Endülüs Toplumsal Yapısı ve Convivencia

Endülüs Toplumsal Yapısı ve Convivencia

Batı Aydınlanması ve hümanizması gerçekleşmeden yüzyıllar önce, Endülüs Devleti çatısı altında teknik ve kültürel bir atılım ile birlikte, farklı kültürlerin tek çatı altında uzlaşı içerisinde yaşamasının mümkün olduğunu gösteren önemli bir tecrübe gerçekleşti. Endülüs’teki Müslüman ve gayrimüslimlerin uzlaşısı ve ortak çalışmaları neticesinde büyük bir medeniyetin temelleri atıldı. Endülüs Convivencia’sı yani sosyo-kültürel uzlaşmaları ve ortak yaşama kültürü vesilesiyle dönemine göre oldukça ilerici ve olgun bir toplumsal yapı inşa edilmiş oldu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Avrupa’da, Rönesans’tan dört asır evvel, Endülüs Devleti büyük bir bilimsel-kültürel diriliş yaşadı. Endülüs, Müslüman ve gayrimüslim tebaanın Convivencia’sı yani sosyo-kültürel uzlaşmaları ve ortak çalışmaları sayesinde büyük bir medeniyetin gelişimine beşiklik etti. Müslümanların İber Yarımadası’na girişleriyle birlikte, orada bir kültürel senkretizm yani farklı kültürlerin birleşmesiyle bir toplumsal müesseseleşme süreci başladı. Bu olguyu ortaya çıkaran kültürler ise Roma, İberya unsurları, Arap, Berberî, Şam-Filistin ve İslâmî Mezopotamya unsurlarıdır. Toplumlararası medeni etkileşimin unsurları olarak ele aldığımızda bunları Yahudiler, Hristiyanlar (Müsta’ribler, Mozarabes), Müdeccenler (Mudejares), karşılıklı evlilikler, savaşlar, esirler, diplomasi, siyasî mülteciler ve ücretli askerler (el-mürtezika) şeklinde sıralamak mümkündür.1

Fetih sonrasında Endülüs’ün demografik yapısı, IX ve XI. yüzyıllar arasında yaşanan büyük sosyolojik ve dinî değişimi çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Richard Bulliet’in ihtida ve İslamlaşma süreçleri üzerine yaptığı analiz Endülüs’e uyarlandığında, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: 800’lerin başında Müslüman nüfusun oranı yüzde onların altındadır. 900’lere geldiğimizde bu oran yüzde 25’lere ulaşır. 1000 yılına geldiğimizde ise oran yüzde 75’e çıkar. İber Yarımadası’ndaki İslamlaşma süreci, zecrî ve cebrî tedbirlerden ziyade, sosyolojik ve ekonomik ortamın bir neticesi olarak yükselişe geçmiş görünmektedir.2 Endülüs İslâmı’nın ürettiği “Convivencia” tecrübesi, kültürel çoğulculuğa dayalı, bir arada yaşama tecrübesinin en çarpıcı örneklerinden biridir.3

Bu İslamlaşma hareketi neticesinde, IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Endülüs’ün Müslüman nüfusunun çoğunluğunu, yerli halktan Müslüman olan Müvelledler teşkil eder hale geldi. Endülüs toplumu Arap, Berberî, Mevâlî, Sakâlibe, Müvelledûn ve İspanyol gibi farklı etnik unsurlardan oluşmaktaydı. Bu unsurlar içerisinde en başat unsur Müslüman Araplar idi. Bu farklı etnik unsurların birbirleriyle rekabeti ya da yarışı sonucu âlim, edip, fakih, kadı ve kâtip gibi toplumun ihtiyacı olan kalifiye insanlar yetişiyor ve bunlar Endülüs'ün düşünce ve kültür hayatına katkıda bulunuyorlardı. Endülüs toplumunu oluşturan etnik unsurlar bir taraftan evlilik yoluyla kendi aralarında kan bağı oluşturdukları gibi diğer taraftan İslam'ı kabul etmekle din bağı da oluşturmuşlardır.4 Müslüman İspanya, X. yüzyılda yüksek düzeyde bir refah ve medeniyet geliştirdi. Müslüman hukuku, İspanya’da edebiyat ve ilmî faaliyetlerin gelişmesinde Araplar ve Berberîlerle birlikte aktif bir rol oynama imkânı verilen Hristiyanlara ve Yahudilere karşı tam hoşgörüyle yaklaşılmasını emrediyordu.5

Fetihten bir buçuk asır kadar sonra başta Kurtuba olmak üzere Endülüs şehirleri Orta Çağ Avrupası’nın en canlı, en renkli ve en gelişmiş şehirleri haline gelmişlerdir. Fetihten sonra Kurtuba’da yeni bir cami inşa edilene kadar Müslüman ve Hristiyanların, aynı çatı altında, St. Vincent Kilisesi’nin ayrı bölümlerinde ibadet etmeleri çok kültürlülüğe dayalı yeni medeniyet ve şehir anlayışının çağı aşan ilk habercisi olmuştur.6

Convivencia’nın temeli İslam hukukuna (Şeriat) dayanır. Şeriatın gayrimüslimlere yönelik emirleri Müslüman idareciler tarafından uygulanmıştır. Bu uygulama zamanla farklı inançtaki topluluklar arasında her türden insani ilişkinin zeminini oluşturmuştur. Endülüs’te Gayrimüslim tebaa Hristiyan ve Yahudilerden ibaretti.

Kaynaklarda "muâhidûn", "ehli zimme" ve "acem" diye zikredilen Hristiyanlar, fetih esnasında yapılan antlaşmalar çerçevesinde dinlerini, mabetlerini, örf ve adetlerini muhafaza hakkına, askerlik yapmadan can ve mal emniyetine sahip bulunuyor, buna karşılık devlete cizye ve toprağı olanlar da haraç ödüyorlardı. Hristiyan halk zamanla İslâm kültürünün derin tesiri altında kaldı; İspanyollar da kendi ana dillerinin yanında yazı ve konuşma dili olarak Arapça'yı kullanır hale geldiler. Giyim kuşam, yeme içme vb. günlük hayatlarını ilgilendiren pek çok hususta Müslümanları taklit ediyorlardı. Bundan dolayı onlara Araplaşmış manasında "müstâ'rib" denilmekteydi. Topluluk ya da cemaatin başında "kümis" (comes) adı verilen lider bulunuyor ve bu kişi devlet nezdinde cemaatini temsil ediyordu. Bunlar ordu dâhil devletin çeşitli kurumlarında önemli görevler üstlendiler. Bu şekilde idari, sosyal ve kültürel hayata katkıda bulundular. Oldukça yaygın biçimde Müslüman erkeklerle evlenen Hristiyan kadınlar da kendi dinlerini diledikleri gibi yaşama hakkına sahiptiler. Hem Arapça ve Latince’ye vâkıf olmaları hem de İslâm kültürünü yakından tanımaları sayesinde bu cemaat Endülüs ile Hristiyan İspanya, hatta Avrupa'nın diğer ülkeleri arasındaki kültürel alışverişte köprü vazifesi görüyordu.

Hristiyan Avrupa’nın aksine, Endülüs Müslümanlarının yönetiminde Yahudiler tam bir serbestliğe ve rahatlığa kavuşmuşlardır. Emeviler devrinde başlayan İspanya fetihlerine Yahudiler destek verirken, komutanlar da idari görevler vermek suretiyle onları onurlandırmış, şehir dışında yaşayan Yahudiler de şehirlere iskân edilmiştir. Yahudilerle Müslümanların ilişkileri Endülüs’te asırlarca olumlu olarak devam etmiştir. İslâm hukukunun da bir gereği olarak Yahudiler inançlarını uygulamada serbest bırakılmış, Hristiyan idaresi zamanındaki kölelik durumları kaldırılarak dinî bir cemaat kabul edilmiş, dinî liderleri tanınarak cemaatin kendi içerisinde kendi kanunlarını uygulamasına izin verilmiştir. Müslüman Araplarla yakınlaşma sonucunda birçok Yahudi kültürel bakımdan Araplaşmış; Arap isimleri almışlar, Arapça konuşup yazmışlar ve Müslüman Araplar arasındaki düşünce cereyanlarına katılmışlardır. Endülüs’te diğer gayrimüslim unsurlara göre daha özel bir yer verilen Yahudiler, halifeler tarafından vezir, danışmanlık ve saray doktorluğu gibi önemli mevkilere de getirildiler. Mülûkü’t-tavaif denilen beylikler döneminde ise, hem Hristiyanlara hem de Araplara güvenmeyen Müslüman yöneticiler, Yahudilere önemli görevler verdi, bu durum onları daha da mühim bir konuma getirdi.7

Endülüs’te Müslümanlarla yerli halk arasında yapılan anlaşmalarda anlaşmalı olan şehir veya bölge halklarına önemli haklar verilmekteydi. Anlaşmalı halkların kendilerine tanınan bu haklar karşılığında ise tespit edilen miktarda yıllık cizye ve haracı ödemeleri, Müslümanların düşmanlarıyla işbirliği içine girmemeleri gerekiyordu. Anlaşmalı durumdaki şehir ve bölge halkına aşağıdaki haklar verilmiştir:

-Can ve mal emniyetleri sağlanacaktır.

-Dinlerini yani kendi kültürünü yaşama ve muhafaza konusunda güçlükle karşılaşmayacaklar. Dinlerini terk etmeye zorlanmayacaklar, dinleri ve inançlarından dolayı kınanmayacaklar ve ibadet yerlerine zarar verilmeyecektir.

-Hür olarak yaşamaya devam edecekler, köleleştirilmeyeceklerdir.

-Ailelerin parçalanmasına yol açabilecek tasarruflarda bulunulmayacaktır.

-Kendi aralarındaki mesele ve ihtilaflarında kendi hukuklarını tatbik hakkına sahip olacaklardır.8

Kadınların toplumsal hayata katılımı Convivencia açısından olumlu bir etki doğurdu. Doğu İslâm devletlerine kıyasla Endülüs’te her sınıftan kadın için hareket alanları daha genişti. Bazı kadınlar erkeklerin düzenlediği edebiyat meclislerine de katılabilir, hatta erkek talebelere ders verebilir, kendi adlarına medrese açıp talebe yetiştirebilir, evlerini geçindirebilmek için çalışabilir ve tıp alanında uzmanlaşıp mesleklerini icra edebilirlerdi. Ayrıca hilâfet sarayında kâtiplik yapabilir, fıkhî meselelerde görüş beyan edebilir, Kur’an-ı Kerim ve diğer dinî eserleri istinsah edebilir; kısacası hayatın görünür yüzünde yer alabilirlerdi. Hayatları hakkında bilgi edindiğimiz Endülüslü kadınlardan kariyer sahibi olanların çoğu bekârdır. Ünlü şaire Vellâde ile Kurtubalı şaire ve belâgat uzmanı Aişe bint Ahmed b. Kadim buna örnektir.9

Sosyal hayatta Endülüs İslam kültürü ve medeniyetinin İberya Hristiyanları üzerindeki tesirleri, öncelikle dinî müsâmaha, ahlâkî değerler, âdetler ve gelenekler, mûsıkî, merasimler ve bayramlar, giyim kuşam, yeme içme ve mesken tarzı veya mimari konularında görülmüştür. Kur’an ve Hz. Muhammed’in öğretileriyle şekillenmiş olan İslam’ın Zimmî hukukunun, Endülüs’e kadar olan İslam tarihi boyunca genelde gereğince uygulanmış olduğu görülmektedir. Bu gelenek, Endülüs tarihi boyunca Kurânî hükümlerin benimsenmesiyle olumlu bir tarzda sürmüştür. Konu, Müslümanlar ile Hristiyanların içiçe yaşamak durumunda bulundukları Endülüs Yarımadası’nda, doğuda olduğundan daha büyük bir önem arz etmektedir. Endülüs medeniyetinin ortaya çıkmasında, İspanyol ve Berberî toplulukların Arap-İslam kültürünü özümsemeleri yanında, olağanüstü ekonomik refahın etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Yani, Endülüs tarihi içinde her ne ortaya konmuşsa bu, aynı çatı altında insanca bir düzene bağlı olarak ortaklaşa bir hayat süren farklı sosyal ve dinî unsurların bazen olumlu ve bazen de olumsuz rekabet sonucu fakat beraberce çalışmaları sayesinde olmuştur.

Endülüs’te önemli bir diğer mesele ise, Sicilya ve Endülüs’ün saraylarında Müslüman “âdâbı”nın benimsenmesidir. Burada aslında âdâp kelimesiyle anlatılmak istenen daha sonra Avrupa’da hümanizm olarak bilinen kavramdır. Bu hümanizm bugünkü anlamıyla ateist bir düşünce şekli olan hümanizm değil, fakat güzel konuşma ve yazma, gramer bilgisi, şiir ve dini metinlere vâkıf olma gibi çeşitli bilim dallarını kapsayan bir bütünleşik anlayıştır. İşte bu Arap adabı -yani hümanizm- Avrupa medeniyetinin gelişmesindeki ana güçlerin temelinde yatmaktadır. İyi bilinen erken hümanistler arasında Petrarch (1304- 1374), Giovanni Boccaccio (1313-1375) ve Coluccio Salutati (1331-1406) gelmektedir. III. Abdurrahman ve Hasday ibn Şaprut’un oluşturduğu bu eğitim yapısı, İspanya’daki bilimsel ve felsefi gelişmelerin temellerini oluşturmuştur. Hristiyanlar da Müslümanların bu yapılarını kendilerine almış ve neticede Müslüman, Yahudi ve Hristiyan filozof, bilim adamı ve çevirmenlerin yaptıkları bu katkılar sayesinde Endülüs’te zengin bir kültürel çeşitlilik ve değişim meydana gelmiştir ki, yine onlar sayesinde bu birikim Avrupa’ya aktarılabilmiştir. Böylece İslami eğitim kurumlarının birer örneği Avrupa’da da kurulmuştur. Dolayısıyla bunu müteakip Avrupa’da kurulan ilk üniversiteler Bologna (1088), Paris (1150’lerde), Oxford (1167), Cambridge (1209), Padua (1222), ve Napoli (1224) üniversiteleridir.10

Müslüman nüfus göç, İhtida (din değiştirme) ve yerli kadınlarla Müslüman erkeklerin evlilikleri sayesinde çoğaldıkça, İspanya’nın Roma ve Vizigot şehirleri, Doğu’nun Müslüman pazarlarındaki tüm keskin kokular ve canlı renkleriyle, cami ve minareleriyle, süslemeli göletleri ve bahçeleriyle, saraylarıyla, palmiye ağaçları ve halk hamamlarıyla doğululaşmış ve İslamlaşmıştır.11 İslâm’ı kabul etmeyenler bile Arapçayı ortak bir kültür dili olarak kullanır olmuşlardı.12 Bu nedenle merhum Garaudy’nin tespitiyle, “İslâm İspanya’da askerî bir zaferle değil, kültürel bir dönüşümle gâlip gelmiştir.13

“Çokkültürlü Endülüs Devleti” ifadesi bize, “birbirinden farklı kültürlerin bir arada var olduğu ve bu kültürler arasında bütünleşmenin sağlandığı bir çevrenin varlığı”nı anlatır. Endülüs Devleti yöneticileri, İslam hukukunun bir gereği olarak, her bir kültürün varlığını sürdürmesi için farklılıklardan kaynaklanan taleplere saygı duymayı temel bir amaç olarak benimsemişlerdi. Elbette bunu “hoşgörülü” şahsiyet oldukları için değil, İslam’ın temel prensipleri ve zimmi hukukunun bir gereği olarak yapmışlardı. Çünkü o sistemde bu konu, kişilerin insafına ya da inisiyatifine bırakılmış değildir.

Çokkültürlülük kavramı açısından bakıldığında İslam dışı Avrupa tarihinde bırakın Convivencia’yı zimmi hukukunun benzeri bir uygulamayı bulmak dahi nerdeyse mümkün değildir. Nitekim Endülüs’ün düşüşü ardından İspanya krallığı, orada yaşayan Müslüman toplumla Endülüs’tekine benzer şekilde bir zimmet antlaşması yapmış ve uygulamıştır. Ancak, fanatik Hristiyan din adamlarının etkisiyle bu uygulama sadece beş yıl sürmüştü. Ondan sonra İspanya’da Müslüman toplum Müdeccenler ile Endülüs Yahudi toplumu Sefaradlara karşı tam bir Avrupalı ya da Batılı klasiği yaşanmıştı.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Lütfi Şeyban, Mudejares & Sefarades, İz Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 63-64

2İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi, İnsan Yayınları, İstanbul 2016, s. 159-160

3İbrahim Kalın, İslâm ve Batı, İSAM Yayınları, Eylül 2016, s. 93

4Şahabettin Ergüven, “Ana Hatlarıyla XI. yüzyılda Endülüs’te Sosyal Hayat”, İSTEM Dergisi, Yıl 7, Sayı 12, 2009, s. 145-146

5William H. McNeill, Avrupa Tarihinin Oluşumu, çev. Yusuf Kaplan, Külliyat Yayınları, Ağustos 2015, s. 107

6Ahmet Davutoğlu, Medeniyetler ve Şehirler, Küre Yayınları, Haziran 2016, s. 120-122; Bu dönemlerle ilgili bilgi ve değerlendirmeler için bkz. Frederick B. Artz, Ortaçağların Tini 200-1500, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul 1996, s. 126, 146-147; A. Muhtar el-Abbâdî, “et-Te’sîru’l-mütebâdil fî’r-rivâyeti’t-târîhiyye el-Arabiyye el-İsbâniyye”, Mecelletü’l-Ma’hedi’l-Mısrî, el-Kısmü’l-Arabî, C. XXIV (Madrid) 1987-90, s. 31; Sachiko Murata-William Chittick, İslam’ın Vizyonu, çev. Turan Koç, İnsan Yayınları, İstanbul 2000, s. 453; Ebu’l-Hasen Nedvî, Müslümanların Çöküşüyle Dünya Neler Kaybetti, çev. Abdülkerim Özaydın, Bir Yayınları, İstanbul 1986, s.185-210

7Şevket Yıldız, “Endülüs Bilim Hayatında Yahudiler”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt. 18, Sayı 1, 2009 s. 511-512

8İsmail Hakkı Atçeken, İslam Tarihinde Bir Arada Yaşama Tecrübesi (Asr-ı Saâdet ve Endülüs Örneği)”, İSTEM Dergisi, Yıl 7, Sayı 14, 2009, s. 52-53

9Fatma Merve Çınar, “Endülüslü Kadınlar”, Derin Tarih Dergisi, Özel Sayı 4, 2015 (İstanbul), s. 32-35

10Muhammed Ali Budak, “Batı Kaynaklarına Göre Endülüs Medeniyeti’nin Eğitim ve Bazı Bilim Alanlarında Avrupa’ya Etkisi”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl 2016/1, S. 23, s. 167-168

11Matthew Carr, Kan ve İman, çev. Regaip Minareci, Alfa Yayınları, İstanbul 2015, s. 19

12Marshall G. S. Hodgson, Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, çev. Ahmet Kanlıdere, Ahmet Aydoğan, Vadi Yayınları, Mayıs 2018, s.213

13Roger Garaudy, Endülüs’te İslâm, çev. Cemal Aydın, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2016, s. 65

 

 

DİĞER MAKALELER
Endülüs Toplumsal Yapısı ve Convivencia
Osmanlı Tarihi
Elmalılı Hamdi Yazır: Sultan Abdulhamid’in Tahttan İndirilişinde Bir İslâm Alimi

Osmanlı son dönem alimlerinden biri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır(d. 1878/ö. 1942), bir geçiş dönemi alimi ve siyasetçisi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hem de Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş bir şahsiyettir. Halk nazarında ise daha çok Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiriyle bilinir. Meşrutiyet idaresini destekleyerek Sultan II. Abdulhamid devrindeki siyasî duruşunu da ortaya koyan Elmalılı Hamdi, II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girmiş ve Sadrazam Damad Ferit Paşa’nın ilk hükümetinde, Evkâf Nâzırlığı yani günümüz ifadesiyle Vakıflar Bakanlığı yaptı(1918-19). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, dönemin İslâm halifesi ve Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in tahttan indirilme fetva müsveddesini kaleme alarak ve meclis kürsüsünde okuyarak söz konusu hal/tahttan indirme olayında etkili oldu. Onun, “Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Abdulhamid’in hal’ine karışmamdır.” şeklindeki ifadeleri, o dönemde karıştığı bu olaydan duyduğu pişmanlığı göstermesi açısından önemlidir. Fakat burada şu hususu da özellikle belirtmeliyiz ki, onun siyasî anlamda içerisinde bulunduğu bu tercih, günümüzün en güvenilir tefsirlerinden biri olan eserini ve ilmî kimliğini gölgeleyemez. Yazımız, meşhur müfessir ve siyaset adamı Elmalılı Hamdi Yazır ve Sultan II. Abdulhamid’in hal’inde yani tahttan indirilişinde oynadığı rol üzerine olacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun