Malazgirt Savaşı: Azim, Tevekkül ve Zafer

Malazgirt Savaşı: Azim, Tevekkül ve Zafer

Genellikle, “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan savaş” olarak bilinen Malazgirt Savaşı, 26 Ağustos 1071’de Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen ve Alparslan’ın zaferi ile neticelenen savaştır. Aslında bu savaş, önce Anadolu ardından İstanbul ve Balkanlar’a açılan fetih hareketlerinin dönüm noktasıdır.​

BEYAZ TARİH / MAKALE

“Aylardan Ağustos, günlerden Cuma
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma
Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah... Bismillah... Allahuekber…”

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Tarihin en eski devirlerinden itibaren batı seferlerine önem veren Türk topluluklarının kaderi, Türk hükümdarı ve ordularının savaş meydanlarında kazanacakları başarılara bağlı olmuştur. Tarih, bu başarıları gösteren pek çok hükümdar ve komutanla doludur. Bunların en önemlileri, hiç şüphesiz, Dandanakan(1040) zaferiyle Tuğrul Bey, Malazgirt(1071) zaferiyle Alparslan, Miryokefalon(1176) zaferiyle II. Kılıçarslan, İstanbul’un Fethi(1453) ile Fatih Sultan Mehmed ve Başkomutanlık/Dumlupınar zaferiyle (30 Ağustos 1922) Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Peki Türk-İslam Tarihinin önemli bir dönüm noktası olan Malazgirt Zaferi hakkında ne biliyoruz? Millet olarak bu zafere gerektiği değeri verebiliyor muyuz? Yaklaşık 1000 yıl önce tarihe damgasını vuran ve Selçuklu çağında gerçekleşen bu zaferi sahiplenme ve tanıtma adına neler yapıyoruz? Anadolu’nun kapısı Malazgirt Kalesi, zaferin ihtişamını yansıtıyor mu? Burası bir Selçuklu açık hava müzesine çevrilebilir miydi?  Zaferi kazanan Alparslan’ın günümüzde bir heykeli var mı?

Ne yazık ki bütün bu soruların cevabı yakın döneme kadar genel olarak menfi idi. Örneğin 1950’lerde savaşın anısına yapılması ilk kez planlanan Alparslan Abidesi ancak zaferin 900. Yıldönümü olan 1989’da Zafer Anıtı olarak tamamlanabilmiştir. Fakat son bir kaç yılda yapılan bazı çalışmalar bu zaferi anma ve anlama adına ümit vaat edicidir. Örneğin Sultan Alparslan’ın adını taşıyan 1071 gencin ve Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelen binlerce gencin, savaşın yapıldığı Malazgirt Ovası’nda buluşması ile 1071 Tarih öğretmeninin Malazgirt’te buluşması savaşa verilen önemin güzel örnekleridir. 2007’de Muş’ta kurulan üniversiteye Alparslan isminin verilmesi de bu yönde önemli bir gelişmedir. Yine Muş Belediyesi tarafından 2009’da yaptırılan Alparslan heykelinden sonra, Aydın Büyükşehir Belediyesi tarafından Üsküp’teki Makedonyalı İskender’den sonra dünyanın ikinci büyük şaha kalkmış at heykeli olan Sultan Alparslan Anıt heykelinin 26 Ağustos 2013’te Aydın Malazgirt Meydanı’nda açılması da kayda değer çabalardır. Yakın zamana kadar mezarı bulunamayan Sultan Alparslan’ın Türkmenistan’ın Merv şehrinde yapılan çalışmalarla türbe yapısının Macan Cuma Camisi yapı külliyesi içinde olduğuna yönelik araştırmalar da ilgiyle takip edilmektedir. Bu bağlamda savaşa ismini veren Malazgirt kalesinin, kanaatimizce bir savaş müzesi haline getirilerek, toplumsal belleğimizi tazeleyici bir formata dönüştürülmesi gerekmektedir. Yine ünlü yönetmenlerimiz kanalıyla savaşla ilgili belgesel veya sinema sektörü harekete geçirilmelidir. Bu ve bizim ifade edemediğimiz benzer girişimler, hiç şüphesiz gelecek nesillerin milli kültürümüzün köklerine ilgi duymasını sağlayacak vesileler olacaktır.

Bizim özellikle üzerinde duracağımız konu, Doğu ve Güneydoğu’da Türklerin egemenlik haklarını pekiştiren, Anadolu’nun fethi ve Türk vatanı haline gelmesi sonucunu doğuran Malazgirt zaferidir.

Türklerin Anadolu’ya İlk Girişleri

Türklerin Anadolu’ya ilk girişi aslında 4. yüzyılın sonlarına doğru Batı/Avrupa Hunları’yla başlamıştır. Daha sonra 516’lı yıllarda Sabarlar Kayseri, Konya ve Ankara şehirlerine akınlar yaparak pek çok ganimet elde etmişlerdir. Abbasiler devrinde sınır bölgelerinde bulunan Müslüman Türklerin seferleri ise 8-10. yüzyıllardadır. Bu akınlar yerleşme amaçlı olmayıp daha çok istila ve ganimet amaçlı olmuştur. Türklerin Anadolu’yu Fetih ve Türkleştirme yönündeki akınları ise ilk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey devrinde(1040-1063) başlamış olup, 1071 Malazgirt zaferinden sonra hızlanmış ve Anadolu’da kurulan Türk devletleri ve beylikleri zamanında da tamamlanmıştır. Bu 3-4 asırlık süre içinde, Türklerin Roma Ülkesi(Diyâr-ı Rum) olarak andıkları Anadolu, nüfus ve kültür yapısıyla tam anlamıyla bir Türk yurdu haline gelmiştir. Nitekim, Batı dünyasının tarih yazarları, II. Haçlı seferi sırasında(1148) Türklerle dopdolu olarak gördükleri Anadolu’ya, bundan böyle “Türkiye” (Turkhia, Turquia) demeye başlamışlardır. Dolayısıyla 12. yüzyılda Anadolu’nun Türkiye olarak adlandırılmasında Malazgirt Zaferinin etkisi oldukça büyüktür.

Selçuklu’nun İnkişafı ve Anadolu Fetihleri

Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 23 Mayıs 1040’ta Dandanakan Savaşı’nı kazandıktan sonra ordusu ile Hemedan’a giderken devrin evliyasından, Baba Tahir ve Baba Cafer ile karşılaşır. Atından inerek onlara hürmet gösterir. Baba Tahir: “Ey Türk! Allah’ın halkına ne yapmak istiyorsun?” diye sorar. Sultan şeyhe, “Ne emredersen.” der. Baba Tahir: “Allah muhakkak adalet ve ihsan yapmayı buyurur.” şeklindeki Nahl Suresi 90. ayeti okuyarak Allah’ın emrini yap der. Gözleri yaşaran Tuğrul Bey, öyle yapacağım der. Bunun üzerine Baba Tahir sultanın elini tutar, abdest aldığı kırık ibriğin kapağını parmağından çıkarıp sultanın parmağına takar ve “Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum, adalet üzre ol.” der. Tuğrul Bey bu halkayı daima bir muska gibi taşır ve savaşlarda parmağına takar. Allah’ın İslam ve dünya hakimiyetini Selçuklulara ihsan ettiği şeklinde yorumlanan bu menkıbe aslında 11. yüzyılda Türklere yeni bir cihan hakimiyeti devrinin açıldığının ve Selçukluların cihan hakimiyetinin sembolik bir anlatısıdır.

Bu süreçte ilk etapta Tuğrul Bey devrinde İbrahim Yınal ve Kutalmış komutasında 1048’de Pasinler/Hasankale’de bir Bizans ordusu mağlub edilerek Selçuklu ile Bizans arasındaki ilk anlaşma imzalanır. Buna göre Emeviler devrinde İstanbul’da inşa edilmiş olan ve harabeye dönen caminin imarı, imam tayini, hutbenin Abbasi halifesi adına okutulması ve Sultan Tuğrul’un egemenlik sembolü olan ok ve yayın cami mihrabına konması kararlaştırılır. 1055’te ise Abbasi halifesi üzerindeki Şii Büveyhoğulları baskısı, düzenlenen Bağdat Seferi ile kaldırılır. Bunun üzerine de halife Tuğrul Bey’e Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı (Sultânu’l-Maşrık ve’l-Mağrib) ünvanını verir. Bu seferle hilafet merkezi de Selçuklu himayesine alınır.

Sultan Alparslan(1063-1072) ise kısa süren saltanatına rağmen, Selçuklu sınırlarını Maveraünnehir bölgesinden Akdeniz kıyılarına kadar genişletmiştir. Bu sebeple Abbasi halifesi ona Fethin Babası(Ebu’l-Feth) ünvanını vermiştir. Aslında Sultan Alparslan’ın Bizans İmparatorluğu’nun doğudaki en sağlam sınır kalesi olan ve “fethedilemez şehir” olarak bilinen ve üç tarafı Arpaçay nehriyle, dördüncü tarafı ise nehir suyuyla dolu bir hendekle çevrili olan Ani şehrini fethi(1064) de Türklerin Anadolu’ya girişinin en önemli aşamalarından biridir. Yine 1067’ye gelindiğinde Kayseri, Niksar ve Konya Selçuklu orduları tarafından fethedilmiştir.

Savaş Öncesi Bizans’ın Başına Gelen Uğursuzluklar

Kaynaklar, İmparatorun savaşa çıkmadan önce başına gelen bir takım uğursuzluklardan bahsederek, bunların ilerideki felaketin göstergeleri olduğunu kabul ederler. Bunlardan birine göre, sefer için İstanbul’dan çıkan imparatorların geleneklerinden biri Ayasofya’da dua ederek altın haçtan şefaat dilemektir. Romen Diyojen de burada dua ederken haç, bulunduğu yerden Müslümanların kıblesine doğru döner. İmparator onu tekrar doğuya döndürür fakat ertesi gün geldiğinde tekrar kıbleye döndüğünü görür. Bu sefer onun zincirlerle bağlanmasını emreder. Fakat üçüncü gün haçın yine kıbleye döndüğünü görür. Yine Bizanslı tarihçiler sefer öncesinde, Kadıköy boğazından geçerken ve iskeleye yanaşırken Romen Diyojen’in başının üzerinde kara bir güvercinin dolaştığını, sefer sırasında Üsküdar’a kurdurduğu çadırının yıkıldığını ve atlarının ahırının yanması sonucu pek çok cins atın telef olmasını da savaşın kaybedileceğinin alametleri olarak sıralar. Ayrıca Bizans’ın Ermeni mezhebine uyguladığı baskı sebebiyle imparatorun konakladığı Sivas’tan ayrılırken Ermeni rahiplerin, “arkasından beddua ederek bu gittiği yoldan bir daha geri gelmemesini” diledikleri de rivayet edilmektedir.

İmparatorun Gururu

Malazgirt Savaşı, Doğu Anadolu’da yoğunlaşan Türk fetihlerini engellemek, Anadolu’daki Selçuklu varlığına son vermek, Selçuklu başkenti İsfehan’a kadar ulaşarak Selçuklu devletine son vermek ve özellikle tüm İslam şehirlerini istila etmek isteyen mağrur Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in çeşitli milletlerden oluşan(Bulgar, Slav, Alman, Frank, Gürcü, Ermeni, Peçenek, Uz ve Kıpçak) 200.000 kişilik ordusuna karşı, 50.000 kişilik Selçuklu ordusuyla yapılmıştır. Bizans’ın 5000 civarında gürbüz manda ile savaş malzemelerini taşıyan 3000(bir başka rivayette 14.000) araba ile 1200 adam ve 100 araba tarafından taşınan büyük bir mancınığın olması Bizans’ın askeri gücünü gözler önüne sermektedir. Mağrur İmparator savaş öncesi, Alparslan(1063-1072)’ın gönderdiği elçilik heyetine, “Barış ancak Rey’de yapılabilir. Ben de İslam ülkelerine kendi ülkem gibi hakim olmadıkça geri dönmem. Hemedan’ın çok soğuk olduğunu haber aldım. Bu yüzden biz İsfehan’da kışlarız, hayvanlarımız ise Hemedan’da…” diyerek asıl hedefinin Selçuklu şehirleri olduğunu belirtmiştir. İmparatorun bu alaylı üslubuna karşı ise Selçuklu elçisi Ebu’l Ganayim, “Hayvanlarınız gerçekten Hemedan’da kışlayacak, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemem.” diyerek  manalı bir karşılık vermiştir.

Savaş öncesi Abbasi halifesi Kaim Bi-Emrillah, -Allah’ın kainata koymuş olduğu sünnetullah çerçevesinde manevî kanunların da etkili olduğunu ispat edercesine- savaşın Alparslan tarafından kazanılması için bir dua metni hazırlayarak savaş günü Cuma namazında tüm İslam ülkelerinde minberlerden okutulmasını emretti. Bu duanın başta hilafet merkezi Bağdat olmak üzere bütün İslam şehirlerinde okutulacak olması askerlerin motivasyonunu arttırmıştır.

Selçuklu Ordusundaki Müslüman Kürtler

Savaştan önce Sultan Alparslan’a Kürtlerden ve çeşitli kavimlerden 10 bin civarında askerin katıldığı bilinmektedir. Bu rivayet, Silvan(Meyyâfârikin) merkez olmak üzere Diyarbakır ve çevresinde hüküm süren ve Selçuklu Devleti’ne tâbi olan Kürt bir hanedan tarafından yönetilen Mervânî Emirliği’nin, Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ordusuna 10.000 müslüman kürt asker gönderdikleri şeklindedir. Hatta sultanın bunlarla birlikte 4000 kişilik Hassa askerine güvendiği bildirilmektedir.

Alparslan: “Üzerimdeki Beyaz Elbisem Kefenimdir.”

Alparslan ise ordusuna savaş düzeni vererek, imamı Buharalı âlim Ebu Nasır Muhammed’in önerisiyle savaşı Müslümanların İslam ordusu için dua ettikleri Cuma namazının akabinde yapmaya karar verdi. Cuma namazı kılındıktan sonra, “Ölürsem kefenimdir.” dediği beyaz elbisesiyle, “…Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri şu anda kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olurum gayeme ulaşırım, ya da şehit olarak cennete giderim… Beni takip edenler ve nefislerini Allah’a adayanlardan şehit olanlar cennete sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaktır. Ayrılanları ise ahirette ateş, dünyada da alçaklık beklemektedir.” şeklinde askerine hitab eden Alparslan, bir Türkmen geleneği çerçevesinde atının kuyruğunu bağlayarak bizzat komuta ettiği hücumu başlattı. Ziya Gökalp Malazgirt Savaşı’nda Alparslan’ın Allah’a yakarışını şairane bir dille şöyle dillendirir: “Bugün biz çok zayıfız, düşman fazla kuvvetli,/Senden imdad olmazsa düşman alır bu ili, /Kadın çocuk dinlemez hepsini eder idam, /Maksadı bırakmamak yeryüzünde bir İslâm,/Vicdanlardan çıkarmak için doğru imânı,/İster yıksın Kâbe’yi, yaksın güzel Kuran’ı,/Yoktur İncil’e karşı bizim hiç bir kinimiz,/Ehl-i Kitab diyoruz İncil’in ashâbına,/Niçin onlar düşmandır İslam’ın Kitabına?”

Savaşın Neticesi ve Anlaşma

Malazgirt-Ahlat arasında, Malazgirt’e yaklaşık 10 km mesafede olan Rahve Ovası’nda öğle vaktinden akşama kadar devam eden savaş, farklı etnik topluluklara mensup hantal birliklerden oluşan Bizans ordusuna karşı hızlı manevra kabiliyetine sahip hafif süvari birliklerinden oluşan Selçuklu ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Aslında Selçuklu ordusu yüzyıllardır Türk ordusunun kullandığı ve pusu, sahte geri çekiliş, kuşatma ve imha aşamalarından oluşan geleneksel sahte ricat taktiğini kullanmıştı. Bu savaş Bizans açısından başlayan kıyametin de ilk günüydü. Çünkü Bizans’ın Anadolu’daki iktidarının çöküşünün en büyük belirleyicisiydi. Tarihçilerin çoğu, tarihte ilk kez bir Bizans imparatorunun esir alındığı bu zaferi Hz. Ömer devrinde Bizans’a karşı kazanılan Yermük ve Sasaniler’e karşı kazanılan Kadisiye zaferlerine benzetirler. Nitekim 50 yıl geçerli olmak üzere imzalanan fakat Bizans’taki taht değişikliği ve Romen Diyojen’in savaş dönüşü Kütahya’da gözlerine mil çekilerek öldürülmesi sebebiyle yürürlüğe girmeyen anlaşma, Bizans’ı Selçuklu’ya tabi bir vassal devlet statüsüne düşürüyordu. Çünkü anlaşma, imparatorun fidye olarak 1,5 milyon dinar verecek olması, her yıl 300.000 altın ödenecek olması, ihtiyaç halinde Bizans’ın Sultan’a askeri yardımda bulunacak olması, Bizans imparatorluğunun bütün Müslüman esirleri serbest bırakması ve Malazgirt, Urfa ve Menbic gibi yerlerin Selçuklu’ya bırakılacak olması gibi şartları içeriyordu. Fakat Bizans tahtındaki değişiklik sebebiyle anlaşmanın geçersiz hale gelmesiyle Selçuklu beyleri Anadolu topraklarına yeniden seferler düzenlemeye devam etmişlerdir. Dolayısıyla yeni Bizans yönetiminin anlaşmayı tanımaması onlar için daha da pahalıya mal olmuştur. Sadece savaştan birkaç yıl sonra Anadolu’da Marmara ve Ege kıyılarına kadar kapsamlı bir fetih hareketi başlamış, fethedilen bölgelere Türkmen nüfus iskan edilmiştir. Nitekim henüz savaştan 4 yıl sonra Bizans’ın yanı başındaki İznik’te Türkiye Selçuklu Devleti’nin inkişaf etmesi bu zaferin önemini gözler önüne sermektedir. Yine aynı dönemde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan beylikler de Anadolu’daki Türk varlığının birer tapu kaydıdır.

Uz ve Peçeneklerin Saf Değiştirmesi

Savaş esnasında Bizans’ın Balkanlardan getirdiği Uz (Oğuz) ve Peçenekler’den oluşan süvari kuvvetleri Selçuklu tarafına geçtiler. Bunların Bizans ordusundaki toplam sayısının 15.000 civarında olduğu düşünülürse, büyük çoğunluğunun Selçuklu ordusuna geçtiği bilinmektedir. Bizans’ın hezimeti üzerine de, sair zamanlarda Bizans zulümlerine uğrayan Ermeniler de kaçtılar.

Savaş Esiri İmparatora Müslüman Nezaketi

“Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin büyüğüne acıyınız.” hadisini zikreden Alparslan’ın savaş sonrası Bizans İmparatoru’na göstermiş olduğu muamele önemlidir. Bizanslı tarihçi Zonaros’a göre Alparslan, “Üzülme imparator! Bu işler böyledir. Ama ben sana bir esir gibi değil, bir imparator gibi davranacağım.” diyerek onu misafir bir imparator gibi ağırlayarak yanına oturtmuştur. Aralarında şu konuşma geçmiştir:

İmparator:“Şimdi, memleketim ve kaderim senin ellerindedir: Beni tarizlere ve sert sözlere muhatap kılma, ne istersen yap.”

Sultan: “Sen galip gelseydin, bana ne yapardın.”

İmparator:Sana korkunç muamele yapılmasını emrederdim.

Sultân: “Benim sana ne yapacağımı düşünüyorsun?

İmparator: “Şu üç şeyden biri: Ya öldürteceksin, ya bütün memleketinde dolaştırarak teşhir edeceksin, ya da üçüncü ihtimali söylemeğe değmez zira kabul etmezsin.”

Sultân: “O neymiş?”

İmparator: “Af, bir fidye kabulü ve bir anlaşma. Ve benim, memleketime bir esirin, nâiplerinden biri ve senin Anadolu’da vekilin olarak gönderilmem: Ölümüm, yerime bir başka hükümdar getirileceğine göre, sana hiç bir fayda temin etmez.”

Sultân: “Benim aftan daha başka bir niyetim var. Fidye vererek kendini kurtar.”

Neticede fidye hususunda bir buçuk milyon dinara mutabık kaldılar. İmparator, 3 Eylül itibariyle yanına verilen 100 süvariyle birlikte ülkesine gönderildi. Fakat Bizans tahtına VII. Mihael Dukas(1071-1078)’ın geçmesi ve ardından da Romen Diyojen’in gözlerine mil çekilerek öldürülmesiyle bu anlaşma günümüz tabiriyle kadük kaldı.

Netice itibariyle Türk-İslâm tarihinde Anadolu coğrafyasında kazanılan bu ve benzeri zaferler, 13. yüzyılda ortaya çıkarak 6 asırlık cihan hakimiyeti boyunca dünya siyasetine yön veren Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna zemin hazırlamıştır. Sultan Alparslan’ın Anadolu’nun doğusuna vurduğu bu mühür, Türk ve dünya siyasi tarihindeki dengeleri değiştiren bir süreç başlatarak Türklere yeni bir vatanın anahtarlarını sunmuştur. Türk-İslâm tarihindeki millî ve manevî değerlerimizden biri olan ve 1000. yıldönümüne doğru ilerlediğimiz Malazgirt Zaferi ile Çanakkale ve Büyük Taarruz gibi Türkiye’nin kuruluş mayaları ön plana çıkarılarak tarih, sanat, edebiyat, basın, televizyon, tiyatro ve sinema yoluyla milletimizde kollektif şuur inşa edilmelidir.

Kaynakça
Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk, TTK, Ankara 2000, s. 13.
Alican, Mustafa, Kıyametin İlk Günü Malazgirt 1071, Yakın Plan, İstanbul 2013, s. 20-27; 177-184 vd.
Ayönü, Yusuf, Selçuklular ve Bizans, TTK, Ankara 2014, s. 29, 44-56.
Ersan, Mehmet -Mustafa Alican, Selçukluları Yeniden Keşfetmek, Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s. 132-144.
Kaplan, Mehmet, “Ziya Gökalp ve Yahya Kemal’e Göre Malazgirt Savaşının Mana ve Ehemmiyeti”, Türkiyat Mecmuası, Sayı: 17, s. 159.
Koca, Salim, “Diyar-ı Rum’un(Roma Ülkesi=Anadolu) Türkiye Haline Gelmesinde Türk Kültürünün Rolü”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 3, Bahar 2008, s. 1.
Özgüdenli, Osman G., Selçuklular, c. I, İSAM Yayınları, İstanbul 2013, s. 151-161.
Sevim, Ali, “Malazgirt Muharebesi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 27, İstanbul 2003, s. 481-483.
Sevim, Ali, Anadolu’nun Fethi Selçuklular Dönemi, TTK, Ankara 2000, s. 76, 33-97.
Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’atü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Ayan’da Selçuklular, terc. Ali Sevim, TTK, Ankara 2011, s. 170, 173.
Sümer, Faruk-Ali Sevim, İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, TTK, Ankara 1988, s. 57.
Tufantoz, Abdurrahim, “Mervaniler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 29, İstanbul 2004, s. 230-232.
Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yayınevi, İstanbul 2008, s. 202-207.
Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, I. Cilt, TTK, Ankara2013, s. 63-76.

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun