Tasavvuf

  • Tanımı : İslam’ın zahir ve batın hükümleri çerçevesinde yaşanan manevi ve deruni hayat tarzı.

Ebu Nuaym el-İsfahani tasavvufun safa ve vefa kelimelerinin birleşiminden geldiğini, Abdülkerim el-Kuşeyri ise tasavvufun Arapça bir kökten geldiğini gösteren bir delile rastlanmadığını, camid bir lakap olmasının daha uygun görülebileceğini söyler. Ona göre Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunanlara sahabe, sahabenin sohbetinde bulunanlara tabiin, onların sohbetinde bulunanlara tebeu’t-tabiin gibi unvanlar verilmiş, daha sonra dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere “abid” ve “zahid”, zamanla ortaya çıkan bid‘atlara karşı Ehl-i sünnet seçkinlerinin her an Allah’la birlikte olma ve gafletten sakınma gayretlerine VIII. yüzyıldan itibaren tasavvuf denilmiştir. Tasavvuf yolunu benimseyenlere sufî, ehl-i tasavvuf veya mutasavvıf adı verilir. Tasavvufla ilgili çok çeşitli tarifler yapıldı. Tasavvufun manevî bir hayat tarzı olarak özelliklerini, Kitap ve Sünnet’le irtibatını, kulun Allah’la ve masiva ile ilişkilerini, kalp temizliği, nefis terbiyesi, güzel ahlak gibi işlevlerini, sufinin niteliklerini ve görevlerini belirten bu tariflerin 1000’e kadar çıktığı söylenmektedir. “Tasavvuf zahirde ve batında şeriatın edeplerini yerine getirmektir” tarifinde şeriatın edepleri “ilahi ahlak” olarak tanımlandığından tasavvuf ilahi ahlakla ahlaklanmak şeklinde kabul edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de (el-Bakara 2/200; Al-i İmran 3/145; en-Nisa 4/77; Hud 11/15-16; el-Ankebut 29/64; eş-Şura 42/20)  müminlerin dünya hayatına ve maddi zevklere dalmamaları, ahirete ve manevi değerlere öncelik vermeleri hususundaki kuvvetli vurgu sufilerin ahiret hayatına dünya hayatından daha fazla önem vermelerine yol açtı ve Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eden takva sahibi bir mümin olabilmek tasavvufun gayesi haline geldi. Öte yandan insanı maddeye ve nefsin arzularına yönelten makam ve mevki hırsı, mal sevgisi, şehvet ve şöhret gibi duygu ve isteklerle ilgili bağlar tamamen ortadan kaldırılmadıkça tam anlamıyla Allah’a yönelip vuslata ermek mümkün görülmemiştir. Bu bağlamda tasavvuf “her şeyden alakayı kesip Allah’la olma” ve “Allah’ın sendeki seni öldürüp kendisiyle diri kılması” şeklinde tarif edilmiştir. VII. ve VIII. yüzyıllarda Medine, Kufe ve Basra şehirleriyle Horasan bölgesi zühd hayatının yoğun biçimde yaşandığı merkezler olarak dikkat çekmektedir. IX. yüzyılla birlikte ortaya çıkan tasavvufi akımların en önemlileri Haris el-Muhasibii Seri es-Sakati, Cüneyd-i Bağdadi, Ebü’l-Hüseyin en-Nuri gibi sufilerin temsil ettiği Bağdat mektebiyle Bayezid-i Bistami, Hamdun el-Kassar gibi sufîlerin temsil ettiği Nişabur mektebidir. Bunların yanı sıra IX. yüzyıldan itibaren tasavvuf ehlinin faziletlerini ve hikmetli sözlerini bir araya getiren tabakat türü eserler yazıldı. Bu eserlerde sufilerin hayat hikayeleriyle birlikte yaşadıkları tasavvufi hal ve makamlara, benimsedikleri yol ve meşrebe de işaret edildi. Asr-ı saadet’ten itibaren devam eden zikir silsileleri çevresinde meydana gelen tasavvufi gruplar zamanla değişik isimler altında tarikatlar oluşturdu. Birçoğu günümüzdeki adları ve yapılarıyla XII. yüzyıl ve sonrasında oluşmuştur.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakçalar

Öngören, Reşat, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 2011, cilt 40, sayfa: 119-126

DİĞER ANSİKLOPEDİLER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun