Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler

Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler

Mezheplerin nasıl ortaya çıktığını, mezheplerin doğuşuna tesir eden ana etkenlerden; insan, siyasi sebepler, medeniyetler ve kültürel unsurları Prof. Dr Mehmet Atalan Beyaz Tarih'te yazdı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam dininin temel kaynakları, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sahih sünnetidir. Peygamber efendimiz hayatta olduğu sürece Müslümanların gerek ibadetler gerekse inanç hakkındaki tüm sorunlarına çözüm bulduğu için Müslümanlar arasında dini konularda ayrılıklara sebep olacak fikir ayrılıkları ortaya çıkmamıştır. Hz. Peygamber’in vefat etmesiyle birlikte Müslümanlar arasında siyasi ve dini problemler ve bu problemlere getirilen farklı cevaplar neticesinde yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Zira Hz. Peygamber’in sağlığında ne siyasi-itikadi nede fıkhı-ameli mezheplerden bahsedemeyiz.

Mezhepler Hz. Muhammed’in vefatından sonra ortaya çıkmış dinin anlaşılması ve uygulanmasıyla ilgili olarak ortaya çıkan fikri ve beşeri oluşumlardır. İslam tarihinde ilk ortaya çıkan mezhep Hariciliktir. Haricîliğin teşekkülün akâbinde Mürcie, Mutezile, Şia gibi itikadi görüşleri ağır basan mezhepler teşekkül etmiştir. Hicri ikinci asır ve sonrasında ise fıkhı-ameli mezhepler teşekkül etmiştir. Ehl-i sünnetin teşekkül sürecine baktığımız zaman onu Haricilik, Şiilik gibi bir mezhep olarak kabul etmemiz zorlama bir yorum olacaktır. Zira Ehl-i sünnet, Haricilik, Mürcie, Mu’tezile ve Şia gibi büyük mezhepler dediğimiz oluşumların fikirlerini sistematik bir hale getirip, Müslümanların büyük bir bölümünü oluşturan bu mezhep mensuplarından farklı düşünen ve farklı oldukları konuları net bir şekilde ifade edip ortaya koyan çoğunluğun düşüncelerinin sistematik hale getirilmesi süreci sonucunda teşekkül etmiştir.

Mezheplerin doğuşuna tesir eden sebeplere baktığımızda ana etkenin “insan” unsuru olduğunu görmekteyiz. Zira dinin muhatabı olan, dini idrak eden ve onu hayatına yansıtan, onunla hayatına yön veren, kurumsallaştıran insandır. Her insan bir âlem olduğuna göre insanla ilgili hiçbir şey tek bir nedene bağlanamayacağı gibi onu etkileyen tüm nedenleri de tespit etmek son derece zordur. Burada yapabileceğimiz yegâne iş insanı etkileyen unsurları önem sırasına göre hiyerarşik olarak düzenlemektir.

Mezheplerin doğuşuna tesir eden birçok sebep olmakla birlikte ana etkenlerin biri de siyasi sebepler olduğunu görmekteyiz. Özellikle dört halife dönemi ve sonrasında yaşanan bir takım olaylar ve bu olaylar neticesinde ortaya çıkan büyük günah meselesi, iman-amel ilişkisi gibi meseleler insanların düşünce yapısı ve dini yorumlayış tarzları üzerinde son derece etkili olmuştur.  İslam dininin fetih hareketleri sonucunda farklı coğrafyalara yayılması ve bu coğrafyalardaki kadim kültürlerle tanışması neticesinde dinin anlaşılması, yorumlanmasında yeni fikirler ve görüşler ortaya çıkmıştır. İslam düşüncesinde yorum farklılıkları ve düşünce zenginliği olarak ortaya çıkan mezheplerin teşekkül sürecini incelediğimizde ana sebeplerin başında toplumsal, kültürel, siyasi, coğrafî, insanî farklılıklar, dinî metinler ve bireysel anlayış farklılıklarından kaynaklanan sebepler gelmektedir.

İnsan düşünen, sorgulayan, muhakeme eden, sebep ve sonuçları araştıran akıl sahibi bir varlıktır. Din aklın gerçeklerine muhakeme gücü kazandırarak insanın dünya hayatını anlamlı kılar. Kişinin insan onuruna yakışacak bir hayat yaşamasını sağladığı gibi insanın kendi türünü ideal olan noktaya ulaştırmasını sağlar. Dinin varlık sebebi insandır; insanın varlık sebebi din değildir. Dinin anlaşılması ve yorumlanması için dini metinlerin doğru bir şekilde idrak edilmesi gereklidir. Bu anlama ve yorumlama da insan tarafından gerçekleştirilir. Her insan bir âlem olduğuna göre her insan biricik ve tektir. Bunun neticesinde her insanın din anlayışı ve yorumlayışı doğal olarak farklı olacaktır.

Dinin anlayış ve yorumlayış şekillerindeki farklılaşmanın kurumsallaşma sürecine girmesi bu anlayışı benimseyen insanların sosyal hayatta etkili olmasıyla başlar. Mezheplerin kurumsallaşmasıyla birlikte bu süreçte belirleyici olan temel unsur insan yapısıdır. İnsanların kabiliyetleri, huyları, ihtiyaç ve beklentileri, hayatı algılama ve anlayış tarzları birbirinden farklıdır.  Dolayısıyla düşünce ve muhakeme gücü birbirinden farklı olan insanının yapısındaki farklılıklar dini anlamada ve açıklamada da görülür. İnsan sosyal bir varlıktır; hayatını toplum içinde devam ettirmek zorundadır. İnsanın içinde yaşadığı toplumun sosyo-kültürel özelliklerinden etkilenmemesi söz konusu değildir. İnsan tek başına yaşayamayacağına göre benzer duygu ve düşüncelere sahip insanların bir araya gelip gruplar kurması ve kurulan bu gurupların ekonomik ve siyasi gücü kontrol etmek istemesi ve bu ortak amaç için birtakım girişimlerde bulunması bu sürecin nihai neticesidir. İnsanlar arasındaki düşünce farklılıklarının zamanla kitleler tarafından benimsenip sahiplenilmesiyle birlikte toplumsal hayata bu gruplar yön vermeye başlamış ve böylece bu farklılaşmaların kurumlaşması neticesinde mezhepler oluşmuştur.

Hz. Peygamber’in vefat etmeden önce yerine kimseyi vekil tayin etmediği bilinen bir gerçektir. Hz. Peygamber’in vefat etmesiyle birlikte şiddetli bir sarsıntı geçiren Müslümanlar uzun süre bu sarsıntının etkisinden kurtulamamışlardır. Hz. Ebû Bekir’in dönemin Arap siyasi geleneğine göre halife seçilmesiyle birlikte hilafet işinin insanlara bırakılmış olup Hz. Peygamber’in kendisinden sonra kimseyi vekil tayin etmediği ortaya konulmuştur. Bununla beraber Şia’nın iddiası Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi nass ve tayinle vekil bırakmasına rağmen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in planlayarak hızlı bir şekilde hilafet olayını lehlerine olacak şekilde gerçekleştirdikleri yönündedir. Ehl-i Sünnet hilafet sırasının fazilet sırasına göre olduğunu kabul etmiştir. Hariciler ise ilk iki halifenin hilafetini kabul ederken Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yılından itibaren, Hz. Ali’nin ise hakem olayını kabul etmesiyle birlikte küfre düştüğünü iddia etmişlerdir. Cemel ve Sıffin savaşı; Haricilik ve Şiilik gibi siyasi-itikadi akımların oluşmasında etkili olmuştur. Müslümanlar arasındaki bu savaşlarda orada olmadıkları için hangi tarafın haklı olduğu konusunda görüş belirtmeyenlerin bulunduğu tarafsızlar grubu yine bu dönemde teşekkül etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de defalarca insanlara akletmez misiniz?  Düşünmez misiniz? denilerek insanın aklını kullanmasının, muhakeme etmesinin önemi vurgulanmıştır. Zira vahyin muhatabı akıl sahibi olan insandır, aklı olmayanın dinde mükellefiyeti yoktur. Bununla birlikte İslam kimsenin düşüncesini engellememiştir. Her insanın biricik ve tek olduğundan yola çıkarak hiçbir insanın aynı düşünemeyeceği gerçeği ortadadır. Her insanın kendi kabiliyetlerine, kültürüne, deneyimlerine, algılayışlarına göre dini metinleri algılamaları ve yorumlamaları İslam coğrafyasındaki düşünce farklılıkların bir zenginlik kaynağı olduğunun göstergesidir. Burada esas olan bu görüş farklılıklarına mensup olanların kendi görüşlerini değişmez ve tartışılmaz olarak benimseyip mutlak doğruluk iddiasında bulunmamasıdır. Dinin anlaşılması ve yorumlanması için dini metinlerin doğru bir şekilde idrak edilmesi için Kur’an’a “bütüncül bir yaklaşımla”  yaklaşılması gerekir. Kur’an’da bulunan ayetlerin tamamı açık ve seçik değildir. Bazıları daha rahat idrak edilirken bazılarının anlamı kapalıdır bundan dolayı yoruma müsaittir. Örneğin Kur’an’da zor idrak edilen ya da benzer anlamlar içeren veya birden fazla anlama gelen müteşâbih ayetlerin bulunması yorum farklılıklarına uygun ortam hazırlamıştır. Kur’an’daki “Allah’ın eli” ve “Allah’ın yüzü” gibi ifadeler, bazı İslam âlimleri tarafından herhangi bir yoruma tabi tutulmadan anlaşılmış, bazı âlimler de bu ifadeleri “Allah’ın kudreti” ve “Allah’ın zatı” şeklinde yorumlamayı yeğlemişlerdir. Bununla birlikte değinilmesi gereken önemli noktalardan biri Kur’an’ın ve İslam’ın hiçbir zaman ve mekâna bağlı olmayan, tüm çağlara ve tüm insanlara hitap etmesidir. Kur’an’daki temel ilkelerin asla değişmediği gibi insanların ihtiyaçlarına binaen bu temel ilkeler doğrultusunda Allah’ın insanlara verdiği akıl, idrak, muhakeme gücüyle insanların zamanla karşılaşacağı sorunlara çözüm yolları bulmasına da izin vermiştir. Zira Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda genel hükümlerin bildirildiği ve bu hükümler ışığında insanların teferruatla ilgili hususları akıllarıyla ve sahip oldukları bilgi birikimleri ve ilim vasıtasıyla özgür bir biçimde belirlemelerine imkân verdiğini görmekteyiz.  Fakat zamanla bazı düşünce ekolü mensuplarının tarafgirlik, mutlak doğruluk iddialarıyla birlikte içtihat kapısının kapandığını söyleyerek kendi bağlı bulundukları düşünce ekollerinin görüşlerini dogmatik hale getirdiğini görmekteyiz. Bunu yaparak vahyin evrenselliğini maalesef belli bir zamana, mekâna ve belli kişilerin görüşlerine hapsetmeye çalışmışlardır. Oysaki İslamiyet zaman ve mekân üstü olup evrenseldir.

İslâm Mezheplerinin doğuşuna tesir eden medeniyetler ve kültürlere baktığımızda, İslâm’ın doğduğu Arabistan Yarımadası’nın hâkim kültürü olan cahiliye Arap kültürünün tesirinden başlamamız gerekir. İslâm dini, cahiliye dönemi Arap kültüründen gelen ve İslam’ın özüne uygun olan uygulamaları kabul etmiş bununla beraber İslam’ın özüne uymayan uygulamaları reddetmiştir. İslâm dinin fetih politikası sonucunda çok kısa bir sürede Arabistan Yarımadası’nın dışına yayılmasıyla birlikte Roma, Mısır ve Sasâni medeniyetiyle etkileşim haline geçmiştir. Şia’nın temel doktrini olan “Masum imam/Karizmatik lider” anlayışında Sasânilerin tesirini gördüğümüz gibi Sünni anlayışta köklü bir yer edinen “Mesih/Mehdi” anlayışının yerleşmesinde Hristiyan ve Yahudi kültürünün tesiri yadsınamayacak seviyededir. Zira Hz. Muhammed döneminde bir mehdi anlayışının bulunmadığı bu anlayışın daha sonra İslâm düşüncesinde görülmeye başlandığı ve Kur’an’ın kendisinin “Mehdi” olduğunu belirtmesine rağmen yerleştiğini görmekteyiz.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Mehmet ATALAN

Kaynakça
Fığlalı, E. Ruhi, Çağımızda itikadi islâm mezhepleri, İstanbul, 1996.
E.Ruhi Fığlalı, “Hâriciliğin doğuşu ve fırkalara ayrılışı”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1978, cilt: XXII.
Kutlu, Sönmez, “İslam düşünce ekolleri tarihi”, Ed., Hasan Onat, ANKUZEM, 1. Baskı, Ankara 2006.
Onat, Hasan, 99 soruda İslam Mezhepleri, 2000.
 
DİĞER MAKALELER
Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler
Eski Çağ Tarihi
İlk Seyyah Gurme Arkhestratos’un Yaşamı ve Eseri

Nefes alma ihtiyacımızdan sonraki en eski kaçınılmaz alışkanlığımız olan beslenme ihtiyacı tarih içinde çoğu kez görmezden gelinen bir durumdur. Günümüzde gittikçe popülerleşen yemek ve gastronomi içerikli yazılar günümüzden binlerce yıl önce de birilerinin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Neredeyse tüm ulusların edebiyatı kahramanlık destanlarıyla başlar, büyük çoğunluğu tanrılara övgülerden oluşan ilahilerle devam eder, bu noktadan sonra konular değişiklik gösterse de şiir ve nesir tarzında eserler vermeye başlarlar, eğer şiir yazılacaksa bu pastoral hayata övgü veya sevgiliye duyulan özlemi konu edinebilir, nesir ile devam edilecekse felsefe ve tarih yazıcılığı ilk sıralarda gelir. Yunan edebiyatı da bu doğrultuda gelişim göstermiştir ancak bir farkla. Onlar daha İ.Ö. V. yüzyılda gastronomi alanında eserler vermeye başladılar. Mithakios’un yemek kitabından sonra Gelalı bir şair olan Arkhestratos Akdeniz ve Ege kıyılarını dolaşarak en iyi balık ve şarabın nerelerde bulunabileceğini kaydetmeye başladı. Eserin tamamı değilse de günümüze ulaşan bölümleri bize Helenistik Dönem öncesinde Akdeniz ve Ege kıyılarında tercih edilen lezzetleri sunması açısından önem taşır. Bugün yerini bile bilmediğimiz küçücük kentlerde üretilen peynirlerden denizin diplerinde yetişen balıklara kadar birçok besin maddesi ilk kez bu uzun soluklu şiirde kendilerine yer bulur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun