Kültürümüzde Dergah Kurumları ve Tasavvuf Geleneği

Kültürümüzde Dergah Kurumları ve Tasavvuf Geleneği

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasından beri büyük bir gündem teşkil eden dergah, tekke, zaviye ve benzeri kurumların maruz kaldığı çifte standartı, saldırıyı ve ayrımcılığı beyaztarih.com Genel Yayın Yönetmeni Yunus Emre Deli sordu Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç cevapladı. Tasavvufi araştırmalarda en yetkin akademisyenlerin başında gelen Kılıç; algı kampanyalarından, dışlayıcı devlet politikalarına kadar birçok konuya değindi ve soruları içtenlikle cevapladı.

BEYAZ TARİH / ROPÖRTAJ

"Tasavvufun Kendisi Bir Ruhtur, Nerede İcra Edildiği Çok Mühim Değil"

Hocam öncelikle röportaj davetimizi kabul ettiğiniz için Beyaz Tarih ekibi olarak teşekkür ederiz. Tasavvuf geleneği üzerine araştırmalar yapan bir akademisyen olarak size fırsat buldukça gündeme gelerek farklı tartışmalara sebep olan tekke ve zaviyeler ile ilgili merak edilenleri soracağız. Kapatıldığı günden beri gündemden düşmeyen bu kurumların tarihsel muhteviyatı, işlevleri, gereklilikleri, genel çerçevelerinde gerçekleştirilen siyasi söylemler hakkındaki soruları size yöneltmek istiyorum.

1. İlk olarak konu hakkında referans alınan biri olarak size Tekke ve Zaviye denildiğinde bundan ne anlamamız gerektiğini sormak istiyorum, sizce bu kurumlar neyi ifade ediyor?

- Tarihi süreç içerisinde bir ihtiyaca binaen ortaya çıkmış müesselerden biri olarak tanımlayabiliriz bunları. Kimi zaman tekke kimi zaman zaviye, ribat, dergah gibi değişik coğrafyalarda değişik isimlerde anılageldi. On beş kadar aynı fonksiyonu ifa eden kurumun İslam tarihinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu kurumların ifade ettiği anlamı açıklarken öncelikli olarak dine olan algılama süreçlerini ele almamız gerekiyor; ‘’yani dinin gayesi nedir, dindar olmak nasıl mümkün olur? ‘’  gibi soruları sorabiliriz. Eğer dinin yalnızca rasyonel bir süreç olduğunu düşünüyorsak belli kitap okumaları ile dindar olunmaya çalışılabilir. Fakat diğer dinlerde olduğu gibi İslam'da da dinin asıl amacı kulu rabbi ile buluşturmaktır denebilir. Bu açıdan baktığımızda bir tür pratikler zinciri (praxi), dünya görüşüne bağlı bir yaşantı ya da bir tür terapi veya pedagojik denilebilecek bir süreci izlememiz gerekiyor. Aynısı felsefe için de geçerli. Günümüzde felsefe salt bir zihni uğraşa indirgenmişken asıl manada felsefenin kendini tanıma sanatı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu bakımdan felsefenin bir seyri süluk olduğunu belirtebiliriz. Felsefe kitapları da aslında ameli eylemlerin yapıldığı mekandaki manueller ya da broşürlerdir. Ama felsefe hayatının ritüelleri bir kenara itildiğinde elimizde yalnızca felsefe metinleri kaldı. Lakin felsefe yaşanmadan, teorik olarak varlığını sürdürecek bir mesele değil. Zira Pisagor'a baktığımızda felsefenin adeta bir dergah faaliyeti gibi olduğunu görmekteyiz. Müridlerini, izleyicilerini eğitmek üzere metafizik sohbetler yaptığını, bu sohbetlerde tutulan notların daha sonraki felsefe literatürünü oluşturduğunu görmekteyiz. Aynı şeyi İslam dinine tatbik ettiğimiz zaman İslam dininin de gayesinin sadece ve sadece fiziki belli ibadetleri yapmak, bir İslam devleti kurmak, savaş yapmak, vergi toplamak olmadığını bilmemiz gerekiyor. Tabi İslam devletinin bidayetinde belki şartlar gereği bu yönden fazlasıyla zuhura gelmişse de bir dinin yegane gayesi savaşmak değildir. Buna göre Hz.Peygamber'den de konu hakkında hadisler nakledilir.

Hz.Peygamber; ‘’Savaşı istemeyin, savaşı teşvik etmeyin ama savaş üstünüze mukadder olduğunda tüm kaçınmalarınıza rağmen huzurun ve hukukun düzenini sarsan saldırılara maruz kalınıyorsa hem nefsi müdafaa anlamında hem de İ'layıkelimetullahın yayılması için savaşılabilir’’ Ancak bu arızi bir durumdur. Asli durum ise ontolojik olarak varoluştur. Mesela içinde olduğumuz Ramazan ayı manevi olarak bir yoğunlaşma ve yeryüzündeki dünyeviliklerden sıyrılma ayı olduğu ile ilgili Hz. Peygamber'den önemli nakiller sözkonusudur. Ama bugün politik anlamda siyasal İslamcı söylemde Ramazan'a yönelik muhteviyat bakımından bir uğraşın olmadığını görmekteyiz. Görüyoruz ki; radikal İslamcı söylemde vakıa'nın anlaşılması olarak açıklayabileceğimiz Fıkhu'l Vakıa şeklinde bir anlayış ortaya çıktı. Aslen positivizme dayalı bir görüş olan Fıkhu'l Vakıa, Hz. Peygamber'den yapılan nakiller ile örtüşmüyor. Hakikatin anlaşılması için uğraşın verilmesi gerekiyorken vakıa üzerine odaklanmak asıl noktanın anlaşılamaması sonucunu doğurur. El-Kaide yanlısı kitaplarda dahi bu tabirin kullanıldığını görüyoruz. Bunun İngilizcedeki karşılığı aslında doğrudan positivizmdir. Olgunun esas alındığı positivizm sünnet ile örtüşmüyor. Hz.Peygamber vakıanın değil eşyanın hakikatinin kendisine öğretilmesi için Allah'a dua eder. Duasında "Allahummeerinel eşya el kemaliyye" şeklinde Allah'tan eşyanın hakikatinden haberdar olmayı dileyen Peygamber Fıkhu'l Vakıa ile taban tabana zıt bir tutum sergiliyor. Burada Hz. Peygamber öncelikli olarak eşyanın hakikatini bilip sonrasında şeklen bunu anlamayı umud eder. Ancak görüyoruz ki Fıkhu'l Vakıa bakış açısında eşyanın mevcut hakikati bilinmeden doğrudan görünüş bazlı bir değerlendirmesi yapılıyor.

- Dinin "secedeyescudu" yani "secde edin ki yaklaşasınız" emrinde olduğu gibi secde etmek için toplanıp secde edilen yere aynı kökten beslenerek oluşan "mescid" deniyor. Aynı şekilde "Allah'ı çokça zikredin" emrine ilişkin olarak mezker, yani zikir yapılan bir mekana ihtiyaç olunuyor. Bu tarihi süreç içerisinde buna eğer uç boylarındaysa ribat, eğer İran ya da Hindistan coğrafyasındaysa kapı eşiği anlamındaki Dergah, Halıkah ya da Cemhane, Tevhithane isimleri bu mekanlar için kullanılageldi. Aslında ilk zamanlarda bu mekanlar birbirinden ayrı isimlerde değillerdi, yani mescidler aynı zamandadergah işlevi de görüyorlardı. Tevhid çekilen ya da zikir edilen yer de mescitti. İlk dönemde bunlar tek bir yerde buluşurdu. İlk 300-400 yıl boyunca özel mekanlar oluşturmak yerine şartları uygun bir ortamda buluşmak daha yaygındı. Yatsı namazından sonra mescitler farklı zikirlerin, tevhidlerin, derslerin gerçekleştirildiği mekanlar olarak Osmanlı'nın ilk dönemlerine doğru geldi. Mesela Davut El-Kayseri medresede zikir dersleri gerçekleştirirdi. Haliyle medreseler de bu dönemde cemhane olarak kullanılırdı ama zaman içerisinde ideolojik anlamda birbiriyle ayrışan gruplar zikredenler kendilerine ayrı bir mekan oluşturmaya başladılar. Bu ayrım zaman içinde daha da artarak 18. yüzyılda kesin çizgiler ile mescid yalnızca ibadetin gerçekleştirildiği mekan olurken dergah yalnızca dergah, mederese de yalnızca medrese işlevi görmeye başladı.Zaman zaman bunların çatıştıklarını da gördük. Çok büyük bir zamana yayılmış olmasa da, sık görülmese de Doğu Anadolu'da MevlanaHalidi geleneğine bağlı olarak tekke-dergah çatışması çok yaşanmamıştı. Ancak Halep'ten İstanbul'a gelen İbrahim Halebi'nin şakirtleri dergah ehline ağır sözler söylemeye başlayınca dergah ile mescid ehli arasında büyük çatışmalar yaşanmaya başladı ve makas gün geçtikçe açıldı. Günümüzde ise bunun zirveye ulaştığını görebiliyoruz. Bunun uç örneği olarak Aleviliği verebiliriz. Cemevi olarak ifade edilen, asıl manada tevhidhane olarak caminin bir parçası olan bu mekanlar günümüzde Aleviliğin ideolojik dönüşümünden dolayı mescid olma özelliğinden tamamen soyutlanmış durumdadır. Günümüzde bunların ayrı birer statüde devlet tarafından tanınmasının istenmesi de gelinen noktayı gösterebilir. Oysa kicemevi başta camidir, zaten cemevi Arapça’da cem olma, buluşma kökü olan cem'den türeyerek cami kullanımını alır. Hz. Mevlana'nın meşhur hikayesinde olduğu gibi birinin üzüm diğerinin ineb, bir diğerinin de engür dediği aslında aynı şeyi işaret ediyordu. Bugün ideolojik hale bürünen Alevicilik, Sünnilik ayrımının gitgide artmasına sebebiyet veriyor.

- Tek başına var olamayıp bir konuda farklı bir yorum yapma mecburiyetine göre ortaya çıkan mezhepler din varsa vardır. Ancak günümüzde mezhepler üzerinde yorum yaptıkları dinden bağımsız hale gelerek kendileri yeni bir din şeklinde algılanıyorlar. Sünnilik ve Şiiliğin bir yorum ekolü olduğu görüşleri yerini birer ideolojik farklılık olmaya bıraktı. Nihayetinde, bu kurumlar tarihimizden bugüne dek gelerek Asar-ı Atika (Tarihi Eser) hükmünde varlıklarını sürdürüyorlar ancak içleri boşaltılmış durumdalar. Şunu da eklemek istiyorum, bu binalar çok güzel şekilde restore ediliyor ancak sanki geçmişte yetişen kamil insanları bu duvarların yetiştirdiği zannediliyor. Tasavvuf'un ana gayesi unutulup mekanlara fazla önem verilmeye başlandı. Oysaki tasavvufun kendisi bir ruhtur. Bu yaşantı yeri gelir bir mağarada, yeri gelir bir çölde yeri gelir bir apartman dairesi ya da bir camide ifa edebilir.

- Dergahlar 30 Kasım 1925'te kapatıldığı zaman tasavvuf kapatılmış değildi. Çünkü tasavvufu kimsenin kapatmaya ya da hiç yoktan açmaya gücü yetmez. Tasavvuf kapanmadı ama toplanma yerini ifade eden mekanlar kapatılmıştı. Bu mekanlar kapatılınca bu geleneğe sahip insanlar Anadolu'da olduğu gibi cami çıkışındaki köy kahvehanelerinde bu buluşmaları gerçekleştirmeye devam ettiler. Başlarındaki sarık yasaklandığında başlarına kasket geçirdiler ancak başlarının içindeki değişmedi ve bu gelenek bir şekilde devem etti. Selefi şekilcilik ile örtüşen Kemalist devrimcilerin aşırı şekilci olmalarından dolayı aldıkları görüntü bazlı tedbirler yasaklar ile başarılı sonuçlar beraberinde getirmedi. Hatta daha kötü olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü zamanında bir nevi kontrolü de sağlayan bu kurumların kapatılması ile denetimsizlik gelişti ve her önüne gelen kendi şeyhliğini ilan etti ya da kendi oluşumunu kurdu. Bugün nasıl ki siz bir müezzin olmak istediğinizde ilk olarak bunun ruhsatını almak zorundaysanız dergah çalışmaları için de aynı ruhsatın ehli tarafından verilmesi gerekiyordu. Ancak günümüzde hiçbir kriteri olmayan şeyhlik makamından dolayı bunu ilan eden herkes kendi çalışmalarını yapabiliyor. Bir müezzinlik için aranan şartların bile şeyhlik için aranmaması yasakların sorun çözmeden ziyade ne şekilde yeni sorunları ortaya çıkardığını bize gösterebilir.

2. Hocam Tevhid- Tedrisat ile yetişen gruplar tekke, dergah ve zaviyeleri sistem karşıtı kurumlar olarak biliyorlar. Ne yaptıkları, kimler tarafından bakımının gerçekleştirildiği ya da nasıl çalıştıkları hakkında herhangi bir bilgi bilinmiyorken kapatılma tarihleri ile başlayan bir bilgi kırıntısı söz konusu. Oluşturulan bu zihniyeti nasıl yorumlarsınız?

- Bu tamamen bir algılama süreci ile alakalı bir meseledir. Cumhuriyet'in kurucuları Mekteb-i Harbiye mezunlarıydı ve bunlar pozitivist bir felsefeye mensuplardı. Bu dönemde 1917 Ekim Devrimi, Maoizim, Enver Hocaizim, Tittoizmgibi yer yer ateizm ile örtüşen popüler bir politika akımı gelişmişti. Ülkemizde de bunlardan ilham alarak içinde yetiştiği kültüre format atma gayretinde bulunma çabaları içerisinde bu eğilim gerçekleşti. O günlerde meczuplarla özdeşleşen tasavvuf geleneği Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli örneklerinden yoksun şekilde ele alındı ve bu kötü örnekleri üzerinden bahsettiğimiz format planına meşruiyet oluşturuldu. O dönemde kimsenin itimat etmediği birkaç sapkını gündeme getirerek bir tür taktik geliştirildi ve tasavvuf kurumları ile alakası olmayanlardan dolayı bu
kurumlar cezalandırıldılar. Bilimsel manada baktığımızda ciddi bir yanlış okuma olarak değerlendirilebilir bu politikalar. Modern toplum yaratma düşüncelerinde belki de en çok yardımcı olacak kurumlardan olan tekke ve dergahlar dönemin insan hakkı değerlerine önemli bir referans sağladığı biliniyorken bu kurumların hedef seçilmesi aslında kurucu iradenin kendi bindiği dalı kesmesi şeklinde yorumlanabilir. Bunu cumhuriyetin kurucularının yaşadıkları paradokslar olarak ifade edebiliriz.

3. Hocam peki bahsettiğimiz bu yanlış algılama sürecinin önüne nasıl geçilebilir?

- Ayrım çok arttı. Bu soruya yönelik olarak İslamcıların bile bir önerisi yok. Çünkü İslamcılık da positivist bir felsefeye bürünmüş olmaktan dolayı bir nevi kemalizm haline geldi. İslamı püriten hale getirip tarihsel tecrübeden arındırarak Osmanlı tecrübesini dışlamak da Kemalizm’in bir uygulamasıydı. Maneviyat, gelenek karşıtlığı ile örtüşen Kemalist ve İslamcılar kendi aralarında belki belki ton farkı ile ayrışıyorlar. İslamcı yönetimlerde dergahlar, turistik bir mekan olarak görülüyor. İçlerinde tasavvufun insanları uyuşturmak için kullanıldığını düşünenler bile var.

- Öncelikle tasavvufun dini ilimler içindeki yeri problemli. Bir yere sabitlenmiş değil. Bu yüzden bir dışlama yoluna gidiliyor. Hatta kimi zaman siyasette oy toplama aracı olarak bile kullanılıyor. Osmanlı'nın İslamı tasavvuftu. Yani ne Vahhabi'ydi ne de Şii eğilimliydi. Osmanlı yöneticilerin toplumsal hafızalarına, yönetim modellerine ve de yöneticilerinin şiirlerine bile bakarsak bu tasavvufu görebiliriz. Ancak modern İslamcılar Osmanlı'nın bu tasavvuf modelini sorunlu olarak görürler. Kemalistler ise bu konuda daha samimi olup cesur bir şekilde bu geleneğe karşı olduklarını söyleyebiliyorlar. İslamcılar ise henüz tanım karmaşalarından kurutabilmiş değiller. Üstüne basarak söylüyorum; İslamcıların Osmanlı'sı ile Osmanlı'nın Osmanlı'sı aynı şeyleri ifade etmiyor, birbiriyle örtüşmüyor. Tamamen duygusal, ütopik
bir Osmanlı algısı oluşturulmuş durumda. Oysa Osmanlı'nın İstanbul'unda neredeyse cami adedi kadar dergahın olduğunu ve daha fazlasının da teşvik edildiğini biliyoruz. Osmanlı'nın en önde giden silahlı güçlerinden yönetici sınıfına kadar tüm kurumları işte tam da bu kurumlardan filizlenirlerdi.

"Dergahların Kapatılması Büyük Bir Hataydı Şimdi Açılması ise Başka Bir Sorun"

4. Hocam az önce bahsettiğiniz 30 Kasım 1925 tarihli kanun ile bahsi geçen tasavvuf kurumları kapatılmışken Hamdullah Suphi 1947'de yeni bir teklifte bulunarak bu yasanın güncellenmesini istiyor ve özellikle türbelerin ziyarete açılmasını öngören dosyayı meclise sunuyor. Bu teklifin gerekçesini ise Türk gençliğinin milli değerlerinden kopmaması için ziyaretlerin motive edici etkisinden yararlanılması gerektiği öne sürülüyor. 1925'te sözde bu tür poltikalara araç olarak kurban gitmesin diye(!) çıkarılan kanun başka bir teklif ile tam aksine bir niyet ile gündeme getiriliyor. Bu teklif 1950'de kabul ediliyor. Bir siyaset unsuru olarak Kemalist düşüncenin konjonktürel politikalarını nasıl değerlendirirsiniz?

- Dönemin modasına uygun olarak ulusalcılık Anadolu'yu parçalayan bir ideoloji haline geldi ve nihayetinde diğer unsurların inkarına kadar ayrımların artmasına sebebiyet verdi. Bu süreçte dışlanan etnik yapıların kendi haklarını özellikle son 10 yılda dillendirdiklerine şahit oluyoruz ancak resmi anlamda satatüler hala daha tam anlamıyla bir özgürlük getirebilmiş değil. Dergahların kullanımı artmış olsa da seyri sülük mücadelesinin verildiğini söyleyemiyoruz. Alevilerarasında politik varoluşun daha önemli görülmesinden dolayı Cemevleriüzerinden söylem geliştirildiğini görmekteyiz. Ancak Alevilerin haklarına elde etme yolunda verdikleri mücadelelerin Sünniler içerisinde de dergahlara yönelik bir mücadeleyi teşvik edeceğini söyleyebiliriz. Şunu da söylemekte yarar var; bu Kemalist politikalardan dolayı asıl mağdur olanlar da Sünnilerdir. Çünkü istatistiki olarak dahi incelediğimizde kapatılan dergah sayısının kapatılan cemevi sayısından çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir diğer tarafta da Alevilerin cemevleri üzerinden oluşturdukları farklı bir inanç kimliğinin de ayrı bir problemi ortada durmaktadır. Öyle ki, Bektaşilik ile Alevilik arasında bir ilişki varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Alevi Dedesi Bedri Noyan Dedebabası ile görüştüğümde "ah olum şu Alevi kardeşlerimizi Bektaşi erkanına tabi tutsak" diye içerlemişti. Çünkü Bektaşilik'te evladiyelik yoktur, babadan oğla geçiş olmaz, mitolojik ögeler Alevilik'te olduğu gibi yoğun değildir. Ehlibeyt muhabbetinden dolayı ki Ehlibeyt motifleri çok daha yoğun hali ile Nakşibendilik'te de vardır-Bektaşilik'e yakıştırma söz konusu olabilir.

- Sonuç olarak dergah ve cemevi gibi kurumların kapalı olmaları insan hakları ve din özgürlüğüne aykırıdır. Bu Avrupa Birliği'ne girmek isteyen Türkiye'nin önündeki en büyük engellerden biridir. Herhangi bir suç işlemediği müddetçe mekanlar kullanılabilir, ta ki suç işleninceye kadar. Velev ki suç işlensin, bu sefer de suçun bireyselliği prensibine uyulur ve yargılaması buna göre yapılır. Mason locasında olduğu gibi ya da bir filozofun mekanında suça teşvik etmediği müddetçe derslerini vermeye devam ettiği gibi kanunsuz bir işlem gerçekleşmediği müddetçe bu kurumlar hür şekilde etkinliklerini sürdürebilmelidirler.

- Dışı seni içi beni yakar; bu kadar darbe yenildikten sonra, silsilenin bozulmasından sonra dergahlar açılsa ne olur? Bu yüzden açılmasının daha farklı sorunlara da sebep olabileceğini düşünüyorum. Mesela Osmanlı'da Meclis-i Meşayih bu işleri düzenlerdi, dergahlarınaçılması ihtimalinde nasıl bir mekanizma olacaktır?

5. Peki Tekke ve Zaviyeler için çıkartılan kanuna Mason localarının dahil edilmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

- Bu da tartışmalı aslında, yani Masonlar dahil değiliz diyor, diğerleri dahildir diyor. Burada bile selefi bir zihniyetin ürünlerini görmek mümkün. Fonksiyona bakmadan kurumlara saldırıldı. Eğer bir yerde dergah, şeyh, tekke varsa oraya hücum edilmiştir. Ancak aynı işlemleri gerçekleştirdiğiniz bir dernek kurmuşsanız yasaklayıcı kanunlar bu sefer bunlara yetersiz kalır. Şeyh değil de biri Siprintuel Koç olduğunu ifade ederse - ki bu da şeyh ile aynı mürşid-müridliklerini içerir- bunlara bir müdahalede bulunulmaz. Dergah yerine Loca, Şeyh yerine Üstad-ı Azam kullanımı selefi bir çaresizliğin sonucu olarak şeklen değişmiş olsa da varlığını sürdürüyor.

6. Hocam son olarak şunu sormak istiyorum; Eğer bu kurumlar açılacaksa sizce nasıl bir yol izlenmeli?

- Şunu söylemem gerek; tasavvuf belirli mekanların açılması ile markalaşıp ötekileştirme aracı olarak kullanılacaksa hiç açılmasın daha iyi. Yok eğer bu kurumlardaki kişiler geleneğe uyacak ve toplumsal hizmet niteliğinde etkinlikler göstereceklerse ne ala, ehlen ve sehlen! ehlen ve sehlen!

Tüm Röportajlar TÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun