Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

Tuğrul Bey'in Malazgirt Kuşatması

Türklerin Anadolu'ya girişleri genellikle Malazgirt zaferiyle başlatılsa da gerek Selçuklulardan önce gerekse Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan sonra çeşitli Türkmen beylerinin, kumandan ve hanedan üyesi meliklerinin bölgeye yönelik çok sayıda askeri harekatı mevcuttur. Üzerinde pek durulmayan bu harekatlardan biri ve belki de en önemlisi bizzat Sultan Tuğrul Beg tarafından 1054 senesinde yapılan Anadolu seferidir. Doç. Dr. Erkan Göksu Beyaz Tarih için yazdı.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

İlk defa Çağrı Beg’in 1016-1021 tarihli akını ile Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan (1040) sonra daha büyük kitleler halinde bölgeye yerleşmeye başlamışlardı. Bizans’ın mukavemetini kırma ve Anadolu’yu yurt edinme bakımından mühim neticeler veren bu göçler, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra yeni bir boyut kazandı ve neticede Anadolu, sadece siyasî olarak değil, sosyal ve kültürel bakımdan da ebedî Türk yurdu haline geldi.

Anadolu’ya vaki Türkmen harekâtı, Çağrı Beg’in Doğu Anadolu akınından Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna (1040) kadar devam eden ilk dönemde, keşif ve yurt arama mahiyetindeydi. 1040-1071 arasında gerçekleştirilen akınlar ise bir devlet politikası haline gelmiş ve Selçuklu hanedan üyeleri hatta bazen bizzat Sultan tarafından sevk ve idare edilmişti. Nitekim Tuğrul Beg, Dandanakan Savaşı’ndan hemen sonra yaptığı fetih planlamasına göre iki yeğenini, Musa (İnanç) Yabgu’nun oğlu Hasan ve Çağrı Beg’in oğlu Yâkûtî’yi Azerbaycan’ın fethine göndermiş, bunlardan Hasan Beg, akınlarını Doğu Anadolu’ya, Pasin ve Erzurum dolaylarına kadar genişletmişti. Ancak onun Vaspurakan (Van Gölü) havzasına doğru yönelmesi üzerine bölgenin Bizans valisi Aaron, Gürcistan’ın Bizans valisi Kekavmenos’tan da yardım istemek suretiyle Hasan Beg’in üzerine yürüdü. Büyük Zap suyu yanında pusuya düşürülen Türk ordusu yenilgiye uğradı. Başta Hasan Beg olmak üzere birçok Selçuklu komutanı şehit düştü.

Haberi alan Tuğrul Beg, ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ı Anadolu seferine memur etti. Erran bölgesinin bir kısmını Selçuklu hâkimiyetine alan Kutalmış’ı da onunla birleşmek üzere görevlendirdi. İki Selçuklu şehzadesi birleşerek Bizans ülkesine doğru ilerlemeye başladılar. Türk ordusuna mukavemet edemeyeceğini anlayan Vaspurakan Valisi Aaron ve Gürcistan valisi Kekavmenos, çareyi Bizans İmparatorundan yardım istemekte buldular. İmparator, Bizans’ın himayesini kabul etmiş olan Gürcü komutan Liparit’e haber göndererek bütün Gürcistan ve Abhazya kuvvetleriyle birlikte Bizans ordusuna katılmasını istedi. Aras Nehri’ni takip ederek ilerleyen ve yürüyüş yolları üzerinde Bizans ordusunu bulamayan Selçuklu kuvvetleri ise Pasinler üzerinden Erzurum’a, buradan da Tercan bölgesindeki Kötür ve Vican/Bican’a kadar ilerlediler. Ermeni yazar Aristakes’in ifadesiyle Pasinler ovasının ve Erzurum’un boş yerlerini ele geçirerek bölgenin dört bir köşesini hâkim oldular. Nihayet Selçuklu kuvvetleri ile Bizans ordusu 18 Eylül 1048’de Pasinler Ovasındaki Hasankale önlerinde karşılaştılar. Selçukluların galip geldiği savaş sonunda Bizans ordusunun komutanı Liparit esir alındı. Selçuklu kuvvetlerinin eline çok sayıda esir ve ganimet geçti.

Bizans İmparatorluğu karşısında kazanılan bu savaş, Selçukluların Doğu Anadolu’daki siyasî varlığını perçinledi. Nitekim Bizans, İmparatorluğun batı kanadında meydana gelen bazı hadiselerin de etkisiyle Selçuklularla bir barış antlaşması yapmaya mecbur oldu. Savaştan bir yıl sonra imzalanan bu antlaşma ile artık Bizans, Doğu Anadolu’daki Selçuklu varlığını resmen kabul etmiş oluyordu.

Selçukluların Anadolu’daki ilerleyişi, bazı iç meseseler yüzünden bir müddet durma noktasında geldi. Ancak bir yandan yeni göçlerle Ön Asya’ya gelen Türkmenlere yeni yurtlar bulmak, diğer yandan da Doğu Anadolu hâkimiyetini tekrar güçlendirmek isteyen Bizans’ın faaliyetlerine son vermek gerekiyordu. Bu yüzden Tuğrul Beg, 1054 baharında Anadolu üzerine bizzat sefere çıktı.

“Deniz kumu kadar kalabalık” ordusuyla önce Muradiye (Bergri) şehrini ele geçirdi. Bölgedeki diğer yerleşim merkezlerini de itaat altına aldıktan sonra Erciş XE "Erciş" ’e yürüdü. Burası da sekiz günlük savaştan sonra Sultan’a itaat etti. Bu sırada şehir halkı: “Ey cihangir Sultan! Git Malazgirt XE "Malazgirt" şehrini zapt et. Biz ve bütün Ermenistan XE "Ermenis​tan" sana tâbi olalım.” dediler. Sultan Tuğrul, dönemin kaynaklarında “her türlü fenalıklarla dolu bir yılana benzetilen” Malazgirt şehrine yöneldi. Taşbaşı denilen yerde karargâhını kurdu ve şehri kuşattı.

Şehrin Romalı kumandanı Vasil, şehrin her tarafını tahkim etmişti. Malazgirt halkı da Selçuklu kuşatmasına karşı gereken her şeyi yapmaya hazırdı. Selçuklu ordusu, günlerce hiç durmadan hücuma devam ediyordu. Bilinen bütün kuşatma tekniklerini kullanan Selçuklu ordusunun, surların altından tüneller kazarak şehre girme teşebbüsleri boşa çıktı. Aksi istikamette toprağı kazan şehir müdafileri Selçuklu lağımcılarını durdurdular. Bir kısmını öldürüp bir kısmını da esir ettiler. Esir aldıkları Selçuklu askerlerini surun üzerine çı​kartıp işkence ederek öldürdüler.

Durumu gören Sultan son derece üzüldü ve Malazgirt’i ele geçirmek için başka çareler düşünmeye başladı. Bir rivayete göre Bitlis XE "Bitlis" ’e adam gönderip vaktiyle Bizans İmparatoru Basil’in Hoy XE "Hoy" şehrini dövmek için yaptırmış olduğu on beş çemberli kor​kunç ve hayret verici mancınığın getirilmesini emretti. Başka bir rivayete göre ise Selçukluların Malazgirt XE "Malazgirt" kuşatmasında kullandıkları mancınık XE "mancınık" , Hoy XE "Hoy" şehrinden getirilmemiş, Tuğrul Beg XE "Tuğrul Bey" tarafından kuşatma sırasında yaptırılmıştı. Dört yüz kişi tarafından çekilen bu mancınık Malazgirt üzerine gece gündüz 60 litrs (libre, takriben 55 kg)’lik taş fırlatıyordu. Mancınığın daha ilk atışında üç muhafız öldü. En ileri mevkide bulunan bir asker de şehrin içine atıldı. Şehir halkı dehşete düşmüş, ümidini kaybetmişti. Bu sırada şehir halkından bir rahip, bu büyük mancı​nığı durdurabilmek için bir çare düşündü. Hemen el birliğiyle bir makine yaptılar ve surların içinden, şehri dövmekte olan mancınığa taş ve ateşler atmaya başladılar. Selçuklular buna hazırlıklı değillerdi. Atılan ilk taş ve ateşlerden biri mancınığa isabet etti ve kullanılmaz hale getirdi. Fakat Selçuklular birkaç gün içinde mancınığı tamir etmeyi başardılar ve daha büyük taş​larla şehri dövmeğe devam ettiler.

Şehrin komutanı Vasil durumun her geçen gün daha kötüye gittiğini görünce yeni bir tedbir ve çare düşünmeye başladı. Son ümit olarak şehre tellallar çıkartıp gizlice Selçuklu ordugâhına girip mancınığı kullanılmaz hâle getirecek bir kahraman aradığını ilan etti. Onun birçok altın XE "altın" , gümüş, at ve katırla ödüllendirileceğini, ayrıca İmparator tarafından rütbe ve mevki verileceğini söyledi. Eğer mancınığı tahrip ettikten sonra canını kurtaramazsa mükâfatın oğullarına veya akraba​sına tevdi edileceğini vaat etti.

Vasil’in vaatleri son derece cazip olsa da kimse bu işe cesaret edemiyordu. Zira işin sonunda mancınığa zarar vermek mümkün olsa dahi sağ kurtulmak bir mucizeydi. Birkaç gün kimseden ses çıkmadı. Sonunda askerler arasında cesaretiyle tanınan bir Frank çıktı. Onu, Selçuklu ordugâhına haberci kılığında göndermeye karar verdiler. Frank, zırhını giyip miğ​ferini taktı. Bu arada elbisesinin altına üç şişe neft XE "neft" sakladı. Selçuklu ordugâhındakiler şüphelenmesinler diye de mızrağının ucuna da bir kâğıt geçirdi. Sonra atına bindi ve bir haberci gibi yola koyuldu.

Selçuklu ordugâhına ulaştığında öğle vaktiydi. Şehrin komutanı Vasil’den bir haber getirdiğini söyleyince onu içeriye aldılar. Öğle sıcağı bastırmış, ordugâhtakilerin birçoğu çadırlarına çekilmişti. Nasıl olduysa Frank bir fırsatını buldu ve mancınığa yaklaşmayı başardı. Birden elbisesinin altına gizlediği neft şişelerini çıkartıp mancınığa fırlattı. Selçuklu asker ve muhafızları ne olup bittiğini anlamaya çalışırken mancınıktan yükselen ateşi gördüler. Etrafa koşuşup ateşi söndürmeye çalıştılarsa da başaramadılar, mancınığı kurtaramadılar. Bir anlık dalgınlık ve gaflet çok pahalıya mal olmuş, mancınık kullanılamaz hale gelmişti.

Mancınığı yakmayı başaran Frank ise herkesin mancınığı kurtarmak için o telaşla koşuşturmasını fırsat bilip kaçmayı başardı. Sağ salim Malazgirt’e dönüp durumu anlatınca şehir halkı rahatladı. O, kahraman ilan edilip kendisine vaat edilen ödülleri alırken, şehir halkı kutlamalara başlamıştı bile.

Mancınığın tahrip edilmesine çok öfkelenen Sultan, kuşatmanın şiddetlendirilmesini emretti ise de ne yeni bir mancınık yapmaya ne de kuşatmayı daha fazla uzatmaya vakit yoktu. Bölgede yapılması gereken başka işler de vardı ve bekleyemezdi. Bu durumda kuşatmayı kaldırmaktan başka çaresi yoktu.

Malazgirt kuşatmasını kaldıran Tuğrul Beg, Kars’a doğru ilerledi. Burayı da bir müddet kuşattıktan sonra Pasin ovasından geçerek Erzurum civarına yürüdü. Doğuda Ügimi’ye kadar gitti. Bu bölgede karşısına hiçbir kuvvet çıkmadı. Kuzey Doğu Anadolu’daki harekâtını bu şekilde tamamlayan Sultan, güneye indi. Tekrar Malazgirt’e gidip şehri bir kez daha kuşattı. Fakat bu sefer de ele geçirmeyi başaramadı. Kış mevsiminin yaklaşıyor olması da kuşatmayı devam ettirmesini engelleyen hususlardan biriydi. Dönüşte yolu üzerinde bulunan Adilcevaz’ı da ele geçiren Tuğrul Beg böylece Anadolu’dan ayrıldı. Niyeti, kışı geçirdikten sonra tekrar bölgeye gelip gaza ve fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmekti. Fakat buna imkân bulamadı. Bir yıl sonra Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah’ın yardım isteği üzerine Bağdat’a gidip şehirdeki Büveyhî hâkimiyetine son veren Tuğrul Beg, daha sonra gerek Irak’ın durumu, gerekse bazı iç meseleler yüzünden bir daha Anadolu’ya gelemedi.

Tuğrul Beg bu tarihten sonra her ne kadar Anadolu harekâtını bizzat yönetemese de görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emîrler ve Türkmen begleri, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan askerî harekâtı devam ettirdiler. Bu süreçte bölgeye vaki Türkmen göçü bir an olsun durmadı ve neticede 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu kâmilen Türk yurdu hâline geldi.

Kaynakça
Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü: Malazgirt 1071, İstanbul 2013.
Aristakes, Historia, (Trans. Robert Bedrosian) New York, 1985.
Ayan, Ergin, “Tuğrul Bey Dönemi Selçuklu-Bizans Ekseninde Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.247-263.
Cahen, Claude, Türklerin Anadolu'ya İlk Girişi, (Çev: Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız), TTK. Yay., Ankara 1992.
Göksu, Erkan, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK Yay, Ankara 2010.
Kafesoğlu, İbrahim, “Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu XE "Selçuklu" Akını ve Tarihî Ehemmiyeti”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul XE "İstanbul" , 1953, s.259-274.
Kafesoğlu, İbrahim, Selçuklu XE "Selçuklu" Tarihi, MEB Yay., İstanbul XE "İstanbul" 1992., s.25.)
Kaya, Abdullah, “Başlangıcından 1071’e Kadar Türklerin Anadolu’ya Akınları Hakkında Bir Değerlendirme”, EKEV, 59 (Bahar 2014), s.211-232.
Kaymaz, Nejat, “Malazgirt Savaşı ile Anadolu'nun Türkleşmesine Dair”, Malazgirt Armağanı, TTK Yay., Ankara 1993.
Koca, Salim, Dandanakan’dan Malazgirt’e, Giresun 1997.
Köymen, Mehmet Altay; Büyük Selçuklu XE "Selçuklu" İmparatorluğu Tarihi I (Kuruluş Devri), TTK Yay., Ankara XE "Ankara" 2000.
Köymen, Mehmet Altay; Selçuklu Devri Türk Tarihi, TTK Yay., Ankara XE "Ankara" 1993.
Piyadeoğlu, Cihan, Sultan Alp Arslan, İstanbul 2016.
Sümer, Faruk, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?“, Belleten, XXIV (1960), s.567-594.
Toksoy, Ahmet, “1018-1071 Yılları Arasında Selçuklu-Bizans İlişkileri ve Ermeniler”, Yeni Türkiye, 60 (Eylül-Aralık 2014) s.264- 278.
Turan, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 2001.
Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1993.
Turan XE "Osman Turan" , Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul XE "İstanbul" , 1998.
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Siyâsî Tarih Alp Arslan’dan Osman Gazi’ye (1071-1318), İstanbul 2002.
Turan, Osman; Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, II, İstanbul 1999.
Urfalı Mateos XE "Urfalı Mateos" Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-Halil Yinanç), TTT Yay., Ankara XE "Ankara" 2000.

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun