Mezhep Kavramı ve Mezhepler

Mezhep Kavramı ve Mezhepler

Arapça mezheb kelimesi, bir yerden bir yere gitmek anlamındaki zhb kökünden gelmekte olup gidilecek yer ve zamanı belirtir. Kelimenin dildeki anlamına göre gidilecek mekan ve/veya yol, mezhep olarak adlandırılabilir. Mezhep, fikir ve düşünce konusunda izlenen yol ve kişinin yöneldiği tarz ve meslek manasında da kullanılır. Kelime mecazen, insanların benimsediği inancı da ifade eder. Bu doğrultuda bireyin inandığı esaslar mezhep adını alır. Klasik İslam Mezhepleri Tarihi kaynaklarında, itikâdi ve siyasi amaçlarla ifade edilen görüşler ve belli şahıslar etrafındaki kümeleşmelere genelde fırka veya nihle denilir. Fırka ismi, Arapça bölmek, bölünmek ve açıklayıp bir hükme bağlamak anlamındaki frk kökünden gelen bir isimdir. Arap dilinde dava, iddia, din, diyanet gibi anlamları bulunan nihle ise nhl kökünden türetilmiştir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Mezhep, klasik ve modern kaynaklarda fırka yerine kullanılmakla birlikte daha kapsamlı bir anlam taşır. Türkçede günlük dilde mezhep sözcüğü, hem itikâdi ve siyasi hem de fıkhi ekolleri ifade etmek için kullanılır. Yani siyasi gelişmeler karşısında alınan tavırlar üzerine gelişen ekollerin yanı sıra itikâdi ve ameli yani inanç, ibadet ve muamelatla ilgili karşılaşılan bütün meseleleri değerlendiren ekoller de Türkçe’de mezhep kavramıyla ifade edilir. Fığlalı, fırka anlamında kullanılan mezhebin tanımını şöyle yapmıştır: Mezhep, bir takım siyasi, içtimai, iktisadi ve diğer hadiselerin tesirlerinin, mezhep kurucusu sayılan insan ile ona uyanlardaki fikri, dini ve siyasi tezahürüdür. Fırka ile mezhebi özgün anlamları itibariyle ayrıştıracak olursak, bunlardan siyasi-itikadi alanla ilgili farklılaşmalara fırka, ameli-fıkhi boyutu ağır basanlara fıkıh mezhepleri denebilir. Başka bir tanım yapacak olursak, mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumlaşması sonucu ortaya çıkan, dini nitelikli beşeri oluşumlar olup, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili siyasi-itikadi veya fıkhi-ameli tezahürlerdir. İslam’ın “itikadi ve ameli sahadaki düşün ekolleri” diyebileceğimiz mezhepler, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerdir. Siyasi, içtimai, iktisadi, coğrafi, tarihi ve benzeri sebepler, dinin anlaşılması planında, belirli fikirlerin ya da şahısların etrafında odaklaşmalara yol açmıştır. Böylece, din anlayışında yer yer farklılaşmalar husule gelmiştir. Bu farklılaşmaların, zamanla sistematik özellik kazanarak, düşünce ve davranışları etkilemeye başlaması, kurumlaşarak ve sosyal hayatta derin izler bırakarak varlığını sürdürmesi, kaşımıza “mezhep” olgusunu çıkarmaktadır.

Dinin anlaşılma biçimi olan mezhepler, hak-batıl olarak gruplandırılmış bunun sonucunda Müslümanlar arasında önü kesilemeyen ayrılıklar, dışlamalar, içe kapanmalar, hoşgörüsüzlükler ve çatışmalar yaşanmıştır. Örneğin Hariciler kendilerinden olmayanların çocuklarını öldürmeyi helal saymışlar, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla bağdaşan yıkımlara sebep olmuşlardır. İslam’ın ana kaynaklarına baktığımızda hak mezhep-batıl mezhep anlayışının bir yeri olmadığını görürüz. İslam dininde her birey kendi imanından ve amelinden sorumludur. Herhangi bir mezhebe bağlılık kişinin günahlarını azaltmayacağı gibi sevaplarını da çoğaltmaz. Her birey ahirette kendi hesabını verecektir. Mensubu olduğu mezhep ya da fırkanın ona bir yararı yoktur. Mezhepler Kuran’a uyup uymadıklarına göre değerlendirilebilirler. İnanç noktasında Kuran’a ters düşmeyen her mezhep hak mezheptir. Kuran’ın öngördüğü istikameti yitiren mezhepler de batıl mezheplerdir. Aslında hak mezhep-batıl mezhep anlayışından çok, Kur’an istikametinde olan ya da olmayan Müslüman’dan söz etmenin daha doğru olacağını söyleyebiliriz. Çünkü inanç noktasında önemli olan bireysel tavırlardır. Bir mezhebe bağlı olmak, hangisi olursa olsun, bireyin Müslümanlığını garanti altına almaz.

İslam, son peygamber olan Hz. Muhammed’e Allah katından gelen vahyin etrafında şekillenmiş bir din olup, onun sağlığında tamamlanmıştır. O, İslam’ın hayata geçirilmesinde örneklik yapmıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında Allaha, ahiret ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanan bir müminler topluluğu meydana gelmiştir. İslam’ın temel inanç esaslarına inanan bir insan Müslüman adını almıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında, sadece Müslüman insan vardır; herhangi bir mezhep, tarikat, cemaat ya da din anlayışını merkeze alan bir zümreleşme, bir örgütlenme söz konusu değildir. Mezhepler dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürler olduğu için, her ne sebeple olursa olsun, mezhep ve din kavramlarının özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslam dini ilahi bir dindir. İslam’ın anlaşılması planında ortaya çıkan her türlü oluşum insan ürünüdür, beşeridir. Beşeri nitelik taşıyan bütün bu olgu ve oluşumlar, tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkide açık olacağı için, her ne sebeple olursa olsun, dinin anlaşılma biçimlerinin din gibi mütalaa edilmesi, geleneğin din haline getirilmesi, dinin etkinlik alanının daraltılması anlamına gelecektir.

Mezhepler, sosyal ve siyasi bunalımların yaşandığı dönemlerde bu bunalımları aşmak konusunda çözümler üretebilmek için ortaya çıkmış beşeri, siyasi, toplumsal ve dini hareketlerdir. Bunlar başlangıçta farklı görüşlerin ortaya atılmasına ve tartışılmasına son derece elverişli bir ortam oluşturmuştur. Bazı mezhepler, İslam’ı, diğer din, kültür ve medeniyetlere karşı savunmuş ve onun yayılmasına yardımcı olmuştur. Zamanla bazı mezhepler dini, siyasi menfaatleri temin etmekte bir araç olarak kullanmışlardır. Daha sonra bu siyasi görüşler itikadileştirilerek inanç esası haline getirilmiştir. Mezheplerin görüşleri tek ve şaşmaz genel doğrular olarak kabul edilmiş ve mezhep taassubu had safhaya ulaşmıştır. Mezhebin görüşleri dinin üstüne çıkarılmış ve bu görüşler Müslümanlar arasında ayrılık noktaları olarak kullanılmıştır. Böylece mezhebe bağlılığın ötesinde “mezhepçilik” kültürü gelişmiştir. Bu yanlışı önlemenin yolu; mezheplerin din anlayışındaki farklılıklardan dolayı ortaya çıktığını bilmek ve mezhebi din ile özdeşleştirmemektir.

Hz. Peygamber’in hayatında ne siyasi ve itikadi mezheplerden, ne fıkhi-ameli mezheplerden söz edebiliriz. Mezhepler Hz. peygamber’in vefatından çok sonraları teşekkül etmeye başlamıştır. İlk ortaya çıkan mezhep hariciliktir. Daha sonra Mürcie, Şia, Mutezile gibi itikadi mezhepler oluşmuştur. Fıkhi mezheplerin oluşumu ise hicri ikinci asra ve daha sonralara rastlamaktadır. Ehl-i Sünnet ise, Haricilik, Mürcie, Mutezile ve Şia gibi mezheplerin görüşlerini sistemleştirip, Müslümanların çoğunluğundan farklı olduklarına inanıp, farklı oldukları hususları ortaya koymaya başlamalarından sonra, geride kalan, ancak çoğunluğu teşkil eden Müslümanların görüş ve düşüncelerinin sistemli bir biçimde ifade edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Mehmet ATALAN

Kaynakçalar
Fığlalı, Ethem Ruhi, Mezhepler arasındaki farklar, Çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara, TDV Yay. 2001.
Hizmetli, Sabri, “İtikâdî İslâm Mezheplerinin Doğuşuna İctimâî Hadiselerin Tesirleri Üzerine Bir Deneme”, AÜİFD, Ankara 1983, c. XXVI, s. 656.
Kutlu, Sönmez, “İslam düşünce ekolleri tarihi”, Ed. Hasan Onat, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara 2006.
Meşkûr, Cevad, Mezhepler tarihi sözlüğü, Çev., Mahfuz Söylemez, Mehmet Ümit, Cemil Hakyemez, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2011.
Onat, Hasan, 99 soruda İslam Mezhepleri, 2000.
 
DİĞER MAKALELER
Mezhep Kavramı ve Mezhepler
Eski Çağ Tarihi
Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

Solunum, beslenme ve barınmadan oluşan zorunlu ihtiyaçlarımız arasında yalnızca ikincisi bu denli seçici özelliklere tabi tutulmuştur, üçüncüsünün zorunluluk mu yoksa seçim mi olduğu konusu hala tartışmalı olmakla birlikte Neolitik Çağ’dan beri artan oranlarda seçime tabi tutulduğu ortadadır. Paleolitik Çağ’da yaşayan atalarımız protein ihtiyaçlarını başlarda karada ve suda yaşayan küçük boyutlu hayvanları avlayarak karşılıyordu, toplumsal yapıdaki gelişme ve artan nüfus daha büyük boyutlu hayvanların da avlanmasına olanak sağladı. Paleoantropologlar bu işin erkekler tarafından gerçekleştirildiği tezini ortaya atarken kadınların da çevreden toplayabildikleri kadar tahıllar, kök sebzeler, meyveler, fındık-ceviz gibi sert kabuklu yemişlerle menüyü zenginleştirmeye çalıştıklarını söyler. Onların bu faaliyetleri Neolitik Çağ’da tarımın doğuşuna ön ayak olmuş olabilir. Bu süreçte artık insanoğlu her yıl elde ettiği besin maddelerinin en iyi türünü evinin yanındaki tarlaya ekerek daimi besin kaynağına ulaşırken ağıllarına koyduğu et kaynaklarını uysal türler arasından seçmeye dikkat etmiştir. Mağara duvarlarındaki av sahneleri ile yerleşim yerlerinde ele geçen fosilleşmiş yiyecek artıkları tarih öncesi insanının beslenme alışkanlıklarına en açık şekilde tanıklık yapan izlerdir. İnsanoğlu yaklaşık 8 bin yıl boyunca arkasında tek bir satır yazılı iz bırakmadan bu şekilde yaşadı. Mısır ve Mezopotamyalılar yediklerini bir şekilde kayda geçiren ilk uygarlıklar oldular. Onlar hala tahıl temelli beslenip av hayvanları ile protein sağlıyorlardı. Ancak artık tapınaklarda tanrıları adına kestikleri kurbanlar da zengin bir kaynak oluşturdu. Daha sonraki uygarlıklar mutfak kültürleriyle ilgili daha fazla kayıt tutmaya başladılar. M.Ö. I. bin yıla gelindiğinde Anadolu ve batısındaki topraklarda zenginlikle doğru orantılı olarak gelişen bir mutfak kültürü oluşmaya başladı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun