Hilafet Teorileri ve Türkler

Hilafet Teorileri ve Türkler

Hz. Muhammed’in vefatıyla başlayan halife seçimine ve halifenin kim olacağına dair tartışmalar İslam’ın ilk dönemlerinde başlayarak uzunca bir dönem Müslümanların gündemi oldu. Dört halifenin ilki Hz. Ebubekir’in halifeliği şiddetli tartışmaların ardından bir tür seçimle belirlenirken, ondan sonra sırasıyla bu makama geçen Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin halife oluşları arasında bazı farklılıklar oldu. Bu durum ise görüldüğü üzere halifenin seçiminde üzerinde mutabık kalınan bir seçim şeklinin olmadığını daha İslam’ın ilk dönemlerinde göstermektedir ki Emeviler döneminde halifeliğin saltanata dönüşmesi bu durumun en önemli örneğidir. Farklı kavimlere ve mezheplere göre esasları şekillenen halifelik, bu ayrımlar nedeniyle Müslümanlar arasında kanlı savaşların çıkmasına neden oldu. Bazen dini bazen ise siyasi bir otorite olarak karşımıza çıkan hilafet, Türkler'de de teorik olarak bir meşruiyet kaynağı olarak şekillendi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam tarihinde Hilafet, Hz. Peygamber’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Halife, Hz. Peygamber'e dünyevi işlerde vekâlet eden, halef, temsilci, onun bıraktığı emaneti muhafaza eden demektir. Devlet başkanlığının bir adı da imamettir. Hz. Ebu Bekir’in halifeliği şiddetli tartışmalardan sonra ve bir tür seçimle gerçekleşti. Ondan sonra sırasıyla bu makama geçen Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin halife oluşları arasında bazı farklılıklar olmuştur. Halifelik görevinin nasıl devam edeceği konusunda ilk ve köklü değişikliği Emeviler gerçekleştirdi. Halifelik artık babadan oğula geçen bir saltanat haline dönüştürüldü. Emevilerin halifeliği İslam âleminde uzun süren tartışmalara neden olmuştur. ‘Ben ilk padişahım’ diyen Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi üzerine bazı sahabeler, “bu bir kayserliktir” diyerek şiddetli tenkit etmişlerdi.1

Emevilerin kavmiyetçi politikaları ve Hz. Ali ve evlatlarına yaptıkları zulümler gittikçe artan bir muhalefetle karşı karşıya kalmalarına sebep oldu. Nihayet Horasan’da Ebu Müslim’in başlatmış olduğu isyanla iktidarı Abbasilere bırakmak zorunda kaldılar (750). Ancak Abbasiler de saltanat şeklinde sürdürmeye devam ettiler. Tek farkla ki Emeviler dini hususlarda lakayt iken Abbasiler, kendilerini dini bir hilafet ve ruhani bir hükümet olarak iddia ederler ve bu nam altında para basarlardı. İslamiyet’in kurumlarıyla belirginleşmesi ve Türklerin ilk Müslüman devletler olarak tarih sahnesine çıkması bu devre rastlar. 

9.yy.ın ortalarından itibaren siyasi otorite, halifelerin elinden çıkarak önce hilafet ordusundaki Türk askerlerin daha sonra Şiî hanedanların ve Selçukluların eline geçti. Türk hâkimiyet anlayışında halifelik, bir meşruiyet kaynağı olmaktan öte anlam taşımaz. İlk Müslüman Türk sultanları, daha önceki ganimet ve yağma akınlarını bundan böyle Bağdat’taki halife adına meşruiyet alameti çeşitli hediye ve unvanlar karşılığı gerçekleştirecektir. Öyle ki Gazneli Mahmud, Hindistan kıtasına yaptığı 17 seferde ele geçirdiği muazzam ganimet yanında değerli madenlerden yapılmış heykel ve ikonları yağmalarken Bağdat’tan “put kıran”  lakabını almıştı. Horasan ve Maveraünnehir’deki kentleri göçebe kâfirlere karşı koruma görevini üstlenen henüz Müslüman olmuş Türkler, son olarak Bağdat’ın Abbasi halifelerinin saltanatlarını Şiî tehditlerden koruma görevini üstlendiler. Türk hükümdarları halifenin manevi otoritesini tahrip etmek istememekle birlikte, kendi hâkimiyet sahaları olan siyasi alana girmelerini de asla hoş görmediler.

Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a geldiğinde Abbasi halifesini, Şiî-Büveyhî hâkimiyetinden kurtarmış ve halifeyi himayesine almıştı. Halife Kaim-Biemrillah, Tuğrul Beyi, Sünnilerin hamisi sıfatıyla yanında hazırlattığı ikinci bir tahta oturttu ve Tuğrul Bey’e Dünya sultanı anlamında Melikü’l-meşrik ve’l-mağrib unvanı verdi. Böylece İslam dünyasının hâkimiyeti resmen devredilmişti. Halife ayrıca Tuğrul Bey’e bir ahitname ile birlikte kasımü emiri’l-Mü’minin (Halifenin ortağı) unvanını vermesi, dini ve dünyevi iktidarın paylaşıldığı şeklinde yorumlanmıştı. Tuğrul’un halefleri, bu yetkiyi kimse ile paylaşmak niyetinde değildi.2 Selçuklular, halifelerin ilk askeri koruyucuları değildi ama bu ilişkiyi düzene sokan ve örgütleyen ilk devlet oldu. 70 yaşlarındaki Tuğrul Bey halifenin isteksizliğine rağmen kızını alırken, bu meşruiyet kaynağı ile arasında bir sıhriyet bağı kurmak istemişti. Melikşah da ikinci kez Bağdat’a geldiğinde kızına sert davranan Halife Muktedi’yi Bağdat’tan kovarak, halifeden olan torunu Cafer’i başa geçirmek istemiş, böylece hilafet ve saltanatı elinde tutmayı hedeflemişti.

Selçuklu tarihçisi Ravendî, bir siyasetname niteliği taşıyan eseri Rahatu’s-Sudur’da “İmamın vazifesi hutbe ve dua ile meşgul olmak… padişahlığı (hakimiyeti) sultanlara bırakmak ve dünyevi saltanatı onların eline bırakmaktır.3 demektedir. Buna göre halife, uygun herhangi birisini veliaht olarak tayin edebilir, kamuoyunun onayı şart değildir, ona itaat lazımdır.

Halife arazisini genişletmeye çalışması II. Tuğrul’u (ö.1134) halifenin cismani hükümetini elinden alması için harekete geçirmişti. Bu olay ile ilgili olarak çağdaş tarihçi Ravendî, Tuğrul’un halka şu mealde nutuklar söylediğini nakleder: “Halife çünkü imamdır, pes ana gerektir kim daim namaz ola ki dinin rüknüdür ve cemi işlerin yekrekidir ve anda takaddümü ve halk ana iktida kıldığı yeter, hakikatte padişahlığı oldur, bu mecazi padişahlığa ol dahletmek bi-manadır, bunu selatine ısmarlamak gerekir”.4 Bu düşünceler, Türk sultanlarının hilafet müessesesine bakış açılarını göstermektedir. Hilafeti sultanlık erki altında birleştirmek, bir nevi laik devlet anlayışı demekti ve bu Selçuklulardan beri süregelmiştir. Hilafetle saltanatı bir sultanda birleştirme düşüncesi yüzyıllar sonra Osmanlılarla hayata geçirilmiştir.

Selçuklu sultanı, İslam yasaları ile doğrudan doğruya düzenlenmeyen idari, askeri ve dini olmayan konularda Halife’nin yasa koyma ve yönetme yetkisinin büyük bir bölümünü eline almıştı. Halife şahsi maiyetini korumaya çalışan dini bir lider görünümündeydi. Selçuklular, İran bürokrasisinin yardımını kullanarak bir Türk-İslam yönetim örgütü kurdular ve bunu geliştirdiler. Halifenin kendisini tanımasına karşılık, İslam dünyasında Sünniliğin savunucusu oldular. Şiîliğin siyasi, askeri ve dini etkisini silecek bir hareketin başına geçtiler. Yönetici kadrolardan alınan Şiîlerin yerine Sünni memurlar atandı. Nizamiye medreseleri kurularak Sünni din kurumu güçlendirildi. Tasavvuf, Sünni İslam’la uzlaştırıldı ve tarikatlar Sünni olarak kabul edilip Şiîlerin halk yığınlarını ele geçirme çabalarına karşı kullanılmak üzere İmparatorluğun her yanına yayıldı. Askerî alanda da Sultan Alparslan’ın ilk önceliği Şiî-Fatımiler üzerine büyük bir harekât düzenlemekti. Ancak Bizans İmparatoru’nun Anadolu seferi Alparslan’ı bu düşüncesini erteletmek zorunda bırakmıştı.      

Müslümanlığın altın devri sayılan Abbasiler zamanında siyasi birlik parçalanmış, halifeler sembolik kavramdan öteye geçememişler, güçlü hâkimiyetlerin elinde oyuncak olmuşlardı. Eserini Abbasilerin çöküş döneminde yazan Maverdî gibi düşünürler halifenin sadece ruhani bir reis değil, İslam âleminin harice karşı savunmaya muktedir cismani bir kudret sahibi olması gerektiğini savunuyordu. Dolayısıyla İslam tarihine ve realiteye bakıldığında ilk dört halifeden sonra artık halifeliğin mevcut bulunmadığı kabul edilebilir.

Maverdî, Kitabu’l-Ahkamu’s-Sultaniye adlı eserinde Sünni kamu hukuku teorisi yaratmış gibidir. Ona göre Kitapta şeriat değil sultanın yani devletin otoritesi yüceltilmektedir. Halifelik, aklen değil vahyen zorunludur. Ve tayinle değil, seçimle olur. Ona göre İmam Kureyşt’en olmalıdır ancak hilafet için gerekli şartları taşımıyorsa Kureyş dışından halife seçilebilir. Ancak halife Peygamber’e halef olmalıdır.5

Bağdat’ta güçlü ve yetenekli bir halife olan Nasır (1180-1225) zamanında Hilafet makamı güçlenmişse de Moğolların önünde kalkan olarak duran Türk gücü dağılınca, tüm İslam dünyasını Moğol tehdidi altında kaldı. Türkiye Selçukluları da Moğol hakimiyetine girdikten sonra Halifeyi koruyacak bir güç kalmamıştı. Sonuçta Hülagu 1258 yılında Bağdat’a girdi ve son Abbasi halifesi Mutasım’ı öldürerek Abbasi halifeliğine son verdi. Moğol tehdidi karşısında kalan Mısır’ın idaresi bu sırada Memluk hanedanına geçmişti.

Memluk sultanı Baybars, Moğol katliamından kaçıp Kahire’ye gelmiş olan Mustansır Billah’ı halife ilan etmiştir. Bu halifelik dini bir lider olmaktan öte gidememişti. Memluklerin elinde bir oyuncak durumunda olan Halifenin fonksiyonu, Memluk sultanlarına ve diğer Müslüman hükümdarlara saltanat menşuru dağıtmaktan öte geçmiyordu.  

Halifelik Anlayışındaki Farklı Görüşlerin Sebepleri

Peygamberimizin bir hadisine göre gerçek hilafet 30 yıldır (İbn Hanbel, Müsned, IV, 273; Tirmizi, Fiten, 48). Buna göre son meşru halife Hz. Hasan’dan sonra (661) bu iş saltanata dönüşecektir. Bu yüzden İslam tarihi, Hz. Hasan’ın 6 aylık hilafeti sayılmazsa, ilk dört halifeyi Hülefa-i Raşidin (Raşid halifeler), Halife-i Güzin, Çihar Yar-i Güzin (dört seçkin halife) vb. deyimlerle sonraki halifelerden ayırmıştır. Üstelik o zamanın şartlarında bir nevi seçim ve şura gibi meşveret ve istişarelerle başa geçmeleri, Şiî ve Haricî kesimler müstesna, onların cumhurun reyi ile (cumhuriyetçi) iktidara geldikleri öne sürülmüştür.   

Hz. Muhammed’in kendisinden sonra bir halife tayin etmeden vefat etmiş olması, kimin halife olacağı tartışmalarını da beraberinde getirdi. Aslında böylece hilafetin saltanata dönüşmesi engellenmiş olmaktaydı. Zira böyle bir toplumda kimsenin saltanat hanedanına ve padişahlık sülalesine tahammülü olamazdı. Kimse de böyle bir iktidarı ele geçirmek için yeltenmek cesaretini gösteremiyordu. Bu durumda geriye, Peygamberden gördükleri üzere ve önemine binaen İslam’da şura (meşveret) gereği insanlar başlarına bir halife seçmeleri kalıyordu. Müslümanların nazarında en doğru hilafet usulü de bu usul olmuştur.    

Peygamberin cenazesi henüz ortada iken Medineli Ensar’dan iki köklü kabile olan Evs ve Hazrec’lerin başkanları, Saide oğulları avlusunda, halkı da toplayarak, halifelik tartışmalarına başlamıştı. İslam ümmeti parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Durumun vahametini kavrayan Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir, durumdan haberdar olur olmaz müzakerelere katıldılar.

Hilafet tartışmaları, İslam toplumundaki ilk ciddi ihtilaf idi. Medine’nin yerlileri olan Ensar, “Peygamberi biz barındırdık, ona biz yardım ettik, halife olmaya biz daha layığız” diyor. Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhacirler ise “Biz daha önce Müslüman olduk halifeliğe biz daha layığız” diyorlardı. Tartışmaların en ateşli bir zamanında Hz. Ebu Bekir’in Peygamber’den naklettiği, “Hilafetin Kureyş’e ait olduğu” hadisine (İbn Hanbel, Müsned, II, 93; Buharî, Ahkam, 2), kavmiyetçiliğin tavan yaptığı bir ortamda, kimse itiraz etmemişti. Neticede Ensar’ın fedakârlığı ihtilafı sona erdirdi. Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde karar kılınıp kendisine biat edilmesiyle büyük bir fitne ateşi alevlenmeden söndürülmüştü. Böylesine hassas bir zaman ve zeminde Kureyş’in en zayıf kabilesinden olan Hz. Ebu Bekir’in insanları suhuletle ikna edip yatıştırması, halifeliğe layık bir kimse olduğunu göstermektedir. Beni Saide meclisinde Hz. Ebu Bekir, Ensar’a halifenin Kureyş’ten olması gerektiğini vurgulamıştı. Ancak bu dini-hukuki bir mecburiyet (nas) değil, siyasi bir zaruretti. O’nun halifelikle ilgili olarak, ‘Araplar bu işi ancak Kureyşli şu topluluğa tanır’ sözü de (Müsned, I, 55; Buharî, Hudud, 86) bunu göstermektedir.

Ne var ki ihtilaf daha sonra yeniden alevlendi ve başka bir şekilde ortaya çıktı. Halife olma hakkı Kureyş'in hepsine mi aittir? Yoksa sadece Hz. Ali evladına mı? Yoksa herhangi bir kabile ayırt etmeksizin bütün Müslümanlara mı aittir. Çünkü bütün Müslümanlar Allah katında eşittir. Bu ihtilaflar sebebiyle Müslümanlar Şiî, Sünni ve bir de ikisi arasında protest bir tavırla ortaya çıkan Haricîler olmak üzere üç ana fırkaya bölünmüş oldu. Hilafet-İmamet konusunda daha başka görüşler varsa da onlar sadece teoride kaldı. 

İlk dört halife, Kuran ve Sünnet üzerine hükümetin kurulup devam etmesi ve bu minval üzere yayılması hususunda gayret sarf etmişlerdi. Halife, şeriatın nazırı ve muhafızı idi. Hâkimiyeti halifenin değil Allah’ındır. Kanun vaz’ı tamamen nasla sabitti. Nassın da iki kaynağı vardı: Kuran ve Sünnet. Zamanla kanun vaz’ında gelişme zarureti hasıl olunca, kıyas ve icma da İslami kaynaklar arsına girdi. Dört halife, kendi hususi meselelerde vermiş oldukları şahsi içtihat hükümleri İslami temel kanun mahiyetine girmemişlerdi. Halifeler her zaman halkın elinin ulaşabileceği bir vaziyetteydiler.

İslam’da yapılacak kanunlar İlahi kanunun hududu dâhilinde olduktan sonra kanun yapmak men edilmiş değildi. Kabiliyet ve ehliyetli kimselerin (ehlü’l-hâl ve’l-akd) vermiş olduğu kararlar ümmet ulemasınca icma (oy birliği-konsensüs) ettikten sonra içtihat hükmü, kanun haline gelir. Mesela Osmanlılar herhangi bir Müslüman hükümetin bir içtihat hükmünü kendisine kanun olarak kabul etmiştir. Osmanlı devleti, Hanefi fıkhını geliştirerek resmi kanun olarak tespit etmişti. Hanefi hukuku, içtihat denilen yaratıcı düşünceye önem vermesi, hükümranlık yetkileri ve devletin hukuki tedbirler almasına izin vermesi, esnek prensipleriyle eskiden beri Türk hükümdarlarının resmi mezhebi olarak belirmiştir. Türklerde din ve devlet, eskiden beri iki kutsal kurumdur. Osmanlılar “din-u devlet” formülüyle farklı iki alanı tek elde toplamıştı. Yönetimde Türk laikliği diyebileceğimiz bu sistemde devlet ile inanç, birbirinden ayrı faaliyet alanı olarak belirlenmişti. Mesela Cumhuriyet Tarihinde her iki alan arasında bir dönem süren kavgaya rağmen, Türkiye’nin varlığının iki temel dayanağı hala din ve devlettir.6

Osmanlılar, devlet yönetiminde şeriatı aşan bir hukuk nizamı geliştirmişti. Buna imkân veren prensip ise örf-i sultani yani, hususi manada hükümdarın sırf kendi iradesine dayanarak şeriatın şümulüne girmeyen sahalarda kanun koyma salahiyetidir. Burada örf, Fatih devri devlet adamı ve tarihçisi Tursun Bey’e göre nizam-ı âlem için akla (kıyas) dayanarak hükümdarın koyduğu nizama denilmiştir.7 İbn Haldun da daha önce bunu “el hilafet veya el-devlet” formülüyle izah etmişti. O, veliaht yoluyla halifenin geçerli olduğunu, bunun ümmetin selamet ve maslahatı için lüzumlu bir yol olduğunu benimsemişti. Şiî-İmamet anlayışının aksine Sünni anlayışta halife ya da devlet başkanlığının hâkimiyet ve meşruiyet sorunu itikadi bir konu değildir; hilafet hukuki ve siyasi bir kurumdur. Sünni Halife, Saklı İmam’ı (Mehdi) temsil etmek gibi mistik-metafizik niteliklere sahip değildir. İbn Teymiyye ve Gazali, Halifenin Kureyşliliği hadisini kabul etmekle birlikte, hilafetin saltanata dönüşmesinin İslam’a aykırı olmadığını savunmuşlar, devletin alanının farklı olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca Hz. Ali’nin nasla halife olduğu savını da reddetmişlerdi.8

Osmanlı sultanı-halifesi, siyaseten mutlak otoriteye sahip ancak ruhani gücü yoktur. Şiîlikte ise İmam aynı zamanda siyasi otoriteyi temsil eder. Sünni siyaset doktrininde ulü’l-emr kavramı, halife, hükümdar, hükümet ve idareciler olarak algılanmış ve siyasi otorite meşrulaştırılmıştır; “Ey iman edenler Peygamber ve sizden olan ulu’l-emre itaat edin” (Nisa;59) ayetini anahtar kavram olarak almıştır. Şiî imamet doktrininde ise ulü’l-emr siyasi otorite değil imamlardır.9

Araplarda Kureyş, Türklerde Oğuz boyu, tarihin yönlendirmelerinde etkili olmuştur. Halifelik konusundaki tartışmalara bakıldığında bunun altında yatan en temel sebep olarak farklı toplumların milli seciyeleri ve siyasi-hakimiyet anlayışındaki farklılıkların yattığı görülecektir. İlk dört halife zamanında henüz İslam toplumu bu kadar çok büyümemiş ve çeşitlenmemişti. Meşru halifeler zamanındaki tartışmaların kaynağında her ne kadar İslam öncesi taassuptan kaynaklanan problemler ve sosyo-ekonomik farklılıklar yatmaktaysa da İran ve Türk toplumu gibi iki büyük dünyanın İslam dairesine girmesiyle işin rengi değişmiş her millet kendi din ve dünya görüşüne uygun bir hilafet anlayışı geliştirmiştir. Bütün Müslümanlar için tek ortak nokta İslam’ı temsil eden halifeliğin bir meşruiyet kaynağı olmasıydı. Ama üç büyük İslam toplumu bunu nasıl ve ne derece siyaset ve dünya görüşüne uyduracak ve bunu da tüm İslam dünyasına kabul ettirecekti:

Araplar bunu Halifenin Kureyşliliği savıyla, İranlılar itikadi bir konu haline getirdikleri imamet doktriniyle, Türkler ise değişmez ilke töreyi, ‘devlet ebed müddet’ formülüyle, İslamileştirerek devletin hâkimiyet alanına müdahale ettirmeden güçlü bir hilafet anlayışı ile gerçekleştirecekti. Türklere göre din, devlet demekti; Sultan da halife. 19. yy.a gelindiğinde bile, ünlü devlet adamı ve âlim Ahmed Cevdet Paşa, hilafet ve saltanatın kesinlikle birbirinden ayrılmaması gerektiğini söylemişti.10   

Halifelik, Müslümanlar arasındaki ilk ihtilaf konusu olmaktan başka meşruiyet arama çabalarıyla ihtilafın konusu dini renge bürünmüştür. Hilafetin Kureyşliliği meselesinin altında yatan saik de budur. Doğal olarak bu savın en büyük destekçileri Araplar olmuştur. Bu yüzden Araplar, Osmanlı hilafetini hiçbir zaman hazmedemediler. Abbasi halifelerinin zayıflaması ve çöküşünden sonra eserlerini yazan Gazali, Maverdî, İbn Haldun ve hatta selefi bir âlim olan İbn Teymiyye dahi Kureyşlilik şartını esnetmişlerdir.

Araplar arasındaki ilk dönem hilafet tartışmaları, Peygamberden önce, Kâbe’nin (Mekke’nin) hâkimiyeti üzerine çıkan aşiret kavgalarının halifelik adı altında tezahüründen başka bir şey değildi. İlk halifenin Kureyşten olması iddiası, peygamberin vefatını takip eden kritik devrede İslam’ın lehine olmuştur. Ancak daha sonra da Araplar sürekli bunu kullanacaktır. ‘İmamlar Kureyştendir’ tartışmalı hadisi yüzünden birçok hükümdar sultan unvanı kullanmasına rağmen halifelik iddiasında bulunmayı ve halife unvanını kullanmayı düşünmediler. Bu devletler hâkimiyetlerinin meşruiyeti için halifelerin teveccühüne mazhar olmaya çalıştılar. Kureyş dışında hilafeti ilk ihraz eden sultan, Kureyşli bir hanedanın kalmadığı bir zamanda, Yavuz Sultan Selim oldu.

İbn Haldun, Kureyşlilik konusunda o zamanın şartlarında bunu zorunlu olduğunu öne sürerken, bunu Araplar arasında hâkim olan asabiyet duygusuyla izah etmişti. Ancak zamanla Kureyş iktidarından eser kalmadığı dolayısıyla Kureyş’in bu konudaki önceliğinin de kalktığını söyler.11 İbn Haldun’un tezi geliştirilerek, bu tartışmalı hadisin halifelik konusunda bütün zamanları kapsayan bir yaptırımı olmaması gerektiğini düşünen âlimler, bunun o zamanın şartlarında varılmış yerinde bir karar olduğunu öne sürerler.12

Hilafet tartışmalarına, toplumun en alt sınıflarından gelerek katılan Haricilere göre halifelik Arap kabilelerinden bir aileye mahsus olmadığı gibi Kureyş’in tekelinde de değildir. Bu hususta bütün Müslümanlar eşittir. Hatta bazı Harici guruplara göre başa halife getirilmesi şart değildi. Hariciler, değişmez sloganları ‘hüküm Allah’ındır’ diyerek adaleti sağladıktan sonra hür, köle her Müslüman’ın halife olabileceğini öne sürmüşlerdi. Hariciler savlarını, Kureyş iktidarının doruk noktada olduğu erken dönemde ortaya koymuşlardı.

Hz. Peygamberin Kureyş’ten olması, Kureyş’in Araplar arasındaki soy ve servetçe üstünlüğü, Kuran’da Kureyş, Kâbe ve Mekke’ye yapılan övgüler dışında Emevi ve Abbasi halifelerinin Kureyşli olması Kureyşlilik savını destekleyen unsurlardır. İlginçtir ki Aşere-i Mübeşşere’de (Cennetle müjdelenen 10 kişi) geçen sahabelerin hepsi Kureyşli (Mekkeli) olup içlerinde hiçbir Medineli sahabe yoktur. Dolayısıyla Arapların ancak Kureyş’e boyun eğecekleri savının sebepleri de ortaya çıkmış oluyor. Ancak Hz. Muhammed’in köle asıllı sahabe olan Zeyd’in oğlu Usame’yi, çok genç yaşta olmasına rağmen Müslüman ordularının başına komutan tayin etmesi, “Başınıza kafası kuru üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile getirilse onu dinleyin ve itaat edin” hadisi ve “üstünlük ancak takva iledir” emri, Kureyşlilik savını çürütmektedir. Kısaca bu, İslam’ın ruhuna da aykırıdır. O halde Kureyşlilik savı siyasi bir maslahattan öte geçmez.

Osmanlı hilafetine karşı Arap eksenli bir tepki olduğu, aslında tepkinin bugün dahi farklı eksen ve söylemler üzerinden devam ettiği görülüyor. Bu tepki, yarım kalmış siyasi bir güç olgusuna işaret etmektedir ki bunun bir de Şiî-İran ayağı var. İslam tarihinin en önemli muhalefet hareketi olan Şia tarafından kurumlaştırılan İmamet teorileri, Abbasiler zamanında ilk eserlerini vermişti. İlk Şiîler Arap olsa da, İmamet teorisini devletlerinin esası haline getiren toplum İran oldu. Onlara göre İmamın Kureyş’ten olması yetmez. Bu iş seçimle ve insanla değil de ancak nasla tayin edilecek kadar önemlidir. İranlılar, hilafet konusunda kesin hükümler, hem nas hem de vasiyet vardır diyerek başından beri Hz. Ali ve evladının (Ehl-i beytin) halife olması gerektiği hususunda sabit fikirli olmuşlardır. İmam, velayetle (veliyyü’l-emr) tayin edilmek suretiyle özel bilgiyle donatılmış, masum, ilahi vahyin bilgisini miras almış (batın ilmi), hem siyasi lider, hem de dini otoriteydi. Dolayısıyla İmamet, Peygamberliğin devamı olan bir kurumdur. Şiî düşünce akımları zamanla gelişerek tam sistemli ifadelerini İmam Cafer Sadık döneminde imamet kavramında buldular.13 Günümüzde dahi İslam dünyasında gerçek anlamda tek teokratik devlet İran’dır.

Müslüman dünyasının önemli bir kesimini oluşturan Hindistan Müslümanlarının Hilafet konusunda görüşlerini, Pakistanlı İslam bilgini Mevdudî’nin ortaya koyduğu tespitler özetler. Hind kıtasında yüzyıllarca süren Türk hâkimiyetinin izlerini taşımalarından olsa gerek, Mevdudî’nin hilafet hakkındaki görüşleri, Osmanlı hilafet anlayışını yansıtır. O’nun Kuran’a dayandırdığı (Nur; 55) görüşüne göre, halife seçmek şarttır ve bunda ölçü emaneti ehline teslim etmektir. Ehlü’l-hal ve’l-akd’in seçtiği halifeye itaat lazımdır. Halife, eleştirilmez değildir, gerekirse azledilebilir.14 Hind Müslümanları, Milli Mücadele yıllarında bile Türk halifesini desteklemişlerdi.

Halifeliğin Osmanlılara Geçmesi

Baybars, Abbasi hilafetini yeniden canlandırmakla tahtının meşruiyetini sağlamış ve Moğollara vurduğu darbeyle İslam dünyası nezdinde itibar kazanmıştı. Mısır’daki halifenin sembolik olmaktan öteye bir hükmü zaten kalmamıştı. Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’da Memluklere son darbeyi vurduğunda Mısır’daki halifelik de sonlanmış oluyordu. Bu arada Mekke şerifinin huzura gelerek tabi olduğunu bildirmesiyle kutsal şehirlerin hadimliği de Osmanlılara geçti. Yavuz Selim’den itibaren Osmanlı sultanları Hadimu’l-Haremeynü’ş-Şerefeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) unvanıyla birlikte Halife olarak da anılmaya başlandılar. Bundan böyle Osmanlı sultanları hilafet yetkilerini sadece pratik olarak değil teorik olarak da uhdesine almış oluyordu. Böylece hilafetle saltanatı birleştiren Yavuz, Hz. Ali’nin uğruna hayatını feda ettiği İslam birliğini (İttihad-ı İslam) sağlamış oluyordu.

Şurasını belirtmeliyiz ki, I.Murad’tan itibaren Osmanlı sultanları zaten kendilerini halife olarak tanımlıyorlardı. İstanbul ve Edirne, Osmanlı tarihlerinde halifelik makamı olarak geçmekteydi. Niğbolu’da Yıldırım’ın büyük bir Haçlı ordusunu bozguna uğratmasından sonra Mısır halifesinin Yıldırım’a sultan unvanıyla birlikte gönderdiği tebrik ve unvanlarda Osmanlıların İslam dünyasının gaza liderliğini kabul etmişti. Gerçek anlamda ilk sultan unvanını Osmanlılarda Yıldırım Bayezid kullanmıştır. Bu zafer, Yıldırım’a İslam dünyasının sivil hükümdarı prestijini kazandırmıştı. Osmanlı’nın hilafet kavramına getirdiği katkı; halifenin yapması gereken işi, gaza ve cihadı üstlenerek İslam’ı savunma ve yayma vazifelerini hayata geçirme yönündeki başarı ve kararlılıktır.

Gaza bir meşruiyet kaynağıydı ve gaza konusunda serhat boylarında Türkçe yazılmış bir yığın eser Osmanlıların bu husustaki önderliğini tartışmasız ortaya koymuştur. Dolayısıyla gerçek anlamda halifeler olan Hulefa-i Raşidin’in İslam’a yapmış olduğu hizmeti Osmanlılar darü’l-harb bölgesinde icra ediyorlardı. Osmanlılar gazayı varlık sebebi olarak görüyorlardı. Bu cümleden olarak Enverî’nin Fatih Sultan Mehmed zamanında tamamlayıp (1465) saraya sunduğu Düsturnâme adlı eserin 3.bölümünde Osmanlılardan bahsederken, Osmanlı hanedanını ana tarafından Oğuz Han’a, baba tarafından Kureyş’e dayandırır.15 Hanedanı hem Oğuzlara hem de Peygambere dayandırma düşüncesiyle Osmanlılar, rakip Türkmen hanedanlara olduğu kadar İslam dünyasındaki halifeliğinin meşruiyetini de sağlamış oluyordu. Tabir yerindeyse Osmanlı sultanları, “gerçek halife benim” diyordu. 

Osmanlı sultanları zaten kendilerini halifenin yapması gerektiği görev ve yetkileri yerine getirdiklerinin bilincinde oldukları için bundan böyle halifeliğin bu yeni yorumunu İslam dünyasında Osmanlı hâkimiyetini yerleştirmek için kullanacaklardı. Osmanlılar yıkılışlarına kadar Hicaz bölgesine özel bir ihtimam göstererek dini merasimlerle düzenlediği Sürre alaylarıyla kutsal şehirlerin iaşe ve hamiliğini hiçbir zaman ihmal etmemişti.

Osmanlıların halifeliği siyasi bir araç olarak yararlanma süreci 18.yy.dan itibaren özellikle Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra başlamış görünüyor. Rusların Osmanlı tebaası Ortodoksların hamiliğine soyunması üzerine Osmanlılar da Kırım’daki Müslümanların savunuculuğunu üstlendiler. Bu, padişahın halife sıfatıyla mümkündü ve Rusya, Sultan’ın hilafetini kabul etmişti. Halifeliği özellikle II. Abdülhamid ciddi bir şekilde kullanmaya çalıştı. Bu sıfatla Sultan, Batı’ya karşı tüm İslam dünyasında cihat ilan edebiliyordu. Sultan, meşruiyetini, İslam dünyasına hilafet üzerinden kabul ettirebileceğinin farkındadır. 1876 Kanun-i esasisi onun hilafetini teyit ve bu sıfatından dolayı onu İslam’ın koruyucusu ilan etmiştir. 1877’de Ruslara karşı kazanılan bir zaferden sonra kabine, Sultana gazi unvanı verecektir.16

Mısır’ı işgali ile Sultanın halifeliği ve hilafet büyük sarsıntı yaşadı. Mekke emirini hilafete geçirmek isteyen İngilizler böylece ellerine aldığı bir halifeyle, II. Abdülhamid’e karşı bir koz olarak kullanmış olacaktı. Osmanlı aleyhtarı propaganda ve neşriyatlar yapılıyor, Arap topraklarında ajanlar cirit atıyordu. I. Dünya Savaşı’na doğru Batılılar, Osmanlıların zafiyetini göstererek Arapların boş yere savaşa sürüldükleri, gasp edildiği dolayısıyla halifeliğin Araplara verilmesi gerektiği, halifenin Kureyşliliği meselesi, Mekke’nin hilafet merkezi olması vb. konuları işleyerek Araplar isyana teşvik ediliyordu. Hindistan’daki sömürgelerinden endişe eden İngilizlerin yardımlarıyla Arabistan’da Şerif Hüseyin ayaklanmış, Vehhabîler siyasi bağımsızlıklarını gerçekleştirmek için harekete geçmişti. II. Abdülhamid, Batılıların bu faaliyetlerine Hicaz demiryolu projesiyle cevap vermeye çalışırken uzak belde Yemen’de diktiği binalarla ‘yıkılmadım ayaktayım’ diyordu.

Sultan Mehmed Reşad, I. Dünya Savaşı’nda halife sıfatıyla tüm Müslüman dünyasına cihad-ı ekber çağrısında bulunduysa da pek bir yankı bulmadı. Zira İngilizler hemen hemen bütün İslam ülkelerini etkisi altına almıştı. Milli Mücadele yıllarında ise Hilafet merkezini işgal altından kurtarmak için M. ,Kemal’e en büyük destek Hindistan Müslümanlarından gelmişti.17 Siyasi otorite karşısında hiçbir yaptırımı kalmayan halifelik 3 Mart 1924 yılında kaldırıldı ve son halife Abdülmecid Efendi sınır dışı edildi. 

Hilafetin kaldırılmasına Türkiye dışında en büyük tepki Hindistan, Uzakdoğu ve Kuzey Afrika Müslüman toplumlarından gelmişti.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Mevdudi, İslam’da Hükümet, çev. Ali Genceli, Hilal Yay., Ankara, s. 634.

2Halil İnalcık, Osm. İmp.da Toplum ve Ekonomi, Eren Yay., İst. 1996, s. 321; M.A.Köymen, Büyük Selçuklu İmp. Tarihi, C.II, Ank. 1954, 419.

3Ravendî, Rahatü’s-Sudur ve Ayetu’s-Sürur, C.I, çev. Ahmet Ateş, TTK Basımevi Ankara 1957, 34.

4Ravendî, Rahatü’s-Sudur, C.I, 134.

5Maverdî, el-Ahkamü’s-Sultaniyyeİslam’da Devlet ve Hilafet Hukuku, trc. A.Şafak, Bedir yay., İst. 2017, s.15.

6Kemal Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din, Timaş Yay., İst. 2008, s. 246.

7Halil İnalcık, Osm. İmp.da Toplum ve Ekonomi, Eren Yay., İst. 1996, 319.

8Gazali, Fedaihu’l-Batıniyye (Batıniliğin İç Yüzü), TDV Yay., Ank. 1993, 110, 121; F.Korkmaz, Gazali’de Devlet, Ankara 1995, 111.

9Taha Akyol, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, Milliyet yay., İst. 1999, 120.

10A. Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, C.I, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1971, 23.

11İbn Haldun, Mukaddime, I, çev. Süleyman Uludağ, dergah yay., İst. 2002, s. 553.

12Msl. Bk. M.S. Hatiboğlu, “Hilafetin Kureyşliliği”, AÜİFD, C.XXIII, 1978, 121.

13Farhad Daftari, İsmaililer, çev. Erdal Toprak, Doruk Yay., Ank.2002, s. 128, 132.

14Mevdudî, İslam’da Hükümet, s. 638. İslam düşünürleri, ehlü’l-ahd ve’l-akd deyimiyle halifeyi seçecek kişilerin şura gibi nitelikli bir zümreden oluşması gerektiğini vurgulamak istemişlerdir. Haricilere bakılırsa bir çoban veya bir köle de halife olabilirdi. Günümüzde dahi demokrasinin en büyük sorunların bir tanesi bir çobanın oyuyla bir âlimin oyunun bir olmasıdır.

15Enverî, Düsturname, ed. M.H.Yinanç, İstanbul 1928, 73.

16Tufan Buzpınar, Hilafet ve Saltanat, II.Abdülhamid Döneminde Halifelik ve Araplar, Alfa Yay., İst. 2016, s. 28.

17M.Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadelede Türkiye’ye Yardımları, Erciyes Ün. Yay., Kayseri 1991,  s. 9.

 

 

DİĞER MAKALELER
Hilafet Teorileri ve Türkler
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun