İkinci Dünya Savaşı'na Giden Yol

İkinci Dünya Savaşı'na Giden Yol

Dünyayı yıkıma uğratan ve sonuçları itibariyle kurulu bütün dengeleri alt üst eden Birinci Dünya Savaşı bitmiş gibi görünse de savaş sonu yapılan antlaşmalarda kazanan ve kaybeden devletlerin durumları oldukça muğlak durumdaydı. Savaşı kazanan Paris şehrinin savaşı kaybeden Berlin’den belirgin bir farklı yoktu. İtilaf Devletleri tarafından savaşın baş hısımı olarak görülen Almanlar’dan ise yapılan antlaşmalar yoluyla adeta intikam alınıyor, ciddi yaptırımlarda bulunuluyordu. Diğer kaybedenlerle yapılan antlaşmalar da savaş henüz bitmişken dünyayı yeni bir karışıklığa gebe bırakmıştı. Ve beklenen oldu, Birinci Dünya Savaşı’nın uzantısı olan birçok sorun İkinci Dünya Savaşı’na giden yolun taşlarını döşedi. Sosyalizm ve faşizm gibi dünyaya yayılan zıt ideolojilerin büyümesi ise bu süreci tetikledi.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Küresel bir çatışmanın kökenini anlama açısından en çok incelenen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı’dır. Böyle bir olayın nedenlerini anlamak, 20. yüzyılda bölgesel ve küresel siyasi iklimin nasıl geliştiğini ve 21.yüzyılda nasıl değişebileceğini daha fazla kavramamızı sağlayacaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem ile İkinci Dünya Savaşı sürecini ve iki savaş arasındaki bağlantıları analiz etmek, özellikle Soğuk Savaş’ın kökenlerini ve gelecekteki olası çatışmaların nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için çok önemlidir. Churchill, 1914-1945 sürecini bir bütün olarak kabul ederek “İkinci Otuz Yıl Savaşları” tanımlamasını yapmıştır. Aslında bu süreç “Yedi Yıl Savaşlarının uzun versiyonu” olarak anılmayı hak etmektedir. Çünkü 1618-1648 yılları arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları ağırlıklı olarak din eksenli bir çatışma sürecidir ve nedenleri de buna dayanmaktadır. Küresel bir çatışmanın doğduğu yoğun ve karmaşık ortam, İkinci Dünya Savaşı için-aynı 1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşları için olduğu gibi-belirli “tek” bir nedeni ortaya koymayı imkansız kılmaktadır.

Sözde Barış Antlaşmaları

Öncelikli nedenlerden biri “bütün savaşları sona erdirecek savaş” olarak adlandırılan Birinci Dünya Savaşı’nın “barışı katleden barışlar” ile sona ermesiydi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan zafer ile çıkanlar sürekli bir barış sağlayacak konferansın Paris’te toplanmasını kararlaştırmışlardı. Bu konferansa İttifak Devletleri’ne karşı savaşmış ya da onlara savaş ilan etmiş olan devletler çağırılmıştı ancak 5 büyük devlet yetkiyi kendi ellerinde toplamışlardı: ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya. Bu devletlerin başbakan ve dışişleri bakanlarından oluşan “Onlar Konseyi”, en yetkili kurul sayılmıştı. Ancak kimi sorunlarda Japonya’nın dışında öteki devletlerin katıldığı bir Dörtler Konseyi’nin öngörülmesi ve baş gösteren bazı anlaşmazlıklarda İtalya’nın tepkilerinin göz ardı edilmesi üzerine bu iki devlet konferansa olan güvenlerini yitirip pasif tavır takındılar. Böylece de Üç Büyükler denen güç odağını oluşturan ABD Başkanı Wilson, İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransa Başbakanı Clemenceau dünya barışı adına kararlar almaktan çekinmediler.

Saint Germain Antlaşması ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu paramparça edildi. Yerini etnik yapıların yaşadığı sorunları göz ardı ederek kurulmuş yapay devletler aldı. Bulgaristan etkisizleştirildi. Osmanlı Devleti’nin toprakları işgal bölgelerine ayrıldı. Dengesiz antlaşma maddelerine ilk tepkiyi gösteren Türkler oldu. Mustafa Kemal Atatürk tarafından yürütülen Türk Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasının ardından Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. İmzalanan Lozan Antlaşması ile yeni devlet sorunlarının büyük bir kısmını çözdü. Ancak herkes bu kadar şanslı değildi.

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması sorunları çözmeye çalışırken, daha ağır sorunlar yarattı ve daha sonraları Hitler tarafından kullanılacak fırsatlar doğurdu. Antlaşma, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu kabul edilen Almanların güçlerini sınırlayarak yeni bir savaşa engellemeyi hedeflemekteydi. Savaşın korkularından irkilen galip devletler günah keçisi seçtikleri Almanya’yı cezalandırıyorlardı. Ancak antlaşma inanılmaz dengesizdi. Düşüncelerin geri tepmesine yol açacaktı. Almanya’nın savaş suçunu üstlenmesine neden oldu. Askeri açıdan kısıtlamalar ve toprak kayıplarını gündeme getirmekteydi. Almanya’ya öyle bir savaş tazminatı yüklendi ki, normal şartlarda son taksiti ancak 1980 yılında ödenecekti.  1871 yılında kurulmuş olan imparatorluk yerini cılız bir demokrasiye dayanan zorlama bir cumhuriyete bıraktı. Alman toplumu dünya çapında zayıf bir ulus olarak tanımlanmaya başlandı. Bütün bunlar Almanlar üzerinde psikolojik bir yük yarattı. Bir kere Alman ordusu teslim olduğunda Belçika’nın tamamını işgal altında tutmaktaydı ve Fransa’nın ortalarına kadar kontrol elindeydi. Alman halkına da savaşın son anına kadar her şeyin yolunda olduğu şeklinde bilgi verilmişti. Versay Antlaşması, gururu kırık bir Alman ordusu ile onuru zedelenmiş bir Alman ulusu ortaya çıkarmanın dışında hiçbir işe yaramadı. Hitler ve Nazi sistemi Almanlardaki bu durumdan faydalanmayı çok iyi bildi.

Demokrasilerin Zayıflığı

Paris Barış Konferansı ve imzalanan antlaşmalar geride ezilmiş bir Almanya, beklediğini bulamamış bir İtalya ve Batı Dünyası tarafından dışlanmış bir Japonya bıraktı. Ama sorun sadece bu da değildi. Batılı demokrasiler, ABD dışında, Birinci Dünya Savaşı tarafından tüketildi.

Versay Antlaşması’nın 1919’da imzalanmasını takiben, Batılı demokrasilerin temel amacı savaştan barış zamanına geçiş yapmaktı. Bu yaklaşım, mühimmat endüstrilerini askeri olmayan malların üretimine dönüştürmek anlamına geliyordu. Doğal olarak da askerler kışlalardan alınıp fabrikalara yerleştirilecekti. İngiltere ve Fransa için savaştan barışa geçiş çok daha zor oldu. Her iki ekonomi de dört yıldan fazla bir süredir savaşıyordu. Fransa’nın nitelikli insan gücü yavaş yavaş azaldı. Ülkenin özellikle de sanayisinin var olduğu kuzeyinin önemli bir kısmı yerle bir oldu. Fransa’da sanayi ilişkileri kötüleşti, işçiler işlerini ve ücretlerini korumak için çabalarken grev eylemi yaygınlaştı. İngiltere, Fransa’nın fiziksel tahribatına maruz kalmamıştı, ancak savaşın bitmesiyle eşit derecede tükenmişti. Hükümetin hayali, “kahramanlar için uygun bir arazi” yaratmaktı. Kısa bir süre için ekonomik bir patlama oldu, ama uzun sürmedi. Denizaşırı müşteriler kaybedilmişti. Yüksek faiz oranları yeni iş girişimlerini engelledi. Sonuçta işsizlikte büyük bir artış oldu. Savaş sonrası yeniden yapılanma harcamaları da mecburen büyük ölçüde azaltılmalıydı. Avrupa demokrasilerinde siyasal çalkantılar ve toplumsal uzlaşı bir türlü istenilen düzeyde sağlanamadı. Aslında durumun özeti şuydu: “İşlerinin bu olması” ile “bu işi yapacaklar” birbirinden çok farklı iki şeydi ama nihayetinde yapılması gereken bir şeyi kimse yapmadığı için herkes sızlanıp duruyordu. Sonuçta demokrasilere duyulan güven azalmaya başladı, yaşanan küresel boyuttaki büyük bir ekonomik çöküş de bütün bunlara tuz biber ekti.

Büyük Buhran

ABD için savaştan barış zamanına geçiş süreci İngiltere ve Fransa’dan daha kolaydı. Çatışmaya geç girmişti. Savaş endüstrisini doğru yönlendirmişti. Avrupalı müttefiklerine verilen kredilerle, ABD ekonomisi savaş öncesinden daha güçlü hale gelmişti. Birkaç denizaşırı mülkiyeti de vardı, bu yüzden silahlı kuvvetlerini en aza indirgeyebilirdi. Üstelik savaştan kısa süre sonra kendini adeta Avrupa siyasetinden uzaklaştırdı. Amerikalılar bu rahatlıkla, hızlı büyümeyi ve sürekli genişleyen ekonomiyi yansıtan, borsada artan sayılarda kumar oynamaya başladı. Sonucu henüz bilmediklerinden herkes mutluydu.

Ekim 1929’da ABD borsa balonu nihayet patladığında on binlerce Amerikalı bir gecede iflas etti. Bankalar çöktü. Ülke derin durgunluğa girdi. Bunun şok dalgaları dünyaya yayıldı ve ertesi yıl fakir Avrupa ekonomilerini hızla vurdu. Franklin D. Roosevelt, 1933’te ABD başkanı olarak ilk dönemine başladığında ülkeyi kurtarmak için Yeni Dağılım/Uzlaşı adı altında bir model sundu. Kötü şartlar giderek düzelme eğilimine girdi. 1930’ların ortasına gelindiğinde, İngiltere ve Fransa ekonomileri de yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Ancak bu kez de kendilerini silahlanmak zorunda buldular. Bazı ülkelerde demokrasinin zayıflığı ve ekonomik kargaşadan faydalananlar 1920’lerin başından itibaren yavaş yavaş iktidarı ele geçirmişlerdi. Ortaya koydukları ideolojiler de hatırı sayılır derece de tehditkardı.  

Yükselen İdeolojiler

Ekim 1917 Rus Devrimi tarafından teşvik edilen komünizmin Avrupa’daki yükselişi, aşırı sağ kanat hareketlerinin yaratılmasını tetikledi. Zayıf merkezi hükümetlerin varlığı ve genel iç hoşnutsuzluk da bu kutuplaşmayı teşvik etti. İtalya’da faşizm ve Almanya’da Nazizm bu ortamda doğdular, Uzakdoğu’da ise Japon aşırı milliyetçiliği gelişti.

Ardışık etkisiz hükümetler İtalya’da başarılı olamayınca 1920’deki siyasi huzursuzluk giderek yükseldi. Benito Mussolini, I. Dünya Savaşı’nda savaşmış eski bir gazeteci ve öğretmendi. İtalyan Sosyalist hükümeti onu hayal kırıklığına uğratınca sağ harekete yöneldi. Milliyetçi Fascio di Combattimento’yu kurdu. 1919 seçimlerinde çok az oy alan Mussolini kendisini destekleyen Kara Gömlekliler ile giderek güçlendi. Nihayetinde başbakan olarak atandıktan sonra Mussolini, meclisten temel reformları yürütmek için bir yıl için tam yetki aldı. Faşistler, kurulan koalisyon hükümetinde azınlık olmalarına rağmen kilit bakanlıkları devralmışlardı. Mussolini bu sayede 1925 Noel arifesinde geçen bir yasa ile parlamentoya karşı olan sorumluluktan kurtuldu. Artık “İl Duce” (Lider) olarak tanınıyordu. Üç yıl sonra Faşistler dışındaki tüm siyasi partiler yasaklandı. Sıra İtalya’yı büyütmeye gelmişti.

Almanya örneğinde Nazilerin iktidara gelmesi biraz daha uzun sürdü. Mussolini gibi, Adolf Hitler de savaşta mücadele etmiş bir askerdi. Almanya’da yaygınlaşmaya başlayan “sırtından bıçaklanma” anlayışından etkilenmişti. Alman ordusu ve halkı; liberaller, Yahudiler ve komünistler tarafından ihanete uğradıklarını düşünüyorlardı. Hitler, 1919’da milliyetçilerin merkezi Bavyera’daydı. Alman İşçi Partisi’ne üye oldu. Kısa süre sonra ise partinin başkan koltuğunda oturuyordu. Partinin adı da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (kısaca Nazi) olarak değiştirilmişti. Asker emeklilerinin kurduğu paramiliter Kahverengi Gömleklilerin de desteğini alarak bir ihtilal başlatmaya çalıştı. Birahane Darbesi’nde başarısız olunca hapse girdi. Burada eylemci kimliğini bırakarak demokratik yollardan iktidarı ele geçirmeye karar verdi. Bu dönüşümü işe yaradı. Amacı Versay’ı yırtıp atmak ve bütün Almanları tek çatı altında toplamaktı. Sloganı basitti: “Tek halk, tek devlet, tek lider”. Alman orta sınıfının ve ordunun tam desteği ile 1930’ların ortasında bütün muhaliflerden arındırılmış bir Almanya’nın Führer’i (Lideri) olarak mutlak iktidardaydı. Sıra Yaşam Alanı olarak kabul ettiği topraklara yayılmaktaydı.

1905’te Ruslara karşı göz kamaştırıcı zaferinden sonra Japonya’nın bir dünya gücü haline gelmesi ve ulusların üst tablosunda yerini alması hedef olarak belirlendi. İngiltere ile yaptığı bir antlaşma ile Japonya, 1914’te Müttefiklere katıldı. Çin’deki Alman imtiyazlarını ele geçirdi. Pasifik’teki Almanların sahip olduğu adaları işgal etti. Savaşın sonunda da bunlarla yetinmek zorunda bırakıldı. Modern bir iktidarın tüm tuzaklarına sahipken, 1919’da Japonya hala bir feodal sisteme dayalı olarak yaşıyordu. Hammaddeyi ithal etmek zorunda kaldığı için, doğal kaynak eksikliği ve ciddi işsizliklere neden olan bir nüfus patlaması yaşadığı için ülke bir barut fıçısı haline gelmişti. Kıvılcım ise ABD tarafından üretildi. Pasifik’teki olası tehdidi kendi çıkarları doğrultusunda azaltmak için, ABD 1921-22 döneminde bir deniz silahsızlanma konferansı düzenledi. Gemilerin büyüklüğü ile ilgili kısıtlamalar kabul edildi. Japonya yönetimi, İngiltere ve ABD’nin yalnızca yüzde 60’ı büyüklüğündeki bir donanma ile yetineceğini taahhüt etti. Japonya ayrıca Çin’in toprak bütünlüğünü desteklemeyi de kabul etti. Bütün bunlar daha genç ve daha milliyetçi Japonları kızdırdı. Milliyetçilik, Japonya’nın silahlı kuvvetlerinde ve devlet memurları arasında karşılık buldu. Hatta hükümeti bile etkisi altına almaya başladı. Sayıları binlere varan dernek kuruldu. Hepsinin fahri başkanı olarak imparator Hirohito seçilmişti ama haberi yoktu. Aşırı milliyetçiler, muhaliflerini ya ortadan kaldırdılar ya da etkisizleştirdiler. Geriye bir tek şey kalmıştı: Petrol zengini Güneydoğu Asya’da bir Japon imparatorluğu yaratmak.

Milletler Cemiyeti'nin Yetersizliği

Yıkıcı bir savaşın tekrarlanmasından kaçınmak için Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin iradesiyle doğan Milletler Cemiyeti’nin amacı, üyeleri tarafından kabul edilen Paktın temel ilkeleri çerçevesinde evrensel barışı korumak güvenliği sağlamaktı. Ancak Milletler Cemiyeti Meclisi ilk toplantısı için bir araya gelmeden önce bile, Avrupa’da çatışmalar yaşandı. Yeni kurulmuş bağımsız Polonya, Rusya sınırından memnun değildi ve 1919’da Batı Ukrayna’nın çoğunu yutmuştu. Nisan 1920’de, Polonyalılar daha da ilerlediler ancak iç savaştan galip çıkan Bolşevikler tarafından durduruldular. Polonya geri çekildi. Antlaşma ile sınır yeniden belirlendi. Bu mücadele, Milletler Cemiyeti’nin herhangi bir etkinliği olmadan gelişti ve sonuçlandı.

Başlangıçta Milletler Cemiyeti’ne 42 ülke katılmıştı. 1930larda üye sayısı 60’a ulaştı. Bu durum cemiyeti güçlü gösteriyordu ama gerçek bu değildi. Başlangıçta kurulmasına ön ayak olan ABD, senatonun reddetmesi nedeniyle cemiyete girmedi. Ruslar, katılmayı reddetti. Almanya’nın katılmasına ise izin verilmedi. Bu üç ülkenin eksikliği ile çalışmaya başlayan cemiyet, 1920lerde bazı başarılara imza attı: İsveç ile Finlandiya ve Bulgaristan ile Yunanistan arasındaki sorunlar cemiyet sayesinde barışçıl şekilde çözümlendi. Ekim 1925’te imzalanan Locarna Antlaşması ile yaşanan Fransız-Alman uzlaşması sonucunda 1926 yılında Almanya cemiyete üye oldu.

Ancak 1930’larda her şey tersine döndü. Japonların 1931 yılında başlayan Çin’in Mançurya bölgesindeki etkinliklerine, İtalya’nın Etiyopya’yı işgal ve ilhak etmesine, Almanya’nın Avusturya’yı kendisine “bağlaması”na, cemiyet karşı duramadı. Üstelik Japonya ile Almanya 1933’te ve İtalya 1937 yılında cemiyetten ayrıldılar. 1934 yılında cemiyete üye olan SSCB ise 1939 yılında üyelikten çıkarıldı. Üstelik silahlanma neredeyse bütün devletlerin temel politikalarından bir haline gelmişti. 1930ların ortasına gelindiğinde Milletler Cemiyeti’nin barışı koruyamayacağını herkes biliyordu. En önemli göstergesi de Hitler Versay Antlaşması’nı tanımadığını ilan ettiğinde hiçbir şey yapamamasıydı.

Yatıştırma Politikasının Başarısızlığı

Özellikle bilinmesi gereken bir nokta, Hitler’in inanılmaz karizması olan kontrolcü bir diktatör olmaktan çok, iç ve dış sorunlara yaşandığı anda çözüm üreten bir etki-tepki dengesinde hareket etmesidir. Başka bir deyişle, Avrupa’yı kontrol etmeyi amaçlayan tanımlanmış bir dış politikaya sahip değildi. Aslında elinde sadece başarmak istediklerinin kısa bir taslağı vardı. Gerçekleştirdiği işgaller, tasfiyeler, birleşmeler -genel kabul görmüş kanının aksine- Avrupa’da karşısına çıkan fırsatların Hitler tarafından değerlendirilmesinin bir sonucuydu. Fırsatları yaratan da İngiltere’nin başını çektiği Yatıştırma Politikası oldu.

Yatıştırma, bir devletin çatışmadan kaçınmak için başka bir devletin taleplerini kabul etmesi olarak tanımlanabilir. 1930’larda İngiltere ve Fransa’daki politikacılar Versay Antlaşması’nda Almanya’ya haksızlık yapıldığına ve Hitler’in eylemlerinin hem anlaşılabilir hem de haklı olduğuna inanmaya başladılar.  İngiltere tarafından kabul edilen bu inanç, Yatıştırma Politikası idi. Versay Antlaşması ile askerden arındırılmış Ren Bölgesi’ne Alman askerinin girmesi antlaşmadan doğan yanlışın düzeltilmesi olarak algılandı. Almanya’nın Avusturya’yı İlhak etmesi sırasında Hitler’in yaptığı “karışmayın bu bir aile meselesi” açıklaması yeterli görüldü. Yatıştırma Politikası’nın en önemli örneği ise Eylül 1938 tarihli Münih Antlaşması’ydı. Antlaşmada, İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’daki Almanca konuşulan bölgelerin Almanya’ya bağlanmasına izin verdiler. Almanya da Çekoslovakya’nın geri kalan kısmını veya başka bir ülkeyi istila etmemeyi kabul etti. İngiliz Başbakanı Chamberlain, İngiltere’ye döndüğünde uçaktan inip elindeki antlaşma metnini halka göstererek “Size barışı getirdim.” diye beyanat verdi. Ancak Mart 1939’da, Almanya sözünden döndü. Çekoslovakya’nın geri kalanını istila etti. Ne İngiltere ne de Fransa askeri harekette bulunmaya hazırdı. Alman – SSCB ittifakının imzalanması yeni hedefin Polonya olduğunu gösteriyordu. İngiltere ve Fransa bu ülkenin toprak bütünlüğünün garantörlüğünü üstlendiklerini bildirdiler. 1 Eylül 1939’da Alman birliklerinin Polonya’yı işgal etmesinin ardından Almanya’ya savaş ilan etmeleri, zamanında gerekli tepkilerin gösterilmemesinin bedelinin ödenme sürecine girilmesinden başka bir şey değildi. II. Dünya Savaşı başlamıştı.

Uzun Sözün Kısası

Birinci Dünya Savaşı sonucunda imzalanan barış antlaşmaları silahlı çatışmaları durdurmuş ancak savaşın sonuçlanmasını sağlayamamıştı. Çünkü savaş sorunları çözmek yerine yenilerini gündeme getirmişti. Antlaşmalar adeta intikam almak için yazılmış metinlerdi, maddeleri akla mantığa uymayacak sertlikteydi. Yenilmiş olan ya da kazanmasına rağmen umduğunu bulamayan devletler giderek hareketlendiler. Sosyalizm ile faşizm karşılıklı olarak taraftarlarını artırdılar. İki ideoloji arasındaki ilk ciddi çatışma İspanya İç Savaşı sırasında yaşandı ve faşistlerin zaferi ile sonuçlandı. Milletler Cemiyeti istenileni veremedi. Büyük Savaş sonrası yaşanan ekonomik sorunlara bir de Dünya ekonomik buhranı eklendi. Yayılmacılık politikasına yönelen devletleri yatıştırma çabaları da fayda etmedi. Nihayetinde 1939 yılında altı yıl sürecek, ilkinden çok daha kanlı bir savaş başladı ve ilki gibi silahlı mücadeleyi durduran antlaşmalar ile sona ermişti ama ideolojilerin çatışmalarını engelleyemedi. İkinci Dünya Savaşı 1945 yılında sona erdiğinde Avrupalı büyük güçler eski görkemli günlerinden çok uzaktaydılar. ABD ve SSCB artık dünyayı yönlendirecek yegane siyasi yapılardı. Hiç doğrudan savaşmadılar ama bölgesel çatışmalarda ya yer aldılar ya da destek verdiler.  Yeni dönemde küresel bir savaş yaşanmadı ama rekabet farklı alanlarda adeta bir “savaş” niteliğinde devam etti. Adına Soğuk Savaş denen bu dönem de İkinci Dünya Savaşı’nın mirası olarak farklı evrelerde neredeyse günümüze kadar geldi.

Küresel bir çatışmanın kökenini anlama açısından en çok incelenen olaylardan biri İkinci Dünya Savaşı’dır. Böylesine bir olayın nedenlerini anlamak, 20. yüzyılda bölgesel ve küresel siyasi iklimin nasıl geliştiğini ve 21.yüzyılda nasıl değişebileceğini daha fazla kavramamızı sağlayacaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem ile İkinci Dünya Savaşı sürecini ve iki savaş arasındaki bağlantıları analiz etmek, özellikle Soğuk Savaş’ın kökenlerini ve gelecekteki olası çatışmaların nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için çok önemlidir. Churchill, 1914-1945 sürecini bir bütün olarak kabul ederek “İkinci Otuz Yıl Savaşları” tanımlamasını yapmıştır. Aslında bu süreç “Yedi Yıl Savaşlarının uzun versiyonu” olarak anılmayı hak etmektedir. Çünkü 1618-1648 yılları arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları ağırlıklı olarak din eksenli bir çatışma sürecidir ve nedenleri de buna dayanmaktadır. Küresel bir çatışmanın doğduğu yoğun ve karmaşık ortam, İkinci Dünya Savaşı için-aynı 1756-1763 yılları arasındaki Yedi Yıl Savaşları için olduğu gibi-belirli “tek” bir nedeni ortaya koymayı imkansız kılmaktadır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Kaynakça
  • A. J. P. Taylor, The Origins of the Second World War, Atheneum, New York, 1985
  • David L. Hoggan, The Forced War, Institute for Historical Review, California, 1989
  • Frank McDonough (Ed.), The Origins of the Second World War: An International Perspective, Continuum Group, New York, 2011
  • John Ruggiero, Hitler’s Enabler, Praeger Pub., Colorado, 2015
  • P. M. H. Bell, The Origins of the Second World War in Europe, 3th Edition, Routledge Gr. London, 2013
  • Richard Overy, The Origins of the Second World War, Pearson Education Limited, New York, 1987
  • Robert Boyce and Joseph A. Maiolo (Ed.), The Origins Of World War Two, The Debate Continues, Palgrave, New York, 2003

 

DİĞER MAKALELER
İkinci Dünya Savaşı'na Giden Yol
Osmanlı Tarihi
Avrupa’da Bir Osmanlı Sultanı Portresi: Yıldırım Bayezid

Prof. Dr. Feridun Emecen’in tabiriyle ihtirasın gölgesinde bir sultan olarak adlandırılan ve yaşadığı dönemlerde sahip olduğu kudrete göre tarihsel bir imaj çizilen Yıldırım Bayezid’in içerisinde bulunduğu bu durum şüphesiz ki Avrupa’da da benzer şekilde yankı buldu. Avrupa’da devam eden Türk tedirginliğinin daha da derinleştiği dönemin hükümdarı Yıldırım Bayezid, gerek yöneticilik kabiliyetinden gerekse de genel karakterinden dolayı Avrupa tarih yazıcılığında önemli ifadelerle yer aldı. Batı kaynaklarında I. Murad gibi önemli bir padişah “bey” manasına gelen "bahy" gibi bir unvanla gösterilirken Yıldırım Bayezid’in çok daha üst düzeyde bir unvanla "roy", rex" ve hatta doğrudan Soldan unvanı ile gösterilmesi, Osmanlı tahtının yeni sahibinin çok daha güçlü bir şahsiyet olarak görüldüğünün ipucunu verir. Elbette bu durum yalnızca Bayezid’in sahip olduğu güçle değil, onun kendine koyduğu cihan hedefleriyle de ilgiliydi. Yıldırım Bayezid’in Avrupalı entelektüellerce tam olarak bir “dünya fatihi” olarak görülmesi buna en iyi örnekti. Ancak her ne kadar bu yönde ifadeler söz konusu olsa da okun Niğbolu Savaşı’yla kendilerine döndüğünü gören Avrupalıların tarih yazıcılığında Yıldırım Bayezid’e yönlendirilen sert ifadelere daha çok yer verilmeye başlandı. Nitekim Yıldırım Bayezid, Avrupalı kronik yazarlarınca komşu ülkelerin topraklarıyla yetinmeyen, gözünü çok daha uzaktaki diyarlara diken bir hükümdar olarak görülmeye başlandı. Hristiyanlarca tanrının kendilerine gönderildiği bir bela olarak görüldü. Bununla birlikte yine de Yıldırım Bayezid, Avrupalı kaynak yazarlarının hayranlığını üstüne çeken bir hükümdardı.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun