Mütevazı Bir Zarafet: El-Hamrâ Saray Külliyesi

Mütevazı Bir Zarafet: El-Hamrâ Saray Külliyesi

Masallara özgü güzelliğiyle Sierra Nevada dağlarının sırtlarında konumlanan ve İslam medeniyetinin ürettiği en etkileyici mimari yapılardan biri olan El-Hamrâ Sarayı, üzerinde taşıdığı İslam medeniyetinin entelektüel birikimiyle, üstün estetik değerle ile donatılmış mimari yapısıyla ve ziyaretçilerine yansıttığı zamandan bağımsız hissiyatıyla varlığını korumaya devam ediyor. Gelin bu muhteşem yapıyı tüm detaylarıyla birlikte tanıyalım.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Binbir gece masallarındaki efsanevî sarayları anımsatan, adeta yeryüzündeki cennet burası. Sierra Nevada dağlarına sırtını dayamış, yüksek kayalıkların tepesinde kollarını açmış bir kartal gibi uzanmakta. Ardındaki dağları aşan ihtişamıyla eteklerine kurulu şehri izlemekte olan kartalın avını gözetmesi gibi. Kasvetli duvarların ötesindeyse peri kızlarının yaşadığı bir masal diyarı var sanki. Dünyanın dört bir yanından getirilen çiçeklerle süslü ve binbir çeşit meyve ağaçlarıyla dolu muazzam bir bahçe, içinde nilüferlerin ve çeşit çeşit balıkların yüzdüğü onlarca süs havuzu, her adımda başka bir çeşme, her duvarda ayrı bir işleme, her pencerede ayrı bir manzara, her adımda başka bir güzellik. Hiç kuşku yok El-Hamrâ dünyanın en romantik ve en büyülü yerlerinden biri.1 Mağribi şairler, sarayın etrafındaki bereketli ormanları ve duvarların parlak renklerinin birleşimini “zümrütlerde bir inci kümesi” tanımlamaktaydı.2

Gırnata’nın dünyaca ünlü sanat âbidesinin tarihçesi

Endülüs mimarisi kadar bütün İslam sanatı için de büyük bir gurur kaynağı teşkil eden El-Hamrâ Sarayı, Nasrîler (Benî Ahmer) Devleti'nin başşehri olan Gırnata'da (Granada) bulunmaktadır. "Kızıl" anlamına gelen hamrâ sıfatıyla tanımlanması, inşaatta kullanılan kil harcın kızıla çalan renginden dolayıdır.3 El-Hamrâ Sarayı, Granada (Gırnata) şehrine ve yanından geçen Darro Nehri’ne yukarıdan bakan, 736 m. uzunluğunda ve yaklaşık 200 m. genişliğinde yayvan bir tepe üzerinde yükselmektedir. Endülüs'ün kendine has kale saraylarının tipik bir örneği olup ana hatlarıyla Emevi ve Mülükü't-tavaif devirlerinden gelen tesirlerin birleştirilmesi sonucu sağlanan yeni bir anlayışı temsil eder.4

El-Hamrâ’nın tarihi III./IX. yüzyıla yani Emevîler zamanına kadar gider. O tarihlerde, sarayın yer aldığı Sebîke tepesinde Kal’atü’l-Hamrâ (La Colina Roja, Kızıl Kale) adıyla anılan bir kale olduğu rivâyet edilmektedir. Gırnata bölgesinde Araplar ile Berberîler ve Müvelledler (yerli halktan Müslüman olanlar) arasında cereyan eden iç savaşlarda bu kalenin büyük rolü olmuştu. Zîrîler’den (1013-1090) Bâdîs b. Habbûs (1038-1073) Gırnata’yı ele geçirdiğinde bu tepeye sağlam bir sûr, içine de hükümet merkezi olmak üzere bir kasır (el-kasr, alcazar, köşk) inşa etmişti. Bu inşa faaliyetinden sonra buraya el-Kasabatü’l-Hamrâ veya el-Medînetü’l-Hamrâ denmiştir. 635/1238 yılında Nasrîler’in lideri Muhammed İbnü’l-Ahmer Gırnata’yı ele geçirince, bu “kale kasaba”nın olduğu yeri idare merkezi olarak seçmiş ve yapılara yenilerini ilâve etmiştir. Daha sonra II. Muhammed (1273-1302), el-Kasaba denilen bina ile daha sonra Şarap Kapısı (Puerta del Vino) diye adlandırılan kısım boyunca inşa edilen mahalleyi tamamlamış ve Ravza denilen emîrler kabristanıyla Benî Serrâc Dîvânhânesi’ni (Sala de los Abencerrajes) eklemiştir. Ancak, varlığını büyük ölçüde muhafaza ederek bugüne gelebilmiş olan El-Hamrâ Külliyesi yapılarının çoğu, Nasrîler’in “en büyük sultanı” I. Yûsuf (1334-1353) ile oğlu V. Muhammed (1353-1391) devirlerinde yapılmıştır.

Bu iki emîr ya da sultandan her birisi farklı yapı gruplarını yaptırmıştır. I. Yûsuf’un inşa ettirdiği yapılar, rampalı çıkıntıları olan sûrlar, Adalet Kapısı, Hanımlar Kulesi, Küçük Portal Sarayı, Alberca Avlusu ve çevresindeki yapılar, içinde elçiler salonunun bulunduğu Comares kulesi, toplantı salonu ve saray hamamıdır. Oğlu V. Muhammed ise, bunlara ilâve olarak Aslanlı Avlu ve çevresindeki salonları, özellikle Kral Salonu ya da Adalet Salonu denilen kısmı, İki Kız Kardeş Salonu ile bir başka salon ve Harem dairelerini yaptırmıştır. Daha sonra gelenlerin de çeşitli ilâveleriyle ortalama 150 yılda son şeklini almıştır.5

Saray külliyesinde bölmelere verilen adlar El-Hamrâ’yı anlamakta esastır ancak, farklı rehber kitaplar aynı yerlerden değişik adlarla söz etmektedir. Çünkü adların çoğu hayal ürünü ve Endülüs sonrası dönemde uydurulmuş gibi görünüyor. Esas kümedeki saray yapıları (Palacio de los Nazaries, Nasrî Sarayı), Endülüs devrinde öyle olmadığı halde, sonradan birbiriyle bağlantılı hale getirilmiştir.6 El-Hamrâ Sarayı, Endülüs mimarisinin tipik özelliklerini taşımaktadır. Örneğin, at nalı kemeri, kemer tarağı ve El-Hamrâ sütunlarının yanı sıra tipik bazı mimari özelikler. El-Hamrâ mimarlarının en büyük meselesi, mekânın boyutu ne olursa olsun, her alanı dekorasyonla kaplamaktı. Bu mimarlar tarafından en çok kullanılan dekoratif unsurlar, bitkisel biçimler, iç içe geçme süslemeler ve eşkenar dörtgenlerinin ağlarıydı. El-Hamrâ’da kullanılan en etkileyici dekoratif unsurlardan biri Müsta’ribî (mozarabik) tonozdur.

El-Hamrâ’nın duvarları el yazması kufi hat yazılarıyla ve üç şairin şiirleriyle bezenmiştir. Bu şairler, Lisânnüddîn İbnü’l-Hatîp (1313-1375), İbn Zümrek (1333-1393) ve İbnü’l-Ceyyâb’tır (1274-1349). Bunlar arasında İbn Zümrek, El-Hamrâ şairlerinin en dikkat çeken ismi olarak kabul edilir.7

Sefirler Salonu (Behvü’s-Süferâ’, Palacio de Comares, Salon de Embajadores)

El-Hamrâ Saray Külliyesi genel olarak iki büyük kısma ayrılır. Birinci kısım Sefirler Salonu ile tepesinde Sefîrler Kulesi’nin (Burcü’s-Süferâ’, Patio de Comares) bulunduğu kanattır. Buraya gelen ziyaretçi önce Fenâü’l-Berekeh (Patio de Alberca) veya Fenâü’r-Reyhân (Patio de los Arrayanes) adlı avluya girer. Duvarlara baktığında köşelerde şu ibareleri görür: “en-Nasru ve’t-temkîn ve’l-fethu’l-mübîn li-mevlânâ Ebî Abdillâh Emîri’l-Mü’minîn” (Zafer ve başarı ve açık bir fetih, efendimiz müminlerin emîri Ebû Abdullah içindir). Ebû Abdullah, muhtemelen III. Yûsuf’tur (1408-1417). “Ve mâ’n-nasru illâ min indi’llâh el-Azîz el-Hakîm” (Zefer, ancak Azîz ve Hakîm olan Allah’tandır. Âl-i İmrân Sûresi, âyet 126’dan).

İki Kız Kardeşler Odası (Sala de las dos Hermanas)

Bu kısımda yer alan önemli bir mekân da İki Kız Kardeşler Odası’dır. Böyle adlandırılmasının nedeni, zemininde bulunan eşit büyüklükteki iki mermer kaplamadır. Sarayın her yanında olduğu gibi buranın giriş kısmına kûfî hatla şu ibare nakşedilmiştir: “Ve Lâ Gâlibe illallâh” (Allah’tan başka gâlib olan yoktur/Her bakımdan üstünlük eninde sonunda Allah’a aittir, fânîlerin üstünlüğü geçicidir.).8

Aslanlı Avlu’nun İhtişamı (Patio de los Leones)

El-Hamrâ Saray yapılarının ikinci kısmı ise, merkezinde Aslanlı Avlu’nun yer aldığı kanattır. Burası külliyenin sanat ve estetik bakımdan en göz alıcı eserlerini barındırmaktadır. Yapımı IV. Muhammed el-Ganî-Billâh (1325-1333) zamanına denk düşer. “Ve Lâ Gâlibe illallâh” ibaresi, Nasrîler’in şiârı olarak sarayın her yanında olduğu gibi burada da kûfî ve nesih hatlarla mükerreren yer almakta, duvarları süslemekte ve izleyenleri büyülemektedir. Her iki sütundan birinde de şu ibare bulunur: “Azze li-mevlânâ es-sultân Ebî Abdillâh el-Ğanî-Billâh” (Efendimiz sultan Ebû Abdullah el-Ganî-Billâh için azîz olsun). Bu kısımda yer alan diğer önemli bir yer Benî Serrâc Odası’dır (Kâatü Benî Serrâc, Sala de los Abencerrajes). Bir diğeri de Hükümdarlar Odası’dır (Kâatü’l-mülûk, Sala de los Reyes).9

Aslanlı Avlu’nun şiir ile bütünleşen estetiği

Genelde El-Hamrâ yapılarının fakat özellikle Aslanlı Avlu’nun tasarımı ve inşasında iki büyük şair-devlet adamının çok önemli katkıları olmuştur. Bunlar Lisânüddîn İbnü’l-Hatîb (713-776/1313-1374) ile İbn Zümrek’tir (ö. 798/1395). 1362 yılında Hz. Peygamber’in doğum kutlamalarını anlatan İbnü’l-Hatîb’in şiiri, 1492’den evvel El-Hamrâ’nın durumuna ilişkin elimizde bulunan neredeyse tek yazılı kaynaktır.

İbn Zümrek de El-Hamrâ yapıları ve bahçeleri üzerine nefis şiirler yazmıştır. Dahası, bu iki bilge şâirin şiirleri yalnızca kâğıt üzerinde kalmamış, aynı zamanda sarayın duvarlarını da süslemiştir. Bu açıdan bakıldığında belki de El-Hamrâ, kendi yazılı belgelerini sunan Müslüman yapılarının en ünlüsüdür. O yazılı metinlerle süslü bir yapı, içinde yaşanabilen bir kitaptır. Diğer yandan Nasrî sarayının entelektüel iklimine de değinmek gerekir ki, Juan Carlos Souza ve Robert Irwin gibi araştırmacılar Aslanlı Avlu’nun hiç de saray olmadığını, Mağribî-Murâbıt tarzı bir medrese olduğunu savunmaktadırlar.

Aslanlı Avlu’da yüksek ilim meclisleri

O zamanlar burası dinî ve hukukî ilimleri müzâkere eden bilgeleri barındırır, belki de sultanın önünde yapılan bilgece tartışmalar için forum görevi görürdü. Aslanlı Avlu bir ilim ve dua yeri olarak hizmet vermiş olmalıdır. Sultana hizmet edecek idareciler yanında, ona hikmeti öğretecek dindar bilginler de yetiştirmişti belki. Bu “medrese avlu”da bulunan kitaplar ise, raflarda değil de duvar içine oyulmuş dolaplarda muhafaza ediliyordu. Çünkü, İslâm dünyasında kitapları raflara dizme âdeti yoktu, daha çok dolaplara ya da çekmecelere üst üste yığılıyorlardı. Bu kitapların çoğu, 1499’da Granada Başpiskoposu Cisneros tarafından şehrin ana meydanında yakılmıştır.10

Sanatın güzelliğiyle aydınlanan bu yılların 1492’de sona ermesiyle Kardinal Pedro de Mendoza, el-Hamrâ’nın en yüksek tepesine haç dikerek Endülüs’teki İslâm hâkimiyetinin sona erdiğini ilân etmiştir. İmparator V. Karl, 1526 yılında Gırnata’ya gelerek sarayın mescidini kiliseye çevirtmiş, bazı bölümlerde tadilat yaptırarak bazı bölümleri de yıktırtmış ve külliyeye Rönesans üslubu barok süslemeli bir bina ilâve ederek saray şehrin genel uyumunu bozmuştur.

V. Karl’ın Sarayı: İşgalden sonra sanatın bağrına saplanan Katolik hançeri

El-Hamrâ, 1492’den 1868’e kadar kraliyet sarayı statüsünde kaldı. Fernando ile İzabel oraya taşındıkları zaman sarayları yıkık-dökük buldular ve yenileme çalışmaları için Müslüman ustaları işe aldılar. 1495’te aynı krallar, saraylardan birini manastır yapmaları için Fransisken rahiplere verdiler. Sonraki yıllarda V. Karl (1519-1556), mimar Pedro Machuca’yı kendisi için El-Hamrâ Külliyesi içinde Rönesans tarzı bir saray inşa etmekle görevlendirdi.

1526’da başlayan inşa çalışmaları ancak 20. yüzyılda tamamlanabildi. Uzun yıllar depo olarak kullanıldı. Gerçekte bu saray, kendi dünyası içinde güzel bir mimari eserdir, fakat yanlış yerde bulunmaktadır.11

Sıcak yazların cennet serinliği Cennetü’l-Arîf (Generalife) Kasrı

Bu kasır, II. Muhammed döneminde (1273-1302) yapılmış olup, sultan ya da emîrlerin yazlık mekânı olarak kullanılırdı. Buradaki ölçüler ve parkın hazırlanışı, Berberî-Arap zevkinin seçkin bir örneğini verir. Bodur serviler, havuzu iki yandan kuşatır. O iklimin seçkin çiçekleri, ince bir renk kompozisyonu halinde, havayı huzur verici, serinletici bir hale çevirirler.12

Cennetü’l-Arîf Kasrı ile el-Hamrâ Sarayı, tezyînâtının zenginliğiyle Endülüs mimarisinin en güzel eseri olup, bugün dünya kültürünün ender eserlerinden birisidir. Dekorasyonu da İspanya İslâm kültürünün seçkin bir örneğidir.

Sarayın her tarafı mermer ve alçıdan soyut süslemelerle kaplıdır. Bu işlemeler, Helenistik ya da Roma unsurlarını değil, geçen uzun yıllar zarfında kendine özgü yapı ve süsleme unsurlarını bulmuş olan İslâm unsurlarını yansıtır. Sonuçta el-Hamrâ, ancak kendi İslâmî felsefesinin terimleriyle açıklanabilen nârin güzelliğiyle bir örnek teşkil etmektedir.

Bahçelerin tasarımında Kur’an-ı Kerim ve Tevrat’taki cennet tasvirlerinden ilham alınmıştır. Servi ağaçlarının perdelediği örtülü bahçe ortasındaki büyük çeşmeden kollara ayrılan havuzlarla dört bölümden oluşur. Her biri kare formundaki bu dört bahçe içinde 14.yüzyıl el-Hamrâ’sında 400’e yakın aromatik tıbbi bitki yetiştirilmekteydi.

Bu bitkiler, esans, ilaç ve dekoratif amaçlar için kullanılırdı. Ayrıca İspanya’nın en yüksek dağları olan Sierra Nevada (yaklaşık 3500 metre) eteklerindeki 765 metre rakımlı el-Hamrâ Sarayı için oluşturulmuş özel bir su taşıma sistemi de bulunuyordu. “Nuria” ismi verilen su çarklarıyla istenilen seviyelere indirilip çıkartılabilen su sayesinde el-Hamrâ’nın bahçeleri ve en yüksek bölgesinde bulunan Yazlık Sarayı bile kesintisiz su sesleri içinde günlerini geçiriyordu. Bahçeler saray kabristanlığına kadar uzanmaktaydı.13

Cennetü’l Arif ve bitki çiftlikleri, birkaç Orta Çağ tarımsal üretim alanından birini temsil etmektedir. Bu eser, mimariyi ve peyzajı bütünleştiren, sarayın etrafındaki bahçeleri kapsayan ve eşsiz hidrolik altyapılar ile genişleten gerçek bir kentsel sistemi oluşturdu.14 Şunu biliyoruz ki böylesine narin bir zarafet, Endülüslüler dışında herhangi bir toplum tarafından üretilememiştir.15

Külliye Câmii (Santa Maria Kilisesi)

Orijinal halinde külliyenin ortasında bulunuyorken, bugün onun yerini Santa Maria Kilisesi işgal etmektedir. Câminin inşasını sultan III. Muhammed el-Mahlû’ (1302-1309) emretmiştir. Sarayın diğer yapıları gibi göz alıcı güzellikte tezyînâtla bezenen câmi, Hristiyan işgalinden sonra bir asır kadar kendi haline terk edilmiş, 1576 yılında yani II. Filip zamanında yıkılınca da yerine mezkûr kilise, Lâtin haçı şeklinde inşa edilmiştir. Tepesine dikilen burcun el-Hamrâ’daki bütün burçlardan daha yüksek yapılmasına özellikle dikkat edilmiştir.16

Bâbü’r-Rummân (Puerta de Granadas, Nar Kapısı) ve Bâbü’ş-Şerîa (Şerîat Kapısı)

Aslında bu, Endülüs el-Hamrâ’sının kapılarından birisi değildir. Sonradan imparator V. Karl tarafından Rönesans üslubunda yaptırılmıştır. Bu kapının ardında göz alıcı bir orman mevcuttur. Ağaçların su unsuruyla sentezi, nefis bir güzellik meydana çıkarmıştır. Burası İslâmî dönemden sonra düzenlenmiştir. Bâbü’ş-Şerîa ise el-Hamrâ’nın birinci kapısıdır. Adından da anlaşılabileceği gibi burası İslâmî dönemde Mezâlim Mahkemesi’nin kurulduğu yerdi. Kapıdan girilen meydanda, bütün Endülüs sultan ve halifeleri gibi, sultan veya onun vekili belirli günlerde Mezâlim davalarına bakardı. İster memur ister âmir olsun bütün devlet görevlileri hakkında serdedilen şikâyetleri bu mahkemede karara bağlardı17 Bâbü’ş-Şerîa’nın kemeri üzerinde Endülüs hattıyla şu satırlar yazılıdır:

“Emera bi-binâi hâzâ’l-bâb el-müsemmâ Bâbe’ş-Şerî’ati, es’ade’llâhü bihî Şerî’ate’l-İslâm kemâ cealehû fahran bâkiyen alâ’l-eyyâm, mevlânâ Emîrulmüslimîn el-mücâhid el-âdil Ebu’l-Haccâc Yûsuf b. mevlânâ es-sultân el-mücâhid el-mukaddes Ebî’l-Velîd b. Nasr, kâfâ’llâhü fî’l-İslâmi sanâi’ahû’z-zâkiye ve tekabbele a’mâlehû’l-cihâdiyye, fe-teyessera zâlike fî şehri’l-mevlidi’l-muazzam min âmi tis’atin ve erbaîne ve seb’i-mieh, cealehû’llâhü izzeten vâfiyeten ve ketebehû fî’l-a’mâli’s-sâlihati’l-bâkıye”.

Türkçesi: “Bâbü’ş-Şerîa diye adlandırılan bu kapının yapımını (Allah onu yıllarca bâkî kalacak bir övünç kaynağı kıldığı gibi onunla İslâm Şerîatı’nı mesûd kılsın) efendimiz Müslümanların emîri, mücâhit, âdil; efendimiz, sultan, mücâhit, mukaddes Ebu’l-Velîd b. Nasr’ın (Allah onun İslâm yolundaki tertemiz işlerini mükâfatlandırsın ve cihat amellerini kabul etsin) oğlu Ebu’l-Haccâc Yûsuf emretti. Bunun yapımı, 749 yılının büyük mevlid ayında (12 Rebiülevvel olmalı, mîlâdî olarak 10 Haziran 1348) mümkün oldu. Allah bu eseri noksansız bir şeref kılsın ve kalıcı sâlih amellere yazsın”.

Bâbü Gırnata veya Bâbü’l-Hamrâ’ (Gırnata Kapısı veya el-Hamrâ Kapısı, Puerta del Vino, Şarap Kapısı) ve el-Kasaba (el-Hısn, Alcazaba, Palacio Arabe)

Sonradan Hristiyanlar tarafından Şarap Kapısı olarak adlandırılmış olup, aslı Gırnata veya el-Hamrâ Kapısı’dır. Bu kapıdan yukarıda bulunan meydanın adı ise Meydânü’l-Ecbâb’tır (Plaza de los Aljibes, Geniş Kuyular Meydanı). el-Kasaba, V. Karl’ın yaptırmış olduğu sarayın solunda yer alır.

Kasabanın sonunda ise, el-Hamrâ’nın en büyük burcu olan ve Gırnata’ya hâkim bakış açısı veren Burcü’l-Hırâse (Torre de la Vela, Güvenlik Burcu) bulunmaktadır. Hristiyanların 1492’de zafer alâmeti olarak tepesine diktikleri haç halen yerinde durmaktadır.

El-Hamrâ Saray Müzesi (V. Karl’ın Sarayı içinde)

Burada, eski sarayların orijinal kalıntılarından bazı parçalar mevcuttur. Mermer sütun başlıkları, mezar taşları, İki Kız Kardeş Salonu’nun ahşap kapısı, Lindaraxa bahçesindeki bir çeşme, bir Nasrî emîr tahtı, Peinador’da bulunmuş figüratif desenli çiniler, muhteşem bir El-Hamrâ sürâhisi, vb. burada görülebilir.18

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Deniz Akkan, “Avrupa'da İslam Sanatı/el-Hamrâ Sarayı”, (çevrimiçi) http://www.gorselsanatlar.org/Avrupa'da-islam-sanati/el-Hamrâ-sarayi/?wap, 05.06.2011

2Chisholm, Hugh, ed. (1911), "Alhambra, The", Encyclopædia Britannica, 1 (11th ed.), Cambridge University Press, pp. 658.

3Özdemir, Mehmet (1995), El Hamra Sarayı (Tarih)TDV İslam Ansiklopedisi, c.11, s. 29

4Beksaç, A. Engin (1995), El Hamra Sarayı (Mimari)TDV İslam Ansiklopedisi, c. 11, s. 31-32

5Muhammed Abdullah İnân, el-Âsâru’l-Endelüsiyyeti’l-bâkıye fî Isbanya ve’l-Burtugal, Kâhire 1997, s. 184-190; Mehmet Özdemir, “el-Hamrâ Sarayı”, DİA, XI, 29-31; Titus Burckhadt, Moorish Culture in Spain, McGraw-Hill Book Company, New York 1972, s. 181-213. Sarayın 11. yüzyıldaki ortaya çıkış dönemi üzerine müstakil bir çalışma için bkz. Frederick P. Bargebuhr, “The Alhambra Palace of the Eleventh Century”, Journal of the Warburg and Courtauld Institutes, Vol. 19, No. 3/4 (Temmuz - Aralık 1956), pp. 192-258. Saray üzerine yapılmış değerli bir başka çalışma için bkz. D. Fairchild Ruggles, “The Eye of Sovereignty: Poetry and Vision in the Alhambra's Lindaraja Mirador”, Gesta, Vol. 36, No. 2 (1997), pp. 180-189

6Irwin, s. 15

7(çevrimiçi) https://www.alhambradegranada.org, 27.06.2018

8İnân, el-Âsâr, s. 193

9İnân, el-Âsâr, s. 199-203. Sarayın her yanında fakat özellikle bu kısmında daha yoğun şekilde yer alan geçmeli yıldız ya da kozmik desenli seramik süslemeler konusunda bilgi için bkz. A. J. Lee, “Islamic Star Patterns”, Muqarnas, Vol. 4 (1987), pp. 182-197

10Irwin, s. 78-85

11Irwin, s. 61-62

12Adnan Turani, Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 2000, s. 259; Özdemir, “el-Hamrâ Sarayı”, s. 30

13Yiğit Angın, İslam Mimarisinin Zirvesi el-Hamra Sarayı”, Derin Tarih Dergisi, Özel Sayı 4, 2015, s. 178-179

14 http://whc.unesco.org/en/list/314, (çevrimiçi) 27.06.2018

15Suut Kemal Yetkin, İslâm Mimârîsi, Ankara 1959, s. 306; James Dickie (Yakub Zeki), "Endülüs Nasrî Mimarisinde Alan ve Hacim", çev. Lütfi Şeyban-Yavuz Sarı, Mimar ve Mühendis Dergisi, S. 50, Eylül-Ekim 2009 (İstanbul), s. 72; Turani, s. 260; James Dickie, “The Hispano-Arab Garden: Its Philosophy and Function”, Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, Vol. 31, No. 2 (1968), pp. 237-248

16İnân, el-Âsâr, s. 208; Özdemir, “el-Hamrâ Sarayı”, 31

17Ziya Kazıcı, İslam Kültür ve Medeniyeti, İstanbul 2010, s. 216

18Müze bilgileri için bkz. directoriomuseos.mcu.es

 

DİĞER MAKALELER
Mütevazı Bir Zarafet: El-Hamrâ Saray Külliyesi
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

Mütevazı Bir Zarafet: El-Hamrâ Saray Külliyesi
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun