Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

İslam peygamberi Hz. Muhammed'in hayatı ve devlet yönetimi birbiriyle eş anlamlı konuları içermektedir. İslamiyet'in yayılışı ile liderliğini yaptığı topluluğa devlet örgütü içerisinde devlet başkanlığını yaparak onları devlet aygıtı-sistemi içerisinde yönetti. Bu yazıda Hz. Muhammed'in sadece peygamber olmadığı aynı zamanda devlet başkanı olarak Müslümanlar'ın liderliğini yaptığı ve onları insan hakları manzumesi içerisinde yönettiği anlatılıyor. Prof. Dr. Ahmet Ağırakça Beyaz Tarih için yazdığı bu yazıda Kur'an ayetleri ışığında, İslam hukuku ve Medine vesikasını anlatarak Hz. Muhammed'in devlet yönetme modelinin detaylarını anlatıyor.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Vahyin yeryüzüne nüzulünün ve bunu insanlığa tebliğinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.s) : “Benden sonra peygamber yoktur” buyurmuş ve Cenab-ı Allah’ın insanlığı eğitmek ve yönlendirmek üzere peygamberleri aracılığıyla bir emirler manzumesi halinde indirdiği vahyin kesildiğini bildirmiştir.

İslam, sıradan bir sistem, sıradan bir toplum biçimi veya sıradan bir yönetim biçimi değil, İlahi bir sistem ilahi bir yönetim biçimi ve Allah katında geçerli olan tek dindir. İslam, kuru bir akılcılığa dayanan düşünce sistemi de değildir, bir filozofun zihninden ya da herhangi bir zeki kişinin zihin terlemelerinden meydana gelen bir düşünce ürünü de değildir. Bu bir din olduğuna göre onu getirenin de kendinden bir şey katması mümkün olamaz. Cenab-ı Allah, kendi gönderdiği Peygamber’i için insanlara bilgi olsun diye şöyle buyurur: “O kendi heva ve hevesinden bir şey söylemez…kendinden bir şey konuşmaz, O’nun söylediği her şey vahiydir.” (en-Necm, 53/3-4).   

Cenab-ı Allah, Peygamber’in (s.a.s) getirdiği, uyguladığı, yaptığı her şeyin, ibadetiyle, davranışlarıyla, muamelatıyla, insanlarla oturup kalkmasıyla, yönetmesiyle, kumanda etmesiyle, her yönüyle, ağzından çıkan her söz ve zatının her türlü davranışının ilahi olduğunu Kur’an ayetleriyle bildirmektedir. Çünkü Allah O’nu vahiyle yönlendiriyordu. Onun için Resulullah kendinden bir şey söylemezdi. İşte bu çerçevede Rasulullah son peygamber olarak bize bir yönetim biçimi, bunun yanında inanç ve ibadetler manzumesi, insanlar arası ilişkiler, ahlâkî yapı, bir yönetim şekli, bir toplum yapılandırması bıraktı. Bunun için İslam’ın bütün yönleriyle ele alınması halinde Rasulullah (s.a.v)’in muazzam bir sistem getirdiği görülecektir.  

Fakat İslam’ın bütün yönlerini incelemekten çok burada ele alınması gereken konu ise, İslam dininin getirdiği bir yönetim biçiminin olup olmadığıdır. Hz. Peygamberin kişiliğinde böyle bir yönetim var mıydı yok muydu? Yönetim dediğimiz zaman neyi anlıyoruz, önce bunun üzerinde duralım ve Hz. Peygamberin (a.s)’ın kişiliğinde bu yönetim ortaya çıkmış mı çıkmamış mı?  Kur’an-ı Kerim bu konuda ne buyuruyor? Sünnet neyi izah ediyor? Bu konuları ele almak gerekir. Hz. Peygamberin büyüdüğü ortama bakıldığında kabileciliğin çok etkin olduğu, ırkçılığın zirveye tırmandığı, kabile üstünlüğünün var olduğu görülecektir. Hz. Peygamber, cahiliyenin hakim olduğu, her şeyin cehalet ve ilkellik üzerine bina edildiği bir ortamda insanların alışkın olmadıkları bir mesajla gelmişti. Cenabı Allah’ın hikmeti, Allah’ın kitabı cehaletin kol gezdiği, her şeyin cehalet üzerine bina edildiği bir ortamda “Oku, rabbinin adıyla oku, insanı bir kan pıhtısından (bir embriyodan) yaratan rabbinin adıyla oku,  insana bilmediğini öğreten Rabbinin adıyla oku” mesajını getirmişti.

Bu ilahi mesajda okuma var, insanı bir damla sudan yarattığına dair ilmi ve tıbbî bir bilgi var, okumadan sonra insana bilmediğini öğretme var. Bütün bu bilgilere ve genel olarak vahye dayalı diğer her türlü bilgiye baktığımız zaman, bugüne kadar yeryüzünde kurulan bütün medeniyetlerin temelinde buna benzer bilgilerin varlığını ve vahye mazhar olan peygamberlerin öğretilerinin yattığını görüyoruz. Yeryüzünde kurulmuş olan bütün Medeniyetlerin temelinde vahiy ve peygamber öğretileri vardır. İşte bundan dolayı da İslam Medeniyetinin temelinde peygamber öğretisi vardır, vahye dayalı bir medeniyettir. Buna dayanarak tarihte yaşamış bütün medeniyetler devlet başkanlarının ve toplum öncülerinin zihninden veya Filozofların kaleminden çıkmış değildir, dememizde ne kadar haklı olduğumuz gayet açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “oku” mesajıyla geldiğini ve insanları imana çağırdığını, bu davetle etrafında insanların biriktiğini ve küçük bir Müslüman kitlenin oluştuğunu biliyoruz. Bu Müslüman kitle Mekke’de Erkam İbn Ebi’l-Erkam’ın evinde bir araya geliyordu. Bir araya gelen bu mü’minlerin bir başı bir reisi, bir emiri, bir yöneticisi olmalı değil miydi? İşte o gün bu mü’minlerin, sözünü dinledikleri ve onları yöneten bir liderleri vardı.  Hep birlikte yalnız O’nun ağzına bakıyorlar ve O’na en ufak bir itirazda bulunmadan itaat ediyorlardı. Cenab-ı Allah:“Allah’a itaat ediniz, Resule itaat ediniz ve sizden olan yöneticilere de (itaat ediniz)” ayetleriyle bütün mü’minlere emrederek Peygamberine uymalarını ve emrinden çıkmamalarını istemektedir.

İşte bu kitlenin başında o gün bir lider vardı. Her vahiy geldiğinde yeni bir bilgi ile geliyor ve Müslümanları eğitiyordu. Vahyi getiren Hz. Peygamber (s.a.v)  ashabın hem öğretmenleri, hem amirleri, hem yöneticileri, hem de peygamberleri idi. O ashabına bir Peygamber olarak Rabbinden aldığı bilgileri öğretiyordu ama toplum içinde lider olma gibi bir programı veya isteği ve hevesi söz konusu değildi.  Zaten O, bir topluma önder olmak için gelmiş değildi. Hatta O, Müslüman kitlenin başına geçmiş değildi. Ancak Allah O’na bir misyon yükleyerek O’na bir emir verdi: “Kalk ve uyar/kum fe enzir…” kısaca; “Yakın akrabalarından başlayarak herkesi uyarmaya başla” emri Peygamberin yüklendiği misyondu. Bu misyonla hareket eden Rasulullah (s.a.s) etrafında biriken kitleyi ister istemez yönetecekti. İşte yönetim tabii haliyle böyle başladı. Önce “küçük bir kardeş grup” oluştu. Ardından bir cemaat ortaya çıktı. Sonra bu cemaatin ortaya çıkmasıyla ister istemez Mekke şehri Müslümanlar ve müşrikler diye ikiye bölündü. Müşrikleri yöneten bir “Daru’n-nedve” ve Müslümanları yöneten bir peygamber olarak Rasulullah (s.a.s) vardı. Her iki taraf karşılıklı olarak kararlar alıyorlardı. Örneğin Daru’n-nedve, Peygamberi öldürmeye, arkadaşlarına işkence yapmaya karar alırken diğer taraftan Rasulullah da arkadaşlarını toplayıp onlara din öğretiyordu. Ahlâkın güzelliklerini, kızların artık diri diri gömülmemesi gerektiğini, hırsızlık yapmanın haram olduğunu, başkasının aleyhinde bulunmanın yasak, başkasının malını haksızca almanın haram olduğunu, faizin, zinanın, hırsızlığın neden haram olduğunu ve bu davranışların toplumda yaptığı tahribatı öğretiyordu. Medineye hicrette sonra ise durum tamamen değişti. Orada farklı bir toplum ortaya çıktı. Medine toplumu değişik unsurlardan oluşmasına rağmen Medine sözleşmesiyle bütün o farklı gruplar Hz. Peygamber’in yönetimi altında bir araya gelmişti. Artık Medine’de yöneten ve yönetilen kesimler vardı. Hukuk vardı, toprak vardı, siyasi yönetim vardı, ekonomi vardı, alışverişler, anlaşmazlıklar, anlaşmalar, barış, savaş, elçi gönderme, elçi kabul etme ve sair vardı.

Dolayısıyla bütün bunlara baktığımız zaman İslam’ın sınırları belirlenmiş bir toprağı, sürekli inmeye devam eden bir hukuku vardır.  Ayrıca mahkemelerin var olması bu hukukun uygulandığını çok açık bir şekilde bize gösteriyor. Bütün bunlara baktığımızda Medine Vesikasında: “Aranızda bir ihtilaf söz konusu olduğu zaman onu Allah’a ve Rasulüne götürün” deniyor mu? Orada bir hakim var mı? Yargıç var mı? Bunların yürüttüğü bir hukuk var mı? Uygulanan hukuka göre hırsızlık yapana, zina edene, başkalarının malını gasp edene, başkasının malını çalana,  başkasına zulmedene, hanımına haksızlık edene, çocuğunu dövene, çocuğunu emzirmeyen anneye, çoluk çocuğuna bakmayan babaya, hatta devesine ağır yük yükleyene ceza veriliyor muydu? Bunlardan tutun adam öldürmekten, uluslararası hukuka varıncaya kadar her alanda hukuku olan bir yapı var mıydı? evet vardı. Demek ki bütün bu soruların cevabı “evet” şekinde olacaktır.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v) o günün dünya hükümdarlarına ve başta en büyük devletin hükümdarı olan Bizans imparatoru Herakleios’a mektup yazarak elçiler gönderdi, diplomatik ilişkiler kurdu. Uluslar arası ilişkilerle büyük bir yönetime sahip olduğunu kanıtladı. Dünya hükümdarlarının çoğundan cevaplar aldı. Bizans İmparatoru, Mısır Mukavkısı, İran Kisrasını  muhatap alıp elçiler gönderince onlar da Medine’ye ve yöneticisine karşı olumlu -olumsuz belirli bir tepki göstermişlerdi. Kimisi hediyeler gönderdi, kimisi elçiler gönderdi. Mısır hükümdarı, Sava emiri, Habeşistan hükümdarı gibi hükümdarlar olumlu cevaplar verdiler. Bizans imparatoru çok güzel tepkiler verdi.  Aynı şekilde tevhit inancına çok yakın olan Habeşistan hükümdarı Ashama da güzel tepkiler vermişti. Mısır Mukavkıs’ı Rasulullah’a elçi ve hizmetçi gönderiyor, bir Mısır katırı hediye ediyordu. Devlet başkanları arasında hediyeleşme oluyor mektuplaşmalar gerçekleşiyordu. Demek ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bir yönetici olarak elçiler gönderiyor, diplomatik ilişkilere giriyor, anlaşmalar imzalıyor, hukuk uyguluyordu. Bütün bunlara baktığımız zaman bunların hepsi Rasulallah’ın şahsında ortaya çıkmıştı.

Buna göre konuyu özetleyecek olursak Rasulullah’ın Medine’sinin ve yönetimin sınırları belli idi. Yani “toprak” vardı. zira Ubey İbn Ka’b Hz. Peygamber’in emriyle Air dağı ile Harra düzlüğü arasında kazıklar çakıp ülkenin sınırlarını belirlemişti. Bu yapının hukuku vardı, halkı vardı, Müslim, gayr-i Müslim vatandaşları vardı. O halde Medine’deki bu yapı vatandaşları, hukuku, toprağı, ordusu olan bir yapı idi. Dış dünya ile anlaşmalar imzalayan bir yönetim ve bu yönetimin başında Peygamber bir başkan ve komutan vardı. Bu başkan, valileri, hâkimleri, kumandanları, elçileri olan bir yönetici idi. Mülki idare olarak belli bir mülki idaresi, adliye teşkilatı, ordusu, bürokratları, kâtipleri, bugünkü belediyeyi, emniyeti kapsayacak şekilde, emniyet ve belediye yani polis teşkilatıyla belediye teşkilatını içine alan hizbe teşkilatı vardı. Ayrıca Bu yapının Beyt-ül-mal’i, yani devlet hazinesi, maliye teşkilatı, maliye görevlileri vardı.

Bu kadar kurumu olan bir yapıya “devlet” denemeyecek  mi? Bunun dışında bir kurum olduğunu söylemek mümkün müdür. Bütün bu unsurları tekemmül eden bir yapıya bunun dışında bir şey diyebilir misiniz? İşte Hz. Peygamber’ (s.a.s)’in yönetimi yoktu, Hz. Peygamber geldi geçti, bize namazı duayı öğretti, oruç tutturdu, hac yaptırdı bunun dışında başka bir şey yapmadı, denebilir mi? Hayır olay bu kadar kolay değildir. Dünyada büyük bir medeniyet kurmuş bir Peygamber’in ümmeti devletsiz olamaz. Bu iddia cehaletin, haince bir bilgisizliğin söze dökülmüş halidir. “İslam’da devlet yapısı yoktur” diyenler Müslüman iseler, ya cahil ya da haindirler. Müslüman olmayanlara gelince de ya cehaletlerinden veya düşmanlıklarından bu iddiayı ileri sürerler.

Şimdi biz tekrar konumuza dönelim. Yönetim ve yaratma Kur’an-ı Kerim’de nasıl ele alınmıştır bunları görmeye çalışalım: Yaratma ve emir verme. Yönetme Allah’a aittir. Şanı yücedir O alemlerin Rabbidir, her şeyin Rabbi kısaca Aleminin Rabbi olan, gördüğümüz görmediğimiz insanın aklının aldığı almadığı, bilgisi dahilinde olan ve olmayanların tümünün Rabbi olan Allah,  (el-A’râf, 7/54). Diğer taraftan hüküm, en yüce ve en büyük olan Allah’a aittir. Hükmü o koyar, hükmünde kimseyi ortak kılmaz, (el-Kehf, 18/26), Allah’ın indikdikleriyle hükmetmeyenlerin küfür, zulüm ve fıskla tavsif edilmeleri (el-Maide, %/44, 45, 49) acaba neyi anlatmaktadır. Biz devletten bahsettiğimiz zaman ümmet devletinden söz ediyoruz. İslam dinine mensup olan herkesi içine alacak tek bir yönetin altında toplayacak devleti kasediyoruz. Ulus devleti veya Hegelin anlattığı devleti asla kast etmiyoruz. Monarşiyi, Oligarşiyi veya sınıf ayırımını bir türlü yenemeyen oligarşik-demokrasiyi anlatmıyoruz. Hz. Peygamberin dönemindeki kardeşlik hukukuna ve şûrâya dayalı devleti kastediyoruz.

İşte bu devletin bazı özellikleri vardır. Genel anlamıyla bunlara baktığımız zaman bazı ilkeleri görüyoruz. Mesela Hükmü insanlar değil de insanları yaratan koyduğu zaman insanlar rahatlar, çünkü eşitlikler ortaya çıkar, belli bir kitleyi kayıran hükümler değil, sınıflı bir toplum değil,   İnsanlar arasında eşitlik ve adaleti sağlayacak, herkesin hak ve hukukunu koruyacak hükümler ortaya çıkar. Hükümler ve kanunlar ancak insanların tümünü yaratmış ve onlara adalet ve rahmetle bakan Allah tarafından belirlenirse mükemmel olur.  “Hiç kimse onun hükmünde ortak olamaz” bunu bazıları anlayamaz, yani hükmün Allah tarafından konulmasıyla insanlar tarafından konulması arasındaki büyük farkı görebilmek için gerçekten iman etmek lazımdır. Beşerin ortaya koyduğu kanunlar kendi lehlerine olur. Genellikle oligarşilerde ve demokrasilerde belli bir kitleyi kayırmak için kanunlar oluşturuluyor. Ama hükmü Allah koyduğu zaman durum çok farklıdır. Zira Cenabı Allah insanlar arasında ayırım yapmadan hepsini kendi kulları görerek kimseyi kayırmadan bir hukuk belirlemiş ve hükmü kendisinin koyduğunu anlatmıştır: “Hüküm yalnız ve yalnız Allah’ındır” buyuruyor.

Bütün bunların yanında şunu da iyi bilmek gerekiyor ki, İslamî bir yönetim teokratik yönetim değildir. İslami yönetim teokrasi değildir, teokrasi Hıristiyanlıkta vardır, Yahudilikte vardır. Teokrasi bir din adamı sınıfının yönetimi yaptığı bir sisitemdir. Veya bugün ki İsrail’de olduğu gibi dinin hükümlerine göre din adamlarının gözetimi altında sürdürülen bir sistemdir. Vatikan da teokratik bir devlettir. Çünkü papanın yönetimi altında bir devlettir. Ama İslami yönetim asla din adamları sınıfının yönettiği bir yapı değildir. Aynı şekilde İslami yönetim jakoben bir yönetim de değildir, monarji değildir, İslami yönetimde istibdad yoktur, oligarşik bir yapı asla olamaz, İslam saltanat veya krallık değildir, şahlık değildir ve din ile devleti birbirinden ayırmaz.  

Bütün bunların yanında İslam yalnızca bir din ve sadece şekli ibadetlerden ibaret değildir. Bu ibadetlerle birlikte siyasal bir düzendir. Çağdaşlık ve ilerilik adına ortaya çıkan ve ahkâm kesen birilerinin İslâm’ın bu iki yönünü ayrı göstermeye ve iki temel unsuru birbirinden ayırma çabaları olduğu bilinmektedir. Hatta dünyevi çıkar ve ikbal peşinde olan bazı yazar ve çizerlerin de İslam’ın yönetim yanının olmadığını iddia etmeleri onları gülünç duruma düşürmektedir. Kendilerini kurtarmaya çalışırken ve İslam’da bir devlet yönetiminin olduğunu ifade etmekten korktukları için Müslümanları “hegelcilik”le itham ederler ve insanların zihnini bulandırmaya çalışıp ayıp ve kusurlarını bu hegelcilik ithamıyla örtmeye çalışırlar. İşte bütün bunlara baktığımızda İslam ve onun çerçevesinde oluşan bütün düşünce ve hukukun tamamıyla bir bütün olduğunu görüyoruz. İslamî yapı bu birbirinden ayrılmasına çalışılan yanlarının ayrılmazlığı üzerine kurulmuştur.

İslam mücerred bir akaid manzumesi olmadığı gibi salt ahlâkî bir öğreti de değildir, bir kabile dini ise hiç değildir. Kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim ortadadır. Her okuyanın kolaylıkla görebileceği üzere, Kur’an itikada, ibâdâta dair hükümler ihtiva ettiği gibi iktisada, hukuka, muamelâta, uluslararası ilişkilere dair hükümler de ihtiva etmektedir. Çünkü Kur’an’ın insanların kendisine davet ettiği Allah, sadece semavâtın değil, arzın da Hakimi, Müdebbiri, Meliki ve Rabbidir. İslam’ın düşmanları zalim ve münkirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
DİĞER MAKALELER
Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun