Şii Mezhebi ve Ortaya Çıkış Süreci

Şii Mezhebi ve Ortaya Çıkış Süreci

Hilafet tartışmaları, Hz. Peygamber döneminden itibaren müslümanların en önemli tartışma konusu olmuştur. Bu meseleyi merkeze alarak İslam düşüncesinde ortaya çıkan ekolleri tasnif etmek mümkündür. İçerisinde pek çok farklı grubu barındıran Şiiliğin omurgasını da imamet/hilafet anlayışı oluşturmaktadır. Bütün Şii gruplar, Hz. Peygamber'in vefatından itibaren Hz. Ali'nin doğrudan imam olduğunu ve imametin onun neslinde devam edeceğini iddia ederler ancak imametin detayları konusunda ciddi farklılıklar da gösterirler. İşte bu makalede önce Şia[Şii] nedir? sorusuna cevap verilerek bu kavram üzerinde durulacak, kelime ve terim anlamları açıklandıktan sonra Şiiliğin doğuşu meselesine değinilecektir. Burada siyaseten Ali taraftarı olmakla gerçek bir Şii olmak arasındaki farka işaret edilecektir. Ayrıca Şiiliğin kökeni ve teşekkül süreci hakkında bilgiler verilecektir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Tarih boyunca müslümanları en fazla meşgul eden temel tartışma, hiç şüphesiz hilafet/imamet meselesidir. Hz. Peygamber'in vefatıyla başlayan bu ihtilaf, bazı dönemlerde bütün hararetiyle gündemi belirlerken, bazı dönemlerde önemini kaybetmiş fakat hiçbir zaman tamamen yok olmamıştır. Hilafet meselesini merkeze alarak müslümanların tutumlarını tasnif ettiğimizde onların; (ı) halifenin serbest seçimle olması gerektiğini kabul edenler, (ıı) Kureyşli olmakla birlikte seçimi esas kabul edenler ve (ııı) son olarak halifenin Kureyşî/Haşimî olması gerektiğini ileri sürenler şeklinde üç ana gruba ayrıldıklarına şahit oluruz. Bu üçüncü gruba mensup olan fırkalardan bazıları, hilafeti Hz. Ali ve neslinden gelen masum imamlara hasrederken, bazıları sadece Hz. Fatıma nesline, bazıları da sadece Hz. Hüseyin'in nesline ait olduğunu iddia etmişlerdir. Hz. Peygamber sonrasında hilafetin doğrudan Ali'nin hakkı olduğunu kabul edenlere bir şemsiye kavram olarak "Şia" denilmiştir. Ancak bu kavramın ortaya çıkışı ve doktrin haline gelmesi hiç şüphesiz uzun bir zaman dilimini geride bırakmasıyla oldu.

Şia'nın Kelime ve Terim Anlamı

"Taraftar, partizan, yardımcı, bir amaç uğrunda bir araya gelenler, bir lider etrafında toplananlar" gibi anlamlara gelen "ş-y-'a" kökü, kelime anlamıyla Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde kullanılmıştır. Nitekim Kur'an'da, "Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kâdirdir." (En'âm, 6/65), "Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik." (Hicr, 15/10), "Sonra her gruptan, Rahmân'a en çok âsi olanlar hangileri ise çekip çıkaracağız." (Meryem, 19/69) gibi âyetlerde kelime anlamıyla kullanıldığı anlaşılmaktadır. Şia kelimesi henüz terimleşip tarih sahnesindeki yerini almadan önce de Arap dilinde kök anlamına uygun bir şekilde belli bir grubu ifade etmek üzere çokça kullanıldığı biliniyor. Nitekim “Şiatu Ali, Şiatu Osman ve Şiatu Muaviye” şeklinde Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde belli görüşler etrafında birleşen siyasî toplulukları ifade etmek üzere kullanılmıştı. Genel anlamdaki bu kullanış, Hz. Hüseyin’in (61/ 680) şehit edilişinden sonraya kadar devam etti. Kelimenin başına lam-ı tarif getirilip "eş-Şî'a" şeklinde kullanıldığında terim anlamı ifade ettiği kabul edilir. Buna göre, Hz. Peygamber'in vefatından sonra -bir fasıla olmaksızın- Hz. Ali'nin imametini kabul edenler, ayrıca Ali'den önce fiili olarak hilafeti ele geçirenleri reddedenler; Ali'nin onlara değil ama onların Ali'ye tabi olduklarını savunanlara genel bir ifade olara "eş-Şî'a" denilmiştir. Bu itibarla kelime "eş-Şî'a" şeklinde kullanıldığında sadece terim olarak genel anlam ifade ettiğine şüphe yoktur.

Kerbela hâdisesinden kısa sayılabilecek bir müddet sonra Şia kavramı yukarıda bahsettiğimiz genel terim halinden çıkarak, Emevîlere karşı Hz. Hüseyin’in intikamını almak, Hz. Ali ve soyunun haklarını aramak ve onun soyuna yardım etmek için toplananları ve onlara taraftar olanları ifade eden siyasî bir terime dönüştü. Şiî tanımlamasında Ali'nin Hz. Peygamber'den sonra ilk halife olması, hilafetin ondan sonra evladında devam etmesi ve imamların belli özellikler taşıdıkları hususu bütün Şiîlerin hemfikir olduğu esaslardır. Bununla birlikte tarihi süreç içinde ortaya çıkan Şiî gruplar, bu ortak paydaya bazı ilavelerde bulunarak kavramı daha özele doğru tahsis etmişlerdir. Nitekim İmamiyye/İsnaaşeriyye Şiası, yukarıda ifade edilen ortak paydaya "imametin on iki imamla sınırlı olmasını" ilave etmiştir. Bazıları nas ile tayin fikrini uygun görmemişler, bunun yerine Fatıma evladından olmakla birlikte imamet için öne çıkmayı ve açıktan imamet iddiasında bulunmayı gerekli görmüşlerdir. İrili-ufaklı hemen hemen bütün Şiî grupların Hz. Ali ve neslinden gelenlerin imameti hususunda birleştikleri halde, imametin mahiyeti ve kapsamı konusunda ihtilaf etmişler, imamların kimliği ve özellikleri konusunda tartışmışlardır. Teferruata dair bu tartışmalar, Şia içinde yeni fırkaların ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. İmamet anlayışının bütün Şiî grupların omurgasını oluşturduğuna şüphe yoktur. Usulî geleneğin kurucusu kabul edilen Şeyh Müfîd (ö. 413/1022) bu durumu izah ederken şöyle bir tespitte bulunur: "el-Menzile beyne'l-menzileteyn" esasında Mu‘tezile gibi düşünen bir kimse, diğer konularda farklı görüşler kabul etse de, "menzile" görüşünü benimsediğinden dolayı söz konusu kişi gerçek anlamda bir Mu‘tezilîdir. Menzile görüşünün dışındaki konularda Mu‘tezilenin cumhurunun görüşlerinden farklı görüşler kabul etmiş olsa da bu durum onu Mu‘tezilî olmaktan çıkarmaz. Aynı şekilde müminlerin emiri Hz. Ali'nin imametini -yukarıda ifade ettiğimiz şekilde- kabul eden bir kimse, -her ne kadar bu teşeyyu' anlayışına Şia'dan pek çok kimsenin hoşlanmadığı ve benimsemediği inançlar ilave etse de- teşeyyu' ismini hakkeder. Nitekim Hişam b. Hakem (ö. 179/795), Allah'ın isimleri ve sıfat-ı meanî konularında Şia'nın tamamına muhalefet ettiği halde o gerçek bir Şiîdir. Nihayetinde bir terim olarak Şia, "Hz. Muhammed’den sonra insanların en faziletlisi olarak Ali b. Ebî Talib’i kabul edip onun vasfen belirlendiğine ya da nas ile tayin edildiğine inanan, Ali’den sonra imametin kıyamete kadar onun soyunda devam edeceğini kabul eden toplulukların müşterek adıdır.

Şia’nın Doğuşu

Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığı hususunda farklı görüşler bulunur. Şia'ya mensup âlimlerin görüşüne göre Hz. Peygamber'in sağlığında ortaya çıkarak bizzat Allah Elçisinin tavsiyesi ile Hz. Ali’nin faziletini kabul eden ve ona bağlanan kimselerin olduğu yönündedir. İşte bu topluluğun Şia’nın ilk nüvesini oluşturduğu kabul edilir. Bazı yazarlar da Hz. Peygamber'in vefatını takiben Hz. Ali’nin meşru halife olduğu talebiyle, baştan sona siyasî bir hareket olarak başladığını iddia etmektedir. İlk gruba örnek olarak Nevbahtî'yi (ö.300/912) gösterebiliriz. O, Şia’yı tanımlarken “Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde Ali taraftarlığıyla bilinen ve onun vefatından sonra da sadece Ali’ye bağlılıklarıyla tanınan ve onun imametine inananların meydana getirdiği bir fırka” olduğunu ifade etmek suretiyle ilgili terimin Hz. Peygamber'in sağlığında mevcut olduğuna işaret eder. Benzer yaklaşımı Şeyh Müfîd dile getirir ve Şia’nın, Hz. Peygamberin vefatından sonra ilk üç halifenin hilafetini onaylamayarak sadece Ali’nin imametini kendi iradesiyle kabul edenlere, imametin kesintisiz olarak onun neslinden devam edeceğine inananlara verilen isim olduğunu açıklar. Ebû Ca'fer et-Tusî (ö.460/1067) ise hocasının bu tanımına “nas ve vasiyet” kavramlarını ilave etmiştir. Nitekim nass ile tayinin Şia’da önemli bir umde olduğu dikkate alındığında Hz. Ali’nin imametinin Hz. Peygamber’in vefatıyla başlaması gerektiği şeklindeki Şiî iddialarının -en azından kendileri açısından- önemi de anlaşılmış olur. Onlara göre Hz. Ali'nin imameti/hilafeti -bir fasıla olmaksızın- Hz. Peygamber'in vefatıyla başlar. Fiilî durum sebebiyle de Ali'nin imameti onlara göre gizlilik ve zahir dönemleri olmak üzere iki kısımda gerçekleşmiştir.

Tarafsız kaynaklar Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığını tarihlendirmeye çalışırken nispeten farklı olaylar ve tarihler göstermişlerdir. Buna göre Şiîliğin; (ı) Hz. Osman dönemindeki olaylar sırasında, (ıı) Hz. Ali’nin hilafeti döneminde, (ııı) Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra, (ıv) 61/688 yılında Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra meydana gelen Tevvâbun hareketiyle, (v) 66/685 yılındaki Muhtar es-Sakafî olayından sonra olmak üzere geniş bir zaman diliminde ortaya çıktığı şeklinde farklı görüşler ileri sürülür. Görüleceği üzere Şia’nın doğuşu konusunda birbirinden farklı ve değişik tarih ve dönemler ileri sürülmüş ve her araştırmacı kendi görüşünü savunurken, karşıt tezleri çürütmek için de deliller serdetmiştir.

Şiîliğin doğuşunu belli bir tarih veya belli bir olayın sonucuna bağlamanın ilmî zihniyete uygun düşmeyeceği kanaatimdeyim. Bu itibarla Şiîlik bir sürecin ürünüdür ve en küçük bir fikirsel hareketin ortaya çıkması yılları hatta yüzyılları almakta iken Şia gibi fıkıh, inanç, felsefe ve siyasetiyle farklı olan bir mezhebin zuhurunu kesin bir tarih veya olayla başlatmanın isabetli olmayacağı malumdur. Yukarıda zikrettiğimiz tarih ve olaylar ancak siyasî anlamda bir Şiîliğin teşekkül sürecinin başlangıcı olabilir. Fakat her ne kadar temelinde siyasî bir hareket olarak başlamış olsa dahi, Şia demek sadece siyaset demek değildir, aynı zamanda sistemli bir teoloji, felsefe ve fıkıh anlayışı demektir. Şiîliğin omurgası imamet anlayışı olduğuna göre imametle alakalı görüşlerin hangi tarihlerde ortaya çıktığını tespit önem arz etmektedir. Masumiyet, efdaliyet, nass ile tayin gibi fikirlerin hicrî I. asırda henüz söz konusu olmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte ilk Şiî fikirler diye bildiğimiz vasilik, mehdîlik ve rec’at gibi görüşlerin hicrî birinci asrın son çeyreğinde, yavaş yavaş teşekkül etmeye başladığı anlaşılmaktadır. Bu fikirlerin özellikle gayrı Arap unsurlar arasında yayılma imkânı buldukları hususu gözden kaçırılmamalıdır. Söz konusu fikirler, hicri ikinci asırda, Hz. Ali’nin soyu ile ilişkilendirilmiş, eski Sasanî kültüründen gelen bazı motiflerle de bütünleşerek karşımıza Şiîlik olarak çıkmıştır. Şu halde Şiî fikirlerin oluşum sürecini hicri birinci asrın sonlarından başlatmak mümkündür. Bu sürecin On İkinci İmâm Muhammed Mehdî’nin gaybete girdiği hicri 260 sonrasına kadar devam ettiği bilinmektedir.

Şiîliğin Kökeni

İslam mezhepleri tarihi kaynaklarında bazı araştırmacılar Şiîlik hareketinin kökeniyle alakalı farklı görüşler ileri sürerler. Bu çerçevede Şiîliğin İran, Arap ya da Yahudi-Hıristiyan asıllı olduğu şeklinde -genel olarak- üç farklı yaklaşım dikkati çeker. Bu görüşlerin her birinin kendine göre gerekçeleri olmakla birlikte Şiîliğin İran asıllı olduğu görüşü daha isabetli görünüyor. Zira bu zihniyetin özünü imamet anlayışı ve Ehl-i beyte atfettikleri özellikler belirlediğine göre, bunlarla Fars kültürü arasındaki benzerlikler dikkat çeker. Farslıların zihin dünyasında yer eden yarı tanrısal kral ve kraliyet ailesi tasavvurunu birden silip atmak mümkün değildi. Bu anlayışlarını Ehl-i beyte yansıttıkları ve İslam perdesi altında Ehl-i Beyt sevgisi izhar ederek onlara bir takım üstün vasıflar atfettikleri ileri sürülmüştür. Nitekim İbn Hazm (ö. 456/1064), Şiîliğin ortaya çıkışını, Fars kültürüne ve art niyetli kimselerin gayretlerine bağlamakta ve bu durumu şöyle izah etmektedir:

"Bu fırkalarının İslam dininden çıkmalarının esas sebebi Farisiler/İranlılardır. Farisiler güçlü bir krallığa sahiptiler; bütün milletlere karşı nüfuz sahibiydiler ve kendilerini ayrıcalıklı kabul ediyorlardı. Hatta kendilerini soylular ve soyluların çocukları olarak isimlendirmekteydiler. Diğer insanları kendilerinin köleleri saymaktaydılar. Ne zaman ki bu büyük devletleri Arapların eliyle yıkılınca -ki Araplar Farsların hiç kâle almadıkları bir topluluktu- bu durum kendilerine çok ağır geldi ve bu musibet gözlerinde daha da büyüdü. Birçok kez İslam'la hile yoluyla mücadeleye giriştiler, ancak her seferinde yüce Allah hakkı üstün çıkardı. Munkaz, Mukanna, Estaybin, Babek ve bunların dışındaki bazı kimseler onların liderlerindendi... İslam'ı yıkmayı arzu etmişlerdi. Onlar, aldatmaya yönelik tuzağın daha başarılı olduğunu gördüler. Bunun üzerine onlardan bir topluluk İslam'a girdiklerini açıkladılar. Allah Resulü'nün (s.a.) Ehl-i Beyt'ine muhabbet izhar etmek ve Ali (r.a.)'a karşı yapılan zulmün çirkinliğini göstermek suretiyle teşeyyu’ ehline meylettiler. Sonrasında onları İslam'dan çıkarıncaya kadar çeşitli yollara soktular..."

Şiîliğin İran kökenli olduğu iddiasını desteklemek üzere başkaca deliller de ileri sürülerek bu bağlamda Selmân-ı Fârisî gibi ilk Şiî sempatizanlarının İran asıllı olması, Hüseyin b. Ali’nin son Sâsânî Hükümdarı III. Yezdicerd’in (632-651) kızı Şehribânû ile evli olması sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Özellikle İmamiyye ekolünün imameti sadece Hz. Hüseyin neslinden gelenlere hasretmesinin bu tarihi arka planla yakından ilgili olduğu düşünülebilir. Sonuç olarak, Şia’nın en önemli doktrininin imamet anlayışı olduğu, bununda Fars kültürünün etkisiyle şekillendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şia’nın ilk belirtilerinin siyasî bir taraftarlık olarak ortaya çıktığına şüphe yoktur. Bu siyasî taraftarlık Kerbela olayına kadar devam ettikten sonra bir kısım mezhepleşme hareketleri zaman ve şartlar gereği ortaya çıkmıştır. Bu devreden sonra bazı dış kültürlerin siyaseten var olan Ehl-i beyt taraftarlığını etkileyip şekillendirmeye başladıkları anlaşılıyor. Bu durum zamanla ideolojik Şiîliği ortaya çıkararak terimi dönüştürücü hal almıştır. Burada siyaseten Ali ve Ehl-i beyt taraftarı olmakla, ideolojik hal almış bir Şiî olmak arasında önemli bir farkın mevcut olduğunu belirtmek gerekir. Birinci hicri asrın sonlarında zuhur etmeye başlayan "mehdî, rec'at, bedâ" gibi bazı Şiî fikirler öncesinde herhangi bir Şiîlikten söz edilemeyeceğine yukarıda işaret ettik. Dolayısıyla Hz. Ali döneminden itibaren başlayan, Hasan ve Hüseyin ile devam eden Ali taraftarlığı, ya da siyaseten Alioğullarının haklı olduğunu kabullenme tutumu bir Şiîlik olarak gösterilemez. Söz konusu dönemde Ali, Hasan ve Hüseyin ana gövdenin liderleri olup ümmetin ortak değerleridirler. Hz. Ali, yaşadığı dönemde görüş ve uygulamalarıyla ana gövdenin önder şahsiyetlerinden benimenen biridir. Daha sonraları Şiîliğin teşekkülüyle birlikte Ali'nin onlar tarafından sahiplenilmesi, bu hakikati değiştirmeyecektir. Bu itibarla Ali, Hasan ve Hüseyin gibi pek çok Ehl-i beyt âlimi ümmetin ortak değerleri olup lider kabul edilen şahsiyetlerdir. Burada şu tarihi hakikate işaret etmek gerekir ki, Ali'yi ya da genel anlamda Ehl-i beyti sevmek, tek başına Şiîliğin bir göstergesi olarak sunulamaz. Zira Şiî olmak için Ali'yi sevmek yeterli değildir. Asıl Şiîlik, Ali ya da Ehl-i beyt sevgisinden ziyade, Ali'ye haksızlık yaptıkları kabul edilen kimselere, başta Ebu Bekir, Ömer, Osman olmak üzere, sahabeye lanet etmek, onların zalim ve gâsıp olduklarını kabul etmektir.

Şia’nın Mezhepleşme Süreci

Birinci asırda vuku bulan Tevvâbûn Hareketi, Muhtar es-Sakafi isyanı ve İbn Sebe fitnesi Şiî fikirlerin teşekkülüne zemin hazırladı. Tevvâbûn hareketi, Hz. Hüseyin’i Kufe’ye davet eden fakat yanı başlarında şehit edilmesine seyirci kalanların, bu davranışlarından dolayı pişman olduklarını göstermek ve Kerbela’nın intikamını almak niyetiyle giriştikleri bir harekettir. Bu hareketin masum imama itaat ve karizmatik lider anlayışı gibi motifler taşımadığı, ayrıca siyasî ve dinî bir hâkimiyet kurma hedeflerinin bulunmadığı, dolayısıyla Şiî temayüller göstermediği bilinmektedir. Öte taraftan Hz. Hüseyin’in hunharca şehit edilmesi, Ehl-i beyti kullanarak şahsî menfaatler elde etmek isteyenlere fırsat vermiştir. Bunlardan ilki, Tevvâbûn hareketinden kurtulanlarla birlikte “Allah’ın kitabı, Resulullah’ın sünneti, Ehl-i Beyt’in intikamı, zayıfları savunma ve günahkârlara karşı cihat” sloganıyla ve Hz. Ali’nin Hz. Fâtıma’dan olmayan üçüncü oğlu Muhammed Hanefiyye’nin “imamlık” ve “mehdîlik”ini ileri sürerek ortaya çıkan el-Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî (567/687)’dir. Hareketi, İslâm dünyasında esaslı bir akis uyandırdığı gibi, onun ileri sürdüğü ve kullandığı mehdîlik, rec’at ve beda’ fikirleri, daha sonraları, bilhassa İmamiyye Şiasınca kısmen tadil edilerek benimsenmiş ve geliştirilmiştir.

Diğer taraftan Şiîliğin ortaya çıkış sürecinde daha çok İbn Sebe meselesinin etkili olduğunu ileri sürenler de vardır. Ancak Şiîliğin İbn Sebe ile birlikte başladığı iddiası önemli sorunlar içermektedir. Öncelikle İbn Sebe’nin kimliği meçhuldür ve kim olduğu hakkında farklı isimler verilmektedir. İkincisi İbn Sebe meselesinde, konuyla ilgilenen araştırıcılar arasında görüş birliği olmadığı gibi, müşterek noktalar bulmak da doğrusu pek mümkün değildir. İbn Sebe meselesi hakkındaki bilgilerimiz ya Taberî’deki Seyf b. Ömer’in rivayetlerinden ya da Milel-Nihal kitaplarından gelmektedir. Taberi’de ve diğer tarih kitaplarında, sadece Seyf’ten gelen rivayetlerde, Hz. Osman devri olayları İbn Sebe’nin tahriki ile izah edilmektedir. Bazı kaynaklarda bildirildiğine göre İbn Sebe, Hz. Ali’nin Tanrılığını iddia etmiş, bunun üzerine sürgüne gönderilmiş ve orada da fikirlerini yaymıştır. Ancak İbn Sebe’ye atfedilen fikirler, birinci asrın sonlarında ve ikinci asrın başlarında tartışılan fikirler arasında olduğu, bu itibarla da İbn Sebe’nin yaşadığı farz edilen dönemde söz konusu fikirlerin henüz gündemde olmadıkları belirtilmektedir. Bu sebeple Şiîliğin doğuşunu Hz. Osman döneminde vuku bulan fitne hareketlerine ve İbn Sebe vakasına bağlamak isabetli değildir.

İkinci hicrî asırda, ağırlıklı olarak vasilik, mehdîlik, nübüvvet ve uluhiyet iddiaları etrafında Muğiriyye, Mansuriyye, Ebû Müslimiyye, Mukannaiyye gibi fırkalar zuhur etmiştir. Bu asırda ortaya çıkan Şiî karakterli fırkalar, zaman zaman Muhammed el-Bakır’ın, Cafer es-Sadık’ın, Musa el-Kâzım’ın ve diğer imamların isimlerini kullanmışlardır. Bununla birlikte Şia'nın ana gövdesini temsil eden âlimler, aşırı görüşler dile getiren ve gulât Şiası diye isimlendirilen bu marjinal gruplara karşı hep mesafeli olmuş, onları dışlamıştır. İmamiyye'nin imamet zincirinde yer alan imamlar henüz hayatta iken etraflarında ciddi bir Şiî farklılaşma olduğunu söylemek güçtür. Nas ile tayin, masumiyet ve benzeri fikirler sonraki dönemlerde sistemleştirildiği anlaşılmaktadır.

Hz. Ali, Hz. Hasan ve sonrasında Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle devam eden hadiseler Müslümanlar arasında bir Ehl-i Beyt taraftarlığını gündeme getirmiş, onların hak ve hukuklarını savunmak adına bazı girişimler vuku bulmuştu. Uzun bir zaman dilimi içinde Ehl-i Beyt adına hareket edenler siyasî ve dini anlayışlarını da şekillendirmeye başlamışlardır. Ancak bu hareketin bir bütün olarak devam etmediği, şahıslar ve fikirler çerçevesinde kendi içinde zümreleştiği görülmektedir. Aşırı Şiî fırkalar bir tarafta tutulursa genel anlamda Şiîlik; Zeydiyye, İsmailiyye ve İmâmiyye şeklinde üç ana grup halinde teşekkül ettiği ve her bir fırkanın kendi siyasî ve dini anlayışlarını sistematik bir hale koyarak günümüze kadar devam ettikleri görülür.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Halil İbrahim BULUT

Yüksek Lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi'nde yapan Halil İbrahim Bulut, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezhepler Tarihi bölümünde Prof. Dr. olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

Kaynakçalar
 
Abdülhamid, İrfan, İslam’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, (trc. M.Saim Yeprem), Ankara 2011.
Bulut, Halil İbrahim, İslam Mezhepleri Tarihi, DİB Yay., Ankara 2016.
Bulut, Halil İbrahim, Şiada Usuliliğin Doğuşu ve Şeyh Müfid, Ankara 2013.
Fığlalı, Ethem Ruhi, Günümüz İslam Mezhepleri, İzmir 2008.
İbn Hazm, el-Fasl : dinler ve mezhepler tarihi, (çeviri: Halil İbrahim Bulut), I-III., İstanbul : Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017.
Korkmaz, Sıdık, Tarihin Tahrifi İbn Sebe Meselesi, Ankara 2005.
Nevbahtî, Hasan b. Mûsâ, Fıraku’ş-Şia, (nşr. M. Sâdık Âl-i Bahrülulum), Necef 1936.
Onat, Hasan, Emeviler Devri Şiî Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, Ankara 1993.
Öz, Mustafa, Başlangıçtan Günümüze İslam Mezhepleri Tarihi, İstanbul 2011.
Şeyh Müfîd, Evâilü’l-makâlât fi’l-mezâhibi’l-muhtarat, (nşr. İbrahim el-Ensârî), (Silsiletü müellefâti’ş-Şeyh el-Müfîd içinde), 1993.
Tûsî, Ebû Cafer Muhammed b. Hasan, Telhîsu’ş-Şâfî, (nşr. Seyyid Hüseyin Bahrülulûm), I-IV, Necef 1963-65.
Üzüm, İlyas, "Şia", DİA, 39/120. 
DİĞER MAKALELER
Şii Mezhebi ve Ortaya Çıkış Süreci
Eski Çağ Tarihi
İlk Seyyah Gurme Arkhestratos’un Yaşamı ve Eseri

Nefes alma ihtiyacımızdan sonraki en eski kaçınılmaz alışkanlığımız olan beslenme ihtiyacı tarih içinde çoğu kez görmezden gelinen bir durumdur. Günümüzde gittikçe popülerleşen yemek ve gastronomi içerikli yazılar günümüzden binlerce yıl önce de birilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Neredeyse tüm ulusların edebiyatı kahramanlık destanlarıyla başlar, büyük çoğunluğu tanrılara övgülerden oluşan ilahilerle devam eder, bu noktadan sonra konular değişiklik gösterse de şiir ve nesir tarzında eserler vermeye başlarlar, eğer şiir yazılacaksa bu pastoral hayata övgü veya sevgiliye duyulan özlemi konu edinebilir, nesir ile devam edilecekse felsefe ve tarih yazıcılığı ilk sıralarda gelir. Yunan edebiyatı da bu doğrultuda gelişim göstermiştir ancak bir farkla. Onlar daha İ.Ö. V. yüzyılda gastronomi alanında eserler vermeye başladılar. Mithakios’un yemek kitabından sonra Gelalı bir şair olan Arkhestratos Akdeniz ve Ege kıyılarını dolaşarak en iyi balık ve şarabın nerelerde bulunabileceğini kaydetmeye başladı. Eserin tamamı değilse de günümüze ulaşan bölümleri bize Helenistik Dönem öncesinde Akdeniz ve Ege kıyılarında tercih edilen lezzetleri sunması açısından önem taşır. Bugün yerini bile bilmediğimiz küçücük kentlerde üretilen peynirlerden denizin diplerinde yetişen balıklara kadar birçok besin maddesi ilk kez bu uzun soluklu şiirde kendilerine yer bulur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun