Orta Çağ Avrupası'nda Toplumsal Değişimler: Kölelikten Serfliğe

Orta Çağ Avrupası'nda Toplumsal Değişimler: Kölelikten Serfliğe

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” der Herakleitos. Yer küre, insanın ruh yapısı, sosyal ilişkiler ve ekonomik düzen… Bunların tamamı zamanın zorunlu kıldığı değişime tabidir. Dünyadaki toplumsal sınıflar ve sosyal statüleri belirleyen en tabi olgu olan ekonomik üretim ilişkileri de süreç içerisinde değişmek zorunda kalan ve bununla birlikte birçok şeyi dönüştüren önemli bir unsurdur. Buna en iyi örneklerden biri ise Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde Avrupa topraklarında hızla yayılan toprak beylerinin, zamanla klasik Avrupa feodal toprak ekonomisinden yarı köleci bir sisteme geçmesi, yani kölelerden ziyade kendilerine bağımlı olan köylüleri kendi topraklarında çalıştırarak serflik adı altında yeni bir sınıfın doğmasıdır. Kölelikten serfliğe dönüşen bu ekonomik üretim ilişkisi, simbiyotik bir ilişki dahilinde Orta Çağ Avrupa toplumunun ve ekonomik yapısının aşama aşama şekillenmesini temellendiren önemli bir unsurdur.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Avrupa’daki toplumsal değişimlerin geçmişi erken dönemlerde başladı ve M.S. III. yüzyıldan itibaren yeni toplumlar ortaya çıktı. Bu toplumlar, Roma imparatorluğunun yıkılmaya başladığı yıllarda zengin toprak beyleri tarafından yönetildi. Sonraki dönemlerde de toprakların yine bu tarz beyler tarafından yönetilmesine devam edildi. Ancak aralarında bir fark vardı. Bu fark ise bu kişilerin ellerinin altındaki topraklarda kölelerden ziyade serfleri yani yarı özgür köylüleri çalıştırmış olmalarıydı. İlk zamanlarda Avrupa topraklarında hızlı bir yayılım gösteren bu toprak beyleri, zamanla Avrupa ekonomisinde yarı köleci bir sisteme geçtiler ve kölelerden ziyade, serfleri yani kendilerine bağımlı olan köylüleri kendi topraklarında çalıştırmaya başladılar. 1

Bu süreç, şüphesiz Orta Çağ Avrupa toplumunun aşama aşama şekillenmesinin temelini oluşturacaktı.

Kölelikten Serfliğe Geçiş

Bu değişim sürecinin en etkili unsurlarından biri, uzun bir süre Avrupa’da etkili olan Germen ve Norman istilalarıdır. Yaratılan kaos ile feodalitenin ortaya çıkartılmasındaki rolleri önemlidir. Bu istilalardan dolayı merkezi otoritenin parçalanışı yüzünden halk kitleleri ister istemez senyörlerin yaşadığı surlarla çevrili şatolara sığınarak buraları kendileri için sığınma yerleri yaptılar. Böyle bir ortamda bir zorunluluk olarak köylüler, ya dış saldırılara karşı kendi emniyetlerini yine kendileri sağlayacaklar ya da kendilerine bu tür emniyeti sağlayabilecek derebeylerin şatolarına sığınacaklardı. Böylece şatolar Orta Çağ yaşamına girdi. Derebeylere bağımlı olmayı kabul eden köylüler ise kendilerine sağlanan imtiyazlar dahilinde kabul ettikleri sözleşmeyle bazı esaslara uymak zorunda kaldılar. Böylece himaye altına alınan kişi, kralın tebaasından çıkıyor ve derebeyinin tebaası oluyordu.

Feodalite kavramı ortaya çıkana kadar Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde köleler, farklı bir yapıya sahip olduklarından dolayı daha pahalı fiyatlarda satılıyorlardı. Hatta III. yüzyıl gibi erken dönemlerde dahi insan tacirlerine rastlamak mümkündür. Bu köle ticareti, son dönemlerde daha yaygın olarak görülmüştür. Bazı belgeler, bir Sakson kadınının bir at ya da bir kılıç değerinde olduğunu belirtmektedir. Bu bize o dönemde insanın pek de değerli görülmediğini her şeyin işgücü ile ilişkilendirildiğini gösteriyor. IX. yüzyıldan sonra ise kölelik, Avrupa’da önceye göre daha az yer kaplamaya başladı. Bunu da anlayabilmek için ilk başta ekonomik gelişmeyi ve köleliğin ekonomideki yerini anlamak gerekiyor.2

Bu tarz bir ortamın oluşmasına etki eden bir diğer faktör de Karolenj devletinin yapısı idi. Çünkü bu dönemde nüfussuz ve gelişmemiş alanlarda yaşayan in­san toplulukları ve aşırı ormanlık bir alanla karşılaşıyoruz. Aslında bu bilinen manzara,  Avrupa toplumunu Merovenjlerden sonra birdenbire denizci bir toplumdan karacı bir topluma dönüştürdü.3 Tüm bu şartlar toplumsal değişimi de beraberinde getiren feodaliteyi oluşturdu.

Bu feodal ortam ve şartlar dahilinde hem özgür hem de köle olan insanlar,  yavaş yavaş serflik konumuna geçmeye başladılar. Ancak özgür olanlar bile toprağa bağımlıydılar ve bırakacak olurlarsa yakalanır ya da cezalandırılırlardı. Hür insanlarla evlenemezlerdi. Onların çocukları ve de torunları da aynı statüde olurlardı. Aslında teknik olarak kişisel özgürlükleri var gibi görünen- bazı durumlarda-; ancak konumsal olarak yarı-köle olan yeni bir sınıf ortaya çıkmıştı denilebilir.4

İşte bu feodalizm sistemi altında yaşayan köylülerin çoğu, köle değildi; ama tamamen özgür de değillerdi. Orta Çağ’da Avrupa’da köle, serf ya da özgür insan arasındaki ayrım günümüz modern yaşantısında olduğu gibi belirgin olarak fark edilemiyordu. Feodal Avrupa’da sistematik ve düzenli bir bağlantı, hak, hukuk vs. yoktu. Daha çok manorların kendileri tarafından tanımlanan, kanun niteliğinde ve gücünde olan gelenekler ve kurallar çerçevesinde işliyordu her şey.

İşte bu topraklarda geçimlerini sağlayan ve hayatlarını devam ettirmeye uğraşan Orta Çağ köylüleri de Latince “servi-köle” kelimesinden türemiş olan “serf” kelimesiyle adlandırılmaya başlandılar. Bunlar, özgür değillerdi. Ancak aralarındaki ilişki despotik bir ilişki de değildi.5

Bu köylüler, aslında en homojen gruplardı. Villemeuse kentinde 826-829 yıllarında 1,639 kişilik nüfusun ’u “servi” yani “köle ya da hizmetçi” olarak kayıtlarda adlandırılırlar. Bunların dışında 82 koloni bulunmaktadır. 1100 yılından sonra Villemeuse kentinde köylüler, manastırlara “servi” olarak satıldılar. 6

Kölelik ve serflik arasında geçmişten gelen böyle bir ilişki vardır. IX. yüzyıl ile XIII. yüzyılın başlarında kendilerine böyle bir rol üstlendiler. Charlemagne ve Philip Augustus zamanında “servi” olarak her ikisi de aslında Fransa’nın ruhunda yaşamışlardır denilebilir. Bunların özgürlük adı verilen tek bir karakterden ortaya çıktığı da söylenebilir.

Az önce bahsetmiş olduğumuz gibi kölelikten serfliğe geçiş döneminde köleler, manastırlara “servi” adı altında verildiklerinden manastırlarda çok sayıda bulunurlardı. Bunun en iyi göstergesi olan kiliseler tarafından düzenlenen kanunlar da buna yönelik idi. Önceki zamanlarda ise 484 yılında alınan bir kararla kölelerin manastırlara girmelerine izin verilmeye başlandı. Eğer bu durum, kendi efendilerinin izni ile ya da onların bilgisi dahilinde olursa daha iyi olurdu. Köleler, yalnızlığa terk edildikleri zaman eski hizmetçi statülerine geri dönerlerdi.  Bir köle, ancak 3 yıllık bir deneme süresinin ardından sahibinin isteği üzerine rahip olabilir ve geri dönemezdi. Yani her şey yine sahibine bağlıydı. Rahip olarak da eski kölenin, kendi antlaşması gereğince manastırı terk etmesi gerekirdi.7

Manastıra girmek isteyen herhangi bir kimse ise erkek veya kadın fark etmez sıkı bir mesleki eğitimden geçirilirdi. Sahiplerinden koparılamayan kölelere özel bir statü uygulanırdı. Bunun yanında kaçan köleler, üç yıl içerisinde yakalanırsa sahiplerine iade edilirdi. Keşişler, sadece özel durumlarda toplumla bir araya gelirdi. Normal günlerde de kendi başlarına ibadet ederlerdi. Kızlar, 10 yaşından itibaren manastıra alınırlar ve manastıra girdikten sonra 16 yaşına kadar dünya ile ilişkilerinin kesilmesine izin verilmezdi. Keşişler son yeminlerini etmeden önce 6 aylık bir çıraklık eğitimi görürlerdi. İster keşiş olsun, ister rahibe olsun; bu insanların arasında köle olup da sonradan bu makama yükselenler dahi bulunmaktaydı.8

Papaların, piskoposların, kiliselerin ve manastırların kendilerine ait köleleri hep var oldu. Önceki dönemlerde de Papa I. Gregory (590-604), papalık mülklerinde sayısız köle kullanılmasına izin verdi. Daha sonra köleliği önlemeye yönelik kanunlar oluşturulmaya başlandı. Bu kanunun içeriği ise, köleleri hür Hristiyanlarla evlendirmeye yönelikti. Yaklaşık olarak VIII. yüzyılda Paris yakınındaki St. Germain des Pres Manastırı, 8000 köleye ve St. Martin of Tours ise 20.000 köleye sahipti. Fransız krallar ise kiliselere çok sayıda köle gönderirlerdi. Charlamagne zamanında ise dindarlara ya da ruhanilere biri kadın diğeri erkek olmak üzere iki köle bulundurma hakkı tanındı. Bazı yerlerde ise kiliseler, zenginliklerini parayla değil de sahip oldukları köle sayısıyla göstermeye çalışmışlardır.9

Anlaşıldığı üzere Avrupa toprakları içerisinde kilisenin etkisi de çok büyüktü. Kilisenin siyasi yapısı, zaten feodaliteyi destekliyordu. Çünkü kilise idarecileri, bu şekilde halk ve idareciler üzerinde daha etkili olabiliyorlardı. Aslında kilisenin kendisi de Avrupa sınırları içerisinde büyük bir feodal yapıya sahipti. Çünkü kilisenin en önemli gelirleri işlettiği topraklardan aldığı ürünler ve bağışlardı. Bu topraklar, XII. yüzyıla kadar yarıcı usulüyle yani serflik sistemi sayesinde işletilme olanağına sahip olmuştu. Bu yüzyılla beraber çıkarılan bir kanunla, “kilise topraklarını işleyen halk, kiliseye bunun karşılığında vergi vermeyecektir” denilmiştir. Bu da kilisenin zenginleşmesine ve halkın daha da fakirleşmesine sebep oldu. Bu durum, şehirlerde bulunan kiliseler içindi. Ayrıca taşrada yaşayan patrikler de yoksul halkla beraber çalışmak zorunda kalmışlardır.10

Kölelerin ve azatlıların durumunu bu açıdan bilen kilise mensupları özellikle erken Orta Çağ sınırları içerisinde toplanan kilise konsüllerinde, almış oldukları kararlar sonucunda köleler ve serflere karşı yapılan zulümleri engellemek istediler; fakat bunda başarılı olunamadı. Örnek olarak bir Frank soylusu olan Dük Rauching’in yapmış olduğu zulümler verilebilir. Avrupa’da sosyal hayat içerisinde kölelik hakkında bize kaynak olan en önemli bilgilerden bir tanesi ise Rauching’in kendi kölelerine karşı yaptığı uygulamalardır. Erken döneme ait kroniklerde de özellikle erken Orta Çağ Fransa’sında bir efendinin köleleri üzerindeki hakları hakkında bilgiler bulunmaktadır. Şöyle ki:

“Godvin’de yaşayan Rauching, kendisini beğenmiş, yaşlı bir adamdır. Kendini beğenmişliği ile utanmaz bir şekilde yaşayan bu adam, hiçbir insani özellik taşımıyor gibiydi. Kölelere karşı olan öfkesi, kendi kötülüğünün sınırlarını aşabilecek derecedeydi. Ve bu nedenden dolayı kölelere karşı anlatılamayacak derecede zararlar vermekteydi. Alışmış olduğu şekilde her akşam yemeğinden önce bir kölesini yemek mumlarını yakmak için dahi görevlendirmişti. Diğer bir kölesini meşaleleri yakmak için bir diğerini de ev mumlarını yakmak için görevlendirmişti. Bütün köleleri yalın ayak bir şekilde işlerini yaparlardı. Bununla birlikte bulundukları yerlerde hızlıca hareket etmeleri gerekiyordu. Her işte mutlaka köleler, hızlı hareket etmeliydi.11 Fakat emri altındaki bir köle, kendisine karşı bağıran efendisine (Rauching) karşı geldiği için efendisi tarafından keskin bir kılıçla tehdit edilmişti. Bu tehdidini ileri götüren Rauching, kendisine karşı gelen kölesini bir kılıç darbesi ile öldürdü. Bu işi yaparken de bundan zevk almaktaydı. Oradakiler (Rauching’in etrafında bulunanlar), bu adamın iki kölesi hakkında bazı şeyler söylediler. Bir kız ve bir erkek köle vardı. Aşkları uğruna ölmüşlerdi. Bu köleler, sık sık mutlu olmak istiyorlardı. Her ikisinin birbirine karşı olan sevgi bağı gittikçe artıyordu. Fakat efendileri evlenmelerine izin vermiyordu. Ve bu durum, iki yıl devam etti. Bunun üstesinden gelemeyen köleler, çareyi kaçmakta buldular ve bir kiliseye sığındılar. Fakat Rauching, şehir içinde kilisenin papazını yakalayarak, kölelerin kendisine verilmesini istedi. Bu şekilde kölelerini affedeceğini papaza söyledi.12" 

Bunun üzerine papaz Rauching’e şöyle dedi:

“Senin, Tanrı’nın kilisesine büyük bir bağlılığın ve saygın var. Kölelerine kalıcı bir şekilde bir arada kalmalarına izin vermedikçe, onları sana vermeyeceğim. Ve senin onlara karşı bedensel cezalar uygulamayacağına dair söz vermeni istiyorum”. Fakat Rauching, kuşku içinde kaldı ve Papaza döndükten sonra uzun bir süre kendi içinde sessizliğe gömüldü. Sonrasında ellerini sunağın üzerine koyarak papaza karşı şunları dedi:

“Onlar, bundan sonra benden asla ayrılmayacak; fakat daha doğrusu ben, onların nikah içinde kalmalarına izin vereceğim, yine de benim tavsiyelerim olmaksızın böyle hareket etmeleri beni kızdırdı. Ben bir erkeğin diğer bir hizmetçi ile evlenmesine ya da başka bir köle ile evlenmesine karşın çok mutlu olabiliyordum”.13

Bu sözlere inanan papaz, efendilerince görünüşte affedilen iki köleyi geri verdi. Ondan sonra Rauching’in asıl amacı ortaya çıktı ve Rauching, bir ağaç gövdesini insan kolları ve başı kıstırılabilecek bir şekilde oydurdu. Ve bu hazırladığı ağaç gövdesini 3-4 fit derinlikte olan bir kuyu içine yerleştirdi. Ve köle olan kadını bu ağaçtan kelepçe içinde kıskaca aldı. Bu duruma dayanamayan ve köle eşini kurtarmak isteyen diğer erkek köleyi de, bu çukurun içine koydurarak, her ikisinin de üzerlerini canlı oldukları halde toprakla örttürdü. Burayı bu kölelere mezar yaptıktan sonra orada bulunanlara şu sözleri söyledi:

“Yeminimden dönmedim ve onları ayırmadım.”14

Buradan da anlaşılacağı üzere köle sahibi olan efendiler, kölelerinin üzerinde sadece kullanma yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca kölelerini öldürme hakkına da sahip olduklarını anlamaktayız.

Buna benzer olaylar, Karolenjler dönemi Fransası'nda da yaşanmıştı. Ancak erkek köleler ya da hizmetçiler, insanların isteklerine göre davranabilirdi. Bir hayvana nasıl davranılıyorsa, bir erkek köleye de öyle davranılmaktaydı. Bu şekilde klasik dönemdeki kölelik anlayışında kısmen de olsa değişiklik olmuştur diyebiliriz. Bu konuda Aristotales’in şu sözü dikkat çekicidir: 

“(Özgür ya da hür insan) işçi, el sanatları anlamında sınırlı köleliğin bir türüydü.”15 Burada dikkat çekmek istediği nokta aslında anlaşıldığı üzere “sınırlı kölelik” kavramıdır.

Yukarıda Aristotales’in anlatmak istediği sınırlı kölelik yani feodal düzenin bir parçası olan serfliktir aslında. Kölelik, X. yüzyıldan itibaren serflikle yer değiştirdi.16 Bu nokta oldukça önemlidir; çünkü kölelik, farklı bir şekle bürünerek hem orta Orta Çağ’a hem de geç Orta Çağ’a damga vuracak bir sistem haline geldi.

Böylece serflik, 1000 yılında köleliğin yerini almıştır. Bu değişim, eski dönemlerde halk otoritesinin ve aristokrasinin gücünün yok olmasına sebep olmasına rağmen gerçekleşti. Bu yeni sistemle birlikte serflik, aslında Batı’da ekonomik büyümenin en önemli faktörlerinden biri oldu. Orta Çağların sonuna kadar, Batı Avrupa ülkelerinin çoğunda sadece serflik izleri vardı. Diğer taraftan merkez ve Doğu Avrupa’da ise neredeyse Batı’da hiç bilinmeyen serfliğin bir ikinci şekli kuruldu. Serflik, son dönemlere kadar Doğu ekonomisinin ve toplumunun temel faktörlerinden birini oluşturmuştur. Hatta Charlemagne döneminde imparatorun kendi “missi” yani delegelerinden biri insanları iki sınıfa ayırmıştır:

“Orada sadece iki sınıf vardır: Özgür olanlar ve köle olanlar”. Özgür insanlar, halk otoritesinin içindelerdi ve hakları onlar tarafından korunmaktaydı. Kölelik ise yönetici için bir zenginlikti ya da onların malıydı ve hakları yoktu. Köleler, diğer insanlar gibi sınıflandırılmamışlardı.17

X. yüzyılın sonlarına doğru artık bu değişim hareketi hızlanmaya başladı. Önce kralların bir zamanlar bitmez tükenmez seya­hatleri sırasında ziyaret ettikleri ve diğer zamanlarda kontların yaşadığı yerel saraylar özerk hale geldi daha sonra da Fransa’da kontlar, atalarının krala vekâleten ellerinde bulun­durdukları kısmi kamu erkinin artık özel mülklerinin bir parçası olduğunu düşünmeye başladılar.  Bunun üzerine akrabalıkları, kralınki gibi soya göre düzenlenmeye başladı.18

Bu yeni düzenlemelerle ilgili olarak X. yüzyılın sonlarına doğru, piskopos Aelfric’ e ait yazılarda İngiliz bir kölenin yaşamı ile ilgili olarak ortaya çıkan aşağıdaki pasajda bir köylü şöyle diyor:

“Ben, şafak vaktinde dışarı çıkar, öküzü tarlada sürer ve onları pulluğa boyundurukla bağlarım. Asla efendimin korkusundan evde gizlenmeme sebep olan sert bir kış olmadı. Fakat öküze boyunduruk ve pulluk demiri takıldığı zaman ve de pulluk sabana göre daha hızlı olduğunda; ben her gün tam bir dönümlük ya da daha fazla saban sürmeliyim… ve  öküzün yemliğini su ve samanla doldurmalıyım ve de gübreleri dışarı atmalıyım…..Bu çok ağır bir iştir; çünkü ben özgür değilim…”19

Bunun yanı sıra siyahi köleler de Portekiz’in en önemli gelir kaynağıydı; fakat İberya Yarımadasında Vizigotlardan sonra kölelik azalmaya başladı ve daha sonra Moor’ların etkisiyle tekrar artış göstetdi.20

Burada şunu da belirtmeliyiz ki; köleler, özellikle Orta ve Batı Avrupa’dan idi. Bu durum, o dönemdeki savaşların bir sonucu olarak açıklanabilir. 21

Kölelere duyulan bu ihtiyaç, VIII. yüzyılda başlayarak daha sonraki yıllarda Akdeniz’de artmıştır. Buraların Müslümanlar tarafından fethedilmesi bu artışın sebeplerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu durum, köle fiyatlarında da artışa neden oldu. Bunların çoğunluğu, Slavlardan oluşmaktaydı. Bu köleler, Müslüman İspanya’ya ait olan Fransız nehir vadilerine ve Suriye ile Mısır’a ve de Venedik’e götürülürlerdi.22

Daha sonraki dönemlerde de buna benzer bir gelişme yaşandı. Şöyle ki, iş gücü olarak onlara ihtiyaç duyulması bunu gerektirmiştir. 1000 ile 1200 yıllarında Slavlara özellikle de soyluların evlerinde oldukça sık rastlanmaktadır. Bunlar, kalabalık gruplar halinde X. ve XI. yüzyıllarda köle olarak Müslüman İspanya’ya götürüldüler. Verdün, özellikle bu köle ticaretinin merkezi idi. Hatta genç olanların fiyatları daha da arttırılarak Pirenelerden daha uzak bölgelere satıldılar. Venedik ise bu köleleri gemilerle Bizans’a ve Mısır’a taşımaktaydı. Tarih boyunca bu tür durumlara siyah tenliler olan Mağripliler, yağlı tenliler denilen Suriyeliler ve Karadeniz sembolü olarak gösterilen Slavlar ve Tatarlar, her zaman maruz kaldılar.23

Köle ticareti, ilk zamanlarda ekonominin az bir kısmını oluştururken sonradan önem kazanmaya başladı. Özellikle de İngiliz köleler, o dönemlerde en fazla Roma pazarlarında satılırlardı. Hatta bazı kayıtlarda  XI. yüzyılda İngiliz kızlarının Danimarka’ya satıldığına dair bilgiler de bulunmaktadır.24

Sonuç

Sonuç olarak diyebiliriz ki; kölelik, Orta Çağ’da serflik adı altında daha sosyal ilişkiye dayalı bir şekille yer almıştır. Bu durumda feodaliteye geçişle birlikte köleliğin yok olduğu düşünülebilir. Ancak böyle olmadı. Aslında yok olmaktan ziyade yeni bir iş gücüne yönelmek için farklı bir yol bulundu. Bu da kölelikten serfliğe geçiş yoludur ve bu durum, ileriki yıllarda Avrupa’nın sosyal yapısının oluşmasına zemin hazırlamış oldu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Pınar ÜLGEN

Gaziosmanpaşa Üniversitesi Orta Çağ Ana Bilim dalı başkanı olarak görev yapan doçent doktor Pınar Ülgen, çalışmalarında Avrupa Tarihi üzerine yoğunlaşmaktadır.

Dipnotlar
[1] Gery Amicba,  Orta Çağda Lazlar ve Ahbazlar, (Çev: Hayri Ersoy), Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993, s. 11.
[2] Marc Bloch, Slavery and Serdom in the Middle Ages, (Çev. William R. Beer), America, 1975, s. 3.
[3] Gordon Kerr, Charlamagne’den Lizbon Antlaşmasına Avrupa’nın Kısa Tarihi, (Çev: Cumhur Atay), Kalkedon yay., İstanbul, 2011, s. 32-33.
[4] Milton Meltzer, Slavery, America, 1993, s. 204.
[5] Edwin S. Hunt-James M. Murray, A History of Business in Medieval Europe, 1200-1550, Cambridge Üniveristesi yay., America, 1999, s.15; Milton Meltzer, Slavery, America, 1993, s. 210.
[6] Robert Berkhofer, “Serfdom in Medieval Europe”,The Historical Encyclopedia of World Slavery, c. II, s. 576-577.
[7] William L. Westermann, The Slave Systems of Grek and Roman Antiquity, Philadelphia, 1955, s. 158-159.
[8] Tamara Talbot Rice, Bizans’ta Günlük Yasam, (Çev; Bilgi Altınok), Özne Yayınları, Ankara, 1999, İstanbul, s. 78.
[9] Milton Meltzer, Slavery, s. 211.
[10] TamaraTalbot Rice, Bizans’ta Günlük Yaşam, s. 72.
[11] Gregory of Tours, “Harsh Treatment of Serfs and Slaves”, A Source Book for Medieval Economic History, (Ed. Roy C. Cave & Herbert H. Coulson), Biblo & Tanen Publishing Co., New York, 1965, s. 289–290
[12] Aynı eser, s. 289-290.
[13] Aynı eser, s. 289-290.
[14] Aynı eser, s. 289-290.
[15]  Slavery in Classical Antiquity, (Ed. M. I. Finley), W. Heffer & Sons yay., Cambridge, 1960,
s. 21.
[16] Orlando Patterson, “Slavery”, Annual Review of Sociology, c. III, 1977, s. 428.
[17] Milton Meltzer, Slavery, s. 200.
[18] Philippe Aires- Georges Duby, Özel Hayatın Tarihi, c. I, (Çev: Roza Hakmen), YKY yay., İstanbul, 2002,  s. 30.
[19] Milton Meltzer, Slavery, s. 213.
[20]A. J. R. Russell-Wood, “Iberian Expansion and the Issue of Black Slavery: Changing Portuguese Attitudes, 1440-1770”, The American Historical Review, c. 83, No. 1,1978, s.16.
[21] Howard L. Adelson, “Early Medieval Trade Routes”, The American Historical Review, c. 65, No. 2 1960, s. 286.
[22] Milton Meltzer, Slavery,  s. 200-201.
[23] Marc Bloch, Slavery and Serfdom in the Middle Ages, s. 28.
[24] Milton Meltzer, Slavery, s. 212.

 

Kaynakça
Adelson, Howard L.; “Early Medieval Trade Routes”, The American Historical Review, c. 65, No. 2, 1960, s. 286.
Aires, Philippe - Duby, Georges; Özel Hayatın Tarihi, c. I, (Çev: Roza Hakmen), YKY yay., İstanbul, 2002.
Amicba,  Gery;  Orta Çağda Lazlar ve Ahbazlar, (Çev: Hayri Ersoy), Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993.
Berkhofer, Robert; “Serfdom in Medieval Europe”,The Historical Encyclopedia of World Slavery, c. II, s. 576-577.
Bloch, Marc; Slavery and Serfdom in the Middle Ages, (Çev. William R. Beer), America, 1975.
Gregory of Tours, “Harsh Treatment of Serfs and Slaves”, A Source Book for Medieval Economic History, (Ed. Roy C. Cave & Herbert H. Coulson), Biblo & Tanen Publishing, New York, 1965, s. 289–290
Hunt, Edwin S. - Murray, James M;. A History of Business in Medieval Europe, 1200-1550, Cambridge Üniveristesi yay., America, 1999.
Kerr, Gordon; Charlamagne’den Lizbon Antlaşmasına Avrupa’nın Kısa Tarihi, (Çev: Cumhur Atay), Kalkedon yay., İstanbul, 2011.
Meltzer, Milton;  Slavery, America, 1993.
Patterson, Orlando “Slavery”, Annual Review of Sociology, c. III, 1977.
Rice, Tamara Talbot; Bizans’ta Günlük Yasam, (Çev; Bilgi Altınok), Özne Yayınları, Ankara, İstanbul, 1999.
Russell, A. J. R. Wood, “Iberian Expansion and the Issue of Black Slavery: Changing Portuguese Attitudes, 1440-1770”,  The American Historical Review, c. 83, No. 1,1978, ss.16-42.
Slavery in Classical Antiquity, (Ed. M. I. Finley), W. Heffer & Sons yay., Cambridge, 1960.
Westermann, William L.; The Slave Systems of Grek and Roman Antiquity, Philadelphia, 1955.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun