İslam Düşünce Tarihinde Ortaya Çıkan “Aşırı Görüşler”

İslam Düşünce Tarihinde Ortaya Çıkan “Aşırı Görüşler”

İslamiyet kökeni itibarıyla vahye dayanan emirler manzumesidir. Onun ilk uygulamasını, Allah Elçisi Hz. Muhammed (a.s.) hayata geçirmiş ve insanlığa en güzel örnekler sunmuştur. Peygamber sonrası Müslüman toplumda çeşitli faktörlerin etkisi neticesinde fırkalaşma hareketleri vuku bulmuş ve neticede yüzlerce grup ortaya çıkmıştır. Bu sürecin sona erdiği de söylenemez. Müslümanların tarihinde ortaya çıkan bu fırkaların bazıları, Müslümanların genel kabulüne göre gulüv/ aşırılık kabul edilen bazı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu makalede hulûl, tenasüh, ilhad, ibahilik, teşbîh, tecsîm vb. kavramlarla ifade edilen bu aşırılıklar açıklanmaya çalışılmıştır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam âlimleri erken dönemlerden itibaren Müslümanlar arasında ortaya çıkan ekolleri belli ölçülere uyarak; hak-batıl, fırka-i naciye-fırak-ı dâlle, mutedil fırkalar-aşırı fırkalar (galiye) vb. şekillerde tasnif ettiler. İslamiyet’in özüne uymayan bazı görüşler aşırı/gulât diye isimlendirilmiş ve bunlara karşı genel anlamda mücadele edilmiştir. Aşağıda öncelikle “aşırılık/gulüv” kavramı üzerinde durulacak, bilahare aşırı fikirlerin neler olduğu ve bunların mahiyetleri hakkında kısaca bilgi verilecektir.

“Aşırılık” kavramıyla yaygın İslâm anlayışının sınırlarını aşan inanç ve telakkiler kastedilmektedir. Kelimenin sözlük anlamı, haddi aşmak, itidal çizgisinin ötesine geçmek şeklindedir. “Aşırılık” sözde, davranışta ve her türlü telakkide makul sınırın ötesine geçmeyi ifade eden genel bir terim olmakla birlikte İslâmî kaynaklarda daha çok dinî alanda kullanılmıştır. Nitekim Kur’an’da iki yerde gulüv kökünden türeyen fiiller yer almaktadır. Bunların ilkinde şöyle denilmektedir: "Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin (لَا تَغْلُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ) ve Allah hakkında, gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur. Şu halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin, "üçtür" demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur." (Nisâ, 4/171) Burada yüce Allah, kendisinden başka ilah bulunmadığını açıklamış; Îsâ ile annesi Meryem’e ilâhlık isnat etmenin dinde aşırılık (gulüv) niteliği taşıdığına dikkat çekilmiştir. İkinci âyette de yine Meryem oğlu Mesih’in tanrılaştırılmasının küfür olduğu beyan edildikten sonra dinde haksız yere haddi aşan Hıristiyanlar uyarılmış, sapıklığa düşüp birçok kimseyi de sapıklığa sevk eden topluluğun arzularına uymamaları emredilmiştir (Maide 5/72-77). Bu âyetler, Hıristiyanların Hz. Îsâ ile Meryem’i tanrılaştırması (ifrat) ve Yahudilerin de Meryem’e zina isnat edip hakarette bulunmaları (tefrit) şeklinde iki türlü aşırılığı tasvir etmektedir. Hıristiyanların Hz. Meryem ve Îsâ ile ilgili aşırı inançlarına gulüv, Yahudilerin isyan ve taşkınlıklarına da hevâ, dalâlet ve lanet kavramları nispet edilmiştir. Buradan hareketle gulüv, dinî bir hükmü nasların ve genel kuralların çizdiği sınırların ilerisine taşıyıp mübalağalı bir şekilde benimsemek ve uygulamaktır. Öyle görünüyor ki gerek Kur’an terminolojisinde gerekse İslâm literatüründe, dinin hükümlerini inanç veya amel açısından hiçe sayıp ihmal etmek gulüv olmayıp genel anlamda isyan, taşkınlık ve itaatten çıkış olarak kabul edilmiştir. Buna göre dinde ifrata kaçmak gulüv, tefritte kalmaksa isyan ve taşkınlıktır.

Dinde aşırılık şeklinde değerlendirilen inanç ve davranışları itikadî ve amelî olmak üzere iki grupta ele almak mümkündür. İtikadî aşırılıkla alakalı olarak; Ehl-i beyt’e mensup imamların, velî olduklarına inanılan kişilerin (abdal, ricâlü’l-gayb) ve tarikat şeyhlerinin gaybı bildiklerine, kâinatta tasarrufta bulunabildiklerine inanmak, bu maksatla kabirlerini ziyaret etmek ve doğrudan onlardan yardım dilemek gibi hususlar örnek verilebilir. Bunun yanında zarûrât-ı dîniyye (dinden olduğu kesinlikle bilinen konular) dışında kalan itikadî ve amelî meselelerde muhalif görüşleri benimseyenleri tekfir etmek de bir aşırılık/gulüv olarak değerlendirilmiştir. Amelî konulardaki “aşırılık” ise, yapılması emredilen ibadetlere ilavede bulunmak şeklinde olduğu gibi, -daha dindar olmak niyetiyle- haram olmayan bazı hususları kişinin kendisine yasak kılmasıdır. Meselâ Kur’an’da veya sünnette bulunmayan bir kısım ibadetler ihdas etmek ve bunları farz telakki etmek bir "gulüv"dür. Bunun yanı sıra haram olduklarına dair kesin bir hüküm bulunmayan hususları haram kabul etmek de bir aşırılıktır. Bu bağlamda kumar niteliği taşımayan oyunları oynamayı, spor müsabakaları düzenlemeyi, sözleri ahlâka aykırı olmayan mûsiki eserlerini dinlemeyi haram saymak bu türden bir aşırılıktır. Aşağıda, kendilerini İslam'a nispet edip Müslüman olduklarını beyan ettikleri halde ana gövdenin dışında kalan bazı guruplarda mevcut olan “aşırı/gulüv” görüşlerinin neler oldukları açıklanacaktır.

1. Hulul İnancı

İlahî zatın veya sıfatlarının yaratıklardan birine veya tamamına intikal edip onlarla birleşmesine hulul denilir. Bu inancın ilk örnekleri ilkel dinlerde görülmekle birlikte Hıristiyanlıkta da ilahi ruhun Îsâ’nın bedenine girmesi biçiminde bir hulul inancının benimsendiği bilinmektedir. Hıristiyan literatüründe “ulûhiyetin bedenleşmesi” ya da "ete-kemiğe bürünmesi" anlamına gelen incarnation kelimesi kullanılır. Onlara göre Tanrı, insanlığı kurtarmak amacıyla Nâsıralı Îsâ’nın kişiliğinde bedene bürünmüştür. Buradan hareketle birçok İslam âlimi, hulul fikrinin Hıristiyan asıllı olduğunu, buradan İslam düşüncesine geçtiğini ifade etmiştir.

İslam düşüncesinde "hulûl, tecessüm, tecessüd" gibi terimlerle ifade edilen bu inanış daha ziyade Şiî kökenli gulât fırkalarında görülür. Farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde ortaya çıkan söz konusu gulât fırkaları, imamların ulûhiyetine inanmışlar; ilahî bir parçanın imamlara hulul ettiğini ve onların bedenine büründüğünü iddia etmişlerdir. Bunlardan bazıları da bizzat bu yolla reislerinin ilah olduğunu savunmuştur. Hulul inancını dile getiren gruplar arasında Sebeiyye, Hattabiyye, Beyâniyye, Nemiriyye, Mukannaiyye gibi aşırı fırkaları zikretmek mümkündür. Mesela Abdullah b. Sebe, Hz. Ali'nin (r.a.) ilahlığını iddia etmiş ve taraftarlarına bunu kabul ettirmiştir. İbn Hazm (ö. 456/1064), bu durumu şu ifadelerle açıklamıştır:

"(Onlar), Abdullah b. Sebe el- Himyeri'nin -Allah ona lanet etsin- taraftarlarından olan bir topluluktur. Onlar, Ali b. Ebû Talib'e gelip ona sözlü olarak : “Sen O'sun” demişlerdi. Bunun üzerine Ali onlara: O kimdir? diye sormuştu. Onlar da: “Sen, tanrısın” demişlerdi. Akabinde mesele büyüdü ve Ali onların ateşe atılmalarını emretti. Bunun üzerine ateş tutuşturuldu ve onlar ateşe atıldılar. Ancak onlar, ateşe atılırlarken; “Şu an, bize göre senin tanrı olduğun sahih olmuştur. Çünkü sadece tanrı ateş ile cezalandırır.” demeye başlamışlardı...

Beyân b. Sem'an (ö. 119/737) da "Tanrı'nın ruhunun Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefiyye'ye gelinceye kadar nebiler ve imamlara geçtiğini (hulûl ettiğini)" iddia etmiştir (Bağdadi, 1991:180). Bu sözleriyle o, hulûl görüşüne sahip mezhepler tarzında tanrılık iddiasında bulunmuştur. Burada Hattabiyye grubunu da örnek gösterebiliriz. Nitekim Ebü’l-Hattâb el-Esedî (ö. 138/755), imamların aynı zamanda ilâh olduklarını, bu bağlamda Ca‘fer es-Sâdık'ın ve ceddinin ilâh olduklarını iddia etmiştir. Ona göre söz konusu imamlar, Allah’ın oğulları ve sevdikleridir. Allah önce Ali’ye, daha sonra sırasıyla Hasan, Hüseyin, Zeynelâbidîn, Muhammed Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık’a hulûl etmiştir. Ebü’l-Hattâb, bu iddiası ile açık olarak fertlerin ilâhlığını ortaya koyan ilk kişidir. Bu nevi hulûl inançlarını açıktan dile getiren aşırı fırkaların, küfre düşüp dinden çıktıkları hususunda İslam âlimlerinin ortak kanaati bulunmaktadır.

2. Tenasüh İnancı

Tenasüh, ölüm münasebetiyle bir bedenden ayrılan ruhun insan, hayvan veya bitki türünden başka bir bedene geçtiğine inanılmasıdır. Türkçede “ruh göçü” (bir türüyle reenkarnasyon) diye ifade edilen söz konusu telakki, İslâm dünyasında Şiî olduklarını iddia eden bir kısım aşırı gruplar ile mistik anlayışlarda hulul, ittihad ve vahdet-i vücut şeklinde kendini göstermiştir. Bunların temel iddiaları şöyle özetlenebilir: Dünya yurdundan başka gerçek yurt yoktur. Kıyamet, ruhun bir bedenden çıkıp diğer bir bedene girmesidir. İyi ruhlar, bir sonraki bedenlerinde daha iyi ve güzel şartlarda yaşamak ile ödüllendirilir; kötü olanlar da kötü bedenler içinde azap görürler... Ruhların girdiği beden onların ya cennetleri yahut da cehennemleridir... Kıyamet de yoktur, öldükten sonra dirilmek de... Gerçekte ne cennet ne de cehennem vardır... Mesela İslam toplumunda, Sünni bir çevrede ortaya çıkıp taraftar toplayan Yezidîliğin temel inançlarından biri tenasühtür. Kitab-ı Cilve’ye göre ruh bir cesetten bir başka cesede geçmektedir. Ölümden sonraki bir yaşamı kabul etmeyen Yezidîler, insanın bu dünyada cezalandırılacağına ya da ödüllendirileceğine inanırlar. Ölümden sonra beden toprağa karışır ve toz olur; yalnız ruh ölümsüzdür. Başka bedenlere girmek suretiyle yaşamaya devam eder. Böyle olduğuna inandıklarından dolayı onların cenaze törenleri şenlik havası içinde geçer. Onlara göre ölüm üzüntü ve kederlenme değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dolayısıyla onlarda cennet veya cehennem inancı yoktur. Nihayetinde Yezidî ruhlarının sonunda Tanrı katına, nur âlemine yükselerek kurtuluşa ereceğine, kendilerinden olmayan diğer insanların ise ebediyen azap ve ceza içinde yaşayacaklarına inanırlar. Nitekim Yezidî olmayan kötü ruhlar cezasını çekmek için domuz, eşek, köpek gibi hayvanların bedenlerine girerken, Yezidîlere ait iyi ve temiz ruhlar semada yerlerini alacak ve gayb âleminde insanlar için hayırlı olan sırları temaşa edeceklerdir..." Benzerlerini diğer aşırı fırkalarda gördüğümüz tenasüh inancının "düşme" ve "yükselme" şeklinde iki unsuru bulunmaktadır. Tanrı’nın emirlerine uygun hayat süren bir kişi, yeni yaşamında ödüllendirilirken, Tanrı’nın emirlerine uymayan kişi sonraki yaşamında daha aşağı şartlarda bir yaşam sürmek için dünyaya döner. Eğer bir insanın önceki yaşamındaki günahları çok fazla ise o kişi dünyaya bir dahaki gelişinde bir önceki yaşamındaki bedeninden “düşmeye uğrayarak” daha kötü bir bedende “şekil değiştirmiş” olarak gelir. Bu şekil değiştirme, hayvan şekline girmek biçiminde gerçekleşebilir; ancak ‘düşme’ kesinlikle cansız varlıklarda bedenleşme şeklinde olmaz.

İslam inancına asla uymayan bu gibi inançların Nusayrilik, Dürzilik, Bahailik gibi aşırı Şiî gruplar tarafından savunulduğu görülür. İslâm âlimleri tenasüh akidesini reddetmiş ve buna inananların dinden çıktıklarını kabul etmişlerdir. Çünkü bu anlayış, kıyamet, hesap, haşir, ceza ve mükâfat gibi İslam’ın temel inançlarını inkâr anlamına gelmektedir.

3. İlhad ve İbahilik

Aşırılığa düşen gruplarda ilhad (dinsizlik), ibâhîlik (her şeyi mubah gören serbestlik), namus ve ahlâk kaidelerinden kurtulma gibi temayüller de vardır. İlhâd, terim olarak “Allah’ın varlığını veya birliğini, dinin temel hükümlerini inkâr etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek veya uyandırmak, dinî kuralları hafife almak; dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve görüşleri savunmak” manasında kullanılır. İlhâda sapan kimseye mülhid denilir, çoğulu melâhidedir. İbahiyye ise, dinin emirleriyle ahlâkî ve kanunî düzenlemeleri benimsememek anlamına gelir. Bu anlayışı savunanlar mülkiyet hakkını ve aile kutsiyetini tanımadıkları için hem serveti hem de kadınları ortak kabul ederler. Böylesi bir inancın İslamiyet ile uyuşması asla mümkün değildir.

4. Sürekli Nübüvvet İnancı

Aşırı fikirlerin yaygın olduğu çevrelerde görülen aşırılıklardan biri de “peygamberliğin son bulmadığı” ya da “sürekli nübüvvet” fikridir. Bu düşünceyi dile getirenlere göre peygamberlik daimî bir kaynaktır. Kesintisiz devreden bir zincirdir. Bu zincirdeki her bir halka kendisinden öncekine nispetle daha değerli, ondan daha üstün derecede ve daha kâmildir. Aşırı fırkaların hemen hepsinde bu iddiaların dile getirildiği görülür. Örneğin Nusayriler, Muhammed b. Nusayr’ın, Dürziler Hamza b. Ali’nin, Bahailer Bahaullah’ın ve Kadiyaniler de Mirza Gulam Ahmed’in bu özelliğe sahip olduğunu iddia ederler. Örneğin Bahaîlere göre peygamberlik, Müslümanların düşündüğü gibi ne son bulur, ne de Hz. Muhammed son peygamberdir. Allah, Hz. Muhammed’e kadar peygamber gönderdiği gibi, ondan sonra da peygamber göndermeye devam edecektir. Onlar, peygamberliğin son bulmayacağı hususunu nakli delillerle ispata çalışmanın yanında, akli delillerle de temellendirmeye çalışırlar. İleri sürdüğü akli deliller arasında Allah’ın rahmetinin sonsuz olması, dinlerin gönderildikleri döneme göre mükemmel olmaları ve Tanrı’nın rablık sıfatının tecellilerinin de sonsuz olması gerektiği gibi hususlar bulunmaktadır.  

Mirza Gulam Ahmed (ö. 1908) de, Hz. Muhammed’in son peygamber oluşunu kabul etmekle birlikte kendisinin de nebi olduğunu iddia etmiştir. Ona göre Hz. Muhammed nübüvvet yönünden sonuncudur, kendisi ise velayet yönünden (Hatemül Evliya) sonuncudur. O, bu durumu kendi eserlerinde şöylece izah etmiştir: “Eğer şu anda nübüvvet kapısı kapanmıştır ve nebilere inen vahye mühür vurulmuştur denirse, cevabım nübüvvet kapısının her daim kapalı olmadığı ve vahyin her çeşidinin mühürlenmediği olacaktır. Aksine vahy ve nübüvvet kapıları bu kutlu ümmet için cüzi olarak açıktır ve daima açık kalacaktır. Ancak hatırlayın ki, bu daima açık kalacak nebilik, tam nebilik değildir, açıkladığım gibi bu muhaddesiyat denilen cüzi nübüvvettir.”. Kendilerini İslam'a nispet etmekle birlikte peygamberliğin bir şekilde devam ettiğini iddia edenler, bunu farklı görüntüler altında ifade etmeye çalışmışlardır. Ancak İslam âlimlerin ortak ve kesin kabulüne göre vahiy (ilahî bilgilendirme) Hz. Muhammed (a.s.) ile birlikte sona ermiştir. Bu nevi iddiada bulunanlar yalancı ve sahtekârdırlar. İslam dininin temel prensiplerinden biri olan peygamberlik esasına aykırı bir inanç ortaya koyduklarından İslam çerçevesinin dışına çıktıklarında şüphe yoktur.

5. Teşbîh ve Tecsîm

Teşbîh, Allah ile yaratılmışlar arasında gerek zat gerekse sıfatlar açısından benzerlik bulunduğu fikrini ifade etmek için kullanılır. İslam âlimleri, “O’nun benzeri olacak hiçbir şey yoktur” (Şura, 42/11) ayeti gereğince Allah ile yaratılmışlar arasında her yönüyle bir benzerliğin olmasını imkânsız kabul etmişlerdir. Ehl-i sünnet kelamcılarına göre hem yaratan hem de yaratılanlarda bulunan bir mananın bütün özelliklerinde iştirak varsa teşbîh olur, değilse teşekkül etmez. Tecsîm ise, bir şeyi cisim olarak düşünmek ve onun üç boyutlu olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu görüşü savunanlara göre tanrı, şekli ve boyutları olan yüce bir varlık olup duyularla algılanabilir. Aslında Müslüman kelamcılar, kâinatı yaratan ve yöneten yüce varlığın duyular yoluyla algılanamadığını kabul ederler. Ancak bu, Allah’ın sadece zihinde bulunan soyut bir varlık olduğu manasına gelmez.

Teşbîh ve tecsîm inançlarının daha çok Şîa’nın aşırı fırkalarını teşkil eden Gâliyye’de ortaya çıktığı kaydedilmiştir. Kaynaklarda verilen bilgilere göre Beyân b. Sem‘ân, Mugīre b. Saîd el-İclî, Hişâm b. Hakem, Ebû Ca‘fer el-Ahvel (Şeytânüt-tâk) gibi Şiîler’in bu görüşleri dile getirip yaydığı kabul edilir. Mesela Muğire b. Saîd el-İclî, mabudunun nurdan bir adam olduğunu ve onun organlarının ve hikmet fışkıran bir kalbinin bulunduğunu iddia etmiştir. Ayrıca o, tanrının organlarının alfabenin harfleri şeklinde olduğunu ve bunlardan elif harfinin O'nun bacaklarına benzediğini, " ع /ayn" harfinin gözlerinin şeklinde olduğunu ve "he" harfinin de cinsiyet organına benzediğini ileri sürmüştür. Yine bu şahıs, Tanrının kendisini göklere çıkardığını, eliyle başını mesh ettiğini ve ona “Ey Oğlum! Git ve benden tebliğ et” dediğini iddia etmiştir.

Aslında ilâhî kitaplarda -yoğunluk bakımından birbirinden farklı olsa da- yüce Allah'ı tasvir eden bazı sıfatlar vardır. Kur’an’da yer alan istiva (arş üzerinde karar kılma), yed (el), vech (yüz) ve ayn (göz) gibi kavramlar bunlardan bazılarıdır. Kelâm ilminde bunlara “haberî sıfatlar” denilmektedir. Söz konusu sıfatların nasıl anlaşılması gerektiği hususunda İslam düşüncesinde metinci ve akılcı olmak üzere farklı yaklaşım tarzları ortaya çıkmıştır. Ehli hadis ya da Ehl-i ahbar çevrelerinde haberî sıfatlar, zahirleri üzerine ele alınmış, teşbîh ve tecsîme varan ifadeler ortaya çıkmıştır. Öte yandan maddeyi aşan âleme dair bilgi verilirken mecaz yönteminin kullanılması gerektiğini düşünenler, söz konusu haberî sıfatları tevil etme ihtiyacı hissetmişlerdir. Çünkü bu tür kavramları mecazî manaya gitmeden zâhirî/maddî muhtevalarıyla anlayıp Allah’a nispet etmek kaçınılmaz olarak tecsîm sonucuna götürecektir. Bu tehlikeden korunmak için Ehl-i Sünnet âlimleri, Kur’an’da ve hadislerde ifade edilen sıfatları yorumlamanın zorunlu olduğunu kabul etmişlerdir. Söz konusu sıfatları kelime anlamıyla kabul edenleri de eleştirmişler ve bunu bir aşırılık olarak değerlendirmişlerdir.

6. İmamlara/ Şeyhlere Üstün Vasıflar Atfedilmesi

İmamların yetenekleri ve dindeki konumları hususunda aşırı iddialar ileri sürenler, onların Hz. Peygamber’in vasisi olduklarını, nübüvvet otoritesine sahip bulunduklarını, gaybı bildiklerini, bir kısmının ölmeyip gözden kaybolduğunu ve bir gün mutlaka döneceğini iddia etmiştir. Bu nevi aşırı fikirlerin kökeninde Yahudilik ve ondan etkilenen Hıristiyanlığın rolünün olduğu kabul edilmektedir. Şiî fırkalar arasında görülen ve imama üstün özellikler atfeden bu zihniyetin arka planında Yahudi ve Hıristiyanlık ya da kadim geleneklerin etkisinin olduğu çeşitli İslam âlimlerince ifade edilmiştir. Mesela İbn Hazm (ö. 456/1064), Şiîliğin kökenini ve var olan imamet inancını Fars kültürüne ve İslam'ı içten yıkmayı hedefleyen art niyetli kimselerin faaliyetlerine bağlamaktadır: "Farisiler güçlü bir krallığa sahiptiler; bütün milletlere karşı nüfuz sahibiydiler ve kendilerini ayrıcalıklı kabul ediyorlardı. Hatta kendilerini soylular ve soyluların çocukları olarak isimlendirmekteydiler. Diğer insanları kendilerinin köleleri saymaktaydılar. Ne zaman ki bu büyük devletleri Arapların eliyle yıkılınca -ki Araplar Farsların hiç önemsemedikleri bir topluluktu- bu durum kendilerine çok ağır geldi ve bu musibet gözlerinde daha da büyüdü. Birçok kez İslam'la hile yoluyla mücadeleye giriştiler, ancak her seferinde yüce Allah hakkı üstün çıkardı. Munkaz, Mukanna, Estaybin, Babek ve bunların dışındaki bazı kimseler onların liderlerindendi... İslam'ı yıkmayı arzu etmişlerdi. Onlar, aldatmaya yönelik tuzağın daha başarılı olduğunu gördüler. Bunun üzerine onlardan bir topluluk İslam'a girdiklerini açıkladılar. Allah Resulü'nün (s.a.) Ehl-i Beyt'ine muhabbet izhar etmek ve Ali (r.a.)'a karşı yapılan zulmün çirkinliğini göstermek suretiyle teşeyyu’ ehline meylettiler... ". Mezhepler tarihi kaynaklarında yukarıda isimleri zikredilen bazı şahısların imamlarla alakalı aşırı görüşleri kaydedilmiştir. Kendileri gibi beşer olan, yiyip içip, çarşı-pazar dolaşan imamlara ya da kendi fırkalarının önderlerine beşer üstü vasıflar atfetmenin makul olmadığı; bunun siyasi, ekonomik, kültürel ve felsefî pek çok sebebinin bulunduğu bilinmektedir.

Öte taraftan bazı mistik akımlarda, tarikat şeyhlerine benzer özellikler atfedildiği görülmektedir. Bu bağlamda şeyhin günahlardan mahfuz olduğu, gaybı bildiği, müritlerinin bütün hallerinden haberdar olduğu iddia edilmektedir. Hayatta veya öldükten sonra "tasarruf"unun devam ettiğine inanılmakta ve kendisinden "istimdat"ta bulunanlara yardım ettiği iddia edilmektedir. Yapanların kimliğine bakmaksızın, yapılanın İslam akaidine aykırı olduğu açıktır. İslam âlimleri, gaybın sadece Allah’a ait olduğunu ve başkalarının bunu bilemeyeceğini, peygamberlerden başkasının da masum/mahfuz olmadığını; âlemde tasarruf sahibinin sadece Allah Teala olduğunu açıkça ortaya koymuşlar, bunun bir inanç esası olduğunu belirtmişlerdir. Yukarıda bazı örnekleri verilen "imam ya da şeyhin yüceltilmesi, beşer üstü bazı özelliklerin onlara atfedilmesi" şeklindeki anlayışların aşırılık ve sapkınlık olduğu aşikârdır.

Sonuç olarak, İslam düşüncesi tarihinde marjinal bazı guruplarda kendisine yer bulan bir kısım aşırı görüşlerin kökeninin önceki dinler ve kadim gelenekler olduğunda şüphe yoktur. Yukarda kısaca özetlemeye çalıştığımız hulul, tenasüh, ilhad, ibahilik vb. görüşler, bazı art niyetli kimseler tarafından İslam düşüncesine eklenmeye çalışılmıştır. Ancak İslam âlimleri bu nevi görüşlerle mücadele etmiş ve bunların yaygınlık kazanmamasına gayret etmişlerdir. Doğrusu gulüv görüşleri burada tasnif etmeye çalıştıklarımızla sınırlandırılamaz. Her dönemde başka aşırılıkların ortaya çıktığı bilinmektedir. Genel bir kaide olarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, herhangi bir anlayış, yukarda açıklanan ve aşırı görüşler diye belirtilen fikirlerden birini ya da birkaçını içeriyorsa söz konusu düşüncenin bir aşırılık ve ilgili grubun da gulâttan olduğu açıktır. Bugün bir mezhep, tarikat, cemaat ya da yeni bir oluşumun İslamî olup olmadığı değerlendirilirken yukarıda ifade edilen hususlar ölçü olarak alınabilir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Halil İbrahim BULUT

Yüksek Lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi'nde yapan Halil İbrahim Bulut, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezhepler Tarihi bölümünde Prof. Dr. olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

Kaynakça
Abdülhamid, İrfan, İslam’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, (trc. M.Saim Yeprem), Ankara 2011.
Bağdadî, Abdülkâhir b. Tâhir, Mezhepler Arasındaki Farklar, (trc: Ethem Ruhi Fığlalı), Ankara 1991.
Bulut, Halil İbrahim, İslam Mezhepleri Tarihi, DİB Yay., Ankara 2016.
Fığlalı, Ethem Ruhi, Kadiyanîlik, Ankara 1994.
İbn Hazm, el-Fasl : dinler ve mezhepler tarihi, (çeviri: Halil İbrahim Bulut), I-III., İstanbul : Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017.
Onat, Hasan, "Hattâbiyye", DİA, XVI, 492-493.
Yavuz, Yusuf Şevki, “Gulüv”, DİA, XV, 192-193.
 
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun