Birinci Dünya Savaşı’nın Bitişi: Barışa Son Veren Barışlar

Birinci Dünya Savaşı’nın Bitişi: Barışa Son Veren Barışlar

Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Gavrilo Princip’in silahından çıkan kurşunla Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand’ın öldürülmesi üzerine III. Balkan Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşı’na dönüşmesi, dünyayı geri dönülmez bir felaketin içine sürükledi. İtilaf ve İttifak devletleri olmak üzere iki büyük kutba ayrılan devletler gezegenin kökenine adeta dinamit yerleştirdi. Hemen hepsi “Bütün Savaşları Sona Erdirecek Savaş” olarak adlandırdıkları bu mücadelenin 1914 Noeli’nden önce biteceğini öngörüyorlardı, ancak öyle olmadı. Bu tahminden tam dört yıl sonra 1918 yılında savaş sona erdi. Ancak savaşın sona ermesiyle her şey tamamlanmış değildi. Sırada büyük güç mücadelesine dönüşen barış antlaşmaları vardı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

28 Haziran 1914 günü Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand, Sırp milliyetçileri tarafından öldürüldü. “İkili monarşi”, suikasta azmettirdiği gerekçesiyle Sırbistan’a nota verdi. Bu iki devlet arasında başlayan III. Balkan Savaşı, kontrolden çıktı ve Birinci Dünya Savaşı’na dönüştü. Ağustos ayının ortasına gelindiğinde Avrupalı büyük güçler İttifak ve İtilaf kutuplaşmasına dayalı olarak çoktan birbirlerine girmişlerdi. Hemen hepsi “Bütün Savaşları Sona Erdirecek Savaş” olarak adlandırdıkları bu mücadelenin 1914 Noeli’nden önce biteceğini öngörmekteydiler. Gerçekten de savaş Noel öncesinde sonuçlandı ama 1918 yılında…

Dört yıl içerisinde dengeler defalarca değişti. İtalya, İttifak bloğundan ayrılıp İtilaf devletlerinin yanında mücadeleye katıldı. Osmanlı harbe girdi. Balkan devletleri çıkarları doğrultusunda farklı bloklara dahil oldular. Rusya, yaşadığı devrim sonrası savaştan çekildi. Amerika, savaşın parçası oldu. En sonunda 1918 yılında İttifak devletleri arka arkaya ateşkes isteminde bulundular. Artık yolun sonuna gelindiğinin farkındaydılar. Savaşı kazanamayacaklarını anlamışlardı. En az zararla kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. Wilson İlkeleri’nin sağlayacağı olanaklara güvenerek silahları bırakmaya yöneldiler. Bulgaristan, ilk ateşkes talebinde bulunan İttifak devleti oldu. Diğerleri de takip etti. İkinci ülke Almanya’ydı ardından da Osmanlı ve Avusturya-Macaristan geldi.

Ateşkesler

Bulgaristan ile Selanik’teki İtilaf Devletleri arasında imzalanarak 30 Eylül günü öğle saatlerinde yürürlüğe giren Selanik Ateşkesi ile Bulgaristan’ın İttifak Bloğu üyeliği sona erdi. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan Osmanlı Devleti oldu, çünkü Almanya ile arasındaki kara bağlantısı kopmuştu. Kısa süre sonra, bu bağlantının da aslında bir anlamının kalmadığı anlaşıldı. Çünkü Bulgaristan'ın savaştan çekilmesinden sonra bu yönde girişimde bulunan ikinci ülke Almanya oldu; Almanya 3 Ekim 1918'de İsviçre aracılığıyla, Wilson'ın yayınladığı "14 Nokta" temeli üzerinde barış yapabileceğini açıkladı.1 Osmanlı hükümeti de 5 Ekim'de aynı yolu izledi.2 Avusturya-Macaristan ise Vittorio Veneto Çarpışmaları'nda aldığı yenilgi üzerine ateşkes teklifinde bulundu.3

Osmanlı Devleti, İtilaf devletleri ile masaya oturduğunda sahip olduğu iyimserliği, görüşmeler devam ederken kaybetti. Osmanlı ile yapılan ateşkes görüşmelerinde aslında İngiltere kendi başına hareket etti. 30 Ekim 1918 günü Mondros Ateşkesi imzalandı. Fransa da bu oldubittiye boyun eğerek 31 Ekim’de ateşkes hükümlerini onayladı. Osmanlı’nın zorlamayla imzaladığı aslında bir barış antlaşması hükümlerine sahip adı ateşkes olan bir belgeydi. Her türlü ağır yaptırım yanında elindeki topraklarda işgale açık hale getirilmişti. Maddeler öyle içeriklerle donatılmıştı ki Osmanlı yönetimi halkın tepkisini azaltmak için Nasihat Heyetleri oluşturarak ülkenin dört bir tarafına gönderdi. Ancak halk bölgesel direniş cemiyetleri kurarak haklarını kaybetmemek için örgütlenmeye gitti. Bunlara rağmen İtilaf devletlerinin ateşkes hükümlerinde ısrar etmeleri ve keyfi uygulamalara yönelmeleri Anadolu'da yeni bir oluşuma yol açacaktı.

Macarların imparatorluktan ayrılmasından sonra Avusturya ile İtilaf Devletleri arasında da görüşmeler başladı, bu görüşmeleri İtalya yürüttü. 3 Kasım 1918 günü imzalanan Villa Giusti Ateşkesi ile Avusturya savaştan çekildi. İtilaf Devletleri Macarlarla ayrı bir antlaşma yapma gereğini duyup onlarla da Belgrad Ateşkesi’ni imzaladılar. Wilson, Almanya ile bir mütarekenin ancak Alman halkının gerçek temsilcileri ile imzalanabileceğini ilan ederek mevcut yönetimi tanımadığını dile getirdi. II. Wilhelm başlangıçta dirense de tahttan çekilmek zorunda kaldı ardından da Hollanda’ya sığındı. Bunun üzerine, yeni kurulan Alman hükümeti ile Fransızların 11 Kasım 1918 günü imzaladıkları Compiègne/Rethondes Ateşkes, “1918 yılının 11. ayının 11. günü, saat 11’de” yürürlüğe girdi. İmza yeri olarak Compiègne ormanında Rethondes istasyonunda bir vagon kullanıldı. Aynı vagon 22 sene sonra bir imzalamaya daha şahit oldu. Bu kez Adolf Hitler Fransa’yı teslim alıyordu.

İmzalanan ateşkes antlaşmaları, dünyayı dört yıl boyunca kana bulayan savaşın sonunu resmen getirmişti. Savaşın ardında bıraktığı ise inanılması güç bir bilançoydu: On milyona yakın insan hayatını kaybetti, iki katına yakını sakat kaldı, savaş koşullarının yarattığı açlık ve hastalıklar milyonların canını aldı. Bu mücadelenin gerçekten "bütün savaşları sona erdiren savaş" olması yaygın bir halk arzusuydu artık.

Paris Barış Konferansı

paris

Savaşı kazanmış olan güçler 1919 yılının başında Paris'te bir araya geldiler. Amaç yenik Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı devletlerinin kaderini belirlemekti. Ancak görüşmeler İngiltere, Fransa ve Amerika birleşik devletleri tarafından yönlendiriliyordu. Rusya, savaş boyunca Almanya karşısında büyük kayıplar yaşamıştı ancak yaşadığı devrim nedeniyle konferansa davet edilmemişti. İtalya ve Japonya da kazanan taraftaydılar ama dışlandılar, kandırıldılar adeta yenik devlet statüsünde muamele gördüler. İtalya, taraf değiştirip İtilaf devletleri yanında savaşa girmesi durumunda kendisine vaat edilen yerleri alamadı. Japonya ise dört ay savaşta kalıp Avrupa'daki savaşa doğrudan yardım etmediği için “ikinci sınıf” devlet olarak görüldü. İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, bu iki devlete yaptıklarını ileride pahalıya ödeyeceklerdi ama henüz bilmiyorlardı.

Paris Barış Konferansı'na katılan İngiltere ve Fransa ile ABD’nin farklı düşünceleri vardı. ABD Başkanı Wilson uzun süreli bir barış ortamı yaratmayı amaçlıyordu. 1918’in Ocak ayında Wilson İlkeleri olarak da anılan 14 prensibini ilan etmişti. Bunların en önemlisi, savaş öncesinin imparatorluklarının egemenlik alanlarında bağımsız ulus devletler kurmaktı. İngiltere ve Fransa, Almanya ile Avusturya-Macaristan’ı güçsüz düşüreceği için buna sıcak bakmaktaydılar. Wilson fazlasıyla idealist davranmaya çalışıyordu. Ancak istediği olanaksız gibi duruyordu. Orta ve Doğu Avrupa'daki etnik yapılar öyle karışıktı ki kendi geleceğine karar verme (self-determinasyon) anlayışını hayata geçirmek çok güçtü. Pek çok Avrupalı, oldukça farklı bir etnik çoğunluğun yönetimi altında yaşamaya başladı: Almanlar, Çekoslovakya ve Polonya'da; Macarlar, Romanya'da; Ukraynalılar ise Polonya’da. Diğer tarafta; Makedonlar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Sırplar ve Karadağlılar ise Yugoslavya adı altında oluşturulan yapay bir devletin sınırları içerisinde, bütün eski düşmanlıkları ile beraber, adeta birlikte yaşamaya mahkûm edilmişlerdi. Özellikle Sırplar ve Karadağlılar çok tepkiliydiler çünkü bağımsız devletleri artık Yugoslavya’nın bir eyaletiydi.

Wilson, aslında ülkesini bir daha savaşa sürükleyecek bir ortamın yaratılmamasına çalışıyordu. Amacı Avrupa genelinde demokratik rejimlerin hâkim olmasıydı. Devletlerin arasında sorunların savaş meydanlarında değil barış ortamında, görüşmelerle halledilmesi için uluslararası bir örgüt kurulmasını öngördü: Milletler Cemiyeti. Bu bir hayalden öteye geçmezdi. Neden mi? İngiltere ve Fransa, sömürgelerinde yaşayan etnik gruplara kendi geleceğine karar verme hakkı tanımayı reddettiler. Önce Milletler Cemiyeti adına birçok yerde manda yönetimleri kurdular sonra da bu bölgeleri imparatorluklarının parçası haline getirdiler. İş bununla da bitmedi; yenilgiye uğramış olan İttifak Devletleri kendilerine imzalatılan antlaşmalar ile inanılmaz bir yükün altına girmekle kalmadılar adeta fiili olarak yok edildiler. “Bütün Savaşları Sona Erdirecek Savaş” adeta intikam hırsı ile metinleri hazırlanmış “Bütün Barışları Sona Erdiren Barış Antlaşmaları” ile sonuca bağlandı. Bu durum, var olanların halledilememesinin yanında yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden oldu.

Barış Antlaşmaları

İtilaf Devletleri Paris Barış Konferansı sırasında kabataslak ortaya çıkan antlaşma metinleri üzerinde çalıştıktan sonra asıl metinleri hazırdılar Bu antlaşma metinlerinde Wilson İlkeleri ya hiç kullanılmadı ya da İngiltere ve Fransa'nın çıkarlarına göre şekil değiştirdi. Bu iki devletin amacı; savaşın sebebi olarak gördükleri İttifak Devletleri'nin -özellikle de Almanya'nın-bir daha benzer bir sorun çıkarmamaları adına tabir yerindeyse "bellerini kırmak"tı. Kaybedenler, kazananların istediklerini kabul etmek zorunda kaldılar. Antlaşmaların en büyük zaafı zaman içinde ortaya çıktı: Metinler, geleceği inşa etmek yerine geçmişin intikamını almaya yönelikti. Nitekim sadece yirmi sene sonra, bir daha yaşanmayacağı düşünülen yeni bir dünya savaşı kapıyı çalacaktı.

Versailles Antlaşması

versailles

İtilaf Devletleri’nin gözünde bütün savaşın nedeni Almanya’ydı. İmzaladığı antlaşmadan bunu anlamak çok kolaydı. 28 Haziran 1919 tarihinde (Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın öldürülmesinin yıl dönümünde) imzalanan Versailles Antlaşması ile Almanya, Doğu Prusya ile kara bağlantısını kaybetti. Tarihi ve etnik gerekçelerle Doğu Pomeranya, denize erişim sağlaması için Polonya'ya bırakıldı ki bu bölge Polonya Koridoru olarak adlandırıldı. Baltık Denizi'ndeki Vistula Nehri deltası da dahil olmak üzere, Danzig kentini ve çevresini "Danzig serbest şehri"nin kurulması için Milletler Cemiyeti’ne devredildi. Silezya artık elinde değildi. Alsas-Loren de Fransa’ya terk edildi. Rhine bölgesi silahtan arındırıldı. Afrika'daki Alman sömürgeleri İtilaf Devletleri tarafından paylaşıldı; Togoland ve Kamerun Fransa'ya, Ruanda ve Urundi Belçika'ya, Güney Batı Afrika'daki sömürgeler Güney Afrika'ya, Doğu Afrika kolonileri İngiltere'ye; Uzakdoğu'da ise Shandong Çin'e, Pasifik'in Ekvator bölgesindeki topraklar Japonya'ya, Pasifik'in güneyinde ise Samoa Yeni Zelanda'ya, geri kalan Alman kolonileri de Avustralya'ya bırakıldı.4 Almanya’da ağır sanayi ve silah sanayisi yasaklandı, Saarland sanayi bölgesi ise uluslararası statü kazandı. Savaşta kullandığı silahları imha edildi, donanmasına el kondu, ordu sadece iç güvenliği sağlayacak kadar silahlandırılmış yüz bin personel ile sınırlandırıldı. İtilaf Devletleri savaşta yarattığı yıkım nedeniyle Almanya'yı 132 milyar altın marklık bir tazminat ödemeye mahkûm ettiler. Öyle ki Almanya son taksiti ancak 1980 yılında ödeyebilecekti. Silahsızlandırılmış, fakirleştirilmiş, topraklarını kaybetmiş Almanya’da artık gururu kırık bir ordu ve onuru zedelenmiş bir halk vardı. Versailles Antlaşması’na ilk fırsatta karşı çıkmayı düşünüyorlardı. . Siyasal açıdansa imparatorluk yerine Weimar Cumhuriyeti kuruldu. Demokratik sisteme geçiş Milletler Cemiyeti tarafından garanti altına alındı ve denetlendi.5 Ancak cılız bir demokrasiye dayanan bir devlet ortaya çıkarılmıştı. Bunun bedelini dünya yirmi yıl sonra ödeyecekti. Adolf Hitler, Versailles Antlaşması’nı yırtıp attığında Almanların gözünde değişmez lider olacaktı.

Saint Germain Antlaşması

saint

İtilaf Devletleri, Avusturya-Macaristan ile masaya oturdu ve 10 Eylül 1919 günü Saint Germain Antlaşması imzalandı. Öncelikle imparatorluk toprakları parçalandı. Macarlar ayrı bir siyasal birim haline getirildi. Çekler ile Slovakların bir araya getirilmesi ile Çekoslovakya kuruldu. Hırvatlar, Boşnaklar, Slovenler, Makedonlar, Sırplar ve Karadağlıların aynı çatı altında toplanmasıyla da Yugoslavya kuruldu.6 Çekoslovakya ve Yugoslavya, İtilaf Devletleri’nin kurguladığı yapay devletlerdi. Anlaşmaları hayli güç etnik gruplar bir araya getirilmişti. Sorunlar çözülmemiş, sadece hasıraltı edilmişti. Avusturya’nın bir kısım toprakları da yeni kurulan Polonya’ya verildi. Savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılan Avusturya, askerî açıdan da kısıtlamalara tâbi tutuldu. Savaş sonrasında ortaya çıkan Avusturya’nın nüfusu, toprağı ve kaynakları eskisine göre büyük ölçüde azaltılmıştı. Almanya ile her türlü ilişkinin kesilmesi şartı da Avusturya halkında infiale sebep oldu. Psikolojik ve sosyal tahribatı derinden hisseden Avusturyalılar, bir süre sonra kurulacak olan Nazi Almanyası ile Anschluss (ilhak yoluyla siyasi birlik) fikrini gönülden destekleyeceklerdi.

Neuilly Antlaşması

İtilaf Devletleri ile Bulgar yönetimi arasındaki Neuilly Antlaşması 27 Kasım 1919’da imzalandı. Bu antlaşma ile Bulgaristan, Makedonya’yı Yugoslavya’ya ve Dobruca'yı Romanya'ya bıraktı.7 En önemli toprak kaybı ise Batı Trakya oldu. İtilaf Devletleri’ne bırakılan bu bölge daha sonra Yunanistan’a verildi. Böylece Bulgaristan’ın Ege Denizi’ne çıkışı engellenmiş oldu. Ordusunu daraltılan Bulgaristan yüklü miktarda savaşa tazminatı ödemeye de mahkûm edildi.

Trianon Antlaşması

tion

İtilaf Devletleri ile Macaristan Krallığı arasında imzalanan Trianon Antlaşması, bağımsız bir Macar devletinin statüsünü düzenledi ve sınırlarını belirledi. Antlaşma maddeleri görüşülmedi, Müttefikler tarafından dikte edildi, zaten Macarların şartları kabul etmekten başka seçenekleri de yoktu. Macar delegasyonu, 4 Haziran 1920’de antlaşmayı imzalarken cılız bir protesto dışında tepki gösteremedi. Antlaşmanın temel unsurlarından biri, “halkların kendi kaderini tayin etmesi”, yani self-determinasyon ilkesiydi. Ancak öyle sınırlar belirlendi ki Macar nüfusunun yaklaşık üçte biri ve en büyük şehirlerinden beş tanesi Macaristan’ın yeni sınırlarının dışında kaldı.8 Yeni haritadan en fazla çıkar sağlayan Romanya, Çekoslovakya ve Yugoslavya durumdan memnundu. Antlaşma, Macaristan ordusunu sınırlandırdı ayrıca Macarları, çoğu komşularına ödenmek üzere, savaş tazminatı ödemeye mecbur bıraktı.

Sèvres Antlaşması

serv

10 Ağustos 1920 Salı günü, Goeben ve Breslau zırhlılarının Çanakkale Boğazı'ndan girmelerinin altıncı yıl dönümünde, Sèvres'deki porselen dairesinde İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasında antlaşma imzalandı. Osmanlı Devleti İstanbul ve çevresiyle Anadolu'nun bir kısmına sahip olabilecekti, ancak antlaşma şartlarına uyulmadığı takdirde İtilaf Devletleri İstanbul'a da el koyacaklardı. Ege adaları, Doğu Trakya'nın bir bölümü ve Batı Anadolu'nun bir kısmı Yunanistan'a bırakılacaktı. Boğazlar, uluslararası bir komisyonun denetiminde olacak, ama komisyonda Osmanlı temsilcisi bulunmayacaktı. İtalya Akdeniz bölgesi ile Rodos ve On İki Ada'ya, İngiltere Irak'a ve Fransa Suriye ile Anadolu'da geniş bir alana sahip olacaktı. Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti kurulacak, Kürtlerin sayıca üstün oldukları bölgeye özerklik tanınacak ve daha sonra Milletler Cemiyeti tarafından uygun görüldüğü takdirde bu bölgeye bağımsızlık verilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti Mısır üzerindeki haklarından vazgeçecek ve Suriye, Irak ile Filistin'e ilişkin, ileride alınacak bütün kararları şartsız kabul edecekti. Osmanlı ordusu sınırlandırılacak, zorunlu askerlik kaldırılacak ve donanması kıyı güvenliğini sağlayacak büyüklüğü geçmeyecekti. Kapitülasyonlardan bütün İtilaf Devletleri yararlanacak, oluşturulacak bir komisyon da bütçeyi ve iç-dış borçlanmayı denetleyecekti.

Lozan Antlaşması

lozan

Osmanlı Devleti'ni fiilen yok eden bu antlaşma İstanbul tarafından kabul edildiyse de Anadolu Hareketi bu antlaşmayı hukuken geçersiz olduğu gerekçesiyle reddetti. İtilaf Devletleri Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Anadolu Hareketi ile Yunanistan'ı karşı karşıya getirdiler ama Ankara Hükümeti'nin Kurtuluş Savaşı'nı kazanmasıyla İtilaf Devletleri köşeye sıkıştı. Mudanya Ateşkesi’ni takiben Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırınca İtilaf Devletleri Ankara Hükümeti ile masaya oturmak zorunda kaldılar. Bu kez masaya oturan tarafların her ikisi de savaş kazanmış taraflardı. İtilaf devletleri Birinci Dünya Savaşı’nın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi de Kurtuluş Savaşı’nın zafer kazanmış güçleriydi. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile Anadolu ve Doğu Trakya Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne bırakıldı. Azınlıkların Türk vatandaşı olduğu kabul edildi. Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulamayacağı, kapitülasyonların tamamen kaldırıldığı ve Osmanlı borçlarının imparatorluktan ayrılan ülkeler arasında paylaşılacağı karara bağlandı. Lozan Antlaşması ile hem Sèvres Antlaşması geçersiz kılındı hem de Birinci Dünya Savaşı bir bakıma gerçek anlamda nihayete erdi. Ancak her şey sona ermedi. Kaybedenler kadar kazanan devletlerden bazıları da gelinen noktadan memnun değildi. Aslında "bütün savaşları sona erdirecek savaş" dört yıllık bir mücadele sonrasında (Lozan hariç) "bütün barışları sona erdirecek barışlar" ile son bulmuştu.

lozan2

 

Barış Antlaşmalarının Mirası

Büyük savaş bitmişti, ama herkesin kafasında bin bir türlü soru işareti vardı. Barış antlaşmaları imzalanmış, silahlar susmuştu ama bırakın mağlupları, galipler bile durumdan tam anlamıyla memnun değildi. Sanki bir şeyler eksikti, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Aslında durumun özeti şuydu: Savaş bitmişti ama tamamlanmamıştı. Ucu açık bırakılmıştı. Arka arkaya sorunlar ortaya çıktı. Devlet adamlarının dikkati öylesine dağılmıştı ki parçalarla ilgilenmekten bütünü göremediler. Çözümler stratejik olmaktan uzaktı, genellikle pratik ve hemen sonuç verecek önlemler tercih edildi. Böylelikle Avrupa coğrafyası bir sorundan ötekine savrulup durdu. Yeni bir dünya savaşına neden olanlar kadar çatışmaları engellemek için gerekenleri yapmayıp kısır siyasetle işten sıyrılmaya çalışanlar da suçluydu. Bunun yanında silahlı mücadeleye girmemek için hiç çaba sarf edilmediğini söylemek de haksızlık olur. Daha savaşın hemen sonrasında uluslararası bir örgüt kurulma çabası görüldü, bunu bölgesel ve küresel savunma paktları takip etti. Ancak savaşın sonucunda imzalanan antlaşmalar çözüm üretmekten çok uzaktı. Bu durumun sonucu da ağır oldu.

Savaşın günah keçisi Almanya’da Nazizm güçlendi ve Adolf Hitler liderliğinde Avrupa’yı tehdit eder hale geldi. Savaşı galiplerinden bir olan İtalya’da ise yaşanan kaotik ortam Benito Mussolini liderliğindeki Faşizm’in iktidara gelmesine yol açtı. Savaşı diğer bir galibi olan ama umduğunu bulamayan Japonya’da da aşırı milliyetçiler ülke yönetimine ağırlıklarını koydular. Bu üç devletin yayılmacı politikaları ve birbirlerine yaklaşmaları kaçınılmaz sonucu doğuracaktı: İkinci Dünya Savaşı.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Dipnotlar

1Bullitt Lowry, Armistice 1918, Kent State, OH, 1996, s.54.

2Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, İmparatorluğun Çöküşünden Ulusal Direnişe, 1. Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara 1991, s.64.

3Harry R. Rudin, Armistice, 1918, New Haven, 1944, s.44-49.

4Charles L. Mee, The End of Order: Versailles, 1919, New York, 1980, s.112-121.

5Ferdinand Czernin, Versailles, 1919, New York, 1965, s.134.

6Ivo J. Lederer, Yugoslavia at the Peace Conference: A Study in Frontiermaking, New Haven , 1963, s.124.

7G.P. Genov, Bulgaria and the Treaty of Neuilly, Sofia, 1935, s.61.

8André Tardieu, The Truth about the Treaty, Indianapolis, 1921, s.76.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun