Türk-Alman Askeri İttifakı ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girişi

Türk-Alman Askeri İttifakı ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Girişi

Tarihi hadiselerin muhteva olarak aynı kalmalarına rağmen, bunlara yaklaşımda nesiller arasında farklılıklar olur. Başka bir ifadeyle tarihî bilgi olarak hâdiseler genel hatlarıyla bilinmesine rağmen, aradan geçen süreçte aynı olaylar hakkındaki yaklaşımlar/yorumlar değişebiliyor. Hem ilgili bilgilerin kurgulanmasında hem de bunların yorumlanmasında farklı yaklaşımlar söz konusu olabiliyor. Osmanlı Devleti’nin 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle ilgili yaklaşım, en güzel örneklerden biri olarak gösterilebilir. Bundan 104 yıl öncesinde patlak veren bu savaşta Osmanlı’nın Almanlar ile ittifak anlaşması imzalayıp Almanya’nın yanında harbe girdiği ve yine 100 yıl önce imzaladığı 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması’yla resmen mağlup olarak harpten ayrılmasıyla ilgili gelişmeler, bugün daha farklı ele alınabiliyor ve yorumlanabiliyor. İlk satırlarını okuduğunuz bu makale de böylesi bir muhtevayla istifadenize sunuluyor.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Öncelikle Osmanlı Devleti’nin savaşa giriş sürecinin başlangıcı olan 2 Ağustos 1914 tarihinde imzalanan Türk-Alman Askerî İttifak Anlaşması’nın, bir iki devlet adamının diplomatik ve askerî-stratejik bir düşünce olmadan günü birlik kararla ortaya çıktığı iddiasının ve yorumunun artık doğru olmadığı belirtilmelidir. Bu sürecin modern Osmanlı diplomasi geleneğinin bir pratiği ve devamı olarak başladığı, uzun süren diplomatik görüşmelerin neticesinde bu sonuca ulaşıldığı ifade edilmelidir. Dönemin Osmanlı Hükümeti ve devlet adamları, adım adım yaklaşan Birinci Dünya Savaşı’nın eninde sonunda Osmanlı Devleti’ne bulaşacağının veya sonuçları itibarıyla tarafsız kalsa dahi Osmanlı’yı olumsuz etkileneceğinin farkındaydılar. Yaklaşan bu tehlike karşısında devletin, tek başına kalarak böylesi küresel krizden herhangi bir zarar görmeden çıkamayacağını biliyorlardı. Buna göre de bir şekilde savaşın taraflarından birinde yer alınmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorlardı. Bu düşünce veya endişe öyle bir kuruntu veya yüzeysel bir mazeret olmayıp; bunun, tarihî geçmişiyle ve doğrudan o günlerdeki siyasî durumla ilgili makul bir karşılığı var. Dönemin önemli isimlerinden Said Halim Paşa, İsmail Enver Paşa, Mehmed Talat Paşa, Ahmed Cemâl Paşa, Mustafa Kemâl Paşa, Kâzım Karabekir Paşa ve Yusuf Akçura gibi daha nice zevâtın yayınlarında bu endişeler açık bir şekilde görülebilir.

asad
2 Ağustos 1914’te Osmanlı Devleti Sadrazamı Said Halim Paşa ile Almanya’nın İstanbul Sefiri Wangenheim arasında imzalanan ittifak antlaşmasının birinci ve sonuncu sayfaları(BOA, MHD, 437/8)

 

broşür

Rusların Planları

Örneğin bu savaşın en önemli aktörlerinden biri olan Rusya’nın Osmanlı Devleti karşısındaki geleneksel yayılmacı siyasetinin asıl büyük tehlike olduğu, herkes tarafından biliniyordu. Zira Ruslar, devletlerinin ortaya çıktığı andan itibaren Osmanlı’nın geniş coğrafyasını siyasî, dinî ve stratejik bir varoluş alanı olarak görmüş ve bunun gerçekleştirilmesini Rus millî siyaseti kılmışlardı. Rusya’nın küçük ve kapalı Asya step devleti olmaktan çıkıp Avrupalı devletler arasına katılabilmesi ancak Osmanlı toprakları üzerinden gerçekleştirilebilirdi. Neticesinde Osmanlı toprakları üzerinde hak iddiasını sonuna kadar sürdürmüşler ve bunu gerçekleştirilmesi uğruna yaptıkları 11 savaşın 8’ini kazanarak bu emellerini önemli oranda gerçekleştirmişlerdi. Artık geriye İstanbul ve Boğazların işgal kalmıştı. Yaklaşan Birinci Dünya Savaşı bu son adım için iyi bir fırsat olabilirdi. Nitekim Rusya’nın Boğazları ve İstanbul’u işgal planlarının görüşüldüğü ve Rus Çarı II. Nikolay Aleksandroviç’e  [d. 1898-ö.1918; h. 1896-1917] dâhil en üst askerî ve diplomatik devlet adamlarının katıldığı gizli toplantının 8 Şubat 1914’te gerçekleştirildiği tarihî veri olarak ortadır. İlgili Rus belgelerini yayınlayan Yusuf Akçura’nın da Rusya’nın, bu planlarının gerçekleştirilmesini yaklaşan Birinci Dünya Savaşı’nı iyi bir fırsat gördüğünün altını çizmesi yerinde bir tespittir.

Kaldı ki Birinci Dünya Savaşı sürecinde İttihât ve Terakkî Fırkası’nın teşkil ettiği hükümet mensuplarının, hemen Almanya’ya yanaşmadıkları da vâki’dir. Hatta çok daha öncesinden başlayarak sırasıyla 1911’de İngiltere, ardından 1914’te Fransa ve en son olarak Rusya ile ittifak anlaşmaları imzalamak istemişlerdi. Daha da ilginci, Almanya ile yapılan anlaşmanın hemen ardından bizzat Enver Paşa ve Talat Paşa tarafından, 5-12 Ağustos 1914 tarihlerinde Ruslara son kez ittifak teklifi götürülmesine rağmen Ruslar, bunları ısrarla ret etmişlerdi. Bütün bunlardan da anlaşıldığı üzere tarafsız ve yalnız kalmak istemeyen hükümetin ilk tercihi kesinlikle Almanya değildi. İngiltere, Fransa ve Rusya bu ilk teklifleri ısrarla reddedince Almanya’ya dönmekten başka çare görmemişlerdi.   

İttihatçıların Alman Siyaseti Abdülhamit Siyasetinin Devamıydı

Ayrıca çok daha önemlisi İttihâtçıların ittifâk imzaladıkları ve yanında savaşa girdikleri Almanya’yı ilk olarak keşfetmedikleri; aksine daha öncesinden beri uygulana gelen Almanya siyasetinin bir devamı olarak bu tercihi yaptıkları da göz ardı edilmemelidir. İttihâtçılar, önceki yönetimden miras olarak kalan siyasetle ve diplomasiyle bu kritik dönemde devleti ayakta tutmaya gayret ettiler. Daha somut bir ifadeyle İttihâtçıların bu tercihi, Sultan II. Abdülhamid’in [d. 1842-ö.1918; h. 1876-1909] diplomaside ve askerî alanda Almanya ile geliştirdiği ilişkilerin bir devamı ve hatta sonucuydu. II. Abdülhamid de, Türkiye’nin Almanya tarafından İngiltere ve Rusya’ya ”karşı savaşmasından duyduğu sevincini” 12 Kasım 1914 tarihinde dile getirerek bu hakikatin altını şöyle çiziyor: “Türkiye için benim tarafımdan başlatılan Alman siyasetinin şimdi nasıl uygulandığını görmek memnuniyet vericidir.” Aralarındaki fark ise, padişahın bu tür diplomatik faaliyetleri doğrudan kendi uhdesinde tutması; kendisinden sonraki hükümdar Sultan V. Mehmed Reşâd’ın [d. 1844-ö.1918; h. 1909-1918] bunu dönemin hükümet mensuplarına bırakmasıdır. Sonuçları itibarıyla İttihâtçılar, dolaylı veya doğrudan iktidarda oldukları 1909-1918 yılları zarfında Abdülhamid gibi Alman siyaseti sürdürerek bunun bir devamı olarak Almanya ile önce askerî ittifak yapmışlar ve ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmişlerdir.  

ittifak
Osmanlı Devleti ve müttefiklerini gösteren bir görsel

İttihatçılar Maceraperest miydiler?

Üzerinde durulması gereken son bir nokta ise; “maceraperest”, “akılsız” ve hatta “hâin” olarak itham ve tahkir edin birkaç İttihâtçı tarafından bütün bu sürecin kararlaştırıldığı ve gerçekleştirildiği iddiasıdır. İttifakın yapılmasıyla alakalı kararın alınması, müzakerelerin yapılması, imzalanması ve bunun onaylanması Osmanlı’nın devlet yapısı içindeki ilgili kurumları temsil eden devlet adamları ve diplomatlar tarafından yapıldığı tarihî bir hakikattir. İttihât ve Terakkî Fırkası’nın kurduğu hükümetin başı olan Sadrazam ve Hâriciye Nâzırı Said Halim Paşa, Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili İsmâil Enver Paşa, Dâhiliye Nâzırı Mehmed Talât Paşa, Bahriye Nâzırı Ahmed Cemâl Paşa ve Meclis-i Mebûsân Reisi Halil Bey gibi önemli zevât bir parti adına değil mensubu oldukları devlet adına hareket etmişlerdir. En sonunda Sultan Mehmed Reşad, Meclis-i Mebûsân ve Meclis-i Âyân da aynı şekilde Osmanlı Devleti’ni en üst temsilcileri olarak bu ittifâk anlaşmasını onaylamışlardır. Mustafa Kemâl Paşa’nın 1919’da dediği gibi, “savaş girmekliğimizi bir cinayet saymak ve koca bir milleti dört beş kişinin elinde oyuncak göstermek bir fayda sağlamaz.

Bütün bunlardan da anlaşıldığı üzere Osmanlı Devleti bir oldubittiyle Almanya ile ittifâk anlaşması imzalamamış; aksine takriben 3 ay süren yoğun diplomatik müzakereleri dönemin Osmanlı Hükümeti adına yetkili devlet adamları yürütmüşlerdir. 600 yıllık bir devlet ve takriben 150 yıllık bir modern diplomasi geleneğiyle ve tecrübesiyle hareket ederek yürütülen bu süreci, küçümseme anlamında bir partiye ve mensuplarına; İttihât ve Terakkî Fırkası ve İttihâtçılara mâl etmek doğru değildir. Tıpkı Sultan II. Abdülhamid ve diğerleri gibi, bu kişiler de İttihât ve Terakkî ve kendileri için değil, devlet adına hareket etmişlerdir. Siyasî bazı sâiklerden dolayı İttihâtçılar eleştirilecek diye bu süreci böylesine küçümsemek ve basitleştirmek hiç de doğru değildir. İttifakın gerçekleşmesinden Said Halim Paşa, Enver Paşa, Talât Paşa ve Cemâl Paşa gibi şahsiyetleri “bilgisizlik”, “vatana ihanet” ve “Alman hayranlığı” gibi iddialarla itham etmek de tarih bilgisi olarak en hafif ifadeyle saçmalıktır ve bu şahıslara iftiradır. Başta bu tür ithamların hedefinde olan Enver Paşa olmak üzere bu zevâtın “Alman hayranı” olmadığını; bunların Almanya tercihinin dönemin şartlarına göre reel siyaset gereği devletlerinin menfaatlerini Almanya’nın yanında gördükleri için böylesi bir kararı aldıklarını Alman askerî ve diplomasi kaynakları da çok açık bir şekilde dile getiriyorlar. 

Eğer bunlara bir eleştiri getirilecekse ki, getirilebilir ve de getirilmelidir de, bu eleştiri 600 yıllık bir devletin ve bunun adına hareket eden devlet adamlarının hakkına ve hukukuna riayet ederek; bunların tarihî kimliklerine bir halel getirmeden dönemin tarihî gerçekleri öncesiyle birlikte bir bütün hâlinde dikkate alınarak yapılmalıdır. Şayet böyle yapılırsa ancak Türk tarihçiliğine bir katkı sağlanabilir. Hakkaniyet adına, dönemin yanlışlarından ders çıkarma ve daha önemlisi geçmişten gelen bu tecrübeyi olumlu ve olumsuz yönleriyle günümüze aktarma amacına katkı sağlama anlamında bunun daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

Birinci Dünya Savaşı’na Girmeseydik Ne Olurdu?

Bütün bu tespitlerle birlikte üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise Birinci Dünya Savaşı’nın, Osmanlı’nın Almanya ile birlikte bu savaşta mağlup olmasına ve ardından topraklarının işgal edilmesine rağmen tarihî bütünlük bağlamındaki sonuçları noktasında olumlu olduğudur. Özellikle de küçük Balkan devletleri karşısında 1912-1913 Balkan Savaşı’nı kaybeden ve askerî olarak omurgası kırılan Osmanlı Ordusu’nun alnındaki kara lekeyi silen zaferler, dönemin Avrupalı azgın emperyal devletleri karşısında Birinci Dünya Savaşı’nda alınmıştır. Milli Mücâdele’yi yürütecek olan komutanlar için de bu savaş olumlu tecrübeler olmuştur. Balkan Savaşı’nda mağlup olan genç subayları değil, Birinci Dünya Savaşı’nda zaferler kazanmış genç komutanlar olarak Millî Mücâdele’yi yürütmüşlerdir. Yine bu savaştan intikal eden cephane Millî Mücâdele’de kullanılmıştır. Kısacası Birinci Dünya Savaşı’nda kazanılan Çanakkale Zaferi, Kutü’l-Amâre Zaferi veya Gazze Zaferi olmadan Balkan Hezimeti’nin ardından kiminle nasıl bir Millî Mücâdele yapılabilirdi, sorusunun cevabı da bu bağlamda anlamlı olacaktır.

Şöyle bir düşünelim: Türkiye’nin girmediği Birinci Dünya Savaşı kuvvetle muhtemel 6-12 ay zarfında kesin bir İngiliz-Rus ve Fransız zaferiyle bitecekti. Fazla yıpranmayan bu devletler ve özellikle de 1917 Ekim İhtilâli de olmayacağı için varlığını sürdüren Rus Çarlığı Osmanlı topraklarını çok daha rahat istedikleri şekilde paylaşacaklardı. Böyle bir sürecin ardından nasıl bir Türkiye haritası ortaya çıkardı? Bugünkü sınırlarla bir Türkiye mi yoksa Sevr Belgesi ile dayatılan küçücük Türkiye mi? Daha da önemlisi Anadolu’da kurulmak istenen Ermenistan devleti nasıl bir netice verecekti? Bu sorular üzerinde düşünmek gerek. Bize göre Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi, Sevr’de dayatılmak istenen bu kötü senaryonun devre dışı bırakmasında çok önemli ve kritik bir görev îfâ etmiştir.

Eğer Cumhuriyet Türkiyesi bugünkü sınırlarıyla kurulabilmişse, bunda Birinci Dünya Savaşı’na girme kararının ve dolayısıyla da bu kararı alan dönemin İttihâtçı devlet adamlarının katkılarını artık görmek ve açıkça belirtmek gerek. En azından aradan 100 yıl gibi uzun bir zaman geçmiş sürecin ardından bunların haklarının teslim edilmesi noktasında bu gerçeklerin dile getirilmesi geç kalmış bir haktır; Türk tarihçilerinin de bunu dile getirmesi bir vecibedir. Dün ile bugün; bugün ile yarın arasındaki süreklilik ancak böyle sağlanır. Dünün, bugünün ve yarının birbirinden kopartıldığı; bunların birbirlerinden bağımsız kompartımanlar oldukları anlayışının hiç kimseye bir faydası yoktur.  

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakça

 Akçuraoğlu,  Yusuf: “Osmanlı Devleti Umûmi Harb’de Bî-taraf Kalabilir miydi?”, Türk Târih Encümeni Mec’muası, Sayı 96-19, 1 Haziran 1928, İstanbul 1928, ss. 1-29.

Alkan, Necmettin: “Alman Kaynaklarına Göre Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na Girmesi", Uluslararası Sempozyum 1914'ten 2014'e 100'üncü Yılında Birinci Dünya Savaşı'nı Anlamak, İstanbul, 20-20 Kasım 2014, ss. 157-178.

Cengizer, Altay: Adil Hafızanın Işığında. Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu, 2. Baskı, İstanbul 2014.

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun