18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı Zorlamak

18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı Zorlamak

Çanakkale Muharebeleri denince akla hiç şüphesiz 18 Mart Boğaz Harbi gelir. Bu savaş ise gerek memleketin müdafaası gerekse de Birinci Dünya Savaşı’nın seyri açısından oldukça önemlidir. Dönemin en büyük donanmalarının Çanakkale’yi bombardımana tuttuğu bu barbar saldırıya karşı Osmanlı kuvvetlerinin sahip olduğu savaş ekipmanları ise stratejik planlamalarda oldukça etkili oldu. Çanakkale üzerinden İstanbul'a ulaşma fikrinin babası olan Churclhill'in bu konuda öne sürdüğü bilgiler savaşın seyrini değiştirdi. Osmanlı'nın sahip olduğu cephaneye dair onun ileri sürdüğü sayısal veri yanıltıcı oldu.

BEYAZ TARİH / MAKALE

"Ve eğer donanma, tekrar bir deneme gerçekleştirseydi, kapının açık olduğunu görecekti."

The World Crisis (1930 kısaltılmış nüsha), Winston S. Churchill

Gelibolu Seferi ile ilgili tarih yazınında sürekli karşılaşılan konulardan biri, İtilaf bombardımanı ile yıpranmış olan ve cephane sıkıntısı yaşayan Türk savunmasının, Çanakkale Boğazı’nda 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleşen başarısız deniz harekatını takip eden günlerde, İtilaf Donanması’ndan gelecek kararlı bir zorlama ile çökeceği düşüncesidir. Deniz Bakanı ve aynı zamanda Boğazlar’a taarruz etme düşüncesinin fikir babalarından olan Winston Churchill, tam anlamıyla bu yönde düşünüyordu. The World Crisis adlı kitabının 1930 yılında yayınlanmış olan kısaltılmış nüshasında Churchill, düşüncesini şu şekilde ifade etmektedir:

“Onların, aslında cephanelerinin azalmış olduğuna dair o muhteşem gerçeği öğrenmemiz için, bizim yalnızca kademeli bir donanma ilerleyişi ile taarruzu sürdürerek bombardımana devam etmemiz gerekiyordu. Şu an, ki bunu daha öncesinde de öğrenebilirdik, tek başına zırhlı gemilerde hasar yaratabilecek olan ağır toplardan, ellerinde yirmi atışlık bile olmadığını biliyoruz.”

İlk olarak 1930 yılında Winston Churchill tarafından ortaya atılan bu iddia, doğru olarak kabul edildi ve günümüze dek resmi ve popüler tarihçiler tarafından yaygın bir şekilde tekrarlandı. Günümüz tarihçilerinden yalnızca ikisi bu düşünceyi ciddiyetle sorguladı. 85 yıl boyunca kurgularla süslenmiş olan bu fikir, Gelibolu Seferi ile ilgili yapılan çalışmalarda, gizemli bir şekilde “ya eğer” ifadesini sürekli akıllara getirdi.

Ancak Türk resmi tarihi, Çanakkale Boğazı’ndaki cephane mevcudiyeti ile ilgili farklı bir durum ortaya koymaktadır. Her ne kadar bol miktarda top mermisi tedariği olmasa da Türkler, 18 Mart 1915’te cephanelerinin çok az bir kısmını kullanmıştır. Dahası, aslında onların yalnızca 14 sabit kıyı savunma istihkamı o gün düşmana ateş açmıştır. Bu mevkilerde cephane geçici olarak tükenmiş olsa da, yakın istihkamlarda azımsanmayacak miktarlarda cephane mevcuttur. Churchill bu iddiasında yanılıyordu ve başarılı bir şekilde devam edecek bir donanma taarruzuna dair yaptığı açıklamalar da tehlikeli derecede yanlıştı.

Resmi Türk tarihine dayanan bu makale, Çanakkale Boğaz savunmalarını, Osmanlı savunma planlamasını ve 18 Mart taarruzundan sonra Türk savunmalarının durumunu detaylı bir şekilde inceleyecektir. Özellikle cephane miktarları, depolama yerleri ve cephane sarfiyatı detaylı bir şekilde anlatılacaktır. Gerçekte, Çanakkale Boğazı’nı savunan Türk istihkamları, savaşın gerçekleştiği gün, mükemmel bir durumda, olası yeni bir taarruza dinç bir şekilde hazır olarak ayakta kalmayı başarmıştır. Yani İtilaf donanmasının, Boğaz’ı zorlamak için yeniden gerçekleştireceği ileri bir taarruzda da yenilgiye uğrayacağı oldukça muhtemeldir.

Çanakkale Boğazı’nı zorlama, Kraliyet Donanma zırhlılarını Marmara Denizi’ne getirme ve İstanbul’u bombardıman ile yerle bir etme planı Birinci Deniz Lordu Amiral Fisher ve Deniz Bakanı Winston S. Churchill’in yaratıcı zihinlerinde ortaya çıktı. Onlara göre donanma, Avrupa’yı, Türkiye’nin Asya tarafında kalan kısmıyla ayırarak Osmanlı İmparatorluğu’nun şahdamarını kesecek ve bu durum Osmanlı Türkleri’nin teslim olmasıyla son bulacaktı. Bu fikir Birinci Dünya Savaşı’nın pek çok seferine göre stratejik olarak üstün kalıyor ve neredeyse benzersiz derecede çekici geliyordu. Stratejik ikilemlerin yaşandığı bir dönemde bu düşüncenin stratejik açıdan kararlı sonuçlara ulaşma potansiyeli çok yüksekti. Sonrasında, donanma harekatı başarısız olduğunda, bu plan bir kara harekatına dönüştü. Britanya İmparatorluğu devlet okullarında klasik eğitim almış kişiler tarafından ortaya atılmış ve uygulanmış olan kara seferi, yeni bir Truva Savaşı’nı andırıyordu. O da başarısız oldu ve çok sayıda kayıba mal oldu.

Kraliyet Donanması 3 Kasım 1914 tarihinde Boğaz girişindeki istihkamları bombardımana tutarak Osmanlı Devleti’ne karşı savaş başlattı. Bu durum Türkleri hemen harekete geçirdi ve onlar da derhal Gelibolu Yarımadası’nı ciddi anlamda takviye etmeye başladılar. Türkler 1914 sonları ve 1915 başlarında Kafkasya Sarıkamış’ta, Mezopotamya Basra’da ve Sina’da ağır kayıplar verdikleri için, zayıf bir rakip olarak görülüyordu. Her daim anı yakalamak isteyen Churchill ve Fisher, Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai olarak teslim olması düşüncesi ile Çanakkale Boğazı’nı zorlama fikrini öne sürmeye başladı.

Eğer bu gerçekleşirse, o dönemde yenilgiden başı dönen Rusya’ya yeniden ikmal sağlanacak, Bulgaristan İtilaf Devletleri’ne katılma konusunda ikna edilebilecek ve iki düşman cephesi tek bir darbeyle ortadan kalkabilecekti.

Bu, geniş ölçekli bir stratejiydi ve donanmanın Çanakkale Boğaz savunmasını kırıp geçmesine bağlıydı. Ocak sonuna kadar Churchill ve Fisher bu tarz bir taarruzu savunarak Harp Konseyi’ne ısrarda bulundu. İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve o dönemde Doğu Akdeniz’de görevde olan Birleşik Filo’nun komutanı Koramiral Sir Sackville Carden arasında telgraflar çekilmeye başlandı. Carden, içlerinde en yeni Kraliyet Donanması gemilerinin yanı sıra donanmadaki bazı en eski ön-dretnot gemilerinin de dahil olduğu çok dilli bir filonun başındaydı. Donanmada aynı zamanda 15 inçlik top mermilerine sahip süper-dretnot Queen Elizabeth de yer almaktaydı. Bunların dışında modern savaş kruvazörü Inflexible, 12 ön-dretnot zırhlısı ve daha küçük çeşitli gemiler de Carden’in emrindeydi. Carden aynı zamanda dört eski ön-dretnot gemisinden oluşan Fransız bir filoyu da komuta ediyordu. Mayın tarayıcı olarak Kuzey Denizi Sivil Balıkçı tayfasından oluşan küçük trol tekneleri Carden’in emri altındaydı. Carden’in esas demirlediği yer, Yunanistan’ın Limni Adası’nda bulunan Mondros Limanı idi. Burası Çanakkale boğaz girişinden yalnızca 50 mil uzaklıktaydı.

Carden, Churchill ve Fisher tarafından sıradan bir kişilik olarak görülüyordu. Korgeneral Sir William Birdwood (sonrasında Anzak komutanı oldu) ise Carden’i ‘ikinci sınıf’ bir şahıs olarak adlediyordu. Carden’in astları Tuğamiral John de Robeck, Tuğamiral Rosslyn Wemyss ve Komodor Roger Keyes ise onu, Kraliyet Donanması’ndaki en zeki ve agresif kişilerden biri olarak görüyordu. Bu şekilde Churchill, hem asker hem de malzeme bakımından, savaşta kritik öneme sahip bir görev üstlenecek olan asimetrik bir birlik üzerine kumar oynuyordu.

Carden, boğazı geçmek için üç aşamalı bir plan hazırladı. İlk olarak filo, donanma ateşi ile Boğaz’ın girişinde bulunan dış istihkamları tahrip edecekti. Filo, sonrasında Boğaz’ın içine doğru ilerleyerek, buradaki istihkamları etkisiz hale getirecekti. Son olarak mayınlar temizlendikten sonra filo, müstahkem mevkilerde yer alan ağır kıyı savunma topları başta olmak üzere iç taraftaki istihkamları dövecek ve susturacaktı.

Tüm bunlar gerçekleştikten sonra donanma, Marmara Denizi’ne ilerleyecekti. Alman savaş kruvazörü Goben, eşlikçisi Breslav ya da Türk filosuna ait ön-dretnot gemilerinin savaşa dahil edileceği öngörülmüyordu. Sonrasında ise İstanbul, kendisini doğrudan Kraliyet Donanma ateşi altında bulacaktı. Her düzeyde ileri sürülen bütün görüşler bu planın gerçekleşme olasılığı ve sonuçlarına bağlıydı. Taarruzun 19 Şubat 1915 tarihinde başlamasına karar verildi. İlginç bir şekilde bu tarih, 1807 yılında Koramiral Sir John Duckworth’un komutasında olan Kraliyet Donanması’nın Boğaz’ı başarılı bir şekilde zorladığı tarih ile aynı tarihe denk geliyordu. Taarruz planlandığı şekilde başladı; ama dış istihkamlarda çok fazla hasar yaratılmadığı gözlendi. Carden geri çekildi ve birkaç kez daha başarısız taarruzlarda bulundu. En sonunda Boğaz’ın Asya yakasında Kumkale’deki ve Avrupa yakasında Seddülbahir’deki Türk dış istihkamları havaya uçurmak üzere 4 Mart’ta Kraliyet Deniz Piyadeleri karaya çıktı. Mayın tarayıcılar, amacı orta savunma hattına saldırmak olan taarruzun ikinci aşamasına geçmek için Boğaz’ın iç tarafını temizlemeye başladı. 2 Mart’tan 8 Mart’a kadar her gün Carden’in filosunun bir kısmı ufak başarılar elde edecek şekilde orta savunma hattını topa tuttu.

Carden’in taarruzları ‘tam manasıyla gayret ve kararlılık bakımından eksikti’ ve mayın tarayıcılar kendilerine doğru hızla akan akıntıya karşı çok az ilerleme kaydetti. Türk top ateşi ile yedi mayın tarayıcısından biri battı ve buna karşılık kazanç olarak da üç mayın patladı. Fransızlar’ın 12 Mart taarruzu başarısızlıkla sonuçlandı. Projektörler ve önceden menzillenmiş toplarla tümüyle alarma geçmiş bir düşman karşısında sivil tayfaların sayısını arttırmak için Kraliyet Donanma gönüllülerinden yararlanarak 13-14 Mart gecesi yapılan mayın tarama çalışmaları da öngürülebilir şekilde sonuçlandı. Carden’in kurmayları çaresizce Türkler’e karşı tam güçle toptan bir taarruz planı yapmaya başladı.

Bu yoğun strese dayanamayan Carden, 16 Mart’ta sağlık sorunları sebebiyle kendini görevden aldırdı. Kendisinin sinir krizi geçireceğinden korktu; ama sonunda bu iş için doğru kişi olmadığını kabul edecek cesareti gösterdi. Komuta kademesinde Carden’den sonra gelen Tuğamiral John de Robeck, Birleşik Filo’nun komutasını devraldı. De Robeck ile donanma, sonunda agresif bir komutana sahip olmuştu ve kendisi düşmanla çetin bir şekilde savaşmaya kararlıydı.  

Kendine güvenen de Robeck, 17 Mart akşamı bir toplantıda, ertesi gün düşmana taarruz etmeye karar verdiğini duyurdu. Harekatsal düzeyde, de Robeck’in planı basit ve doğrudandı. Zırhlılar eşzamanlı olarak hem orta savunmaları hem de iç savunma hatlarının çoğunu susturacaktı. O gece mayın tarayıcılar düşman mayın hatlarını temizleyecekti. Ertesi sabah donanma, Boğaz’dan içeri girerek geri kalan iç savunma hatlarının da işini bitirecekti.

Taktiksel düzeyde plan oldukça karmaşıktı ve planın eksiksiz bir şekilde yürümesine ve hava keşiflerine dayanıyordu. Hatlar olarak adlandırılan paralel bölükler şeklinde sıralanmış olan İtilaf gemileri, Türk istihkamlarını tahrip etmek üzere önceden detaylı bir şekilde ayarlanan ateş planlaması doğrultusunda Boğaz’dan içeri doğru ilerledi. Atışların nereye isabet ettiğinin gözlenmesinde deniz uçağı desteği alınacaktı. Atışlarını yaptıktan sonra, ardışık İtilaf hatları kenara çekilecek ve çok sayıda mayın tarayıcı önceden planlanan rotayı takip ederek düşman mayın hatlarına doğru tarama yapacaktı. Bu karmaşık harekat belirli bir zaman süresi içine yerleştirilmişti.

18 Mart 1915 günü, sabah saat 11.25’te en güçlü dört İngiliz gemisinden oluşan bir birlik Boğaz istihkamlarını top ateşine tutmak üzere harekete geçti. Daha eski ön-dretnot gemileri orta savunma hatlarını dövdü. Türkler şiddetli bir şekilde karşılık verdi; ama bu da oldukça hatalı ve etkisiz oldu. Öğle vaktine kadar Türk orta istihkamlarının pek çoğu susturuldu. Saat 14.00’a doğru Fransız zırhlıları dar boğaza 8000 metre yaklaştı. Aniden, İngiliz gemilerinin rahatça ilerleyebileceği çağrısı yapıldıktan hemen sonra, Fransız  ön-dretnot Bouvet patladı ve dakikalar içinde battı. Fransız Gaulois ve Suffren zırhlıları da top ateşinden dolayı ciddi derecede hasar aldı. Fransız filosu temelde savaş dışı kaldı. Bu duruma aldırış etmeyen de Robeck, Türklere karşı akına devam etti ve saat 16.00’da trolleri Boğaz’a gönderdi. Seyyar Türk obüslerinden açılan yoğun top ateşi mayın tarayıcıların derhal geri çekilmesine yol açtı. Savaşın gidişatı İtilaf kuvvetlerinin aleyhine doğru gitmeye devam etti.

Saat 16.11’de modern savaş kruvazörü Inflexible bir mayına çarptı ve batma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Irresistible da bir mayına çarptı. Saat 17.00’da de Robeck harekatı sonlandırdı; ama saat 18.05’te ön-dretnot Ocean da, Irresistible’a yardım etmek isterken, bir mayına çarptı. Her iki zırhlı da o gece battı. Türkler hem araziyi hem de Boğaz’ı ellerinde tutuyordu ve mayın hatları da zarar görmemişti.

İtilaf kuvvetleri toplamda üç eski zırhlısını kaybetmiş ve iki eski zırhlısı ile modern bir savaş kruvazörü de ciddi ölçüde hasar almıştı. Bu kayıplara karşı Türkler birkaç top kaybetmiş gibi görünüyordu. Bir de az sayıda mayını patlamıştı. Yapılan bu büyük yatırıma karşılık elde edilen kazanç çok azdı.

Canı sıkılan ama her şeye rağmen optimist düşünen de Robeck, yeniden organize edilmiş bir filo ile taarruza devam etmek için etkin bir şekilde plan yapmaya başladı. Fakat sonraki dört gün içerisinde de Robeck fikrini tamamen değiştirdi. 22 Mart 1915 tarihinde komutanları ve kurmayları ile yaptığı bir toplantı sırasında Boğaz’ı, ordunun yardımı olmadan geçemeyeceğini duyurdu.

Donanmanın başarısız taarruzu, Gelibolu Seferi olarak bilinen büyük bir amfibi harekatın doğmasına yol açtı. Hem katılımcılar hem de tarihçiler sonraki 85 yıl boyunca de Robeck’in bu kararını sorguladı ve bir kez daha yapılacak bir zorlama ile Boğaz’ın geçilebileceği yönünde karar kıldı.

Donanma taarruzunun ilk detaylı teknik anlatımı Sir Julian Corbett’in 1921 yılında basılan Naval Operations, Volume II adlı kitabı ile İngiliz halkına sunuldu. Corbett kitabında, (özellikle 1915 yılında İstanbul’da) Türklerin cephanelerinin büyük bir kısmını harcadığı yönünde bir izlenim olduğunu belirtti. Ancak Türk Milli Savunma Bakanlığı’nın ‘ağır toplar için modern cephane kısıtlıydı, ama eski cephaneden çok sayıda mevcuttu’ şeklindeki resmi açıkması bu söyleme ters düşüyordu.

Corbett’in eserini, kısa süre sonra, 1923 yılında Churchill’in savaş anılarını yazdığı The World Crisis adlı kitabın birinci cildi takip etti. Churchill’in kitabı şubat ayında The Times tarafından seri halde yayınlandı. Churchill’in kitabının, Çanakkale Boğaz Harekatı’nın konu edildiği ikinci cildi Ekim 1923’te yayınlandı ve seri olarak basıldı. Martin Gilbert’a göre The Times, eseri seri üretime geçirirken, harekatı anlattığı bu raporunda ‘Churchill’i belgeleri çarpıtmak ve “yersiz sansür” uygulamak gerekçeleri ile eleştirdi.’

Churchill kitabın bu cildinde İngilizce konuşan dünyaya Türkler’in ciddi anlamda cephane sıkıtısı yaşadığı düşüncesini duyurarak bu iddiasının temellerini attı. Kendisi Türkler’in obüs cephanesinin yarısını tükettiğini ve bir Türk taburunda 14 inçlik toplar için 36 ve 9.4 inçlik toplar için de 29 atışlık cephanesinin kaldığını belirtti. Churchill aynı zamanda Türkler’in, 18 Mart’taki büyük taarruza denk iki taarruza daha yetecek kadar yeterli düzeyde cephaneye sahip olduklarını iddia ettiklerini de yazdı.

Yine aynı bölümde Churchill, Binbaşı Endres isimli bir Alman kurmay subayın dediklerini de alıntıladı. Bu subay ‘Türk cephane tedariği o kadar kısıtlıydı ki büyük çapta ikinci bir taarruza yetecek kadar cephane mevcut değildi’ şeklinde rapor vermişti. Türk tarafından yetersizlikler ve Kraliyet Donanması’nın gücü göz önüne alındığında Churchill, ikinci bir donanma taarruzunun başarılı bir şekilde sonuçlanabileceği neticesini çıkarmıştı.

1930 yılında Churchill, savaş anılarını tek bir ciltte toplayarak The World Crisis isimli kitabının kısaltılmış nüshasını yayınladı. Kitabın önsözünde ne hikayenin gerçekleri ya da bulguları üzerinde ne de kendisinin bunlardan çıkardığı sonuçlarla ilgili herhangi bir değişiklik yapma gereği görmediğini belirtti. Ancak bu kitapta Churchill, Kraliyet Donanması’nın, bir kez daha Boğaz’ı zorlama girişiminde bulunması durumunda Türkler’in cephanelerinin bittiğini anlamış olacağı fikrini ortaya koydu. Bu, bir önceki söylemine göre oldukça değişik bir ifade şekliydi ve aradan geçen yıllar içinde yayınlanan bilgiler sonucunda ortaya çıkmıştı.

Churchill bir önceki iddialarına bir Alman raporunu da eklemişti. Bu raporda obüs cephanesinin yarısının sarf edildiği ve 14 inçlik toplar için 50, 11 inçlik toplar için de 50’den daha da az sayıda top mermisinin kaldığı belirtilmekteydi. Özellikle zırhlı gemilere karşı etkili olan uzun menzilli H.E. (yüksek patlayıcılar) neredeyse tamamen tükenmişti. Churchill ayrıca Hamidiye Tabyası’nın beş ya da on atışlık cephanesi kaldığını ve Avrupa yakasındaki bataryaların da benzer durumda olduklarını belirten bir Türk raporunu da kitabına koydu. Churchill bu yeni bilgiyi Dr. Binbaşı Carl Mühlmann’ın 1927 yılında yayınlanan anılarından edinmişti. Mühlmann, Gelibolu Seferi esnasında Mareşal Liman von Sander’in emrinde 5. Ordu’da görev yapan bir Alman subayıydı.

Daha sonra 1956 yılında Alan Moorehead, Türkler’in cephanelerinin yarısını sarf ettiğini yazdı. Verilen bu bilgiye göre, özellikle ağır toplar, tek başına zırhlıları yok etme gücü olan otuzdan daha az sayıda zırh delici top mermisine sahipti. Moorehead aynı zamanda Türkler’in Boğaz’a 324 mayın döşediğini ve 36 tanesinin de ihtiyat olduğunu yazdı. Sonrasında Robert Rhodes James 1965 yılında uzun menzilli toplar için uygun olan cephanenin çoğunun sarf edildiğini iddia eden bir Türk raporundan bahsetti. Philip Haythornthwaite, cephanenin yarısının ve ağır toplar için olan neredeyse tüm cephanenin sarf edildiğini belirten aynı veriyi 1991’de kullandı. Ancak ne Churchill’in iddiaları ne de sonrasında yazan yazarların ifadeleri modern Türk tarihi kaynakları ile örtüşmektedir.

Çanakkale Boğaz savunması, 17. yüzyıla dek uzanan istihkamlardan oluşmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarına doğru modern istihkamlar üzerine ciddi çalışmalar yapılmaya başlandı ve bunlar da Boğaz’ın her iki yakasına beton ve toprak mazgallardan oluşan top mevzilerini kapsıyordu. 1913’ten önce bu donanımlar, stratejik bir noktayı koruyan Osmanlı kalelerinden biri olan Çanakkale Boğaz Kuvvetleri ve İstihkam Komutanlığı’nın göreviydi.

Bu komutanlık Birinci Balkan Harbi esnasında 1912-13 senelerinin kış aylarında kapsamlı bir şekilde çalışmalarını sürdürdü. 1913-14 yıllarında Osmanlı Ordusu’nun mayın tarama yapılanmasında Boğaz Komutanlığı, taktiksel unsurları ve Boğazı’n her iki yakasındaki istihkamların kumandanlığını koruyarak Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı olarak yeniden adlandırıldı.

Savunma planlaması 1912 yılında geliştirilen planlara dayanıyordu. Sadece daha geniş bir savunma sahasını kapsamak ve Osmanlı Ordusu’nun III no’lu Müfrezesi’nin komuta takviyesini savunmaya dahil etmek adına değişikliğe uğramıştı. Kale için asıl seferberlik, Savaş Bakanlığı’nın, Çanakkale Boğaz girişinde Yunan savaş gemilerinin şüpheli harekatlarından dolayı alarma geçmesiyle kale komutanına, savaş için hazırlıklara başlaması ve takviye kuvvet beklemesi için özel seferberlik başlatmasını bildirdiği zaman, 31 Temmuz 1914 tarihinde saat 11.45’te başladı.

İmparatorluk savaşa sürüklenirken Türkler, Kasım 1914 başlarına dek savaşa girmeyecek olsa da, 3 Ağustos 1914 tarihinde genel seferberlik ilan edildi. Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı özellikle uzman personel ve hayvanlar ile seferberlik konusunda sıkıntı yaşadığını rapor etti. Ancak 17 Ağustos’ta komutanlık, tüm önemli ağır top alaylarının savaşa hazırlandığını rapor etti. 27 Ağustos 1914’te ilk takviye kuvvetleri – III no’lu Müfreze’nin 9. Piyade Bölüğü unsurları -  yarımadaya doğru ilerleyişe geçti. 4 Kasım’a kadar 7. Piyade Bölüğü ve III nol’lu Müfreze anakarargahı da orada yerlerini aldı. Bu sayede ilk Kraliyet Donanma bombardımanına kadar (3 Kasım) Türkler boğaz savunması için önemli kuvvetleri gerekli mevkilere yerleştirmişti ve hazırlanmak için üç ay süreleri vardı. Buna ek olarak Almanlar, savunma hazırlıklarında Türkler’e yardımcı olmaları bakımından aralarında bir koramiralin de bulunduğu yaklaşık 500 sahil koruma uzmanı gönderdi.

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın kalbi, ağır sahil toplarıydı. Bunlar 2. Topçu Tugayı olarak yeniden yapılandı ve 14 sabit istihkamda konuşlandı. Tugaya görevlendirilen üç alay vardı. Bunlar; 3üncü, 4’üncü ve 5’inci Ağır Topçu Alayları idi. 4’üncü Alay’ın 2’nci Taburu Avrupa yakasında Eceabat ve Kilitbahir yakınlarındaki istikamlarda; 3’üncü Alay’ın 1 ve 2’nci Taburları Asya yakasındaki istikamlarda garnizon kurdu. 5’inci Alay, Avrupa yakasında Seddülbahir’de 1. Tabur ve Asya yakasında Kumkale’de 2. Tabur ile Boğaz girişinde dış istihkamlarda garnizon kurdu. Bu oluşumlar, boyutları 87mm (3.5 inç) ile 355mm (14 inç) arasında değişen kıyı savunma topları ile silahlandı. Ancak gemi-imha edici en güçlü ağır topların çoğu 3’üncü ve 4’üncü Ağır Topçu Alayları’nın yanındaydı. Barış zamanı cephane tedarikleri, istihkamların içinde bulunan cephaneliklerde saklanıyordu ve elde bulunan miktarlar da silahın türüne göre rapor ediliyordu. Tablo 1, 14 Ağustos 1914 tarihinde elde mevcut olan cephane miktarlarını göstermektedir.

çkalea

ç.kaleb

Notlar: 1. Silahlar: mm olarak top çapı/ kalibre olarak namlu uzunluğu, örn: 355/35, 35 kalibrelik uzunluğa sahip 355 mm’lik top anlamına gelmektedir. Genel olarak yüksek kalibre uzun namlu demektir ki bu da namlu ağzının daha yüksek hızda  (daha güçlü silahlar) olduğunu göstermektedir. 3 kalibreye sahip 240mm’lik ve 355mm’lik toplar ayrı ayrı listelenmiştir Ağır sahil kategorisi 210/20, 210/22, 240/22, 260/22, 280/22 ve 355/22’lik topları kapsamaktadır. Hafif kategorisi 150/46, 150/40, 87/24 ve 57/40’lık topları kapsamaktadır.

2. HE (Yüksek Patlayıcı), AP (Zırh Delici) ve Başlıklı (Çelik Başlıklı) miktar olarak gösterilmiştir; çünkü resmi tarih yazını bu türden top mermilerinin özellikle zırhlılar karısında etkili olduğunu belirtmektedir.

3. Depo cephaneliklerindeki top mermilerinin türleri ve miktarları rapor edilmemiştir.

Kaynak: TC Genelkurmay Başkanlığı, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Vinci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1inci Kitap (Haziran 1914-25 Nisan 1915) (Ankara: Genelkurmay Basımevi 1993) Tablo 13.

Üç alayda bulunan 82 top, tam zamanlı savaş esnasında Boğaz’ı savunmak açısından tek başına yetersizdi ve takviye gerekiyordu. Bu nedenle Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı daha az tehdit altında olan mevkilerden Boğaz yakalarında ek top mermisi konuşlandırmaya başladı. Ağustos 1914 süresince Çanakkale Kalesi’neEdirne ve Çatalca’nın yansı sıra İstanbul’daki Osmanlı Donanma gemilerinden çeşitli toplar sevk edildi. İlk mayın hattı Boğaz’a 4 Ağustos 1914 tarihinde döşendi. 23 Ağustos’ta ilk 120mm’lik obüsler yarımadaya gönderildi.

İtilaf kuvvetlerinden gelen tehlikelere karşı alarma geçmiş olan Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı, 19 Eylül 1914’’te İstanbul Boğazı’ndan bölgeye daha fazla topçu sınıfı gönderilmesini emretti ve bunlar da 8’inci Ağır Topçu Alayı’nı oluşturdu. Bu birim 22 adet 150mm’lik (bu sayı sonrasında toplamda 32’ye yükseldi) obüsler ile silahlandı ve sonra 14 adet 120mm’lik obüsler ile de güçlendirildi. Alay, 25 Eylül’de cepheye gelmeye başladı ve gemisavar görevini üstlenmek üzere orta savunma hatlarını güçlendirmek için imha bölgelerinde göevlendirildi (1 no’lu harita bu alayın konuşlandırılış şeklini ve bununla ilişkili imha bölgelerini göstermektedir).

4 ve 7 Kasım tarihlerinde 210 mm’lik ağır havanlar hızla büyüyen savunma hatlarına doğru yol aldı. Çok çeşitli daha küçük sahra ve dağ topçu bataryaları da savunma hatlarına eklendi. İstanbul’dan ek topçu subayları ve astsubaylar görevlendirilerek kale komutanı emrine verildi.

Aralarında 120mm’lik obüs; 37mm’lik uçaksavar; ve 47mm’lik ile 75mm’lik gemi toplarının da bulunduğu çok sayıda top, Aralık 1914 ve Ocak 1915 süresince bölgeye sevk edilmeye devam etti. 18 Şubat 1915 tarihine kadar Boğaz’ı savunmakla görevlendirilen dört topçu alayında faal durumda olarak toplamda 235 top mermisi bulunuyordu. Dış savunma hatları 5’inci Ağır Topçu Alayı’nın ellerindeydi. 8’inci Seyyar Ağır Topçu Alayı “obüs bölgesinde” yer alıyordu ve 3’üncü ve 4’üncü Ağır Topçu Alayları orta ve iç savunma hatlarını tutuyordu.

2 no’lu harita, ağır topçu alaylarının taktiksel konuşlanışını göstermektedir. Yeni gelen topların çoğu için cephane oldukça fazlaydı. Tablo 2’de gösterilen topçu durum raporu 8’inci Ağır Topçu Alayı’nın, obüsleri için iyi derecede mermi stoklamış olduğunu göstermektedir.

18 Şubat’tan Mart 1915’in ortalarına dek süren muharebeler esnasında Türkler, yaklaşık 4700 top mermisi atışında bulundu. Ancak atışların çoğu Boğaz girişindeki istihkamlarda konuşlanmış olan 5’inci Alay ve obüs bölgesindeki 8’inci Topçu Alayı’ndan yapılmıştır. 26 Şubat’ta bu alay 343 top mermisi atmıştır. 4 Mart’taki harekatta Türkler 292 top mermisi ve bir sonraki gün de 347 top mermisi atışı yapmıştır. 7 Mart’ta 714, 9 Mart’ta 51, 10 Mart’ta 1882, 11 Mart’ta 28, 12 Mart’ta 41 ve 13 Mart’ta 974 top mermisi atışı yapılmıştır.

1915’TE BOĞAZIN ZORLANMASI

HARİTA - 1 

OBÜS İMHA BÖLGESİ

8İNCİ AĞIR TOPÇU ALAYI

12 150/10.8 obüsler...

Place names: Yer isimleri

Howitzer Groups, Weapon Type: Obüs Grupları, Silah Türü

Associated Kill Zone: İlgili İmha Bölgesi

Additional Weapons: Ek Silahlar

harita 1

 

HARİTA -2 

GELİBOLU SAVUNMA HATLARI

18 MART 1915

1st Battalion: 1’inci Tabur

8th Heavy Artillery Regiment: 8’inci Ağır Topçu Alayı

...

Inner Defenses:İç Savunma Hatları

Intermediate Defenses: Orta Savunma Hatları

Outer Defenses: Dış Savunma Hatları

 

Harita 2

çanak.aa

Notlar: 1. 120/11.6’lık obüsler için cephane miktarı bu rapora dahil edilmemiştir.

2. Bu raporda yer alan top ve cephane miktarlarının hiçbiri 14 Ağustos 1914 tarihinde yayınlanan rapora dahil edilmemiştir.

Kaynak: TC Genelkurmay Başkanlığı, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Vinci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1inci Kitap (Haziran 1914-25 Nisan 1915) (Ankara: Genelkurmay Basımevi 1993) Tablo 14.

Bu dönemde açılan ateşlerin çoğu seyyar obüslerden ve orta savunma hatlarından gelmişti. Boğaz’ın dar kesimindeki istihkamlarda yer alan güçlü ağır bataryalardan ise savaşın yalnızca bir gününde ateş açılmıştı (10 Mart).

Yüksek kalibreli toplardan açılan en yoğun ateş, de Robeck’in taarruzunun doruk noktasını yaşadığı 18 Mart 1915 günü gelmişti. Bu tarihe kadar 5’inci Ağır Topçu Alayı, Kraliyet deniz piyadeleri çıkarma birliklerinin yarattığı bombardıman ve tahribat sebebiyle savaş dışı kalmıştı. O gün açılan ateşle ilgili yazılan İngiliz kaynaklarında Türk ateşinin, oldukça yoğun olduğu anlatılmıştır ve Türk tarihçileri (Tablo 3’e bakınız) o gün 2250 mermi sarfiyatının olduğunu yazmıştır.

Churchill, Alman kaynağına dayanarak (Binbaşı Mühlmann) ‘uzun menzilli yüksek patlayıcıların’ tek başına dahi zırhlı gemilerde etkili olduğunu belirtmiştir. Sonrasında Moorehead ‘zırh delici’ (AP) top mermilerinin tek başına zırhlıları yok etme gücüne sahip olduğunu vurgulamıştır. Hangi türden mermilerin tam olarak ne şekilde hasar yarattığının biliniyor olması çok mümkün değildir. HE ve AP’lerin en çok gemilere karşı etkili olduğunu söylemek mantıklı olsa da bu, tam anlamıyla kesin değildir; çünkü Türkler pek çok farklı türde mühimmat kullanmıştır. Bilinen şudur ki 18 Mart 1915 tarihinde,  3 ve 4’üncü Ağır Topçu Alayları’nın topları için 14 Ağustos 1914 tarihindeki mevcut cephanenin 355/35’lik ve 240/355’liklerinden yalnızca 201 atış yapılmıştır. 10 Mart 1915 tarihinde de daha az sayıda atış yapıldığı düşünülmektedir.

dosaya1

dosya2

Notlar: Sayı sütunu, 18 Mart 1915 tarihinde atılan mermi sayısını göstermektedir.

Kaynak: TC Genelkurmay Başkanlığı, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Vinci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1inci Kitap (Haziran 1914-25 Nisan 1915), The Turkish War in the First World War, 5th edition, Gallipoli Front Operations, Cilt.1 (Haziran 1914-2 Nisan 1915) (Ankara: Genelkurmay Basımevi 1993) s. 184, 210.

Alaylardaki mevcut ağır toplar (210/20’lik-355/22’lik) ya da havanlardan hiçbiri bu çarpışmalar esnasında faaliyet göstermemiştir. Türkler’in 10 Mart’ta 35 kalibrelik ağır toplardan belki 50 atış yaptığı düşünülürse, bu alaylarda sarf edilmiş olan toplam merminin (türü gözönüne alınmadan) yaklaşık 251 adet olduğu söylenebilir. Bu da, bu silahlar için geriye her türden 1030 merminin kaldığını göstermektedir.

Kısa menzilli düşük kalibreli ağır sahil topları her iki günde de faaliyette bulunmadığı için Türkler’in elinde 210/20’lik-355/22’lik sınıfları için her tüden en az 4034 top mermisi mevcuttur. Buna 1106 adet 210/6.4’lük ağır havan topu, yaklaşık 6000 adet 10/10.8’lik obüs topu ve belirsiz sayıda 120/30’luk  ve 120/11.6’lık obüs topu da eklenmelidir. Daha hafif topların sayısı ise yaklaşık 24000 civarındadır.

Bu sayılar Batı Cephesi’nde toplanan şaşırtıcı envanterlere göre çok farklılık gösteriyor olsa da oldukça önemlidir. Ateşin en yoğun olduğu gün (18 Mart 1915) yalnızca 2250 top mermisinin sarf edildiği düşünüldüğünde, Türkler’in savaşı sürdürmek için yeterince mermisi olduğunu açıkça belirtmek mümkündür.

Türk resmi tarihi Boğaz savunması için toplam cephane sayısı hakkında tam olarak kesin bir sayı belirtmiyor olsa da sunulan veriye göre, Türkler, savaşa devam etmek için yeterli sayıda cephaneye sahipti. En ağır toplara sahip Boğaz içerisindeki güçlü istihkamlar, 19 Şubat’tan 18 Mart 1915’e kadar en az faaliyet göstermiş olan savunmalardı. 18 Mart taarruzundan hemen sonra Türkler, cephanenin yeniden dağıtılması ve hasarlı toplar ile mekanik arıza yaşayan topların onarımı için işe koyuldu. Türkler’den 4 subay  ve 22 asker şehit düştü, 1 subay ve 52 asker de yaralandı. Dahası, düşmanın altı büyük gemisinin battığı ve mayına çarptığı gözlendiğinde, de Robeck’in başarısız taarruzu karşısında Türkler’in moralinin oldukça yükseldiği de söylenebilmektedir.

Peki Churchill’in 1923 ve 1930 basımı kaynaklarındaki bilgiler ile Türk resmi tarihindeki verilerin bu denli farklı olmasının sebebi nedir? 18 Mart 1915 tarihinde Anadolu Hamidiye, Dardanos, Namazgah ve Rumeli Mecidiye (Harita 3’e bakınız) gibi bazı tabyaların cephane sıkıntısı yaşadığı inkar edilemez bir gerçektir. Yazar, ateş açan bu tabyaların kurmay subayların dikkatini çektiği ve durumu haber vermek üzere derhal oradan ayrılarak komutanlarına rapor etmeye gittiği tahmininde bulunmaktadır. Bu taarruzların yalnızca 5’inci Ordu’da yer alan Türk ve Alman kurmay subaylar tarafından değil, aynı zamanda kale, III no’lu Müfreze, 9’uncu, 11’inci ve 19’uncu Piyade Tümeni tarafından da gözlenmiş olduğu muhtemeldir. Binbaşı Mühlmann ve Endres bu kategoriye girmektedir. Harita 3’te, 18 Mart 1915 tarihinde ateş açan ağır topçular gösterilmiştir.

Bu kurmay subayların her biri o an bulundukları noktadan, harekata yalnızca kısa süreli bakışlar atarak gözlem yapmıştır. Bu nedenle neler olduğuna dair hepsinin farklı bir görüşü vardır. Büyük ihtimalle hiçbiri geceyi cephanenin yeniden dağıtımını gözlemlemekle geçirmemiştir. Ertesi gün herhangi bir atış olmadığı için büyük ihtimalle günü, komutanlarına rapor yazmakla geçirmişlerdi. Muhtemel olarak kale komutanı dışında kimse savunmaların gerçekte ne durumda olduğunu bilmiyordu. Ve yine muhtemeldir ki hiçbir kurmay subay mevcut durumu ciddi anlamda takip etmemişti; çünkü de Robeck’in taarruzunu takip eden günlerde, o zaman Mısır’da bulunan Akdeniz Seferi Kuvvetleri’nin amfibi istilası için hazırlıklar yapılmıştı.

Bu anlamda The World Crisis kitabı, Churchill’in Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra zedelenmiş itibarını iyileştirmek adına bir savunma yazısı olarak kaleme alınmıştır ve 1930’lara dek Churchill’in temelde Boğaz’ı zorlama kavramı yerinde bir strateji olarak görülmemiştir. Savaştan sonra Churchill kendi tarihini yazarken Türkler kanlı bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi vermiş ve kendisi de bu sebeple çok sınırlı sayıda Türk kaynağına erişme imkanı bulmuştur. 1936 yılına dek Gelibolu ile ilgili Türkçe olarak hiçbir yazın basılmamıştır. Bu nedenle Churchill eserini yazarken eksik verilerden ve 1915 baharında Boğaz savunmaları ile ilgili karamsar bir tablo ortaya koyan Alman ve Türk kaynaklarından yararlanmıştır.

HARİTA 3

GELİBOLU TABYALARI, 18 MART 1915

(O gün faal olan silahlar kalın ile gösterilmiştir)

Destroyed armament: Tahrip edilen silahlar

Armament: Silahlar

Place names: Yer adları

Turkish Fort: Türk tabyası

Harita 3

Bu durum Churchill’in oldukça işine gelmişti ve tam da iddialarının doğruluğunu kabul ettirmek için ihtiyaç duyduğu şeydi. Aslında Churchill, hareketlerini ve düşüncelerini mantıklı kılmak ve desteklemek için erken bir zamanda yanlı kanıtlar toplamıştı. Ne yazık ki eseri oldukça etkili olmuş ve ileriki tarihlerde yazılacak olan tarihsel yazınlar için de sağlıksız bir temel oluşturmuştur.

Donanma taarruzunun neden başarısız olduğuna dair en anlaşılır analizi Profesör Arthur J. Marder’in ‘The Dardanelles: Post-Mortem’ adlı çalışmasında görmekteyiz. Marder durumu şu şekilde açıklamaktadır: ‘Tekniksel açıdan donanma tarafından bakıldığında gerçek engeller.

Boğaz’daki mayın hatlarıdır. Bunlar, mayın temizlemeyi etkisiz hale getirdi. Ayrıca top ateşinin hiç dinmediği savunma bataryaları da etkili oldu. Mayın hatları olayın dönüm noktasını oluşturuyordu; çünkü eski zırhlılar tek bir mayına çarpma sonucunda kaçınılmaz bir şekilde batabilirdi. Bu yalnızca mayın tarama çalışmaları esnasında mayın hattı bataryalarının üstesinden gelinebilirse başarılabilirdi. Fakat savaş gemilerinin onları susturması mümkün değildi. Gemiler uzun menzilli ya da endirekt bataryaları susturmak için etkisiz kaldı. Etkili olması için gemilerin sahil toplarına doğru yanaşarak kıyıyı dövmesi gerekiyordu ve bu da mayınlar temizlenmeden yapılamazdı. Bu şekilde bir kısırdöngü içine girilmiş olundu.’

Gerçekte, Boğaz’ın en etkili savunma sistemi Türklerin Ağustos 1914’te dökmeye başladığı mayınlardan oluşuyordu. Toplar sadece mayınların temizlenmesini önlemek için bir koruma ateşi niteliğindeydi. Daha önceden bahsedildiği üzere, Alan Moorehead, Türkler’in Boğaz’a 324 mayın döktüğünü belirtti. Sir Julian Corbett ise Türkler’in neredeyse 350 mayın döktüğünü söyleyerek yaptığı hesap sonucunda bu sayı düşünüldüğünde 16 İtilaf zırhlısından sadece birinin Marmara Denizi’ne ulaşmayı umut etmesinin yerinde olacağını vurguladı. Türk tarih yazını ise, gerçekte, 4 Ağustos 1914’ten 8 Mart 1915 tarihine kadar toplamda 402 mayının Boğaz’a döküldüğünü yazdı. Harita 4, 11 mayının seri numarasını, dökülme tarihlerini ve yoğunluklarını göstermektedir.

17 Ağustos 1914’ten önce  (savaşın başlamasından iki buçuk ay önce) Çanakkale Boğaz savunması herhangi bir taarruza hazır değildi. O tarihte 2’nci Topçu Tugay’nın ağır topçu alayları güçlendirildi ve Boğaz’da 133 mayın mevcuttu. 4 Kasım 1914’e kadar 8’inci Ağır Topçu Alayı’nın obüsleri konuşlandırıldı  ve ayrıca Osmanlı III no’lu Müfrezesi’nin 40000 kişilik birliği bölgede yerini aldı. Boğaz’da o esnada 191 mayın bulunuyordu. 18 Şubat 1915 tarihindeki donanma taarruzuna kadar Kale Komutanlığı ve III no’lu Müfreze, yarımadada 50000 askere, 34500 adet tüfeğe, 16 makineli tüfeğe ve 313 top mermisine sahip oldu. İtilaf amfibi taarruzunun başladığı 25 Nisan’a kadar bu sayılar daha da çoğaldı.

HARİTA 4

MAYIN HATLARI – 18 MART 1915

Mines: mayınlar

harita 4

TABLO - 4

ÖZEL MAYIN HATLARI

tablo4

Kaynak: TC Genelkurmay Başkanlığı, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Vinci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1inci Kitap (Haziran 1914-25 Nisan 1915), The Turkish War in the First World War, 5th edition, Gallipoli Front Operations, Cilt.1 (Haziran 1914-2 Nisan 1915) (Ankara: Genelkurmay Basımevi 1993), Harita 13.

Hiç şüphesiz, Kraliyet Donanması’nın, gemileri ve askeriyle Boğaz’ı zorlayacak gücü vardı. Ancak bu, oldukça tehlikeli bir zamanda daha da fazla kaybın yaşanmasına sebep olacaktı. Açıkça söylemek gerekirse İtilaf donanma taarruzu öncesinde ve sonrasında ne ‘açık kapı’ diye bir şey vardı ne de Boğaz istihkamlarının savunmasız kaldığı bir an. Winston Churchill, Mart 1915 sonlarında Amiral de Robeck’in komutası altındaki kuvvetlerin Boğaz’ı rahatlıkla zorlama potansiyelinin olduğunu iddia ederken yanılmıştı. Bu şekilde belirterek, hem de Robeck’e hem de Kraliyet Donanmasına büyük zarar verdi. Hatta belki Türk savunmaları hakkındaki değerlendirmelerinin izinden giden tarihçilere daha da büyük zarar vermiş oldu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Yapılacak küçük alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Edward J. Erickson

Amerika Birleşik Devletleri Ordusu’ndan saha topçu yarbayı olarak emekliye ayrılan Edward J. Erickson, 2007 yılında Bağdat’a giderek Savunma Bakanlığı Eğitim ve Geliştirme Enstitüsü’ne Siyasal Bilimler Profesörü olarak görev aldı. İngiltere’de Leeds Üniversitesi’nde doktora yapan Erickson iki yüksek lisans derecesine sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu konusunda çok saygın bir uzman olan yazarın konuyla ilgili pek çok kitabı ve makalesi vardır.

Dipnotlar

1Günümüzde Çanakkale Deniz Müzesi Komtanlığı sınırları içerinde yer alan Çimenlik Kalesi.

 

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun