SORULARLA TARİH
Harun YILDIZ
Selefilik ile Vehhabilik arasındaki farklar nelerdir?

Vehhâbî anlayış, hadis taraftarı olarak adlandırılan Selefî köklerden önemli ölçüde beslenmekle birlikte esasında Selefîliğin aşırı boyutlara ulaşmış bir tezahürüdür. Vehhâbî çevrelerin, son dönemlerde Selefiyye adını tercih etmeye başladıkları görülmektedir. Onların bu tercihinde muhtemel olarak, Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin dinî tasavvurları ile yaşam biçimlerine dönmeyi talep etmelerinin etkisi vardır. Selefîlik, dinin anlaşılması, özellikle itikâdî konularda Kur’an ve sünnetin lafzına bağlılık noktasında buluşan grupların ortak adıdır. Bu grupların bir diğer önemli niteliği, dinin anlaşılması noktasında önemli bir disiplin olan kelam ile yine bu noktada önemli bir yöntem olan te’vil’in kabul edilmemesidir. Bunun yanında Selefîler, ilim ve fazilet bakımından Müslümanların öncü nesilleri olan sahabe ve tâbiûnu ifade eden Selef’e kendilerini nispet eden kimseler ve selefin yolundan gidenler olarak görülmüştür. Vehhâbîlik ise, Selefîliğin ortaya çıkışından çok sonra XVIII. yüzyılda Muhammed b. Abdülvehhâb tarafından temelleri atılmış olan dinî-politik bir harekettir. Dolayısıyla tarihsel anlamda Selefîlik’le aralarında büyük bir fark vardır. Anlayış olarak aynı çizgide olduklarını ifade etseler de Vehhâbîler, dinî anlama ve yaşama noktasında Selefîlik’ten daha aşırı ve katı özelliklere sahiptir. Klasik Selefî düşünce ile tevhid, selefe dönüş, taklidi red ve bid’atlerle mücadele gibi konularda bazı ortak noktaları olmakla birlikte Vehhâbî hareketinin özgünlüğünden kaynaklanan kendine has yönlerinin de bulunduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, Vehhâbîler, itikad ve amelde daha farklı ve yeni bir takım esaslar ortaya koydukları için Selefîlik’le bütünüyle özdeş biçimde görülmeleri pek mümkün görünmüyor. Vehhâbîlik, özellikle akıl karşıtı tavrı, sadece dinî metni öne çıkaran lafızcılığı, dar kalıplar arasında kalan fikir yapısı, yine dışlayıcı ve katı şekilci tavrı nedeniyle klasik Selefîlik’ten önemli ölçüde farklılaşmıştır. Vehhâbî çevreler, dinî metinleri sadece zahirlerine bağlı kalarak yüzeysel bir tarzda yorumlamaları, bu çerçevede akla, fikir hürriyetine ve hoşgörüye yer vermeyen özelliklerinden dolayı geniş kitlelere hitab etme noktasında bir hayli zorluk yaşamaktadırlar.   

Harun YILDIZ
Vehhabilik nasıl ortaya çıktı?

Vehhâbîlik, XVIII. yüzyılda Arap Yarımadası'nda kurucu kişilik olarak, Muhammed b. Abdülvehhâb’ın faaliyetleri sonucunda ortaya çıkmıştır. 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne’de doğan Muhammed b. Abdülvehhâb, ilk tahsilini babası, Abdülvehhâb b. Süleyman’dan aldı. Abdülvehhâb b. Süleyman, bölgede fetva ve dersler veren bir kadıydı. Hanbelî fıkhı ile Selef mezhebini babasından öğrenen Muhammed b. Abdülvehhâb, küçüklüğünden itibaren Tefsir, Hadis ve Akaid kaynaklarını okumaya ve dinî meseleleri araştırmaya başladı. Daha sonra hac yapmak amacıyla Mekke ve Medine’yi ziyaret eden Muhammed b. Abdülvehhâb, burada ilmi faaliyetlere katıldı ve Abdullah b. İbrahim en-Necdî, Süleyman el-Kürdî ve Muhammed Hayat es-Sindî gibi dönemin önde gelen alimlerinden dersler aldı. Bu süreçte onun açısından kırılma noktası diye nitelenebilecek şey, İbn Teymiyye’nin fikirleri ile karşılaşmasıydı, zira bu fikirlerden ciddi biçimde etkilendi. Hayatının bundan sonra döneminde artık İbn Teymiyye’nin fikirlerini yeniden canlandırma çabası içine girecektir. Ardından Basra, Bağdat, Şam, Hemedân ve Isfahan gibi İslam dünyasının önemli şehirlerini gezdi ve buralarda yine pek çok alim ve düşünürle tanışarak onlarla fikir alışverişinde bulundu. Muhammed b. Abdülvehhâb, babasının 1740 yılında ölümü üzerine “el-Emru bi’l-Ma’rûf ve’n-Nehyu ani’l-Münker (İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama)” prensibini ilan ederek görüş ve faaliyetlerini artık daha açık ve aktif bir şekilde ortaya koymuştur. Aksiyoner ve karizmatik bir kişiliğe sahip olan Muhammed b. Abdülvehhâb, memleketi Uyeyne’ye ve arkasından Riyad’a çok yakın bir yer olan Dir’iye’ye gelir. Burada yine onun hayatında dönüm noktası niteliğinde olan bir hadise gerçekleşecektir. Bu bölgenin emiri olan Muhammed b. Suûd ile alim-emir işbirliğine dayalı siyasal içerikli bir anlaşma imzalayarak artık Vehhâbî devletinin temellerini atmış olur (1157/1744). Artık fikirlerini yaymak için sağlam bir siyasal destek bulan Muhammed b. Abdülvehhâb, böylece fikirlerini daha rahat bir şekilde savunma ve yayma imkanına kavuşmuş olur. İbn Abdülvehhâb, insanların içlerinde bulunduğu şirk ve bid’atlerden kurtulmaları gerektiğini söyler ve kısa zamanda etrafına pek çok bedevî kökenli insan toplar, onlarla çevreye kan ve şiddet saçar ve ömrü bu şekilde çetin mücadelelerle geçer. Temelleri Muhammed b. Abdülvehhâb tarafından atılan Vehhâbîlik, onun 1792 yılında öldüğü dönemde artık Muhammed b. Suûd liderliğinde devletleşme aşamasına gelmiştir.  

Harun YILDIZ
Vehhabilik nedir?

Vehhâbîlik, XVIII. yüzyılda Arap Yarımadası’nda Muhammed b. Abdülvehhâb  tarafından temelleri atılan ve arkasından öğrencileri tarafından geliştirilmiş olan dinî-politik bir harekettir. ‘Modern Selefîlik’ şeklinde de ifade edilen Vehhâbîlik, günümüzde Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi olarak kabul görmektedir. Vehhâbî anlayışın Suudi Arabistan dışında Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı Müslüman ülkelerde taraftarları bulunmaktadır. Vehhâbîlik kavramı, mezhebin kurucusu olan Muhammed b. Abdülvehhâb yaşadığı dönemlerde ona ve taraftarlarına muhalifleri tarafından verilen bir isim olup sonrasında bu anlayışı benimseyenler, önemli ölçüde bu isimle tanımlanmışlardır. Esasında bu ismi kendileri kabul etmeyip, Hanbelî ya da Ehl-i Hadis gibi isimlerin yanında, daha çok tevhidi öne çıkaranlar anlamında “Muvahhidûn” veya “Ehlu’t-Tevhîd” gibi isimleri kendileri için kullanırlar. Ancak, bununla birlikte İslam dünyasının çoğunluğu tarafından “Vehhâbî” olarak adlandırılmaları, önemli bir realite olarak önümüzde durmaktadır. Son dönemlerde ise, bu hareketin mensupları, Selefiyye adını tercih etmeye başlamış olup kendilerini Ahmed b. Hanbel’in görüşlerini İbn Teymiyye’nin yorumladığı biçimde devam ettirenler olarak görerek “Biz, itikadda Selef, amelde Hanbelî mezhebindeniz” şeklinde tanımlamaktadırlar. İlgili çevrelerin bu tercihinde muhtemel olarak, Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin dinî tasavvurları ile yaşam biçimlerine dönmeyi talep etmelerinin ciddi bir etkisi görülmektedir.  

Harun YILDIZ
Haricilik nasıl ortaya çıktı?

Hâricîler’in kökleri Hz. Osman dönemine gitmekle birlikte, müstakil bir siyasal grup olarak ortaya çıkışları, Hz. Ali dönemine ve bu dönemde gerçekleşen Sıffîn savaşına dayanır. Sıffîn Savaşı’nın gerçekleştiği ortam, Hâricîlerin artık müstakil bir grup olarak ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Hâricîler, Sıffîn Savaşı’nda gerçekleşen Hakem Olayı’na Allah’ın hüküm verdiği bir meselede başkaları hakem yapıldığı gerekçesiyle karşı çıkmışlar, arkasından Hz. Ali’nin grubundan ayrılarak onunla çetin bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu yüzden Hz. Ali’yle aralarında Nehrevân savaşı gerçekleşmiş (38/658) ve bu savaşta Hâricîlerin çoğunluğu öldürülmüştür. Ancak yine de Hz. Ali’yle mücadeleden vazgeçmemişler, sonuçta gerçekleştirmiş oldukları bir suikastle onu öldürmüşlerdir (40/661). Bu süreçten sonra Hâricî gruplar, etkin bir muhalefet hareketi olarak hem Emevîler, hem de Abbasîler gibi siyasal iktidarlarla çetin bir mücadeleye girişmişlerdir. Emevîler ve Abbasîler dönemi, Hâricîler için bir teşekkül dönemi olmuş, bu dönemde artık onların temel fikirleri ortaya çıkarak, Ezârika, Necedât, Sufriyye ve İbâdıyye gibi ana grupları oluşumunu tamamlamıştır. Bu yüzden bu dönem, Hâricîlik fikrinin ana omurgasıyla teşekkülü ve tarihsel gelişimi açısından önemlidir. Bu süreçte her ne kadar dört ana grup ortaya çıkmış olsa da, dikkatle bakıldığında Hâricîlik hareketi içerisinde iki ana damarın bulunduğu görülür; Birincisi, İslam toplumlarındaki Hâricîlik algısını önemli ölçüde belirleyen Ezârika, diğeri ise adeta bu algının içinde kaynayıp buhar olan İbâdîlik ile diğer ılımlı gruplardır. Ezârika, kendi görüşlerini kutsallaştırırken kendisinden farklı olan diğer grupları İslam dışında değerlendirerek bütünüyle dışlamıştır. İbâdîlik başta olmak üzere diğer gruplar ise daha ılımlı ve yumuşak bir söylem ortaya koyarak uzlaşma ve fikir alışverişine açık bir yöntemi öne çıkarmışlar; bu yüzden olsa gerek günümüze kadar yaşama imkanını elde etmişlerdir.   

Harun YILDIZ
Haricilik nedir?

Hâricîlik, İslam’ın erken dönemlerinde, özellikle Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasında ortaya çıkan, Müslüman toplumun ana bünyesinden koparak ayrışan ilk farklılaşma hareketidir. Hariciliğin kökleri, esasında Hz. Osman dönemine dayanır; zira bu hareketin ilk liderlerinin, Hz. Osman dönemindeki muhalefet hareketi içinde etkili oldukları görülür. İlk dönemler farklı bir siyasal grup, hatta mezhep olarak ortaya çıkan Haricîlik, gelişen hadiselerle birlikte sonraki süreçte, özellikle siyasal görüşlerinin itikâdî boyutlar kazanmasıyla birlikte itikâdî bir mezhep haline gelmiştir. Hâricîlik, erken dönem İslam tarihinde ortaya çıkıp olay ve gelişmeleri ciddi anlamda yönlendirmiş olan mezheplerden biridir. Zira İslam dünyasında ilk toplumsal şiddet olayı olarak kabul edilen Hz. Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan hadiseleri toptan üstlenmiş; arkasından Sıffîn ve Nehrevân savaşlarının ortaya çıkmasında etkin biçimde rol oynamışlardır. Nihayet bu sürecin sonunda Hz. Ali de onlar tarafından öldürülmüştür. Bu yüzden Hâricîler, sonraki dönemlerde de genel anlamda muhalif olan bu niteliklerini sürdürerek hem Emevîler, hem de Abbâsîler dönemlerinde siyasal iktidarlara karşı önemli bir muhalif güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Onların bu süreçte özellikle halifeliğin (devlet başkanlığı), Ümeyye oğulları, Haşim oğulları ve Abbas oğulları gibi kabilelerin tekelinde olmayıp gerekli şartları taşıyan tüm Müslümanların hakkı olduğunu savunmaları, o dönemin şartlarında oldukça dikkat çekicidir.  

MAKALELER
GÜNÜN EN ÇOK OKUNANLARI
RESİMLERLE TARİH
  • Eserler
Osmanlı'da Tılsımlı Gömlek Geleneği

Türk kültüründeki örneklerini ilk olarak Dede Korkut hikâyelerinde ‘’kurşun geçirmeyen, kılıç kesmeyen, mutluluk getiren’’ gibi ifadelerle gördüğümüz tılsımlı gömlekler, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde kullanıldığı gibi farklı kültür ve inanç yapılarında da bulunduğu görülmüştür. Giyen kişiyi her türlü kötülükten koruduğuna, savaşta giyenin galip kıldığına inanıldığı için çoğunlukla hükümdarlar, komutanlar, yöneticiler ve din adamları tarafından tercih edilmiştir. İslamiyet’in kabulünden önceki Şaman geleneklerine bağlı olan Türklerin uğur getirdiğine inandığı tılsım sembolleri, İslamiyet’in kabulüyle birlikte üzerinde ayetlerin yazdığı gömlekler şekline dönüştü. En erken örneklerine Hititlerde rastladığımız bu gömlekler, İslamiyet öncesi Türklerden, Selçuklu Devleti’ne, oradan ise Osmanlı Devleti’ne kadar olan süreçli farklılaşarak günümüze ulaştı. Tılsımlı gömlekler özellikle Osmanlı padişahları tarafından sıklıkla giyildi. Bununla birlikte padişahların cülus törenlerinde, harp ilanlarında, ordunun hareketlerinde, yani önemli olaylarda müneccim başlarından uğurlu günlerin tespit edilmesi istenmiş ve ona göre hareket edilmiştir. Bu gömlekler üzerine müneccimlerin belirlediği eşref saatinde yazılmaya başlanır, tezhip ustaları tarafından bezemeleri yapılırdı. Özellikle ayetlere yer verilen bu gömleklerde Kuran-ı Kerim’in 55 süresi geçmektedir. Onlar; Fatiha, Bakara, Ali-İmran, Nisa, Maide, A’raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Yusuf, İbrahim, En’am, Hicr, İsra, Kehf, Meryem, Taha, Kasas, Ahzab, Yasin, Sad gibi ayetler olup bunlar dışında Ayete’l Kürsi muhakkak bulunmaktadır. Ayrıca sure başlarında açıklanamayan harfler, Esma-i Hüsna, dört meleğin adı, nübüvvet mührü, Hz.Ali’nin Zülfikar kılıcı ve Mühr-i Süleyman ve çeşitli bitkisel motiflere rastlanılır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun