Savaş İçinde Savaş: İkinci Dünya Savaşı'nın Öteki Yüzü

Savaş İçinde Savaş: İkinci Dünya Savaşı'nın Öteki Yüzü

Savaş esnasında cereyan eden kahramanlık hikayeleri veya savaşa adanmış ömürlerin sunduğu fedakarlık öyküleri sıcak temasın olduğu ve göğüs göğüse yapılan mücadelelerin bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Peki savaşlar sadece meydanlarda askerlerin çarpışması sonucu mu gerçekleşir? Askerler alanlarda silah kuşanıp savaşırken geride kalanlar ne yapar? Bu soruların cevabı bütün savaşlar için önemlidir. Ancak dünya tarihinin en büyük çaplı ölümlerin gerçekleştiği II. Dünya Savaşı için daha bir önemlidir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Savaşlar cephede yaşanmış kahramanlık ve fedakarlık hikayeleri ile akılda kalır. Nesilden nesile aktarılan anlatılar savaşın parçası olanlara duyulan saygının sürekli artmasına yol açar. Ancak unutlan bir şey vardır: cephedeki askerin ayakta kalabilmesi cephe gerisinden aldığı güce bağlıdır. Kısacası, kahramanlık ve fedakarlığın büyük bir kısmı cephenin çok gerilerinde yaşanır. Ancak çoğu ya hiç bilinmez ya da asla söylenmez. Bazen birkaç insanın cesareti bazen ise bir insanın kararlılığı, birçok hayatın kurtarılmasını sağlar. Dikenli tellerin arkasında cefa çeken savaş esirleri ya da sivil halk, istihbarat sağlamak için hayatlarını hiçe sayan saha elemenları ya da analizciler, savaşı kazanmak için müttefiklerini ayakta tutmaya çalışanlar, hayatlarını devam ettirmek için türlü zorluklara göğüs geren toplumlar ve onları oluşturan bireyler... Her birinin hikayesi apayrıdır, hepsini bir araya getirdiğinizde de savaşın öbür yüzünü görürsünüz aslında başka bir savaşla karşılaşırsınız, savaşın içindeki diğer savaşla...

Amerikan Yardımı

“Savaşın ihtiyaçları” karşılanmadıkça cephe hattında ne kahramanlıklar yaşanır, ne fedakarlıklarda bulunulabilinir ne de zafer kazanılabilir. II. Dünya Savaşı’nda Müttefik devletlerin ayakta kalmasının yegane sebebi birlikte mücadele etmeleri ve ortak bir yönetim sergileyebilmeleridir. Bunun için de en önemli unsur ise birbirleriyle yardımlaşmaları daha doğrusu ABD’nin müttefiklerine sonu gelmez bir yardım da bulunmasıdır.

Savaş, Avrupa’da 1 Eylül 1939 günü kendini gösterdi. Her şeyin o gün başladığı sanılmaktadır. Aslında çok daha önce Uzakdoğu’da başlayıp Avrupa’ya yeni sıçramış olan savaş, Aralık 1941’de Pearl Harbor saldırısı ile de küresel bir hal aldı. Devletler; savaşta üstün olmak, savaşı sürdürebilmek ya da en azından ayakta kalabilmek amacıyla biraraya geldiler. Savaşa girenlerin ve savaştan çekilenlerin yarattığı dalgalanmalar nedeniyle ittifaklar bir gitti, bir geldi, sürekli değişti. Ülkeler arası yardımlaşma ise savaşın sonucunun belirlenmesinde önemli rol oynadı. 

Amerikan yardımı, aslında Avrupa’da savaşın patlak vermesinden bile önce başladı. Japonya’ya karşı mücadele eden Çin’e yardım amacıyla Amerika tarafından sağlanan araçlar, parçalar halinde ana tedarik hattı olan Burma Yolu ile 1939 yılının Ocak ayında yoğun bir şekilde taşınmaktaydı.

Avrupa’da savaş başladıktan dört gün sonra Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Roosevelt, “ülkesinin savaşan taraflara silah satışlarında ambargo uygulayacağı”nı açıkladı. Ancak Hitler ile Mussolini, gösterdikleri yayılmacılık politikası ile bu fikrin değişmesine neden oldular. Bir şeyler yapılmazsa Avrupa bu iki diktatör tarafından tamamen yutulacaktı. Zaten 1940 Ekimi geldiğinde ortada onların olmayan bir yer bulmak hayli güçtü. Churchill kırılmayı yaratan kişiydi. Ülkesinin 1941 yılında savaşa devam edebilmesi için ABD’den ekonomik ve mali yardım talebinde bulundu. Roosevelt 29 Aralık 1940’ta, ABD’nin “demokrasinin büyük cephaneliği” olacağını ilan etti. Hazine Bakanlığı’ndan, Başkan’ın Amerikan güvenliğiyle mücadelesini koruyan devletlere savaş malzemeleri satmasına, transferine, takas etmesine, ödünç vermesine veya kiralamasına izin verecek bir yasa tasarısı hazırlanmasını istedi. Bu istek, Amerika Birleşik Devletleri’nin, hangi şartlar altında olursa olsun Mihver Devletlerle savaşan bütün devletlere çok büyük ekonomik yardımlar vermesine olanak sağlayan Ödünç Verme-Kiralama (Lend-Lease) programının kaynağını oluşturdu.

Roosevelt, 1941 yılının Ocak ayında Kongre’ye tasarıyı sundu. Kopan protesto fırtınalarına rağmen 11 Mart günü Kongre tasarıyı onayladı. Churchill bunu “en çıkar gözetmeyen eylem” olarak nitelendirdi. Sovyetler Birliği, Haziran 1941’de savaşa girmesinin ardından bu yardımdan faydalandı.  1943’te ABD, yardım kapsamında 35 ülkeye mal tedarik ediyordu.

İngiltere’ye yapılan Amerikan yardımının büyük bir kısmı; et konservesi, silah, cephane, uçak, askeri araç, ham madde, petrol ve yiyecek şeklinde gönderildi. İngilizlere yapılan Amerikan yardımı beş yıl boyunca 30 milyar dolara ulaştı. 1943’te Alman denizaltılarının tehdidi azalana kadar Atlantik’i kat eden gemilerin kaptanları ve mürettebatları büyük bir cesaret örneği sergilediler. Sayelerinde sadece İngiltere değil Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) de direnmeyi başardı.

Roosevelt, 2 Ağustos 1941’de “SSCB’nin Ödünç Verme-Kiralama programından resmi olarak yararlanamayacağını ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin karşılayabileceği limite kadar kaynaklarını seferber edebileceğini” açıkladı. Churchill daha az ihtiyatlıydı ve Alman-Sovyet savaşı başladığı anda SSCB’ye yardım taahhüt etmişti. Malzemeler tehlikeli bir rota ile Kuzey İskandinavya’dan Murmansk ve Archangel’e gönderildi. İran üzerinden kullanılmaya başlayan yolun güvenliğinin sağlanması için İngiliz-Sovyet birlikleri 17 Eylül 1941’de Tahran’ı işgal ettiler. Oluşturulan başka bir tedarik hattı da Doğu Vladivostok Limanı üzerinden Trans-Sibirya demiryolu bağlantısıydı. Sovyet tarafının, tedarik malzemelerinin yeterlilikleri ya da kaliteleri ile ilgili sonsuz şikâyetleri olmasına rağmen Stalin, şahsi olarak bir gerçeği kabul etti; “yardımlar olmasaydı, SSCB karşılaştığı tehlikeler ile başa çıkamazdı.

Yapılan yardım programına “Ödünç Verme-Kiralama” denilmesi aslında yanlış bir isimlendirmeydi. Yapılan yardımların neredeyse hiçbiri geri iade edilmedi. Karşılıklı olanların ise bir kısmı ödendi. Amerikan yardım programının İngiltere ve SSCB’nin savaş gücünü sürdürme üzerindeki etkisi, nihai Müttefik zaferinin sağlanmasında temel bir öneme sahip oldu.

Cephede Yaşam Mücadelesi: Petrol

Modern savaşın yönlendirilmesinde hiçbir ham madde kaynağı petrol kadar önemli değildi. Mekanize orduların Avrupa’da ve Afrika’da ilerlemesi, bin uçaklık hava filolarının gökyüzüne hâkim olması, donanmaların Pasifik ile Atlantik’te gezinebilmesi ve tedarik konvoylarının hedeflerine ulaşılabilmesi, hep petrole sahip olunduğu takdirde mümkün olabiliyordu. Savaşın başladığı 1939 yılında, ileride Müttefik Kuvvetleri oluşturacak olan devletler dünya petrol üretiminin yüzde 94’lük bölümüne sahiptiler. Almanya ve Japonya ihtiyaç duydukları petrol miktarının ancak yüzde 10 kadarını kendi yerli kaynaklarından karşılayabiliyordu. İtalya ise gereksiniminin sadece yüzde 1’ini üretebiliyordu. Bu durum yayılmak isteyen devletler üzerinde büyük bir baskı yarattı. Çünkü amaçlarına ulaşmaları sadece geniş petrol kaynaklarına hâkim olmakla mümkün olabilirdi.

Almanlar, SSCB ile imzaladıkları 1939 Ticaret Antlaşması sayesinde petrol girdisi sağlamaktaydılar. 1940 yılında İngiliz ve Fransız ordularını Kıta Avrupası’nda yenilgiye uğrattıktan sonra Hitler, Romanya’nın üretim kaynaklarına da ulaşmıştı. Almanya-Romanya arasında imzalanan kredi antlaşması sayesinde Berlin, ulaşabildiği petrol miktarını artırdı. Ancak Ploesti rafineri bölgesi defalarca Müttefikler tarafından vuruldu. Üretime kısa süre sonra devam edilse de Hitler’in güvenli bir petrol arzı sağlayabilmesinin tek yolu, Kafkasya ve Orta Doğu’daki havzaların ele geçirilmesiydi. 1942’de Alman kuvvetleri Kafkasya bölgesinde Maikop, Bakü ve Grozni civarında bulunan Sovyet petrol sahalarını ele geçirmeye çalıştılar. Maikop’a kadar ilerlemeyi başarmışlardı. Ancak yanan petrol kuyuları ile karşılaştılar. Stalin’in “kavrulmuş dünya” olarak adlandırılan geri çekilme stratejisi doğrultusunda, Kafkaslar’daki petrol havzalarının çoğu Almanların eline geçmesin diye ateşe verilmişti.

Japonlar başlangıçta daha şanslıydılar. 1941 yılının Haziran ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol arzına ambargo koyması kararı, Japonların Pasifik adalarını ve Güneydoğu Asya’yı işgal etme sürecini hızlandırdı. Haftalar içinde; Hollanda Doğu Hint Adaları, Borneo ve Burma’nın zengin petrol alanları Japonların elindeydi ve üretim hızla devam ediyordu. Petrolün çoğu, savaş alanındaki donanma ile hava ve kara orduları tarafından kullanıldığından Japon ana karasına çok az miktarı ulaşmaktaydı. Amerikan hava akınları ve denizaltı saldırıları petrol akışını giderek azalttı. Öyle ki Japon ordusu 1945 yazında sadece birkaç haftalık petrole sahipti.

Müttefiklerin bol miktarda petrolü olmasına rağmen, savaş koşulları kendi sorunlarını doğurdu. SSCB’nin  petrol üretimi neredeyse üçte iki oranında azalınca Sovyet hava kuvvetleri, ABD’nin sağladığı yakıtı desteği sayesinde havada kalmya başladı. İngiltere’nin savaşma gücü de petrol ithal edebilmesine dayanıyordu. Almanların denizaltı saldırıları nedeniyle ciddi şekilde sekteye uğrayan bu aktarım, 1943 yılında U-bot etkinliğinin kırılmasıyla, savaş öncesi değerlerinin yüzde 80’ine ulaştı.

Geniş hacimli boru hatlarının döşenmesi ve yeni tesislerin kurulması, Amerikan petrol üretiminde artış sağladı. Petrolün kuzey ve doğu sanayi bölgelerine hızlıca taşınması gerekiyordu. Boru hatlarının döşenmesi amacıyla büyük bir mühendislik programı başlatıldı. Longview (Texas) ile Phoenixville’e (Pennsylvania) arasında günde 300 bin varil petrol aktarabilen, dünyanın en uzun boru hattı inşa edildi. ABD, savaş boyunca Müttefik güçlerin petrol ihtiyacının yüzde 80’ini tek başına sağladı.

Petrol, gücünü savaşın sonunda gösterdi; 1944 Ağustosu’na gelindiğinde Müttefikler Fransa’daki birliklerine Manş Denizi boyunca denizin altından döşedikleri boru hattıyla yaklaşık 780 milyon litre yakıt pompalarken Alman tankları en son “yıldırım savaşı” olan 1944 yılının Aralık ayındaki Bulge (Çıkıntı) Muharebesi’nde yakıtsız kalıyorlardı.

Cephe Gerisinde Yaşam Mücadelesi: Karne ve Tayın

Birinci Dünya Savaşı’ndan alınan en büyük derslerden biri; yeterli kaynak yaratılarak “evdeki” halkın yiyecek tedarikinin sağlanmasıydı. Rus savaş gücünün çökmesinin bir nedeni devrim ise diğer nedeni yerleşim alanlarında yaşanan geniş ölçekli açlıktı. Almanlar da 1917-1918’de yaşadıkları “Şalgam Kışı”ndaki kıtlık nedeniyle savaş güçlerini yitirmişlerdi.

1930’larda tekrar savaş ihtimali gündeme gelince, halkın beslenmesi için karneye bağlama ve dağıtım ile ilgili planları hazırlandı. Bütün bunlara rağmen savaş sırasında yiyecek tedariki bir kez daha ciddi bir sorun olarak gündeme oturdu.

Denizaşırı tedarik kaynaklarıyla olan bağlantısı kesilen Almanya’da karne uygulaması başlatıldı: küçük miktarlarda et, şeker, ekmek, un ve patates. Almanya’da ise tarımsal alandaki işgücünün zaten büyük bir kısmı, özellikle de küçük çiftliklerde, kadınlara dayanmaktaydı. 1944 itibariyle yaklaşık 6 milyon kadın tarımda etkinlik gösteriyordu, bu da çalışan kadın nüfusunun yüzde 38’lik kısmına denk gelmekteydi.

ABD, yiyecek zengini bir ekonomiye sahipti. Bütün tüketicilerin eşit şartlarda yararlanmalarını garanti altına almak için çok az miktarda yiyecek kalemi karneye bağlandığından savaş sırasındaki yaşam şartları yükseldi. Öyle ki bazı Amerikan vatandaşları 1930’lardaki durumlarından daha iyi beslenir hale geldiler. ABD, büyük miktarlarda gıda maddelerini İngiltere’ye ve SSCB’ye ihraç etme başarısı gösterdi.

İngiltere de ise takriben 3 milyon hektarlık çayır arazisi sürülerek buğday, patates ve arpa üretiminin katlanması sağlandı. İnsanlar, küçük arazilerde tarımsal üretime yönlendirildikleri gibi domuz, kümes hayvanları, tavşan yetiştirmeleri için de cesaretlendirilmişlerdir. Karneye bağlama uygulaması bir dizi temel gıda maddesi için gündeme geldi. Bunlar için devreye giren karaborsacılara karşı da ağır cezalar verilerek durum dengelendi. İngiltere’de Kadın Toprak Ordusu kuruldu. 1943 yılının Aralık ayında bu orduya dâhil olanların sayısı 81 bin sınırına dayanmıştı ki İngiliz çiftliklerinde çalışan kadınların sayısının 120 bin civarında olduğu düşünülürse bu oran ciddi bir miktardı.

SSCB’de, yaşanan Alman işgalinin ülkenin “ekmek sepeti” olan Ukrayna’yı yutması nedeniyle tahıl alanları yüzde kırk oranında ve hayvancılık da üçte iki oranında kayba uğradı. Karneye bağlama uygulaması 1941 yılının Temmuz ayında Moskova’da başladı, sonra her yere yayıldı. İş karşılığı yemek veriliyordu, bir nevi değiş-tokuş uygulamasıydı. Yaşlılık, yetersizlik ya da hastalık nedeniyle çalışamayanlara aileleri tarafından yardım ediliyordu. Sovyet yurttaşlarının da patates ve ekmeğe dayanan monoton bir beslenme durumları vardı ancak bazen et ve sosis de devreye giriyordu. Toprak, küçük araziler şeklinde çiftçilere dağıtılarak kendi yiyeceklerini üretmeleri sağlandı. 1944 yılında bu küçük arazilerin sayısı 17 milyona dayanmıştı. Kolektif çiftliklerde çalışan işçilerin yüzde 80’i de kadındı.

Pasifik Savaşı’nın son ayı içinde Japonların ikmal hatları bombardımanlar ile zarar gördüğünden ya da tamamen ellerinden çıktığından kriz yaşamışlardır. Savaşın olağanüstü gelişmeleri nedeniyle 1944 yılında Bengal’de, 1943 ile 1944’de Yunanistan’da ve 1945 yılında (özgürlüğüne bir kaç ay kala) Hollanda’da kıtlık görülmüştü.

Cephenin Gölgesinde Mücadele: İstihbarat, Casus ve Hile

II. Dünya Savaşı her gün binlerce ölümün yaşandığı muharebe alanları ile sınırlı kalmadı. Arka planda casusların, şifrecilerin, şifre kırıcıların ve savaş hilesi tasarımcılarının gölgeler arasındaki savaşları da yer aldı. Binlerce askerin güvenliğini sağladılar, binlercesinin hayatını kurtardılar. Gizli savaşlarının arkasında iki önemli amaç yatmaktaydı. Biri; harekât planları ve askeri güç ile ilgili bilgileri düşmandan saklamak, diğeri ise bu konularda düşman hakkındaki bütün bilgileri en kısa zamanda öğrenmek. Başarı şansını artırmak için de aldatmacalara başvurdular.

Gizli savaşın en göz alıcı yönü casusluktu ama birçok yönden en az başarılı olanıydı. İngiltere’de J.C. Masterman yönetiminde “XX” Komitesi adıyla Mihver ajanlarını ülkelerine karşı hareket etmeye sevk eden bir teşkilat oluşturuldu. Düşman ülkelerde harekât düzenleyen casusların büyük bir kısmı yakalandı, içlerinden birçoğu çift taraflı ajanlara dönüştürüldü. Yanlış bilgilendirme mesajlarının, henüz ajanlarının yakalandığından haberi olmayan Alman karşı istihbarat teşkilatı Abwehr’e ulaştırılması sağlandı. Bir süre sonra III. Reich’ın işgali altındaki Avrupa topraklarında görev yapan İngiliz ajanlarının hepsi; yakalanmış ve dönüştürülmüş “eski” Alman casuslarıydı. Ancak savaş boyunca en başarılı casuslar SSCB’nin adamlarıydı. Fakat düşmanları kadar dostlarına karşı da casusluk eylemlerinde bulundular. Göring’in Berlin’deki Hava Bakanlığı’na sızmış olan “Komünist Kızıl Orkestra” adındaki casus çemberi, 1942 yılında ortaya çıkarılıncaya kadar bilgi aktarımına devam etmişti. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Rus casusları ise tespit edilmeden yıllarca görev yaptılar. Alger Hiss, Amerikan yönetiminde çalışan en üst rütbeli Sovyet ajanıydı. “Cambridge Beşlisi” olarak adlandırılan Rus ajanları, İngiliz istihbaratının kalbi olan teşkilatlarda çalıştılar. Anthony Blunt, Guy Burgess, Donald MacLean ve Kim Philby aralıklarla tespit edildiler. Beşinci adam olan John Cairncross ancak 1990’da ortaya çıkarıldı. Rus istihbaratında “Muhteşem Beşli” olarak anılan bu grubun elemanları için Rusya’da hatıra olarak özel posta pulu bile basıldı. Pasifik Savaşı sırasında Müttefikler çok az ajan kullandılar ama Japonların kurduğu Hawaii’deki casus ağı, Birleşik Devletler hakkındaki bilgileri Pearl Harbor baskınından önce hatta baskından sonra casus ağı kırılana kadar Tokyo’ya iletmeye devam etti. Önemli işlere imza atmalarına rağmen casusluk riskli ve güvenilmez bir bilgi kaynağıydı. Bilginin doğrudan kaynağına ulaşmak gerekiyordu.

Gizli savaşın ikinci ayağı savaş boyunca kendilerinin ve düşmanın şifreleri ile kodları üzerinde çalışanların etkinlikleriydi. Almanlar, Enigma makinesi sayesinde kullandıkları kodların kırılamaz olduğunu düşünüyorlardı. Ancak 1940’da ilk kez okunmaya başlanmıştı. Önceleri bölük pörçük yapılabilen okumalar, savaşın sonuna doğru hızlıca yapılabilen günlük rutin okumalara dönüşmüştü. Bir başka deyişle İngilizlerin taktığı adla, ULTRA trafiği sırasında gözden kaçan hiçbir şey kalmamıştı. Almanlara kodlarının kırıldığını anlamamaları için hiçbir ipucu verilmemesi de başlı başına bir harekâttı. Ancak bu konuda fazla zorlanılmadı çünkü Almanların Enigma’nın kırılmaz olduğuna güvenleri öylesine yüksekti ki Müttefiklerin bilgileri başka kaynaklardan elde ettiklerini düşündüler. Pasifik’te de durum farklı değildi. İngilizler ve Amerikalılar, Japonların her türlü mesajlarını okuyabiliyorlardı. Diplomatik mesaj trafiği MOR ya da SİHİR olarak, askeri trafik ise ULTRA olarak adlandırılmıştı. Kodların ve şifrelerin kırılması, Pearl Harbor’dan sonra paha biçilmez istihbaratlar sağlanarak Japonların atacağı her adımın bilinmesine, en azından tahmin edilmesine olanak tanımıştı. Bir diğer önemli nokta da Pasifik’te verilen savaş sırasında Amerikan ordusunun karşı tarafa bilgi aktarımının engellenmesi için kullandığı özel personelin başarılarıydı: Şifreli Konuşanlar. II. Dünya Savaşı sırasında beş yüz Navajo yerlisi, anadillerini kullanarak oluşturdukları kodlama sistemi ile mesaj alışverişini gerçekleştiren gruplar kurmuşlardı. Hizmetleri sayesinde, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ön hat harekâtlarındaki iletişimin şifrelenme hızı artmıştı.

Gizli savaşın üçüncü ayağı savaş hileleridir. Çok önemliydiler çünkü bütün bir harekâtın, muharebenin, seferin gidişatını etkileyebilmekteydiler. SSCB’nin, 1942 Kasım ayındaki Uranus Harekâtı ve 1944 yazındaki Bagration Harekâtı öncesindeki aldatmacaları Mihver kuvvetlerinin hiç de hazır olmadıkları bir muharebe içine çekilerek Kızıl Ordu’nun hızlı zaferler kazanmasını sağlamıştı. Hilelerin en ünlüsü, gizli savaşın bütün unsurlarının kullanılması sonucu ortaya çıkan Normandiya Çıkarması öncesindekiydi. “Fortitude Harekâtı” kapsamında İngiltere’nin güneydoğusunda, komutanlığına General Patton’ın “sözde atandığı”, bütünüyle eksiksiz “hayali” bir ordu grubu kuruldu. Sahte kamplarda şişme (balon) tanklar, kukla uçaklar, sürekli kalabalık görünmeyi sağlayan birçok bina içerisindeki üniformalı mankenler. Her şey düşünülmüştü. Yayınlanmış olan sahte bir muharebe emrinin de çift taraflı ajanlar vasıtasıyla Berlin’e ulaştırılması sağlandı. Öyle gerçekçi bir savaş hilesi başarılmıştı ki, Normandiya Çıkarması sırasında karaya ayak basan işgalcileri geri püskürtmesi gerekirken bile Hitler, ihtiyaç duyduğu kuvvetleri “gerçek” çıkarmayı engellemek için Pas-de-Calais’de bekletmişti. Almanlar da Müttefiklere karşı en kapsamlı şaşırtma ve kafa karıştırmayı Bulge Muharebesi sırasındaki etkinlikleri ile başardılar. Greif (Griffin/Kızıl Akbaba) Harekâtı, Waffen-SS komutanı Otto Skorzeny tarafından yönetilen özel bir harekâttı. Amacı, Ardenler bölgesinden saldırıya geçen Alman kuvvetlerinin ilerlemesini kolaylaştırmaktı. Amerikan ordusu üniformaları giyen ve mükemmel İngilizce konuşan Alman özel kuvvet askerleri; kavşak noktalarından trafiği yanlış yönlendirerek, ele geçirdikleri Müttefik araçlarını yanlış yerlere mevzilendirerek ya da Amerikan posta erleri gibi davranıp karargâhtan haber getiriyor gibi yaparak Müttefik hatlarının gerisinde kargaşa yarattılar.

Cepheden Dikenli Tellerin Gerisine: Savaş Esirleri

İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca erkek ve kadın seferberlikler sonucu mücadeleye katıldılar. Bunların önemli bir kısmı da savaş esiri oldular. Savaşan güçlerin yaklaşımlarına göre bu esirlerin hayatta kalma oranları farklılık gösterdi. Cenevre Konvansiyonu’nun esaslarına rağmen, ki çoğunlukla hep göz ardı edildi, birçok savaş esiri kendilerini ele geçirmiş devletlerin savaş etkinliklerinin artırılması için iş gücü olarak kullanıldılar. Bunların önüne geçmek amacıyla esir kampları Kızıl Haç tarafından ziyaret edildi. Tabii ki ziyaretin günü ve saati belli olduğundan kamplar her zaman olduklarından çok daha iyi görünüyor, esirlerin üstü başı daha terli toplu oluyor ve yemek hizmeti daha iyi veriliyordu.

Batı Cephesi’ndeki savaş esirleri için kamplarda, normal zamanlarda olanlar kadar olmasa da, spor ve eğlence etkinliklerine izin veriliyor, esirlerin kamp gazetesi ile dergi yayınlamalarına yasaklama getirilmiyordu. Bütün bunlara rağmen her savaş esirinin kafasında “kaçmak” fikri varlığını hiç kaybetmedi. Çoğu esir, en kısa zamanda cepheye arkadaşlarının yanına dönmek arzusundaydı. Mihver kuvvetlerin savaş esirleri Amerika, İngiltere ve Kanada’ya götürüldükleri için kaçmak onlar için anlamsızdı. Diğer tarafta Müttefik esirler, Alman kamplarından kaçmak için sürekli olarak çaba sarf ettiler. Savaş sırasında tahminen 35 bini kaçıp yakalanmamayı başardı. İngiltere’deki Mihver esirleri, inşa projelerinde ve tarımsal üretimde istihdam edildiler. 1940 yılında Oldham (Lancashire) bölgesindeki Glen Mill Esir Kampı’nda sebze bahçeleri ve bostanlarda çalıştırılmaya başlayan Alman esirleri, savaşın sonlarına doğru neredeyse uzman hale gelmişlerdi. 1947-1948 yıllarında ülkelerine geri gönderilmeleri gündeme geldiğinde İngiltere’de yoğun bir protesto dalgası yaşandı çünkü istihdam edilmiş olan bu esirler, İngiliz ekonomisinin kendini toparlamasına ciddi katkı sağlamaktaydılar.

Doğu Cephesi’nde ise esirlerin durumu daha kötüydü çünkü ne SSCB ne de Almanya ele geçirdikleri esir nüfusunun kalabalığına karşı hazırlıklı değildiler. Kızıl Ordu esirleri, 1941 yaz ve sonbaharında derme çatma barakalardan oluşan kamplara yerleştirildiler. Tifüs adeta alışıldık bir hastalık olarak algılanmaya başladı. Gıdasızlık, barınma yerlerinin eksikliği ve sağlık koşullarının yetersizliği savaş esirlerini kırdı geçirdi. Almanya’daki işçi sıkıntısına çözüm yaratmak amacıyla Hitler, temel olarak askeri bina projelerinde ve tarımda çalıştırılmak üzere Sovyet mahkûmlarının batıya nakledilmesini istedi. Alman-Sovyet savaşının ilk günlerinde Kızıl Ordu tarafından sadece az sayıda Alman ele geçirildi. Stalingrad çatışmalarından itibaren, giderek daha çok Alman savaş esiri alındı. Bazıları kamplara götürülürken yolda hayatını kaybetti, bazıları ise ele geçirildiği yerde öldürüldü.

Pasifik’teki Japonların elindeki esirler de çalışmaya zorlandılar. Ancak şartlar çok kötüydü ve vahşice cezalandırılmaktaydılar. Japonların tavırlarının diğer devletlerden daha sert olmasının bir tek nedeni vardı: Teslim olmayı onursuzluk sayan Japonlar, savaş esirlerini hor görüyorlardı. Binlerce Müttefik askeri Japon esareti altında cinayet, açlık ve hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Bataan’daki yaklaşık 75 bin savaş esiri, yaklaşık yüz kilometre uzaktaki esir kamplarına zorla yürütüldüler. Bu olay tarihe “Bataan Ölüm Yürüyüşü” olarak geçti. Japonların gözünde Çinli esirlerin ise ayrı bir yeri vardı. Onlardan öldüresiye nefret ediyorlardı. Zaten çoğu Çinli asker esir alındıktan hemen sonra öldürüldü. Bazıları yeni silah ve mermi denemelerinde canlı hedef olarak kullanıldı. Vücutlarındaki izler, bilimsel raporlara konu olarak Japon silah sanayisinin gelişimine katkı sağladı. Bazıları ise biraz daha şanslıydı: Askere alınarak Japon yerel milisleri yanında savaşmaya zorlandılar.

Birçok savaş esirinin çilesi savaş bittikten, silahlar sustuktan sonra da devam etti. Ele geçirilen Alman esirlerinin nerede konuşlandırılacağı ve nasıl besleneceği konusunda hiçbir hazırlığı olmayan Batılı Müttefiklerin esir kamplarında birçok Alman askeri, savaşın sonunu görecek kadar şanslı olmalarına rağmen hayatlarını kaybettiler. Savaştan sonra Rusların elindeki Alman savaş esirleri, Sovyetler Birliği’nin yıkılan kentlerini ve altyapısını yeniden inşa etmeye zorlandılar. Sağ kalan esirler de Almanya’ya yavaş yavaş geri gönderildiler. Sovyetlerin yeniden yapılandırılmasında kullanılan bu esirler, 1948 itibaren serbest bırakıldı ve son esir Almanya’ya 1956 yılında dönebildi. İtalya savaş sırasında taraf değiştirmesine ve artık Müttefik devletlerden biri olmasına rağmen pek çok İtalyan askeri savaş esiri olarak kalmaya ve savaş bittikten sonra bir süre daha Müttefikler için çalışmaya devam etti. Esaretten kurtarılan Kızıl Ordu savaş esirleri ise SSCB’ne geri döndüklerinde, 1943 yılında kurulmuş karşı casusluk teşkilatı SMERSH tarafından sıkı bir şekilde sorgulandılar. Birçoğu faşizm tarafından etki altına alındıklarından korkulduğu için çalışma kamplarına gönderildiler. Savaş esirlerinin tek bir ortak noktası vardı: Kurtarılıp eve döndüklerinde hepsi karmaşık duygular içerisindeydi çünkü yaşanan yenilginin ya da elde edilen zaferin parçası olamamışlardı.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
İlkin Başar ÖZAL

Kaynakça

Alexander Werth, Russia at War, Dutton, New York 1964

Ewen Montagu, The Man Who Never Was, Lippincott, Philadelphia 1954

Gregor Dallas, 1945: The War That Never Ended, Yale University Press, New Haven & London 2005

Ilia Ehrenburg, The War: 1941-1945, Macgibbon & Kee, London 1964

Paul Fussell, Wartime, Oxford University Press, New York 1989

Ralph Bennett, Ultra in the West, Hutchinson, London 1979

Robert J.C. Butow, Japan’s Decision to Surrender, Stanford University Press, Stanford 1954

Ronald Lewin, The American Magic, Farrar Straus Giroux, New York 1982

Stanley L. Falk, The Bataan Death March, Norton, New York 1962

Stuart M. Hanmall, POW Alliance, Borden Hall Press, New York 2011

Violet Bonham Carter, Winston Churchill: An Intimate Portrait, Harcourt, Brace & World, New York 1965,

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun