İlk Müslüman Türk Devletleri

İlk Müslüman Türk Devletleri

"Ortaya çıktıkları coğrafyalara ve şartlara göre farklı niteliklere sahip olan Müslüman Türk devletlerinin oluşum aşaması iki farklı hat üzerinden işliyordu. Bir yandan asker olarak İslam devletinin hizmetine girip daha sonra ülkenin çeşitli yerlerine vali atanan Türk beyleri, Abbasilerin zayıflığından yararlanarak kendi hâkimiyetlerini kurarken, diğer yandan da Maveraünnehir başta olmak üzere değişik bölgelerdeki mahallî Türk hanedanları Müslüman oluyor, bu şekilde İslam dünyasında yeni siyasî otoriteler teşekkül ediyordu. Bu çalışmamızda, günümüzde “ilk Müslüman Türk devletleri” olarak anılan bu siyasî otoritelerin ‘ilk olanları’ haklarında kısa bir değerlendirme yapılacaktır."

BEYAZ TARİH / MAKALE

Yeryüzünde yayıldıkları alanın genişliğine, aldıkları kararların ve yaptıkları hamlelerin yol açtığı gelişmelere, farklı coğrafyalardaki kültür ve medeniyetlerle kurdukları ilişkilere ve dâhil oldukları uygarlıkların gelişimine sundukları katkılara bakıldığında Türkler için söylenecek çok söz olduğu açıktır. Bu alanlardan biri de hiç şüphesiz onların dinî inançlarıdır. “Ortaya çıkışlarından itibaren, dünyada tek Tanrıya inanan ilk kavim olan ve tarih boyunca içlerinde zaman zaman temas kurdukları milletlerin inançlarından etkilenerek dinî inancını değiştiren gruplar olmakla birlikte Türkler, her zaman bu ‘Tek Tanrı’ inancını devam ettirmiştir. Bu husus başta olmak üzere dinî inançlarının İslamiyet ile örtüşen birçok yönü bulunsa da, Türklerin İslam ile tanışmaları ve Müslüman olmaları farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda ve uzun bir süreçte gerçekleşmiştir.

Aslına bakılırsa Türkler ile Müslümanlar arasındaki ilk ilişkiler pek dostça değildi. İran ve Kafkasya istikametinde ilerleyen İslam ordularını, ülkelerini istilaya gelen işgal güçleri olarak gören Türkler, doğal bir tepki olarak savunmaya geçmiş, işgalciler karşısında ülkelerini koruma gayreti içerisinde olmuşlardı. İslam’ın ruhuna bütünüyle aykırı olan Emevilerin ırkçı yaklaşımları nedeniyle mücadele azmi daha da güçlenen Türkler, Araplarla mücadelelerini neredeyse yüzyıl boyunca sürdürdüler. Bununla birlikte Araplar bu zaman zarfında kuzeyde Kafkas coğrafyasında Derbend’i geçmekte zorlansalar da doğuda Ceyhun nehrini aşarak Maveraünnehr’de bazı Türk bölgelerine hâkim olmayı başardılar. Taraflar arasındaki temaslar arttıkça münferit veya küçük topluluklar halinde Müslüman olan ve İslam ordusunda savaşçı unsur olarak hizmet eden Türklerin sayısı artmaya başladı. Bunun sonucunda Bağdat’ta Türklerin sayısı o kadar hızlı bir artış gösterdi ki, 830’lu yılların ortalarına gelindiğinde Halife Mu’tasım, onlar için Bağdat dışında yeni bir şehrin kurulması çalışmalarını başlattı ve 836’da Samarra şehri inşâ edildi. Bu şehirde yalnızca Türklerin yaşaması planlanmıştı. Sahip oldukları askerî özelliklerin muhafaza edilmesi düşüncesiyle Türklerin, Türk dışı unsurlarla temaslarını en aza indirmek için önlemler alındı. Hatta anavatanlarından getirilen Türk kızları ile evlendirildiler. Genetik özellikleri korumaya çalışılan Türkler, bu süreçte İslam devleti içerisindeki etkilerini artırmış ve halifelerin en güvendiği has adamları haline gelmişlerdi. Hatta hilafet merkezinin Samarra’ya taşındığı dönemde (836-892) hilafet makamına büyük ölçüde hâkim olmuş, halifeler tarafından güvenilir kimseler sıfatıyla ülkenin çeşitli yerlerine vali olarak tayin edilmeye başlanmışlardı. Elde ettikleri bu yeni siyasî konum, Türkler açısından aynı zamanda yeni bir devrin de başlangıcı oldu. Gerek ülke topraklarının genişliği, gerekse merkezî yönetimin zaafiyeti, ülkenin değişik bölgelerine tayin edilen Türk valiler vasıtasıyla devlet içinde bazı Türk hanedanların ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktı.

Diğer taraftan Emevilerin yerini Abbasilerin alması ve Arap-dışı Müslüman unsurlara dönük politikada iyileşmenin yaşanması ve Araplar ile Çinliler arasında 751 yılında meydana gelen Talas Savaşı’nda İslam ordularının safında yer alınması, Türklerin İslam’a ve Araplara bakışını önemli oranda değiştirmişti. Küçük çaplı da olsa zaman zaman görülen mücadelenin yerini barış ve dostluk almış, ticarî ilişkiler gelişme kaydetmişti. Öte yandan henüz Müslüman olan bir coğrafyada karşılaşılan sorunların çözümünde ‘kolaylaştırıcı’ bir anlayışla İslam’ın anlatılmaya çalışılması da Türklerin bu yeni dini daha yakından tanımasına, anlamasına ve ona daha çok ilgi duymasına imkân vermişti. Türkler arasında IX. yüzyılda yaygınlaşan İslamlaşmanın, X. yüzyılın başlarından itibaren hız kazanması, İslam dünyasında yeni gelişmelere yol açtı. Özellikle X. yüzyılda büyük kitleler halinde İslamlaştıkları görülen Türkler, İslam devleti içerisinde doğal olarak kendilerine özgü bir konum da edindiler. Daha ziyade askerî bir temele dayanan bu konum, bir süre sonra siyasî bir mahiyet kazandı ve İslam tarihinde yeni bir siyasî formasyon olarak Müslüman Türk devletlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Ortaya çıktıkları coğrafyalara ve şartlara göre farklı niteliklere sahip olan bu Müslüman Türk devletlerinin oluşum aşaması iki farklı hat üzerinden işliyordu. Bir yandan asker olarak İslam devletinin hizmetine girip daha sonra ülkenin çeşitli yerlerine vali atanan Türk beyleri, Abbasilerin zayıflığından yararlanarak kendi hâkimiyetlerini kurarken, diğer yandan da Maveraünnehir başta olmak üzere değişik bölgelerdeki mahallî Türk hanedanları Müslüman oluyor, bu şekilde İslam dünyasında yeni siyasî otoriteler teşekkül ediyordu. Bu çalışmamızda, günümüzde “ilk Müslüman Türk devletleri” olarak anılan bu siyasî otoritelerin ‘ilk olanları’ haklarında kısa bir değerlendirme yapılacaktır.

a. Tolunoğulları (868-905)

Halife el-Me’mun devrinden (813-833) itibaren Abbasilerin hizmetindeki Türklerin orduda ve idarede sayıları ve güçlerinin artmasına paralel olarak tayin edildikleri makam ve mevkilerin dereceleri de yükselmeye başlamıştı. Türkler arasından ordu komutanı, vezir ve vali tayin edilen isimler oldu. Bu isimlerden biri de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında 639’da Amr İbnü’l-As tarafından feth edilen ve İslam devletinin önemli eyaletlerinden biri olma özelliğini her zaman koruyan Mısır’a vali olarak atananlardan Ahmed b. Tolun’du.

Ahmed’in babası Tolun’u, Samanoğullarının Buhara valisi Nuh b. Esed,  815-816 yılında para, zahire, eşya ve kölelerle beraber hediye olarak Bağdat’a göndermişti. Tolun, kısa sürede kendisini kanıtlayıp askerî görevlerde yükselerek Bağdad’taki Türk beyleri arasına katıldı. Dinî, askerî ve idarî konularda iyi bir eğitim alan oğlu Ahmed de 835 yılında Bağdad’da dünyaya geldi. Gerek Bizans sınır boylarında gerekse ülkenin diğer bölgelerinde üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirdi.

Tolun’un vefatından sonra, üvey babası Bayık Bey’in 868 yılında Mısır’a vali tayin edilmesi üzerine onun vekili olarak Fustat’a giden Ahmed, burada daha sonra kendi adıyla anılacak olan hanedanın temellerini attı. Görev bölgesinde kısa sürede kontrolü sağladı. 870’de Fustat’ın kuzeydoğusunda Samarra benzeri bir şehir kurarak hükümet merkezini oraya nakletti. 872’ye gelindiğinde bütün Mısır’a hâkim olan Tolun oğlu Ahmed, 877’den itibaren müstakil bir hükümdar gibi hareket etmeye başlamıştı. Halife Muvaffak Billah tarafından Mısır’daki vazifesinden azledilmesi üzerine bağımsızlığını ilan etse de, halifenin adına hutbede yer vermeye ve Bağdad’a bir miktar vergi göndermeye devam etti.

Harap olan köyleri ve büyük-küçük köprüleri imâr eden, haliçler açan, barajlar yaptıran ve üretimi artırıp harap haldeki Mısır’ı düzene sokarak adaleti sağlayan Tolun oğlu Ahmed’in 884’de vefat etmesinden sonra yerine oğlu Humâreveyh geçti. Halife Muvaffak Billâh, 886 yılında Tolunoğullarının Mısır’daki hükümranlığını tanımak zorunda kaldı. Mısır’da istikrarlı bir süreç yakalanmışken Humâreveyh’in 896’da vefatı Tolunoğullarını fetret devrine soktu ve Abbasiler 905 yılında bu Türk hanedanının hâkimiyetine son verdiler.

Tolunoğulları, çok geniş sınırlara ulaşan Abbasi Devleti’nin içinde, merkezî yönetimden ayrı, bağımsız hareket ederek ilk Müslüman Türk hanedanı olma özelliğine sahip olmalarının yanında Türk âdet, gelenek ve göreneklerini yaşatmaları ile öne çıkmışlardır. Onların geride bırakmış oldukları miras, Mısır’da son derece âdil ve hoşgörülü bir idare tesis ettiği görülen Tolunoğlu Ahmed’in ölümü ile sonuçlanan hastalığı sırasında Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin sokaklara dökülerek onun sağlığına kavuşması için dualar etmeleri ve ölümü üzerine yas tutmalarından da anlaşılabileceği üzere, hem Türk hükümdarlarının geleneksel olarak İslam’ı algılama şekli ve uygulama yöntemi hem de daha sonraki süreçte bölgede kurulacak Türk hâkimiyetine oluşturdukları zemin açısından önem arz etmektedir.

Ad
Ahmed b. Tolun’un Katâi semtinde yaptırdığı cami Tolunoğulları’nın mimari alanda ulaştığı üstün seviyeyi göstermektedir.
Cebelyeşkür adlı tepe üzerinde inşa edilen yapı günümüzde Mısır’da esas biçimini koruyan en eski camidir.

 

b. İdil Bulgar Devleti

Batı Hun Devleti zamanında Karadenizin kuzeyinde yaşayan Ogur Türkleri ile Atilla’nın ölümünden sonra çöküş sürecine giren ve Orta Avrupa’dan Karadeniz’in kuzeyine çekilen Hunlar birbirlerine karışıp “Bulgar” adıyla anılmaya başlamışlardı. Bunlar, tâbi oldukları I. Göktürk Devleti’nin 630’da yıkılmasından sonra Büyük Bulgar Devleti’ni kurdular. Kısa süre sonra parçalanan bu devleti meydana getiren toplulukların bir kısmı İdil ve Kama nehri sahasına gelerek bölgede yaşayan toplulukları kendi etrafında birleştirdi. Karadeniz’in kuzeyinde yükselen güç olan Hazar Hakanlığı’nın siyasî üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan İdil Bulgarları arasında, ülkeye gelen Müslüman tacirler vasıtasıyla İslam dini yayılmaya başladı.

Ülkesinde yayılmakta olan İslam dinine kayıtsız kalmayan Bulgar Hanı Şilkey oğlu Yeltever (İlteber) Almış Han da bir süre sonra İslam dinini resmen kabul etti. Böylece ilk kez gayrimüslim bir Türk devlet başkanı ve dolayısıyla onun temsil ettiği devlet, resmen İslam devleti oluyordu. İdil Bulgar Hanı’nın X. yüzyılın başlarında Müslüman olduğu anlaşılıyor. Onun Abbasi Halifesi Muktedir Billâh’a elçi göndererek kendilerine “İslam dinini anlatacak, şeriatın hükümlerini öğretecek, ülkesinde ve bütün memleketinde kendi adına hutbe okunması için minber ve cami yapacak bir heyet göndermesi ve düşman hükümdarlardan (Hazarlar) korunabilmek için bir kale inşâ edilmesi” isteğine cevaben yola çıkan heyetin 921’de hareket etmiş olması Almış Han’ın bu tarihten önce Müslüman olduğunu gösteriyor. Onun İslam’ı daha önce kabul etmiş olduğunu gösteren delilllerden bir diğeride, yine İbn Fazlan’ın “biz gelmeden önce hükümdarın camisinin minberinde hutbe ‘Ey Allah’ım, Bulgarların hükümdarı Yiltivâr (İlteber)’ı ıslah et diye okunurmuş” ifadesidir.

İslam orduları ile hiç karşılaşmadan ve mücadele etmeden, Türkistan başta olmak üzere diğer Müslüman ülkelerden gelen tacirler vasıtasıyla tanıdıkları İslam dinini kabul eden İdil Bulgarlarının yurdu, Türk-İslâm dünyasının kuzey batısının “uc” bölgesi olma özelliğini kazandı. İdil Bulgarları, sahip oldukları bu özellikleriyle bölgede İslamiyetin yayılmasına önemli katkı sağladılar.

Devlet olarak resmen İslamiyeti kabul eden ilk Türk devleti olma özelliğine sahip İdil Bulgarları, tabî olup vergi ödedikleri Hazarların gerek Peçenek ve Kuman akınları, gerekse de Rus saldırıları sonucu zayıflaması sonucu 965 yılından itibaren bağımsız hareket etmeye başladılar. Bundan sonraki süreçte özellikle Rusların saldırılarına maruz kalan İdil Bulgarları, onlara karşı başarıyla mücadele ettiler. Ancak XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Moğol istilası, İdil Bulgarları için de sonun başlangıcı oldu. 1223 yılında Ruslar ve Kumanları Kalka Suyu Savaşı’nda mağlup eden Moğol kuvvetlerini dönüş yolunda perişan eden İdil Bulgarları, 1241’de Altın Orda Devletini kuracak olan Batu Han’ın Batı seferi sırasında Moğolların ilk hedefi oldular. 1236 yılında düzenlenen bu intikam saldırısında ağır bir darbe alan İdil Bulgarları, Altın Orda Devleti’in kurulmasından sonra onların hâkimiyeti altına girdiler.

c. Karahanlılar

Bu Türk devletinin menşei ile ilgili birbirinden farklı düşünceler ileri sürülüyor. Bu yaklaşımlar arasında, Karahanlılar devletini kuran hanedanın Karluklar veya Yağmalar’ın içinden çıktığı düşüncesi ağırlık kazanmaktadır. Ayrıca Karahanlılar, Türk devletleri arasında çok farklı isimlerle anılması açısından da dikkat çeken bir özelliğe sahiptir. Hükümdarlarının “Kara” unvanını çok sık kullanıyor olmaları nedeniyle araştırmacılar tarafından “Karahanlılar” olarak isimlendirilen bu devletin bilinen ilk hükümdarı Bilge Kül Kadır Han’dır. Bilge Kül Kadır Han’ın iki oğlundan biri olan Oğulcak Kadır Han’ın hâkimiyet döneminde, diğer oğlu Bazîr Arslan Han’ın oğlu Satuk Buğra Han, İbnü’l-Esir’in kaydına göre” “rüyasında, gökten inip Türkçe olarak kendisine Müslüman olmasını tavsiye eden birinin yönlendirmesi ile İslam dinini kabul etmiş ve ertesi sabah bu tercihini herkese açıklamıştı” . Bu menkıbevî anlatım bir tarafa bırakılacak olursa, tarihî verilere göre, Satuk Buğra Han’ın 944-945 yılında İslam dinini kabul etmesinde Karahanlılara sığınan Samanî şehzadesi Ebû Nasr veya başka vesilelerle kendileriyle temas halinde olduğu dervişler etkili olmuştu. 900’lü yılların başında dünyaya geldiği tahmin edilen ve İslamî adı Abdülkerim olan Satuk Buğra Han’ın Müslüman olması, Türk-İslâm tarihinin akışına yön veren hadiselerden biriydi. Satuk Buğra Han, amcası ile giriştiği hâkimiyet mücadelesini kazanıp tahta oturduktan sonra, Karahanlıların resmî dininin İslamiyet olduğunu ilân etti. Böylece Karahanlılar, Orta Asya’da İslamiyeti devletin resmî dini olarak kabul eden ilk Türk devleti unvanını kazandı.

955/56 yılında vefat eden Satuk Buğra Han tarafından başlatılmış olan İslamiyeti yayma mücadelesini, kendisinden sonra tahta çıkan oğulları ve özellikle de İslamî adı Süleyman olan Baytaş Arslan Han tarafından büyük bir özveriyle devam ettirdi. Bu gayretlerin sonucunda, Yağma, Karluk, Çiğil ve Tuhsı gibi Türk topluluklarından 200 bin çadırlık bir kitle 960 yılında topluca Müslüman oldu.

Askerî ve siyasî gücünün artmasına paralel olarak hâkimiyet alanını genişletmeye çalışan Karahanlıların, bölgedeki diğer devletlerle mücadelesi kaçınılmaz oldu. Bu kapsamda önce Maveraünnehir için Samaniler ile karşılaştılar ve bu devleti nihaî olarak 1004 yılında tarih sahnesinden sildiler.

Maveraünnehir bölgesine hâkim olan Karahanlıların Horasan’a yönelmesi, devrin iki büyük Türk devletini, Karahanlılar ile Gaznelileri karşı karşıya getirdi. Fakat Karahanlılar, karşılarında Gazneli Mahmud gibi güçlü bir hükümdar bulunması dolayısıyla Horasan’a yönelik teşebbüslerinde başarılı olamadılar. Bu başarısızlık, Karahanlılar devleti idaresinde Türk devletlerinin adeta karakteristiği olan dahilî mücadelelerin ortaya çıkmasına yol açtı. Selçukluların da hızlı bir yükseliş ivmesi yakaladıklarını gördüğümüz bu dönemde içe dönük kavgaların da etkisiyle bir türlü yeniden toparlanamayan Karahanlılar, 1042 yılında Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye bölündüler. Sultan Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devletine tâbi hale gelen Batı Karahanlılar, Harizmşahlar tarafından 1212 yılında ortadan kaldırıldı.

Devletin ikiye ayrılmasından sonra Doğu Karahanlıları temsil eden ilk hükümdar Yusuf Kadır Han’ın oğlu Süleyman Arslan Han (1031-1056/57), gayrimüslim soydaşları ile mücadeleyi sürdürmüş ve daha onun hâkimiyetinin ilk yıllarında Balasagun ile Bulgar şehri arasında yaşayan 10 bin çadırdan oluşan bir Türk topluluğu Müslüman olmuştur. Süleyman Arslan Han’ın vefatından sonra başlayan iç mücadele, Tavgaç Buğra Kara Hakan Ebû Ali Hasan’ın (1075-1102/3) Doğu Karahanlıların büyük kağanı olarak tahta oturmasıyla nispeten daha istikrarlı denilebilecek bir zeminle yer değiştirdi. Büyük kağan olmadan önce, babası Süleyman Arslan Han’ın vefatından (1056/57) itibaren Kaşgar hâkimi olduğu anlaşılan Ebû Ali Hasan, Kaşgar’ın bir kültür muhiti olarak gelişmesini sağlamış ve 1069/70’de Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig”i yazdığı şartları hazırlamıştı. Büyük Kağan olduktan sonra da ilim adamları açısından uygun şartlar sunan Ebû Ali Hasan’ın 1102/3 yılında vefat etmesinden sonra yerine oğlu Ahmed geçti. Yeni han 1128’de Karahıtayları mağlup ederek onların batıya doğru ilerleyişlerini geciktirse de, oğlu ve halefi İbrahim Han zamanında ortaya çıkan iç karışıklıkların bastırılması için davet edilen Karahıtaylar, Balasagun’u ele geçirerek Doğu Karahanlıları hâkimiyetleri altına aldılar. Bundan sonraki süreçte iç karışıklıkların hâkim olduğu Doğu Karahanlılar, Kaşgar’da isyan çıkaran beylerin 1211’de hanedanın son temsilcisi III. Muhammed’i öldürmeleriyle son buldu.. Karahıtayların 1141’de Maveraünnehir’i istila etmelerinden sonra Özkend merkez olmak üzere kurulan Ferhana Hanlığı da muhtemelen 1212’de Harizmşah Muhammed tarafından ortadan kaldırıldı ve böylece Karahanlılar tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

Sonuç itibariyle Abbasi halifesi tarafından vali olarak görevlendirildiği Mısır’da hüküm süren Tolun oğlu Ahmed, bu bölgede kendisinden sonra gelecek Türk hâkimler için bir zemin oluşturmak suretiyle tarihteki yerini alırken, İdil Bulgarları da İslamiyeti devlet dini olarak seçip ilk Müslüman Türk devleti olma özelliğini kazanmışlardır. Öte yandan Orta Asya’da İslamiyeti devletin resmî dini olarak kabul eden Karahanlıların Müslüman bir Türk devleti olarak tezahür etmesi, diğerlerinden farklı olarak Türk ve İslam tarihinde yepyeni bir süreci başlattı. Karahanlıların oluşturmuş olduğu Türk-İslam medeniyeti, kendilerinden sonra kurulan hemen bütün Müslüman Türk devletlerine de model oldu. 

Kaynakça
Ahmetbeyoğlu, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001.
el-Belâzurî, Fütuhu’l-Büldan (Ülkelerin Fethi), Türkçe çev., Mustafa Fayda, Ankara 1987.
Cüveyni, Alaaddin Ata Melik, Tarih-i Cihangüşay, II, Türkçe çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1988.
Elçibey, Ebülfez, Tolunoğulları Devleti (868-905), yayına haz., Fazil Gezenferoğlu, İstanbul 1997.
Fehér, Géza, Bulgar Türkleri Tarihi, Ankara 1999.
Genç, Reşat, “Karahanlılar Tarihi”, Türkler, IV, Ankara 2002.
Gömeç, Sadettin, “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007.
Hunkan, Ömer Soner, Türk Hakanlığı Karahanlılar (766-1212), İstanbul 2007.
İbn Fazlan, Seyahatnâme, Türkçe çev. Ramazan Şeşen, İstanbul 1995.
İbn Rusteh, el-A’lâk el-Nefîse, Türkçe çev. Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1985.
İbn Zulâk, Tarihu Mısır ve Fedâiluhâ, neşr ve Türkçe çev., Nadir Özkuyumcu, İlk Müslüman Türk Devletleri Tolunoğulları ve İhşidîler, İzmir 1996.
İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, III, VII, VIII, Türkçe çev., Ahmet Ağırakça, İstanbul 1986-1987; IV, Türkçe çev., M. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1986; VI, Türkçe çev., Abdullah Köşe, İstanbul 1986; IX, XI, Türkçe çev., Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987;  XII, Türkçe çev. Ahmet Ağırakça-Abdülkerim Özaydın, İstanbul 1987.
Kopraman, Kazım Yaşar, “Tolunoğulları (868-905”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, VI, İstanbul 1990.
Kurat, Akdes Nimet, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1992.
Mes’udî, Murûc el-Zeheb, Türkçe çev., Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1985.
Özkuyumcu, Nadir, “Tolunoğulları”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedesi, XLI, İstanbul 2012.
Paul, Jürgen, “Karahanlılar”, Türkler, IV, Ankara 2002.
Pritsak, Omelyan, “Kara-hanlılar”, Milli Eğitim Bakanlığı İslâm Ansiklopedisi, VI, İstanbul 1955.
et-Taberi, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir, Tarih-i Taberi, III, IV, Türkçe çev., M. Faruk Gürtunca, İstanbul, t.y.
Taşağıl, Ahmet, “İdil Bulgar Hanlığı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedesi, XXI, İstanbul 2000.
Yakubî, Kitab el-Buldan, Türkçe çev., Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1985.
Yazıcı, Nesimi, İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi, Ankara 1992.
Yıldız, Hakkı Dursun, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1980.

 

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun