İslam Düşünce Tarihinde Hariciler

İslam Düşünce Tarihinde Hariciler

Hâricîler, erken dönem İslam tarihinde ortaya çıkıp olay ve gelişmeleri ciddi anlamda yönlendirmiş olan mezheplerden biridir. Zira İslam dünyasında ilk toplumsal şiddet olayı olarak kabul edilen Hz. Osman’ın öldürülmesini toptan üstlenmiş; arkasından Sıffîn ve Nehrevân savaşlarının ortaya çıkmasında etkin biçimde rol oynamışlardır. Nihayet bu sürecin sonunda Hz. Ali de onlar tarafından öldürülmüştür.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Her ne kadar tarihsel arka planı ile birlikte değişik hadise ve faktörler, Hâricîliğin doğup Müslüman toplumun ana bünyesinden kopuşuna zemin hazırlamış olsa da, Hâricîliğin müstakil bir fırka olarak ortaya çıkışı, Sıffîn Savaşı’nın gerçekleştiği ortamda mümkün oldu. Bununla birlikte bu hareketin kökenlerini Hz. Osman döneminde ortaya çıkan siyasal ve sosyal gelişmeler içerisinde görmemiz mümkündür. Bu yüzden Hâricîler, Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ayrışan ilk farklılaşma hareketidir. Hakem Olayı’na Allah’ın hüküm verdiği bir meselede başkaları hakem yapıldığı için karşı çıkmışlar ve arkasından hem Hz. Ali ile hem de Emevîler ve Abbasîler gibi siyasal iktidarlarla çetin bir mücadeleye giriştiler. Özellikle iman konusundaki görüşleri ile dikkat çeken Hâricîler’e göre büyük günah işleyen dinden çıkar ve bu günahı işleyen devlet başkanına itaat gerekmez. Yine özellikle halifeliğin (devlet başkanlığı) sadece Kureyş’in tekelinde olmayıp tüm Müslümanların bu makama gelebilme hakkına sahip olduğunu savunmaları, dikkate değerdir.

Emevîler ve arkasından Abbasîler dönemi, Hâricîler için bir teşekkül dönemi oldu. Bu dönemde artık Hâricîlerin temel fikirleri ortaya çıkarak, Ezârika, Necedât, Sufriyye ve İbâdıyye gibi ana grupları oluşumunu tamamladı. Bu dönem, Hâricîlik fikrinin ana omurgasıyla teşekkülü ve tarihsel gelişimi açısından önemlidir. Bu süreçte her ne kadar dört ana grup ortaya çıkmış olsa da, Hâricîlik hareketi içerisinde iki ana damarın bulunduğu görülür; Birincisi, İslam toplumlarındaki Hâricîlik algısını önemli ölçüde şekillendiren Ezârika, diğeri ise adeta bu algının içinde kaynayıp buhar olan İbâdîlik ile diğer ılımlı gruplardır. Ezârika, kendi görüşlerini kutsallaştırırken kendisinden farklı olan gruplara tamamen kapıları kapamış, dışlayıcı ve ötekileştirici bir dil ile adeta şiddeti öne çıkaran kapalı bir model ortaya koymuşken; İbâdîlik başta olmak üzere diğer gruplar ise daha ılımlı ve yumuşak bir söylemle uzlaşma ve fikir alışverişine açık bir yöntemi öne çıkardılar ve günümüze kadar yaşama imkânını elde ettiler. 

Hâricîler’in Müslüman toplumlar üzerindeki etkileri uzun yıllar hissedildi. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hem zihniyet yapıları, hem de pratik uygulamalarıyla Müslüman toplumları ciddi anlamda etki altına aldıkları gözlemlenmektedir. Kendilerinin dışındaki her mezheple şu veya bu şekilde ilişkileri olmuş, diğer mezhepleri bazı konularda etkilediği gibi, bazı konularda da onlardan etkilenmiştir. Bu yüzden Batılı ve Doğulu pek çok araştırmacının dikkatini çekmiş ve üzerinde ciddi çalışmalar yapma gereği duyulmuştur. Hâricîliği ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal koşullar, araştırmacılar tarafından her zaman ilgi gördü ve üzerinde farklı yorumlar yapıldı.

Hâricîler’in Genel Yapı ve Özellikleri

Hâricî gruplar, Müslüman toplumların genel olarak yoksul, varlıksız ve bu yüzden hoşnutsuz tabakalarından gelen kesimlerini oluşturuyorlardı. Bunlar, Arap toplumunun geleneksel yapısı içinde sosyal ve ekonomik bakımdan en mahrum ve en alt düzeydeki toplumsal sınıflardan geliyorlardı.1 Ayrıca, toplumsal taban olarak şehirli olmayıp önemli ölçüde bedevî bir kültür ve yapıya sahip olmaları, onların hemen hemen tüm tarihlerine damgasını vuran önemli bir özelliktir. Bu yüzden onlar, çölde göçebe bir hayat yaşayan ve medeni hayata intibak etme güçlüğü çeken bedevî Arap karakterinin belirgin ögelerini bünyesinde taşımaktaydı. Bedevîliğin öne çıkardığı imaj, cahil, katı, sert ve inatçı bir insan tipidir. Bu yüzden olsa gerek, onlar da aynı özellikleri sergilemişlerdir. Ayrıca kendi içlerinde istikrarlı bir yapıları yoktu ve adaletsiz olarak algıladıkları siyasal sistemlere karşı sürekli bir şekilde mücadeleyi savunuyorlardı.

Hâricî gruplara bir bütün olarak bakıldığında, İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan tepkisel din söylemi ile kabilevî zihniyetin ilk tipik temsilcilerinin onlar olduğu görülür. Birer kabile toplumu ve kabile insanı olan Hâricîler, sert ve haşin bedevi zihniyetinin dar kalıpları içerisinde kaldıklarından dolayı olsa gerek, tepkisel ve dışlayıcı bir din söylemini dillendiriyorlardı. Hâricî gruplar, genel olarak Müslüman toplumlardaki gelişme ve şehirleşme sürecine tepki gösterdikleri için de tepkisel bir söyleme sahiptiler. Öyle anlaşılmaktadır onlar, eski kültürlerinde direttikleri ve bu kültürden kopmayı istemedikleri için şehirleşmeye ve yerleşik hayata karşı çıkıyorlardı. Kitabi kültür ve sistematik düşünceden yoksun oldukları için, olayları derinlemesine değil, yüzeysel ve basit bir şekilde analiz etmekteydiler. Câbirî’nin ifade ettiği gibi, “bedevînin dünyası, düşünsel derinliği olmayan sade bir dünyadır”.2 Bu yüzeysel kültürün bir yansıması olarak farklı fikirlere ve eleştirilere tahammülleri yoktur; yine kendi fikirlerini başkalarına karşı dayanak ve argümanlarıyla savunmak yerine, şiddet ve baskı yoluyla benimsetmek eğilimindedirler. Özellikle sözlü geleneğe sahip, yerleşik hayata geçememiş toplumlarda yetişen insanlarda bu eğilimin son derece güçlü olduğu görülür. Bu tavrın temelinde toplumsal alanda yaşanan köklü değişime tepki göstermek vardır. Hızlı değişim, asabiyet ve katı dindarlık/taassup, bir araya geldiğinde, artık tehlikeli politik/dini bir doktrinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu nedenle olmalıdır ki, onların samimi olmaları ya da bol bol namaz kılmaları, Kur’an’ı yanlış ve aşırı biçimde yorumlamalarını engellememiştir. Onlar, yaptıkları aşırı yorumlarla İslam’a girişi zorlaştırmış, çıkışı ise kolaylaştırmışlardı.3

Hâricî gruplar, siyasal konulardaki bakış açılarını Kur’an ayetleriyle temellendirmek suretiyle Kur’an’ı kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayarak, siyasal tercihlerini iman alanına aktaran ilk toplumsal hareket olmuşlardır. Bu yönüyle İslam düşünce geleneğinde otoriteryen/baskıcı bir eğilimin oluşmasında ilk adımları atmışlardır. İslam tarihinde köklü olarak kitlesel şiddete ilk başvuranlar, yine Hâricîler’dir. Bu yüzden ilk dönemlerde ortaya çıkan aşırı yorum, Hâricîlerin bir grubu olan Ezârika’dan gelmiştir. Ezârika, dinin temel kaynakları olan Kur’an ve sünnete parçacı bir mantıkla yaklaşmış ve bunları literal ya da kategorik bir tarzda yorumlayıp bu çerçevede bütüncül olmayan bir anlayış geliştirmiştir. Kutsal metinleri kendi bütünlüğü içerisinde değerlendiremeyişleri sebebiyle, Kur’an’ı yanlış anlamışlar ve bu bakış tarzı ve toplumsal psikoloji ile Müslümanlara karşı şiddete yönelmişlerdir.

İslam Düşünce Tarihinde Hâricîler

Pek çok tarihçi ve araştırmacı, Hâricîlerin doğuşunu Sıffîn Savaşı’nda yaşanan tahkim hadisesiyle birlikte onların Hz. Ali’den ayrılmalarıyla ilişkilendirir. Ancak ne var ki, Hâricîliğin ortaya çıkışının tek sebebi, Sıffîn savaşı ve bu savaş esnasında yaşanan gelişmeler değildir. Bu açıdan “Hâricîliğin doğuşunu yalnızca Sıffîn Savaşı ile açıklamak, arka plandaki diğer nedenleri görmemizi zorlaştıracağından dolayı, Hâricîlerin doğuş sürecinin doğru anlaşılıp çözümlenmesine engel olacaktır”.4 Bu noktada Hakem Olayı, Hariciliğin ortaya çıkış sürecinde sadece zahiri bir sebep olarak görülebilir. Asıl sebepler, daha gerilerde Sıffin Savaşı, Cemel Savaşı, Hz. Ali’nin halife seçilmesi ve hatta Hz. Osman döneminde ortaya çıkan gelişmelerle ilişkilidir. Bu noktada Hariciliğin doğuşunun doğru bir şekilde anlaşılabilmesi, Sıffîn Savaşı’ndan önceki hadiselere dönmeyi ve onları iyi analiz edebilmeyi gerektirir. Bu bağlamda Hâricîlik fikrinin de ilk kez Hz. Osman aleyhtarı fitneden önce ortaya çıktığı ve bu isyan sırasında eyleme dönüştüğü söylenebilir. Zira ilk Hâricîler’in bir kısmının bu isyana katılanlar arasında görülmesi, bu düşünceyi teyit etmektedir. Zira Kûfe ve Basra’da bu karışıklıkları çıkaranlar arasında ilk Hâricî reisleri olan Zeyd b. Husayn et-Tâî, Şureyh b. Evfâ el-Absî, Abdullah b. el-Kevvâ’ el-Yeşkûrî ile Hurkûs b. Züheyr es-Sa’dî gibi isimlerin bulunduğu görülür.5

Hz. Ali döneminde müstakil bir siyasal grup olarak ortaya çıkışlarından itibaren Hâricîler, Müslüman toplumları meşgul eden pek çok önemli soru ve sorunu gündeme getirmişlerdir. “Müslüman kimdir?”, “Müslüman toplumu nasıl bir toplumdur?”, “Müslüman toplumunun haklı lideri kim olmalı ve otoritesi nasıl gerçekleşmelidir?” ve “Günahkâr bir fiile karşı Müslüman toplumunun tepkisi nasıl olmalıdır?” gibi temel sorular6, mahiyeti itibarıyla hem siyaseti, hem de dini ilgilendiriyorlardı. Bu yüzden Hâricîler, İslam düşünce tarihinde özellikle inanç konularıyla ilgili önemli tartışmalar başlatan ilk gruplardan biri olarak görülebilir.

Hâricî grupların içinde en aşırısı olarak kabul edilen Nâfî’ b. Ezrak (65/685) ve taraftarları, aşırı düşünce tarzlarını sonraki süreçte gerek teori, gerek pratikte en uç noktalarına kadar götürmüşlerdi. Bu grubun ayırt eden en önemli unsur, şiddetti ve ortaya konulan şiddet eylemleri, tekfir kuramlarının bir yansıması ve sonucuydu. Zira onlara göre Müslüman toplumu, saf mü’minlerden oluşan bir toplum olmayıp içerisinde müşrik olan insanlar bulunmaktaydı. Toshihiko Izutsu’nun da ifade ettiği gibi, büyük bir ihtimalle onlar, şirk kavramının asli etimolojik anlamını bir kenara bırakıp onu genellikle kışkırtmak amacıyla kullanmışlardı.7 Yine onlara göre, aynı bakış açısından hareketle, büyük günah işleyenler, artık küfür ve şirk sınırları içinde girdiklerinden dolayı Müslüman olarak kabul edilmedikleri için, Müslüman toplumunun dışına çıkarılmalıydı; hatta bu yüzden öldürülmeleri gerekiyordu. Öyle görünüyor ki Ezârika’nın anlam dünyasında büyük günah ile küfür birbirine eşitti. Onlar, önemli ölçüde bedevî kültürün de bir yansıması olarak, büyük günahların teorik tahlili ve kavramsal yapısı ile uğraşmadıklarından, büyük günahın nasıl tanımlanacağı ile değil, büyük günah işleyenin başına neyin gelmesi gerektiği gibi pratik sonuçlarla ilgileniyorlardı.8

Ezârika’nın bakış tarzında Müslüman toplumun Kur’an üzerinde temellendirilmesi gerektiği gibi önemli ve önemli olduğu ölçüde pratiğe aktarılması güç bir anlayış vardı ve onlar bu zorlu anlayışı, pratiğe aktarma sürecinde debelenip durdular. Hamid Dabaşî’nin ifadesiyle, bu temelin hangi kurumsal düzen içerisinde formüle edileceği ve şartlarının ne olduğunu tam olarak ortaya koyamadılar.9 Bu, onlar için oldukça önemli bir problemdi ve onların hareket noktası, yukarıda ifade edildiği gibi, Müslüman toplumun temiz olmadığı ve saf olmayan unsurlar taşıdığı düşüncesiydi. Dolayısıyla bu aşırı topluluğun mücadelesi, kâfirlere karşı olmayıp özellikle ironik biçimde Müslümanlara yönelikti; çünkü onların esas meselesi, Müslüman olanlar ile olmayanlar arasında değil, İslâm toplumu içindeki sahteler ve sahte olmayanlar, yani “saf mü’minler ile saf olmayanlar” arasındaki çelişkiydi. Böylece onlar, küfür misyonunu Müslüman toplum içine getirerek toplumla hesaplaşma yoluna gittiler.10 Onlar, dar, grupçu ve katı anlayışlarını, “tek ve mutlak hakikat” sayarak bu sığ anlayışı, kitlelere zorla kabul ettirme çabası içine girdiler ve bu çabayla özellikle Emevîlere yönelik pek çok ayaklanmanın öncülüğünü yaptılar.

Ezârika’nın başını çektiği Hâricî gruplar, dinin temel kaynakları olan Kur’an ve sünnete parçacı bir mantıkla yaklaşmış ve bunları literal ya da kategorik bir tarzda yorumlayıp oldukça dar bir anlayış geliştirmişlerdir. Bu yüzden Kur’an ayetlerini kendi bütünlüğü ve bağlamı içinde değerlendirememişlerdir. Ezârika, bu yüzden dar bir çevreye hitap etmiş ve sürekli radikal bir tutum içinde katı çözümler üretmiştir. Doğal olarak, varlığını uzun süre devam ettirememiş, düşmanları olan Emevîler tarafından ortadan kaldırılmışlardır.11

Hâricîler’in diğer bir grubu olan Necedât ise, Ezârika’nın aksine, temel Hâricî anlayışları korumakla birlikte, daha ılımlı bir bakış tarzını ortaya koymuş, bu noktada Necde b. Âmir (72/691), Nâfî’ b. Ezrak’a göre daha mutedil bir çizgi oluşturmaya çalışmıştı. Bunu onun, Nâfî’ b. Ezrak’a yazdığı mektuplarda ifade ettiği görüşlerde görmek mümkündür. Zira Necde, Hâricîler arasında farklı tartışmaların yapıldığı bir dönemde Ezârika’dan ayrılmıştı. Şöyle ki o esnada Hâricîler, “kendilerinden olmayan kadın ve çocukları öldürmek, doğru bir şey mi? İnanan ya da inanmayanların çocuklarının öteki dünyadaki durumu ne? Onlar, dost mu ya da düşman olarak mı görülmeli? Onlar, cennete mi, ya da cehenneme mi gidecekler? Hâricî olmayanlardan miras almak ve Hâricî olmayan bir kadınla evlenmek doğru ve meşru bir şey mi? Tanımadığın kişinin arkasında namaz kılınabilir mi? İnanmayan müşrikleri korumak, zorunlu bir şey mi, yoksa değil mi? Zorunlu değilse, nerede zorunlu değil?” gibi soruları gündeme getirip kendi aralarında tartışıyorlardı.12

Hâricîler, kendi aralarında bunları tartışırlarken Necde b. Âmir, Ezârika’ya göre daha ılımlı görüşler ortaya koydu. Necde, kendilerinden ayrılarak hicret edenlerin, Ezârika’nın iddia ettiği gibi münafıklar gibi olmadığını; aksine onların da, Müslümanların haklarına sahip olduğunu, bu yüzden onlar için muhacirlerin hukukunun geçerli olduğu söylemiştir. Bu durumda Necde’ye göre, onların can ve mal güvenliği de bulunmaktaydı. Yine Necde, insanların işledikleri bireysel günahlarından ötürü toplumdan dışlanmamaları gerektiği kanaatindeydi. Ona göre, ancak günahta ısrar etmekten dolayı insan, müşrik olur. Dolayısıyla bir günah işleyip onda ısrar etmeyen kimse Müslüman’dır.13 Ayrıca Necde, biraz da geniş topraklara hükmetmeleri sebebiyle, yaşanan hayatın karmaşıklığını fark etmiş ve Kur’an’daki esasların özel durumlara uygulanmasında ictihada duyulan ihtiyacı kabul etmiştir.14 Onlar, iman-küfür ve iman-amel ilişkisi, büyük günah meselesi, kaade, takıyye ve imamet/siyasal otorite meselesi gibi konularda daha makul görüşler ortaya koyarak süreç içerisinde sosyalleşmeye ve diğer Müslümanlar ile uzlaşmaya doğru giden bir değişim çizgisini temsil etmişlerdir. Bu noktada Necde b. Âmir’in dinde temel esaslar ile fer’î esaslar arasında ayrım yapması da oldukça önemli bir bakış açısını yansıtmaktadır.

Hâricîler içerisinden çıkmış olan gruplardan Sufrîler, kendi içlerinde tartışılmış olan teorik konuların geliştirilmesine Necedât’tan daha ileri düzeyde katkı sağladılar, bu yüzden “Hâricîler’in nazariyatçıları” olarak adlandırıldılar. Zira onların içinde inanç esaslarını sistemli bir şekilde açıklamayı deneyen ilk grup, Sufrîler’dir. Yine Sufrîler, Kuzey Afrika’da Midrârîler15 isimli bir devlet kurarak siyasal anlamda önemli bir tecrübe yaşamışlardır. Sufrîler, mezheplerinin gelişme dönemlerinde Kuzey Afrika’da İbâdîler’le bir takım mücadeleler içine girdiler; bu süreçte bazıları, İbâdıyye’nin görüşlerini benimseyerek İbâdîlik içerisinde varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca bazı Sufrîler, Kuzey Afrika’nın kırsal kesimlerinde günümüzde de yaşamaktadırlar.  

Hâricîlerin diğer bir grubu olan İbâdîler, Hâricîler arasında ılımlı görüşleri ile tanınmaktadırlar. Bu yüzden olsa gerek Hâricî gruplar arasında tarih boyunca varlıklarını sürdürerek günümüze gelmişlerdir. Kur’an’la birlikte sünneti, İslam dininin en önemli temel kaynağı olarak kabul eder.16 İbâdîler’e göre, kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerine muhalif olan diğer Müslümanlar, müşrik değillerdir. Zira onlar, Allah’ın varlığını ve birliğini benimseyip Allah’ın kitabını ve Hz. Peygamber’i kabul ederler. İbâdîler, bu noktada diğer Müslümanların Allah’ı inkar etmedikleri, sadece O’na karşı görevlerinde kusur işledikleri için nimet küfrü içinde olduklarını düşünürler.17 İbâdîlerin bu görüşlerinde diğer Müslümanlarla bir arada yaşama tecrübelerinin ciddi anlamda etkisi olduğu anlaşılmakta olup bu yüzden çeşitli münasebetler kurmuşlardır.   

İbâdîler, Hâricî mezhepleri içinde düşüncelerini geliştirip sistematize etmeyi başaran en önemli mezheptir. Bu yüzden onlar, karşılaştıkları problemlerin çözümü için kendilerine özgü bir usûl geliştirmişlerdir. Bu bağlamda, öncelikle Kur’an ve sünnete başvurmayı tercih etmişler; burada bulamadıkları çözümü, Câbir b. Zeyd (93/712), Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerîme (145/762) ve Rabî’ b. Habîb (175-180/791-796) gibi mezhebin önemli isimlerinin görüşlerinde aramışlar; eğer bunlarda da tatmin edici bir çözüme ulaşamazlarsa, Ebû Hanîfe ve Şâfiî gibi Sünnî alimlerin görüşlerine başvurmuşlardır.18 İbâdîler, Kuzey Afrika’da Abdurrahman b. Rüstem öncülüğünde Rüstemîler Devletini kurdular19, ilerleyen dönemlerde hem İslam dünyasının ana gövdesini teşkil eden Sünnîler’e daha yakın oldular, hem de kendilerine özgü itikâdî ve fıkhî sistemlerini devam ettirme imkan ve şansına sahip olmuşlardır. İbâdîler’in günümüzdeki temsilcileri, Umân başta olmak üzere Cezayir, Tunus ve Libya gibi Kuzey Afrika ülkelerinin merkezden uzak kırsal bölgeleri ile Sudan, Mali, Madagaskar, Tanzanya ve Zengibâr gibi bölgelerde, hatta az sayıda da olsa Irak ve Mısır’da yaşamaktadırlar.

Sonuç

İslam tarihinde Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ilk farklılaşma hareketini oluşturan Hâricîler, başlangıçta siyasal bir hareket olarak ortaya çıktılar, daha sonra ise kendilerine özgü itikadi görüşler ortaya koyarak müstakil bir fırka oluşturdular. Hâricîler, hem siyaset hem de özellikle iman alanındaki görüşlerini süreç içerisinde kendilerine özgü biçimde harmanlayarak itikâdî alana taşıdılar. Emevîler döneminde özellikle Kûfe ve Basra gibi önemli şehirlerde ciddi biçimde faaliyetlerini sürdürdüler; Emevîler’in yıkılmasından sonra aynı şekilde Abbasîler döneminde faaliyetlerini devam ettirdiler. Bu dönemde Hâricî gruplar, artık merkezi yerlerden çekilerek kırsal bölgelerde bir muhalefet hareketi olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Esasında Hâricîlik, İslam toplumunda ortaya çıkan sosyo-kültürel değişime ve şehirleşme sürecine uyum sağlayamayan bedevi unsurların yeni gelişmelere yönelik sosyo-psikolojik tepkilerini ifade eder. Bu yüzden daha çok bedevî unsurlar arasında zemin bulan Hâricî fırkaları, ilk ortaya çıktıkları şekilde günümüze gelememiş olup kendi içlerinde pek çok değişikliğe uğramıştır. Hâricîlerle ilgili eserlerde onlar, sürekli dinî ve siyasî konularda aşırı görüş ve uygulamalarıyla ön plana çıkan bir fırka olarak tanıtılmıştır. Oysa Hâricîlerin hepsi aynı niteliklere sahip olmayıp, tüm gruplarını aynı kategoride değerlendirmek, doğru ve bilimsel bir bakış açısı değildir. Çünkü içlerinde Ezârika gibi çok sert, katı ve şiddet yanlısı bir fırka bulunduğu gibi, daha esnek bir karakter ortaya koyup yumuşak bir dil ve söyleme sahip olan gruplar da vardır. Bu gruplar içerisinde İbâdîler gibi ılımlı bir fırka bulunmaktadır. İbâdîler, mutedil bir tavır içerisinde olup tavır ve tutumlarını daha çok meşru zeminlerde ifade etme ve ortaya koyma eğilimindedirler. Onlar, aşırı Hâricî görüşlere her zaman karşı çıkmış, bu yüzden diğer Hâricî fırkalarına nispetle uzlaşmaya ve fikir alışverişine daha açık bir tavır sergilemişlerdir. İşte onların Ezârika gibi şiddet yanlısı aşırı fırkaları tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolurken; İbâdîler ile Sufrîler, ılımlı ve uzlaşmaya açık yapılarından dolayı varlıklarını sürdürerek günümüze gelmişlerdir.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Harun YILDIZ

Aktif akademik hayatına Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde devam eden Prof. Dr. Harun Yıldız, ağırlıklı olarak, Çağdaş Dini Akımlar ve Gruplar, Günümüz Dünyasında Müslüman Azınlıklar, Bilim Tarihi ve Felsefesi gibi alanlarda çalışmalarını yürütmektedir. Prof. Dr. Harun Yıldız, aynı zamanda görev aldığı üniversitede, Mezhepler Tarihi, İslam Mezhepleri Tarihine Giriş, Erken Dönem İslam Mezhepler, Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Klasik İslam Mezheplerinin Oluşum Süreçleri vb. konularda dersler vermektedir.

Dipnotlar

1Hamid Dabaşî, İslâm’da Otorite, (Çev. Süleyman E. Gündüz), İnsan Yay., İst. 1995, s. 23.

2Muhammed Âbid Câbirî, Arap Aklının Oluşumu, (Çev. İbrahim Akbaba), İz Yay, İst., 1997, s. 130.

3Bkz., Sönmez Kutlu, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât, IV (2001), s. 20-21.

4Harun Yıldız, Kendi Kaynakları Işığında Hâricîliğin Doğuşu ve Gelişimi, Araştırma Yay., Ank., 2010, s. 43.

5Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut, Trz., V, 85, 180; Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf, (Ed., S. D. F. Goitein), Jarusalem, 1936, V, 40-41.

6Dabaşî, 201.

7Toshihiko Izutsu, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, (Çev. Selahattin Ayaz), Pınar Yay., İst., 2000, s. 23.

8Izutsu, 50-51.

9Dabaşî, 208.

10Izutsu, 19; İrfan Abdülhamid, İslâm’da İtikâdi Mezhepler ve Akaid Esasları, (Çev. M. Saim Yeprem), Marifet Yay., İst., 1994, s. 84.

11Nafi b. Ezrak ve Ezârika ile ilgili olarak bkz., M. Rıza Hasan ed-Düceylî, Fırkatu’l-Ezârika Dirâse Tahlîliyye ve Târîhiyye Tebhasu fî Usûli Hazihi’l-Fırkatı ve Tetavvuriha, Necef, 1393/1973, s. 46-210; Yıldız, 106-127; Keith Lewinstein, “The Azârika in Islamic Heresiography”, Bulletin of The School of Oriental and African Studies, LIV, London, 1994, s. 251-268; Selîm Nu’aymî, “el-Ezârika”, Mecelletu’l-Mecma’ı’l-Ilmiyyi’l-Irâkî, Bağdat, 1969, s. 37-49.

12Bkz., William Thomson, “Khârijitism and The Khârijites”, The Macdonald Presentation Volume: A Tribute to Duncan Black Macdonald, Princeton, 1933, s. 385-386.

13Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn, (Thk. Muhammed M. Abdülhamîd), Beyrut, 1416/1995, I, 175; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, (Thk. M. Seyyid Kîlânî), Beyrut, 1975, I, 124.

14Mustafa Öz, “Necedât”, DİA, XXXII, İst., 2006, s. 485. 

15Midrârîler, Fas’ın Sicilmâse şehrinde Sufrîler tarafından kurulan ve bu bölgede 155-366/772-976 yılları arasında hüküm süren bir devlettir.

16Bkz., İbn Sellâm el-İbâdî, Kitâbun fîhi Bed’u’l-İslâm ve Şerâiu’d-Dîn, (Thk., Werner Schwartz, Sâlim b. Ya’kûb), Beyrut, 1406/1986, s. 70-76.

17Ammâr Tâlibî, Ârâu’l-Havârici’l-Kelâmiyye, Cezayir, 1398/1978, I, 136-137; Sâbir Tu’ayme, el-İbâdıyye Akîdeten ve Mezheben, Beyrut, 1406/1986, s. 119-120.

18Bünyamin Erul, “Hicrî II. Asırda Rivayet Üslûbu (III) er-Rabî’ b. Habîb (ö. 175-180) ve Rivayet-Dirayet Açısından el-Câmi’i”, AÜİFD, XLIV/2, Ank., 2003, s. 29.

19Rüstemîler, İbâdîler tarafından Cezayir merkezli olarak kurulmuş ve süreç içerisinde Kuzey Afrika’nın diğer bölgelerine de yayılıp 160-296/777-909 yılları arasında hüküm sürmüş olan önemli bir devlettir.

 

 

Kaynakça

Ammâr Tâlibî, Ârâu’l-Havârici’l-Kelâmiyye, Cezayir, 1398/1978.

Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf, (Ed., S. D. F. Goitein), Jarusalem, 1936.

Câbirî, Muhammed Âbid, Arap Aklının Oluşumu, (Çev. İbrahim Akbaba), İz Yay, İst., 1997.

Dabaşî, Hamid, İslâm’da Otorite, (Çev. Süleyman E. Gündüz), İnsan Yay., İst. 1995.

ed-Düceylî, M. Rıza Hasan, Fırkatu’l-Ezârika Dirâse Tahlîliyye ve Târîhiyye Tebhasu fî Usûli Hazihi’l-Fırkatı ve Tetavvuriha, Necef,1393/1973.

Erul, Bünyamin, “Hicrî II. Asırda Rivayet Üslûbu (III) er-Rabî’ b. Habîb (ö. 175-180) ve Rivayet-Dirayet Açısından el-Câmi’i”, AÜİFD, XLIV/2, Ank., 2003, (ss. 27-68).

Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfu’l-Musallîn, (Thk. Muhammed M. Abdülhamîd), Beyrut, 1416/1995.

Izutsu, Toshihiko, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, (Çev. Selahattin Ayaz), Pınar Yay, İst., 2000

İbn Sellâm el-İbâdî, Kitâbun fîhi Bed’u’l-İslâm ve Şerâiu’d-Dîn, (Thk., Werner Schwartz, Sâlim b. Ya’kûb), Beyrut, 1406/1986.

İrfan Abdülhamid, İslâm’da İtikâdi Mezhepler ve Akaid Esasları, (Çev. M. Saim Yeprem), Marifet Yay., İst., 1994.

Kutlu, Sönmez, “İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu”, İslâmiyât, IV (2001),(ss. 15-36).

Lewinstein, Keith, “The Azârika in Islamic Heresiography”, Bulletin of The School of Oriental and African Studies, LIV, London, 1994, (ss. 251-268).

Nu’aymî, Selîm, “el-Ezârika”, Mecelletu’l-Mecma’ı’l-Ilmiyyi’l-Irâkî, Bağdat, 1969, (ss. 37-49).

Öz, Mustafa, “Necedât”, DİA, XXXII, İst., 2006, (ss. 485-486). 

Sâbir Tu’ayme, el-İbâdıyye Akîdeten ve Mezheben, Beyrut, 1406/1986.

Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, (Thk. M. Seyyid Kîlânî), Beyrut, 1975.

Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut, Trz.

Thomson, William, “Khârijitism and The Khârijites”, The Macdonald Presentation Volume:A Tribute to Duncan Black Macdonald, Princeton,1933, (ss. 373-389).

Yıldız, Harun, Kendi Kaynakları Işığında Hâricîliğin Doğuşu ve Gelişimi, Araştırma Yay, Ank.2010.

 

DİĞER MAKALELER
İslam Düşünce Tarihinde Hariciler
Eski Çağ Tarihi
Antik Çağ’da Mutfak Kültürü

Solunum, beslenme ve barınmadan oluşan zorunlu ihtiyaçlarımız arasında yalnızca ikincisi bu denli seçici özelliklere tabi tutulmuştur, üçüncüsünün zorunluluk mu yoksa seçim mi olduğu konusu hala tartışmalı olmakla birlikte Neolitik Çağ’dan beri artan oranlarda seçime tabi tutulduğu ortadadır. Paleolitik Çağ’da yaşayan atalarımız protein ihtiyaçlarını başlarda karada ve suda yaşayan küçük boyutlu hayvanları avlayarak karşılıyordu, toplumsal yapıdaki gelişme ve artan nüfus daha büyük boyutlu hayvanların da avlanmasına olanak sağladı. Paleoantropologlar bu işin erkekler tarafından gerçekleştirildiği tezini ortaya atarken kadınların da çevreden toplayabildikleri kadar tahıllar, kök sebzeler, meyveler, fındık-ceviz gibi sert kabuklu yemişlerle menüyü zenginleştirmeye çalıştıklarını söyler. Onların bu faaliyetleri Neolitik Çağ’da tarımın doğuşuna ön ayak olmuş olabilir. Bu süreçte artık insanoğlu her yıl elde ettiği besin maddelerinin en iyi türünü evinin yanındaki tarlaya ekerek daimi besin kaynağına ulaşırken ağıllarına koyduğu et kaynaklarını uysal türler arasından seçmeye dikkat etmiştir. Mağara duvarlarındaki av sahneleri ile yerleşim yerlerinde ele geçen fosilleşmiş yiyecek artıkları tarih öncesi insanının beslenme alışkanlıklarına en açık şekilde tanıklık yapan izlerdir. İnsanoğlu yaklaşık 8 bin yıl boyunca arkasında tek bir satır yazılı iz bırakmadan bu şekilde yaşadı. Mısır ve Mezopotamyalılar yediklerini bir şekilde kayda geçiren ilk uygarlıklar oldular. Onlar hala tahıl temelli beslenip av hayvanları ile protein sağlıyorlardı. Ancak artık tapınaklarda tanrıları adına kestikleri kurbanlar da zengin bir kaynak oluşturdu. Daha sonraki uygarlıklar mutfak kültürleriyle ilgili daha fazla kayıt tutmaya başladılar. M.Ö. I. bin yıla gelindiğinde Anadolu ve batısındaki topraklarda zenginlikle doğru orantılı olarak gelişen bir mutfak kültürü oluşmaya başladı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun