Endülüs'ün Fethi Çağında İslam Dünyası ve Avrupa

Endülüs'ün Fethi Çağında İslam Dünyası ve Avrupa

Özgün coğrafi koşulları, siyasi, sosyal ve kültürel yapısıyla gerek İslam tarihi gerekse de Avrupa tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olan Endülüs, tarih boyunca medeniyetlerin buluşma ve yükselme noktası oldu. İslam tarihindeki ötekiye olan saygının ve hoşgörünün tezahür ettiği bu topraklar, Müslümanların bölgeye nüfuz etmesiyle birlikte ilmin, tekniğin ve kültürel canlılığın doyuma ulaştığı alanlara dönüştü. Endülüs’ün bu yapısına ulaşmasındaki ilk adım olan Endülüs’ün fethi sırasındaki İslam dünyası ve Avrupa’daki durumu bilmek ise fethin sonrasına dair mukayeseli bir bakış açısına ulaşabilmemiz adına oldukça önemli.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Endülüs, Güneybatı Avrupa’yı oluşturan İber Yarımadası’nın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından Endelüs şeklinde bu topraklar için kullanılan coğrafi bir terimdir.1 Hristiyanlar tarafından geri alınışıyla (Reconquista) birlikte Endülüslülerin kendi yurtlarından çıkarılmalarından sonra, "Müslüman İspanyası" anlamında İspanyolca’ya Andalucia şeklinde geçmiştir. Endülüs kelimesinin kökeni kesin biçimde tespit edilebilmiş değildir. Bugün Hispania karşılığı olarak, ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika'ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya'nın güneyinde kalan Vandallar'ın (Vandalus) adından türetilmiş olabileceği görüşü (Vandalucia/Vandal ülkesi) genellikle kabul edilmektedir.2

Endülüs’ün Fetih Süreci

Orta Arabistan’da Hicaz bölgesinde merkezî bir birlik, bir devlet teşkilâtı asırlardır ortaya çıkmamıştı. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (sas) tebliğe başladığı zaman da Hicaz bölgesi yani Mekke, Medine ve Taif şehirleri kabileler halinde teşkilatlanmıştı ki bunlardan mesela Medine şehri (o zamanki adıyla Yesrib) Evs ve Hazrec adında iki büyük kabilenin hâkimiyetinde idi ve bu kabileler de yıllardır savaşlarla birbirlerini yiyip bitirmişlerdi. 630 yılında Müslümanlar tarafından Mekke’nin fethi, hem İslâm tarihi hem Ortadoğu ve umumî olarak Dünya tarihi için mühim dönemeçlerden biri oldu. Bu fetihle beraber, Arabistan Yarımadası’nın siyasî, dinî ve kültürel bakımdan bir bütün meydana getirmesinin yolu açıldı. Daha evvel siyasî bir birliktelikten mahrum olan bölge, şimdi merkezî bir otoriteye kavuşuyordu.3 Bu, İslâmiyet’in kazandığı ilk mevzi idi ama burayla sınırlı kalmayacaktı. Nitekim Peygamberin vefatından iki sene sonra Halid b. Velid komutasındaki İslâm ordusu Ecnâdeyn Savaşı’nda Bizans ordusunu mağlup edildi ve ardından 636’da Şam, 637’de İran, 642’de Mısır, 643’de İskenderiye fethedildi. Böylece İslâm Peygamberinin ölümünün üzerinden on yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen, onun bıraktığı devlet, Ortadoğu’nun hemen tamamını ele geçirmiş, dünyanın büyük güçleri arasına girmişti. Emevîler devrinde de Müslüman Araplar’ın fütuhatı devam etti. Doğuda Buhara, Semerkant ve Fergana’ya kadar Orta Asya fethedilirken, kuzeyde Anadolu’nun doğusu ve Güney Kafkasya, Afrika’da Tunus ve Batı Avrupa’da İspanya veya İber Yarımadası fethedildi.

Fetih Öncesi İber Yarımadası ve Avrupa

İspanya, Akdeniz havzasında yer alan ülkelerle aynı kaderi paylaşmış, yüzyıllar boyunca birçok kavim ve kültürlerin karşılaşma-kaynaşma sahası olmuştur,4 İber Yarımadası, M.Ö. IV. yüzyılda Fenikeliler, sonra Grekler, ardından da Romalıların istilasına uğradı. Yerli halk arasında Hristiyanlık ve Latince’nin yayılması, Roma hâkimiyeti döneminde gerçekleşmişti. M.S. IV. yüzyılın sonlarında Roma İmparatorluğu’nun merkezi otoritesinin zayıflamasıyla İspanya bu kez Sueviler, Vandallar, Alanlar ve Vizigotlar gibi barbar Germen kavimlerinin istilasına maruz kaldı. Bunlar içinde Vizigotlar, gelişlerinde 200 bin nüfusa sahip oldukları halde 468 tarihinde ülkenin büyük bölümünü ele geçirerek Toledo merkez olmak üzere bir devlet kurmuşlardı.5 Ancak pek çok kralın iktidarı cinayetle ve entrikayla son buldu. İç siyasette istikrarlı bir yönetim oluşturamamışlardı. Bunun etkisiyle olsa gerek, Vizigotlar 589’da Toledo’da toplanan konsilde Katolikliği benimsemişlerdir. Aryanizm veya Ariusçuluk lideri durumundaki piskoposlar ve savaşçılar Katolikliğe geçmeye zorlandı. Ariusçu Kilise bir anda ortadan kaldırıldı ve eski Ariusçu piskoposlar Katolik dogmanın hizmetkârları durumuna düştüler. Vizigot Krallığı’nın Katolikliği benimsemesi ülkede hüküm süren dinsel ve etnik parçalanmayı sona erdirdi, ancak krallık otoritesinin zaaflarını ortadan kaldırmak mümkün görünmüyordu. 610–711 yıllarını kapsayan 100 yıl boyunca Vizigot tahtı tam 14 hükümdar gördü, başka bir deyişle bir kralın tahttaki ortalama ömrü 8 yılı geçmiyordu. Herkesin amacı kendi soyunu kalıcı kılmak ve sağlam bir hanedan oluşturmaktı. Tüm krallar, kendilerinden sonra tahtı büyük oğullarına bırakma arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı. Ne var ki, hiçbir hanedan yönetimde iki kuşaktan fazla kalamadı. Aristokratlar arasındaki taht mücadelesi ve merkezin taşra üzerindeki otoritesini zaafa uğratan kişiye bağlılık ilkesi, Vizigotların son büyük kralı olarak tanımlayabileceğimiz Reccesuinth’in taht dönemi (649–672) sona erer ermez İspanya’da büyük bir siyasal krize yol açtı. Merkezî otoritenin iyiden iyiye zayıflamasını fırsat bilen yerel güçler, ardı kesilmeyen isyanlarla ülkenin siyasal dengelerini alt-üst edeceklerdir. İsyanlarla başa çıkmakta zorlanan Kral Vamba (672–680), bir tür seferberlik ilan eder; düşük rütbeli din adamlarını ve köleleri de kraliyet ordusuna alarak askeri gücünü artırmak ister. Vamba, enerjik taht dönemi boyunca, İspanya siyasal birliğini tesis etmeyi bir ölçüde başarır. Onun halef Ervigius (680– 687) ise vaktinin çoğunu ordudan kaçan köleleri toplamakla geçirir ve seleflerinin bu yöndeki programlarını aşacak biçimde çok katı bir Musevi karşıtı siyaset uygulamaya koyulur. Nitekim 681 tarihli Toledo Konsili, Musevilik adını taşıyan vebayı toplum yaşamından kazımak için yirmi sekiz yasa çıkarır. Ancak kral Vitiza (702–710), ülkede istikrarı sağlama alma düşüncesiyle Musevilere yönelik şiddet siyasetini sonlandırır. Vitiza iktidarının sona erdiği 710 yılı, İspanya-Vizigot Krallığı açısından büyük bir dönüm noktası oluşturur. Ülkenin önde gelen aristokratları, Baetica Dükü Roderic’i (veya Rodrigo) kral olarak seçerler. Tahtın Vitiza’nın soyundan gelen birine teslim edilmesi gerektiğine inanan devlet adamları ise, onun oğullarından Agila’nın krallığında ısrarcıdırlar. Roderic’e karşı şanslarının epey zayıf olduğunu fark eden Agila yandaşları, taht mücadelesini kazanmak için tek şanslarının Mağrip (Kuzey Afrika) Müslümanları olduğuna kanaat getirirler ve Ceuta6 Kontu Julian aracılığıyla Müslümanlardan yardım isterler. Çağrıya olumlu yanıt veren komutan Ifrikiya (Tunus ve çevresini içine alan Arap-İslam eyaleti) Valisi Musa bin Nusayr, adamlarından Tarık bin Ziyad’ı 7 000 Müslüman Berberi eşliğinde İber Yarımadası’nı fetihle görevlendirir. Tarık daha sonraları kendi adıyla anılacak olan Cebelitarık Boğazı’nı geçer ve İspanya kıyılarına çıkarma yapar (27–28 Nisan 711).7

Müslümanların Vizigot Krallığı'nı ortadan kaldırarak İspanya'yı fethettikleri sırada Avrupa'nın en kuvvetli devletine sahip gücü Franklar idi. Fransa'dan başka bugünkü Almanya ve İtalya'nın da bir bölümüne hâkim bulunmaktaydılar. Fakat hızla ilerleyen ve daha 715-716 yıllarında Berşelune ile (Barselona) civarını ele geçirip Pireneler’i aşan Endülüs ordularına karşı etkisiz kaldılar. Musa b. Nusayr kumandasındaki ordu Arbune (Narbonne) bölgesine kadar ilerledi. İbn Haldun, Musa'nın batıdan doğuya doğru ilerleyip yolu üzerindeki yerleri fethederek Kostantiniye (İstanbul) üzerinden hilafet merkezi Dımaşk’a gitmeye kararlı olduğunu söylemektedir. Nitekim Endülüslüler, 717 ve 719 yıllarında Pirene dağlarını aşarak Fransa içinde Arbune şehrini zapt ettiler ve burasını sonraki fetihleri için bir üs haline getirdiler. 721’de Toulouse üzerine yürüdüler, Rhein nehri boyunca ilerleyip Bourgogne bölgesine ulaştılar. Müslümanlar Frank Devleti sınırlarında göründüğünde Merovenjiyen Krallığı, iktidarı ele geçirmek ve devletin bir kısmı veya tamamı üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen aristokrat ailelerin birbiriyle mücadelelerine sahne olmaktaydı. Müslümanların yarattığı tehlike iç mücadeleye son vererek Frankları bir idare altında toplanmaya zorladı. İktidar, Karolenjiyen hanedanını tahta çıkaracak olan bu ailenin temsilcisi saray nazırı Karl Martel'in (Charles Martel) eline geçti. Bu sırada Müslümanlar Fransa içinde Loire Nehri’ne ulaşmış bulunuyordu. İspanya'nın fethi Müslümanlar için dünya hâkimiyeti bakımından büyük bir şanstı.8

Müslüman ordusunun İspanya’daki ilerleyişi çok hızlı oldu. Bu ilerleyişi durduramayan Vizigot Kralı çatışmalar sırasında yaşamını yitirdi. Kralı ortadan kaldırdıktan sonra ciddi bir direnişle karşılaşmayan Tarık bin Ziyad, İspanya’nın güneyindeki Baetica bölgesinin tüm şehirlerini birer birer ele geçirmekle kalmaz, Vizigot Krallığı’nın merkezi olan Toledo’yu da fetheder. Ifrikiya Valisi Musa da 712’de 18.000 seçkin Arap savaşçılardan müteşekkil orduyla İspanya’ya geçer ve sonuçta 4 yıl içinde İber Yarımadası’nın tamamı Müslümanlarca fethedilir. Zaragoza 714’te, Tarragona da 715’te Müslümanların hâkimiyeti altına girer. Vitiza’nın oğulları, Müslümanlarla iyi geçinmek ve sınırlı bir siyasal otoriteye sahip olmaktan başka yol bulamazlar. Ifrikiya Valisi Musa bin Nusayr, son Vizigot Kralı Roderic’in dul eşiyle evlenir ve Vizigot Krallığı’nın bir tür İslam eyaletine dönüştüğünü, eski siyasal düzenin bundan böyle Müslümanlarca sürdürüleceğini resmen ilan eder.

Fetih döneminde Avrupa’nın durumuna gelince… Avrupa kavramı, tarihi ve felsefi anlamı itibariyle çok geniş ve zamanla artan bir çağrışım zenginliği içinde günümüze erişmiştir.9 Bu kavram, VI. yüzyılda genel olarak Galya-Kuzey Alpler havzasını tanımlamaktaydı. Kavimler Göçü’yle gelen Got ve Hun akınları-istilaları, Roma-Hristiyan dünyasını tehdit eden barbarlara karşı gösterilen direnişler Avrupa kavramının gelişmesinde etkili oldu. Gerçekte bir kültürel kıtaya dönüşen Avrupa, “modern” dönemde bir coğrafi kıta sayıldı. Gerçekte, son bin yıla kadar genel olarak Avrupa’da fakat özellikle Kuzey Avrupa’da yaşayan halkların Avrasya uygarlığına önemli hiçbir katkıları olmamıştır. Onların tek şansı, Avrasya’nın daha sıcak bölgelerinde ortaya çıkan gelişmeleri (tarım, tekerlek, yazı, metal sanayi gibi) ödünç alabilmelerine elveren coğrafî bir bölgede yaşıyor olmalarıydı.10

Değerlendirme

Endülüs, kendine has coğrafî, siyasî, sosyal ve kültürel özellikleriyle İslam ve Avrupa tarihi içerisinde apayrı bir yeri ve önemi vardır. Yeryüzündeki semavî hanîf din İslam’ın eski temsilcileri olan Hristiyanlar ile Yahudilerin, Müslümanlarla aynı çatı altında uzlaşarak bir arada yaşamalarından meydana gelen bir ortak hayat kültürüdür. Endülüs, İslam tarihindeki Müslüman-gayrimüslim ilişkilerinin insan hakları, hoşgörü, din ve inanç özgürlüğü gibi evrensel değerler çerçevesinde yürütüldüğü güzel örneklerin başında gelmektedir. Endülüs'ü Doğu'dan ayıran kültür farkının kaynağı da, çok farklı kültürlerin yoğun nüfuslu topluluklarca temsil edildiği bir ortamda yaşanan ortaklaşa bir hayat düzeni yani Convivencia’dır. Endülüs kültürü, insanlığa kendini tanıma, başkalarıyla barış, uzlaşma ve yardımlaşma içinde kardeşçe yaşama tarzını öneriyor.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Lütfi ŞEYBAN

Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Lütfi Şeyban, Endülüs, Akdeniz merkezli İslam, Avrupa ilişkileri tarihi, Türk-İslam kültür ve sanat tarihi, İslam tarihinde kadın, tarih metodolojisi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Osmanlı Türkçesi, Arapça, İngilizce ve pratik Rusça dillerine hakim olan Şeyban’ın ilgi alanları doğrultusunda çok sayıda kitabı bulunuyor.

Dipnotlar

1Lütfi Şeyban, Reconquista Endülüs’te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2010, s. 42

2Mehmet Özdemir, “Endülüs”, DİA, XI, s. 211

3Etem Çalık, “İslam Medeniyetinin Siyasi Kaynakları”, İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Vol. 2, No. 1, 2013,  s. 85-86

4Lütfi Şeyban, Endülüs, Albaraka Yayınları, 2014, s. 23

5Şeyban, Reconquista, s. 44

6Ceuta, Arapça söylenişiyle Sebte, Cebelitarık Boğazı’nın güneyinde ve Kuzey Afrika’nın kuzeydeki ucudur. Bu şehir bugün de İspanya’ya bağlıdır.

7Şeyban, Reconquista, s. 49 vd.

8Işın Demirkent, “Franklar”, DİA, XIII, s. 173-174

9Kemal Beydilli, “Avrupa”, DİA, IX, s. 135

10Şeyban, Endülüs, s. 24-25

 

 

DİĞER MAKALELER
Endülüs'ün Fethi Çağında İslam Dünyası ve Avrupa
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun