Bismarck'ın Osmanlı Siyaseti: Pommeranyalı Askerin İskeletinden Müstakbel Müttefike

Bismarck'ın Osmanlı Siyaseti: Pommeranyalı Askerin İskeletinden Müstakbel Müttefike

Alman birliğinin siyasi mimarı ve ilk başbakan Otto von Bismarck, yürüttüğü iç ve dış politikalarla yaşadığı dönemde Almanya siyasetine yön verdiği gibi kendisinden sonraki süreçte de Alman siyasetinde etkili oldu. Özellikle geniş bir yelpazeye yayılabilecek ancak en temelde iki dönem altında topladığımız Bismarck’ın Osmanlı siyaseti, 1800’lü yılların sonunda ve Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasında kurulan müttefikliklerde etkili oldu. Bismarck’ın Osmanlılara karşı ilk siyasi tavrı Osmanlı Devleti’nden uzak durma yönünde seyredip, Avrupa barışı için Osmanlı’yı feda etmek göze alınmışken, gelinen son noktada Birinci Dünya Savaşı’nda en büyük müttefik olma yoluna gidilmiştir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Otto von Bismarck’ın Osmanlı Devleti ve Şark Meselesi’yle ilgili genel siyasetini tespit etmek pek de kolay değil. Hele hele bunu bir başlık altında toplamak ve somut olarak belirli bir kalıba sokmak çok daha zordur. Zira onun farklı tarihlerde Osmanlı hakkında dile getirdiği çelişkili fikirlerinden, Avrupalı diplomatlarla yaptığı görüşmelerden, Osmanlı’yla ilgili gizli pazarlıklarından ve yaptığı farklı diplomatik hamlelerden hareketle genel veya bütüncül bir siyaset tasviri ortaya konulamaz. Fakat yine de Bismarck’ın Türkiye siyasetinin nasıl olduğu hakkında bazı tespitler yapılabilir.   

Giriş olarak Bismarck’ın Osmanlı’yla ilgili meselelerde takip ettiği siyasetin, zamana zemine göre fazlasıyla değişken olduğu iddia edilebilir. 1871-1889 yılları arasına tekabül eden 18 senelik başbakanlığı dönemi zarfında Türkiye karşısında uyguladığı siyasetindeki bu değişkenlik, iki ayrı başlık şeklinde ele alınabilir.      

Bismarck’ın İlk Yıllarında Osmanlı’dan Uzak Durma Düşüncesi: Avrupa Barışını Devam Ettirme Gayretlerinde Osmanlı Mirasının Vazgeçilememezliği

Genel kabul olarak Otto von Bismarck’ın Osmanlı’yla ilgili meselelere pek alakası olmadığı ve Türkiye ile alakalı gelişmelerden uzak durmaya çalıştığı iddia edilen süreç 1871-1880 yıllarına tekabül ediyor.   

Bu süreçle ilgili olarak 1876’da Alman Meclisi’nde yaptığı konuşmasında geçen şu ifadesi delil olarak zikredilir: “Pommeranyalı bir askerin iskeletinin tek bir sağlam kemiğinin kıymetinde olsa da –dobrador ifade etmemden dolayı özür diliyorum-, Alman menfaatini görmediğim sürece, Almanya’nın bu meselelere herhangi bir şekilde katılmasını tavsiye etmiyorum.” Bismarck’ın dile getirdiği tek bir sağlam iskeletin kemiğiyle değiştirmeyeceği askerin memleketi Pommeranya, Prusya’nın kuzey doğusunda Baltık Denizi kıyılarında yer alan bir bölgedir.

Otto von Bismarck bu kez 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi öncesinde Bavyera Kralı II. Ludwig’e gönderdiği mektubunda Osmanlı Devleti hakkında benzer ifadeleri kullanır. “Türkler’in meseleleri tehlikeli görünüyor ve acil diplomatik teşebbüsleri gerektirebilir. Fakat barışı tehdit eden Şark Meselesi ile alakalı bu gelişmeler kargaşasından, sürekli olarak veya uzun bir süre uzak kalabilmek için Avrupalı büyük devletler arasında en uygun durumda Almanya olacaktır.” Bismarck burada açık bir şekilde Doğu Sorunu’yla ilgili meselelere uzak durmaktan bahsediyor.

Almanya’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu o günlerdeki durum onun, Osmanlı ve Şark Meselesi hakkında ilgisiz kaldığını gösteren bu ifadelerini kullanmasını gerektirmiş olabilir. Bu nedenler doğrudan Almanya’nın henüz daha yeni birliğini sağlamasıyla ilgilidir. Birlik neticesinde Avrupa’daki düzenin alt üst olması, Almanya’nın dışlanması ve Fransa’nın rövanş ihtimali devamında zikredilebilir. Bir de Almanya’nın Türkiye’ye uzaklığı ve siyasî olarak da Türkiye’den herhangi bir beklentisinin olmaması da etkili olmuştur.

Otto von Bismarck’ın bu tespitlerinden hareketle onun Osmanlı meselelerine tam da ilgisiz kaldığı doğru değildir. Döneme daha teferruatlı olarak bakıldığında aslında Bismarck’ın dış siyasetinde Türkiye’nin ciddi bir yer aldığı görülebilir. Beklentilerine göre yeri ve zamanı geldiğinde ve şartlar uygun olduğunda Osmanlı üzerinden istediği hamleleri yapmaktan geri durmamıştır. Bismarck’ın Almanya’nın birliğini sağlamasının ardından başlayan yeni süreçte Osmanlı Devleti’ne ve Şark Meselesi’ne bir nesne olarak ihtiyacı vardı. O günkü şartlarda milletlerarası diplomasiden dışlanmış olan Almanya’yı bu durumdan kurtarmasında Türkiye yardımcı olabilirdi. Düvel-i Muazzama’nın Osmanlı coğrafyası üzerindeki menfaat çatışmasından istifade ederek ve tarafları bu paylaşımda uzlaştırarak Almanya’yı Avrupa’da dışlanmasına son verebilirdi.    

Bu bağlamdaki somut ilk hamleleri Almanya’nın birliğini sağlamasının ardından dört yıl geçtikten sonra patlak veren 1875’te başlayan Balkan Krizi ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sürecinde olmuştur. Bu savaşı kazanan Rusya’nın Balkanlar’daki bütün dengeleri kendi lehine çevirmesinden Avusturya’nın ve İngiltere’nin rahatsız olması Avrupa barışının bozulması tehlikesi Otto von Bismarck’ı da endişelendirir. Hatta Rusya, İngiltere ve Avusturya arasında bir savaş ihtimali dahi söz konusudur. Bu sorunların ortadan kaldırılması için uluslararası bir kongrenin düzenlenmesi gündeme geldiğinde Bismarck bunun ev sahipliğine talip olur. Bu durum, kendisine iyi bir fırsat imkânı sağlayabilirdi. Hatta savaştan önce de Alman Meclisi’nde yaptığı konuşmasında; “namuslu bir emlakçı gibi davranarak”, “zaten çürümüş olan bugünkü Türkiye üzerinden” “Avrupa barışını” kurtarmaya gayret edeceğini ilan eder. Gerçekten de aynen böyle hareket etmiştir. Kongrenin ardından mecliste yaptığı konuşmasında, “Osmanlı mirası üzerinden Avrupa barışını kurtardım” ifadesiyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Yine Bismarck, Balkan Krizi günlerinde 1876 yılında Avrupa barışını koruyabilmek için İngiltere’ye Osmanlı Devleti’nin paylaşılması teklifini götürmekten de geri durmaz. Bu teklifine göre; İstanbul ve Anadolu’nun Osmanlı’nın elinde kalmasına karşın, Çanakkale Boğazı tarafsız hâle getirilecekti. Rusya ise, Bulgaristan’da muhtar bir yönetim kurabilir ve Besarabya’yı iltihak edebilirdi. Rusya Türkiye ile savaşa girdiğinde İngiltere sessiz kalmasının karşılığında Mısır’da ve Suriye’de Fransa ile birlikte ortak nüfûz bölgeleri oluşturabilirdi.

Birkaç yıl sonra bu kez de İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli’ye Osmanlı Devleti’nin paylaşılması teklifini götürür. Şu teklifi yapar: “Neden Rusya’ya karşısın? Bir anlaşmaya varabilirdin. Bu her iki ülkenin de lehine olabilirdi. Mısır’ı neden almıyorsun? Fransa bu konuda sonsuza kadar kin güdecek değil ya. Dahası karşılığında Tunus ya da Suriye’yi verebilirdin. Böylelikle sürekli yeni bir savaş tehlikesi doğuran Türkiye meselesinden de Avrupa kurtulmuş olurdu.” Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere önce Fransa’nın 1881 yılında Tunus’u ve ardından bu kez İngiltere’nin 1882’de Mısır’ı işgal etmesinin ardındaki gizli görüşmelerde Bismarck’ın da dahli olabilir.

Otto von Bismarck’ın takriben 1875-1878 arasında gündeme getirdiği bu görüşlerinden ve diplomatik hamlelerinden, Osmanlı topraklarını ilgili Avrupalı büyük devletler arasında pay ederek muhtemel bir Avrupa savaşına engel olmak istediği yorumu yapılabilir. Bunu başarmak suretiyle, Avrupa’yı iç çatışmalardan uzat tutmayı ve Almanya’nın dışlanmasına son vermeyi arzulamıştır. Bismarck bu aşamada istediği her iki sonucu elde etmeyi fazlasıyla başarmıştır.

Bismarck’ın Siyasetinde Aktör Osmanlı: Geleceğin Müttefikine Yatırım

Başarısız 1877-1878 Rus Harbi’nin sonuçlarından biri de Otto von Bismarck’ın Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin gelişmesine vesile olmasıdır. Savaşın ardından Osmanlı Ordusu’nu reform etmek isteyen Sultan II. Abdülhamid’in [d.1842-ö.1918; h.1876-1909] Almanya’ya müracaat etmesi, bunun başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu müracaat, Bismarck’ın Türkiye siyasetinin daha da belirginleşmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Onun dışındaki Almanlar bu teklif karşısında başlangıçta ihtiyatlı yaklaşırlar. Fakat Bismarck tam tersine açık bir şekilde bu talebe olumlu bakar. Konuyla ilgili olarak 1 Haziran 1880’de Kaiser I. Wilhelm’e yazdığı mektubunda, olumlu yaklaşımını açıkça şöyle dile getirir:

Bir defa bu isteğin yerine getirilmesi noktasında “siyasî olarak herhangi bir endişe” görmez. Ona göre, Osmanlı Ordusu’nda hizmet edecek Prusyalı subayların, “uygun olmayan şartlarda ve durumlarda yetişmeleri ve tecrübe kazanmaları”nı sağlayacaktır. Devamında zikrettiği beklentisi daha bir dikkat çekicidir. Bu vesileyle Almanya’nın “Şark’ta Türkiye üzerinde artacak olan vasıtayla nüfuz kazanma imkânı elde edeceğini” düşünüyor. Başka bir mektubunda ise, böyle bir istihdamın Almanlar için “istihbarat toplamanması”na yardımcı olabileceğini belirtiyor. Buna göre, oradaki hâdiseler hakkında bilgi verecek ve güvenilir istihbarat sağlayacak şahıslara Türkiye’de sahip olmanın, Almanya’nın menfaatine olacağına inanıyor. İstihbaratın önemini şöyle dile getiriyor: “Alman hükümeti Şark’taki gelişmeler hakkında ne kadar bilgi sahibi olursa, oradaki hadiselere o kadar kolay etki” edeceği iddiasına bulunuyor.

Bir başka belgede ise çok daha önemli bir kazancı şöyle dile getiriyor: “Şayet Rusya’daki şovenizm, Panslavizm ve Alman karşıtı unsurlar bize saldıracak olursa; Türkiye’nin dayanıklılığı ve savunma kabiliyetine lâkayt kalamayız.  Türkiye, bizim için hiçbir zaman tehlikeli olmaz, fakat onun düşmanları bizim de düşmanımız olabilir.” Burada Bismarck, yapılacak iki cepheli savaşta Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı açıkça bir müttefik adayı olarak görüyor.

Sultan II. Abdülhamid’in Alman subayı istihdam etme isteği üzerine, Otto von Bismarck’ın ilgili makamlara gönderdiği yazılarda dile getirdiği hususlar ve bu istihdamı onaylamasıyla Otto von Kähler başkanlığında Alman Askerî Heyeti’nin 1882 yılında görevine başlaması, Bismarck’ın Türkiye siyasetinde bir “milat”tır. Buna göre Türkiye artık Avrupalı büyük devletler arasındaki dengenin korunmasında bir nesne değil, aksine gerektiğin bunlara karşı kullanılabilecek muhtemel bir müttefiktir. Bu noktada Bismarck, daha sonraki süreçte haklı çıkmıştır.

Otto von Bismarck, takriben 1880’den itibaren Osmanlı Devleti’nin bir şekilde güçlenmesine yönelik siyaset takip ettiğine dair ilginç bir bilgi de 1881 yılında Berlin’e giden üç kişilik heyeti kabul ettiği sırada yaptığı görüşmede geçiyor. Bu heyeti yemekte kabul eden Bismarck açıkça şunları söyler: “Yani Memâlik-i Şahâne’de Hristiyan tebaanın Sultan’ın himayesi altında olduğunu belirterek, bu tebaayı sahiplenen dış güçlere karşı koymalısınız. Ve Sultan tebaasını ipek bir eldiven giydirilmiş arslan pençesi ile yönetmelidir. […] Eğer bu şekilde dikkatlice hareket edilirse, kısa süre içinde Hristiyan, yani Türk olmayan tebaanın etkisi ve önemi yok olur ya da bu tebaa eninde sonunda tamamıyla Türklere karışarak kısa zamanda Türkleşirler. Bu sayede devlet tamamıyla bir Türk devleti halini alacağı için gücünü artıracak ve az bir çabayla itibarını, şanını ve birkaç asır önce sahip olduğu ihtişamını yeniden elde edecektir.”

Bu görüşmede iki ayrıntı önemlidir: Sultan II. Abdülhamid’in meclisi feshettiği sıralarda Bismarck’ın II. Abdülhamid’in devleti “ipek eldiven giydirilmiş arslan pençesi”yle yönetmesini teklif etmesi, onun mutlakî yönetimine verilmiş bir desteğidir. Ayrıca Osmanlı vatandaşı Hristiyanların “Türkleşmesi”nden bahsetmesi de dikkat çekicidir. Özellikle de Avrupa siyasî çevrelerinin Osmanlı vatandaşı Hristiyanlar için reform taleplerinin gündeme getirdikleri bir sırada bu ifadeyi kullanması, Bismarck’ın Türk-Alman İlişkilerinin geliştirilmesine yönelik verdiği siyasî mesaj olarak yorumlanabilir. İlginçtir, daha sonrasında Kaiser II. Wilhelm de benzer bir siyaset takip etmiştir. II. Wilhelm, Sultan Hamid yönetimiyle ilişkileri geliştirmekten geri durmamıştır. Daha da önemlisi 1895-1898 Ermeni ve Girit olaylarından dolayı Avrupalı diplomatlar Osmanlı Hükümeti’ne baskılar yaptıkları hâlde Almanlar tersine Osmanlı’ya destek vermişlerdir.  

Sonuçları itibarıyla Başbakan Otto von Bismarck’ın doğrudan araya girmesiyle kabul edilen ve 1882 yılında İstanbul’da görevine başlayan Otto von Kähler başkanlığında Alman Askerî Heyeti, bundan sonrasında olumlu olarak seyreden Türk-Alman ilişkileri için tam bir milat olmuştur. Kähler’dan sonra Colmar von der Goltz ve Liman von Sanders gibi başka subaylar da askerî heyetleriyle görev almışlardır. Bunların yönlendirmesiyle Alman silah ve askerî mühimmatı alımları artarak devam etmiştir. Hatta Bismarck’ın bizzat kendisi Alman silah fabrikalarının Türkiye’ye silah satmasını doğrudan desteklemiştir. Devamında birbiri ardına demiryolu ihalelerini Alman şirketler almışlardır. Alman Finans ve kültürel faaliyetler de tavan yapmıştır.Bunlarla birlikte Bismarck bu askeri heyetin gönderiminde istihbarat toplama amacını da öne çıkartmıştır. Bütün bu sürecin finali ise 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan Türk-Alman Askerî İttifakı olmuştur. Böylece ittifakla birlikte Türkiye’nin ve Almanya’nın müttefik olarak aynı cephede savaşmasının, mimarlarından biri Bismarck’tır. 

Otto von Bismarck’ın Türkiye siyaseti, onun genel zihniyetiyle ve kimliğiyle fazlasıyla örtüşüyor. Pragmatist bir Prusyalı/Alman devlet adamı Bismarck, Osmanlı Devleti’ni kendi genel menfaatleri ve beklentileri doğrultusunda takip ettiği siyaset merkezli olarak başlangıçta pasif ve duruma göre aktif olarak kullanmıştır. Bu araç, yeri gelmiş kurtlar sofrasında paylaşılan bir av veya duruma göre gelecekte patlak verme ihtimali olan iki cepheli savaşta muhtemel bir müttefik adayı olmuştur.

Bismarck’ın 1882’den itibaren takip ettiği aktif Osmanlı siyaseti, kendisinin başbakanlıktan ayrılmasının ardından bir kesintiye uğramamış,  daha sonraki yıllarda da devam ettirilmiştir. Kaiser II. Wilhelm, her ne kadar Bismarck’la siyaseten anlaşamasa ve onu istifaya zorlasa da,  onun Türkiye siyasetini sürdürmüştür. Sultan II. Abdülhamid döneminde Türkiye ilişkileri geliştirilmesi Bismarck mirasının bir devamıdır. Nitekim Türk-Alman İlişkilerinin âdeta finali olan 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’ndaki Türk-Alman Askerî İttifâkı’nın gerçekleşmesi de, aynı şekilde Bismarck’ın yıllar önce takip ettiği siyasetin ileri aşamasıdır.   

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça

 Hajo Holborn, Deutschland und die Türkei 1878-1890, Deutsche Verlagsgesellschaft für Politik und Geschcihte, Berlin 1926.

Gregor Schöllgen, Imperialismus und Gleichgewicht. Deutschland, England und die Orientalischen Frage 1871-1914, R. Oldenburg Verlag, München 1984.

Friedrich Scherer, Adler und Halbmond. Bismarck und der Orient 1878-1890, Verlag Ferdinand Schöningh, Padeborn 2000.

 

DİĞER MAKALELER
Bismarck'ın Osmanlı Siyaseti: Pommeranyalı Askerin İskeletinden Müstakbel Müttefike
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun