme doğal bir süreç olarak yaşandı. İşte bu şehirleşme hâdisesinin gerçekleşmesinde merkez şehirlerin fonksiyonu büyük önem taşımaktaydı. İslam ülkesinin her yanında oluşan ilim merkezi büyük şehirler, kültürel birer kandil gibi bulunduğu bölgeyi aydınlatmışlardır. Bunlar Medine, San’a, Dımaşk, Bağdad, Kûfe, Basra, müstakbel Kâhire’nin çekirdeği Füstât, İskenderiye, İsfahan, Rey, Semerkand, Buhara, Şiraz, Tebriz, Musul, Haleb, Harran, Kayravan, Marakeş, Fez, Kurtuba (Cordoba), Tuleytula (Toledo), İşbîliye (Sevilla), Sarakusta (Zaragoza) ve Gırnata (Granada) idi.1

Elbette bu şehirlere kültürel niteliklerini yükleyen şey, onların sahip olduğu ilim merkezi hüviyetleriydi. Bu nedenle buralarda geçerli olan eğitim anlayışı ve sistemini bilmek önem arz etmektedir.

Merkezî şehirlerin kültürel yapısı ve ilim tahsil yerleri

İslâm tarihinde kültürel hayat ile bilginlerin kimlik, kişilik, tahsil hayatı ve tahsil yerleri, ders aldıkları hocaları ve ders verdikleri talebeler hakkındaki bilgiler, daha çok tabakât veya a’lâm kitapları olarak adlandırılan kaynaklarda bulunmaktadır. Bu kitaplardaki kayıtlar Müslüman yurdunun ilim, eğitim ve kültür hayatı hakkında ayrıntılı bilgi sunarken, aynı zamanda bilginlerin ilim tahsili yani rıhle amacıyla gittikleri şehirleri de haber vermektedir. İslam kültürünün oluşturduğu eğitim müesseseleri, her yaştan ve her kesimden insanın hem akıl ve bedenini hem de ruhunu eğitmeyi hedefleyen bir süreci öngörmekteydi.

Bunu sağlamaya yönelik olarak ilim tahsil ve tedrisi için kullanılan saray, konak, menzil (ev), mektep, mescit, medrese, kütüphane, ribat ve zâviye gibi çeşitli mekânlar vardı. Ayrıca, şiir ve edebiyat meclisleri olarak da bilinen işret meclisleri de şehrin kültürel yanını vurgulayan önemli bir unsurdu. Daha çok halkın inisiyatifiyle fakat devlet adamlarının öncülüğü ve teşvik politikalarıyla gelişen eğitim ve kültür hayatı, Müslüman devletlerini çağdaşlarından ayırt eden vasıfların başında gelmekteydi.2

X. yüzyılda ilim merkezi olarak beliren İslam şehirlerindeki eğitim kurumlarının tipolojisi, o şehirlerin kültürel niteliklerini bize sunmaktadır. Bu kurumlar, yabancı ilimlere yer verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrılmaktadır. Yabancı ilimlere yer vermeyen medrese öncesi kurumlar, içinde ders halkaları yani meclisleri bulunan camiler, mescitler, mektep, küttâb ve han idi.

Camiler ve mescitler ilim halkalarıyla dolup taşardı

Câmi, Cuma namazı için Müslümanların toplandığı yer olması yanında, çeşitli İslâmî ilimler ile Arap dili ve edebiyatı gibi yardımcı ilimlerin eğitiminin verildiği bir mekân olma özelliğini de taşıyordu. Burada her hoca, bir halkada bir veya birden fazla konunun eğitimini veriyor ve her halkaya o konuyla ilgilenen talebeler katılıyordu. Hocaların maaşı halife veya sultan tarafından ödeniyordu. Talebelere burs verildiğine dair ise herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Talebeler muhtemelen hocadan izin alarak diledikleri halkaya katılma hürriyetine sahiptiler. Câmilerin yanında mescitler de hem İslâmî ilimlerin hem de Arap dili ve edebiyatının okutulduğu birer yüksekokul (college) olarak hizmet görmüşlerdir.

Diğer öğretim kurumları ve vakıflar

Mektep ve küttâb bir ilköğretim kurumuydu. Uzmanlaşma eğitimine hazırlık dönemini temsil ediyordu. Bir otel olarak hizmet veren hanlara gelince, bunlar aynı zamanda özel dersler vermek amacıyla da kullanılırdı. Mesela şehrin yabancısı olan bir bilgin, bir hanın üst katından bir oda kiralar ve orada ders verirdi.3

Yabancı ilimlere yer verenler ise, başta kütüphaneler ile hastaneler olmak üzere dâr, beyt, hızâne gibi adlarla anılanlar ve medreselerdi. Kütüphaneler, esas itibarıyla düzenli bir ders programına bağlı eğitim faaliyeti yürütülen yerler değildi. Bu kurumu tanımlayan farklı altı kelime mevcuttur. Bunlardan üçü yer adlarıdır: Beyt (oda), hızâne (hücre) ve dâr (ev). Diğer üçü ise muhtevayı ifade eder: Hikme(t), ilim ve kütüb (kitaplar). Bu kelimelerden oluşan dokuz terim vardır: Beytülhikme, hizânetülhikme, dârulhikme, dârulilm, dârulkütüb, hizânetülkütüb, beytülkütüb, beytülilm ve el-hızânetü’l-ilmiyye.

Kütüphanelerde okuma, kitap istinsahı (recopying), müzâkere (discussion) ve münâzara (disputation) amaçlı toplantılar ile bazılarında tedris (learning) faaliyeti de yapılırdı. Hastanelere gelince, bunlar aynı zamanda birer tıp okuluydu. Medreseler ise, Müslümanların başlıca eğitim kurumuydu. Aslında, bir hukuk koleji rolü üstlenen mescid ile onun hemen yanı başında yer alan ve fıkıh derslerine devam eden talebeler için yurt hizmeti veren han’ın tabii gelişimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu kolej türünün gelişimi mescid, mescid-han külliyesi ve medrese olmak üzere üç safhada gerçekleşmiştir. Yani mescit İslam’ın doğuşuyla birlikte doğup gelişmiş, mescid-han külliyesi ise X. yüzyılda oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu yüzyılda ortaya çıkan medrese, gelişimini sürdürerek XI. yüzyılda zirveye ulaşmış ve bu kurum sayesinde talebelerin her türlü ihtiyaçları vakıflar tarafından karşılanır hale gelmiştir.4

Âlim yetiştiren ve ülkeye bütün bilim ve hikmeti aktaran bir kurum “rıhle” geleneği

Hem İslam hem dünya toplumları içerisinde Endülüslüler kadar bu kuruma önem veren başka bir toplum bulmak gerçekten zordur, belki bugünkü dünyada bile.

İslam bilginlerinin biyografilerini aktaran kaynaklarda, rıhle denen ilim yolculuğu geleneği önemli bir yer işgal etmektedir. Bu geleneğe uyarak, Doğu İslâm Dünyası Maşrıklı talebeler Maşrık içinde, Mağrib ve Endülüslüler ise Maşrık yurduna seyahat ederek yüksek tahsilini tamamlarlardı. Eğitiminin sonunda da genellikle ilim ve kitap yüküyle memleketine geri dönerlerdi. Rıhle sayesinde İslam ülkesinin her bölgesi diğerleriyle sürekli bir ilim-kültür alışverişi içerisinde olurdu.

Özellikle Endülüslüler bu sayede Maşrık’ın ilmî ve kültürel birikimini Endülüs’e, orada telif edilen kitapları da Endülüs kütüphanelerine veya kitaplıklarına kazandırırlardı. Doğu İslâm Dünyası Maşrık’ın dört bir yanındaki kültür merkezi şehirlerinde bulunan eğitim müesseseleri, dünyanın her yanından gelen talebelere eğitim vermekteydi. Bu nedenle Maşrık medreseleri konumundaki müesseselerin müdâvimleri arasında Mağribliler ve Endülüslüler de bulunuyordu.5

Maşrık’ta yüksek tahsilini tamamlayan Mağribli ve Endülüslülerin ülkesi ise, X. yüzyılda Maşrık ülkesini bile geride bırakacak kültürel gelişime sahne olmuştur. Bu nedenle de özellikle Avrupa’dan gelen gayrimüslim gençler için bir câzibe yani hem eğitim hem de iş ve yaşam merkezi durumuna gelmiştir. Ayrıca, Endülüslüler Maşrık’ta ilim tahsil ederken bir yandan da orada gördükleri sosyal hayata dair izlenimlerini kendi yurttaşlarına aktarmışlardır.

Doğu İslâm Dünyası Maşrık’ın dört bir yanında bulunan medreseler veya eğitim müesseseleri, dünyanın her yanından gelen talebelere eğitim vermekteydi. Bu medreselerin müdâvimleri arasında Endülüslüler de bulunuyordu. Bu konuda ilginç olan bir ayrıntı şu ki İbn Hazm (ö. 1064), İbn Bâcce (ö. 1138), İbn Rüşd (ö. 1198) ve İbn Tufeyl (ö. 1185) gibi dinî ilimler yanında fikrî yanı ağır basan bilginler Maşrık’a rıhle geleneğine uymamışlar, Endülüs’ün zengin bilim ve fikir dünyasında kendilerini yetiştirmişlerdir.

Endülüs'te üç aşamalı bir eğitim ve öğretim sistemi

Sistem olarak bakıldığında ise, Endülüs'te üç aşamalı bir eğitim ve öğretim sistemi vardı. Altı yaşından itibaren başlayıp 6-7 yıl süren ilk dönemde, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi Kur'ân-ı Kerîm ve ilmihal bilgileriyle Arapça ve şiir öğretiliyor, mekân olarak da küçük mescidlerle camilere yakın evler, öğretmenlerin evleri ya da devlet tarafından açılan yatılı mektepler kullanılıyordu. Yatılı mekteplerde görev yapan öğretmenlerin ücretini devlet, diğer öğretmenlerinkini ise öğrenci velileri ödüyordu. İlk aşamayı tamamlayan öğrenciler dilerlerse şüyûh denilen müderrislerin etrafında oluşan halkalara katılırlardı. Belli bir program ve süreyle kayıtlı bulunmayan bu halkalarda dil ve edebiyat, fıkıh, tefsir, hadis, tıp, matematik, kimya gibi ilimler okutulurdu. Müderrisler ücretlerini devletten, vakıflardan ya da öğrenci velilerinden alırlardı.

Dersler ve öğrenilme amaçları

Devirlere göre bazı farklılıklar göstermiş olmakla birlikte genel olarak Endülüs’te de geçerli olan eğitim sisteminin temelini oluşturan unsurları amaçlarıyla birlikte şöyle sıralamak mümkündür. Öncelikli olarak kutsal metinlerin incelenmesi için okuma yazma ve dilbilgisi; mirasın Kur’an’a göre paylaşılmasını sağlamak için aritmetik; camilerin Mekke’ye doğru yönlendirilmesi ve takvimi düzenlemek için gökbilim; hasta olmayı önlemek ve hastalıkları tedavi etmek için ise tıp öğrenilir ve öğretilirdi. Hiç şüphesiz, bu tahsilin başka alanlarda da yararlı olacağı kabul edilirdi.

Metot olarak okuma, dinleme ve yazdırma uygulanırdı. Üçüncü aşamada ise ihtisaslaşma başlardı. Bu da XI. yüzyıldan itibaren açılan medreselerde veya Kayrevan, Kahire, Dımaşk, Bağdad, Medine ve Mekke gibi ilim merkezlerinde gerçekleşirdi. Bu dönemin sonunda, okudukları medreselerde başarılı olan talebelere müderris olabileceklerini gösterir icazetnâmeler verilirdi. Hükümdar ve hâcib, vezir ve vali gibi yüksek kademelerdeki devlet adamları özel müderrisler tutarak çocuklarının eğitilmesini kendi evlerinde sağlarlardı.6

Endülüslü âlimlerin sahip oldukları vatanı ve dini değerleri korumak maksadıyla yaptıkları cihat, onların temel faaliyetleri arasındaydı. Bu bakımdan, topluma örnek addedilen bilgin kişilerin cihat faaliyetlerine katılımları devlet içinde her kesimden insanın bu konuya daha ciddi ve samimi bir yaklaşım sergilemesine yol açmaktaydı.

Endülüslü emîr ya da hükümdarların âlimlere karşı olan saygı, destek ve himâyeleri

Bu konu bugün neredeyse bütün dünyada bilinen bir husustur. Bu yöneticiler arasında özellikle II. Hakem (961-976) öne çıkar. O, kendi ülkesine gelmeyi tercih eden Maşrıklı âlimleri devlet töreniyle ve umumi ziyafetler vererek karşılamıştır. Onlara gayet zengin bir çalışma ortamı ve imkânı sağlayarak onlardan sadece ilmî üretim yapmalarını ve Endülüs halkını aydınlatmalarını istemiştir. Ayrıca, gerek Endülüs’te yetişen ve gerekse Doğu İslâm Dünyasından Endülüs’e gelip yerleşen âlimlerin ekserisi, devletin birçok kademesinde mevcut olan şûrâ (danışma) meclislerinde müşavir olarak da görev yapmışlardır. Sonuçta bu tür politikalar sayesinde Endülüs ilmî çalışmaların merkezi haline gelirken, eğitim ve bilim alanlarındaki gelişmelerin etkisiyle ülkenin hem sosyo-kültürel hem de iktisadi ve ticari hayatı yüksek düzeylere erişmiştir.

Son olarak, Endülüslü bilginler içinde özellikle kadı veya hukukçuların, örnek ve iyi bir Müslüman (takva ehli) olma arzusuyla İslâmî kurallar ile prensiplere bağlılıkta çok hassas olduklarına işaret eden birçok tarihi kayıt vardır. Onların bu hassasiyetlerinin toplum psikolojisi üzerindeki pozitif etkisi şüphesiz çok önemlidir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1İzzeddin Ali b. Ebu’l-Kerem İbnü'l-Esîr (ö.630/1232), el-Kâmil fî’t-târîh, Beyrut 1979, VIII, 229, 263, 275, 356, 445, 461, 469, 471, 534, 542, 608, 618, 697, 704; İbn Cübeyr, s. 21, 23, 27, 164, 191; İbn Abdülmü’min el-Himyerî, (ö.727/1327), er-Ravzu'l-mi'târ fî haberi'l-aktâr (Sıfatü Cezîreti’l-Endelüs), tahkik: İhsan Abbâs, Beyrut 1984, s. 54, 82, 105, 109, 191, 237, 278, 317-22, 351, 393, 441, 450-61, 486, 501, 563; İmâdüddin İsmail b. Ali Ebü’l-Fidâ’ (ö. 732/1331), elMuhtasar fî ahbâri’l-beşer, Beyrut 1997, I, 429, 448, 459, 451, 460; Lütfi Şeyban, Reconquista Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İstanbul 2010, s. 306, 378

2İbnü’l-Faradî, I, 221, 260-261; İbn Cübeyr, s. 21; S. Hüseyin Nasr, s. 59; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları Kültür ve Medeniyet, Ankara 2013, s. 151 vd., 300-344; Ahmed et-Tâhirî, Âmmetü Kurtuba fî Ahdi’l-Hilâfe, Rabat 1988, s. 171 vd.

3Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, çev. Nabi Avcı vd., İstanbul 1991, s. 64; George Makdisi, Ortaçağ’da Yüksek Öğretim, İstanbul 2012, s. 43, 54-55, 59-63

4İbn Cübeyr, s. 21; S. Hüseyin Nasr, s. 69; Makdisi, s. 63-67, 73; Titus Burckhadt, İslam Sanatı Dil ve Anlam, çev. T. Koç, İstanbul 2012, s. 241-265; Jesus Greus, Así vivían en Al-Andalus, Madrid 1991, s. 82; Johannes Pedersen, İslam Dünyasında Kitabın Tarihi, çev. M. M. Karagözoğlu, İstanbul 2013, s. 125

5E. Levi-Provençal, el-Hadâratü'l-Arabiyye fî İsbânya, çev. T.A. Mekkî, Kâhire 1994, s. 51 vd.

6Özdemir, Mehmet (1995), “Endülüs/Siyasi Tarih”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 11, s. 219

 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun