Demokrasi Kültürü ve Darbe - Dr. Barış Ertem Röportajı

Demokrasi Kültürü ve Darbe - Dr. Barış Ertem Röportajı

Demokrasiye karşı gerçekleşen müdahaleler tarihimizde önemli kırılmaları ifade ediyor. Cumhuriyet tarihi üzerine uzman akademisyenlerden olan Dr. Barış Ertem ile cuntada rol oynayanların motivasyonunu, halktaki karşılığını ve 15 temmuz'u konuştuk.

BEYAZ TARİH / RÖPORTAJ

Cumhuriyet siyasetinde kendisini kurucu irade olarak adlandıran grubun orduyu harekete geçirmek suretiyle gerçekleştirdiği müdahaledeki militer kollama dürtüsü ile demokrasi ilişkisini nasıl yorumlarsınız?

- Türkiye’de asker-sivil ilişkileri, dolayısıyla darbe olgusunu incelerken, devletin kurulma sürecindeki dinamikleri gözden kaçırmamak gerek. Türkiye Cumhuriyeti, bir İstiklâl Savaşı’nın ardından kuruldu. Kurucularının çekirdek kadrosu da askerdi. Bu askerlerin liderleri arasındaki en güçlü iki karakter, önce Mustafa Kemal Atatürk, sonra da İsmet İnönü, tam 27 yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı makamında, yani devletin zirvesinde, kesin karar verici olarak yer aldı. Dolayısıyla Türk siyasi geleneğinde, askerin, kurucu irade içerisinde en önemli bileşen, hatta bazı kesimlerce doğrudan kurucu unsur olarak kabul edildiği bir bilinç yerleşti. Bu da, devlette esas yönetim-karar verme hakkının askerde olduğu, seçilmiş hükümetlerin sadece ekonomi, altyapı ve üstyapı çalışmaları gibi işlerle uğraşabileceği, kendine özel bir demokrasi anlayışı üretti. Doğrusunu söylemek gerekirse, 2000’lere kadar, seçilmiş ya da seçilmeye takip sivil siyasetçilerin çoğu da, bu garip demokrasi anlayışını benimsedi. Bu nedenle, 2000’lere kadar, asker ne zaman “ülkeyi ben yöneteceğim” dese, kamuoyunun belirli bir kesiminden destek aldığı gibi, sivil siyasetten de direnç görmedi.

Sizce rejimi askeri yollarla koruma dürtüsü henüz tamamlanamamış demokrasi kültürümüze bağlanabilir mi? Yoksa bu toplumumuzda henüz karşılık bulamayan demokrasi tecrübesi ile mi ilişkiliydi?

- 2000’li yıllara kadar, toplumumuzda henüz tam olarak “karşılık bulamamış” bir demokrasi tecrübesi olduğu doğru. Aslında sorunuzdaki iki nokta birbirini tamamlıyor. Yani, demokrasi anlayışımızda asker ve askerin rejimi-devleti  “kollayıcılığı”nın bu kadar güçlü olarak yer alması, demokrasi kültürümüzün henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu tamamlanmamış demokrasi anlayışı da, demokrasi tecrübemizin olgunlaşmasını, birikmesini engellemiş. Bu, bizim demokrasi yolculuğumuzda sık sık karşımıza çıkan bir fasit daire. Bu açıdan, 1946’da Demokrat Parti’nin genel seçimlere katılmasıyla başlayan çok-partili demokrasi hayatımızın, Nisan 2007’ye kadar, 61 yılda 4 kez askeri müdahale ile bölünmüş olması rastlantı değil. Devletin kurucu unsuru içerisindeki güçlü asker varlığı ve bu varlığın bir miras olarak 2000’lere kadar yerini koruması da, bunun en önemli nedenlerinden birisi.

27 Mayıs müdahalesinin uygulayıcıları laik cumhuriyeti muhafaza edenler olarak değerlendiriliyor. “Özü muhafaza” etmek isteyen bu darbenin demokratik hakkı gasp edilen halkta karşılığı o gün için neydi sizce? Biliyorsunuz askeri müdahaleler genelde ünlü bir cunta önderinin de dediği gibi hep şartlar olgunlaştığında gerçekleşmişti. Halkta neredeyse "kurtarıcı" algısı oluşturulmuştu, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Laiklik konusu, Cumhuriyet tarihimiz açısından yaklaşık 100 yıldır tartışılan, hakkında ciltlerce kitap yazılmış bir konu. En özet şekilde ifade etmek gerekirse, tek parti iradesi, laikliği, bize de hep öğretilen klasik anlamda “din ile devlet işlerinin ayrılması” olarak değil, devletin dini yaşamı dizayn etmesi ve kamusal alandan tümüyle soyutlaması olarak algılamış. Ve her konu gibi, bu laiklik anlayışının korunması görevini de orduya vermiş. Bu nedenle, darbelerle indirilen sivil iktidarların laiklik anlayışı, tek parti anlayışından az bile olsa farklıysa, darbeciler tarafından bu farklılık da “laik rejimi koruma” üzerinden darbeye bahane olarak gösterilmiş. Bu laiklik anlayışının en önemli örneklerinden birisi, 1932-1950 arasındaki zorunlu Türkçe ezan ve ibadet uygulamasıydı. Demokrat Parti iktidara gelince bu uygulamaya son verip ezanın tekrar Arapça okunmasına izin verdi. 27 Mayıs’ta Demokrat Parti’yi düşüren darbecilerin öne sürdüğü temel gerekçelerden birisi, Arapça ezan üzerinden “laikliğin korunması” oldu. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin halktaki karşılığına gelince; darbeden sonra, toplumun en azından görünür olan, yani basında yer alan kesiminde, darbecilere yönelik bir “kurtarıcı” algısının olduğu doğru. Darbeden sonra insanların taşıdığı “Arzumuz Hürriyetti, Ordumuz Hediye Etti” yazılı pankartları konuyla ilgilenen herkes hatırlar. Ayrıca, seçilmiş Başbakan’ın asıldığı bir askeri darbenin, 1981 yılına kadar “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” adıyla resmi bayram olarak kutlandığını da unutmayalım. 27 Mayıs sabahı, “Türk Ordusu Vazife Başında” gibi başlıklarla çıkan dönemin gazetelerinin de bu algıdaki payı büyüktür. “Şartların olgunlaşması” konusunda ise, 27 Mayıs 1960 darbe sürecinde daha da net bir örnek var: 1960 yılında, Başbakan rahmetli Adnan Menderes, Tahkikat Komisyonu’nu kurduğunda, daha açık olmak gerekirse CHP’yi kapatmak için harekete geçtiğinde, CHP Lideri İsmet İnönü Meclis Kürsüsüne çıkıyor. 18 Nisan 1960 günü yaptığı bu konuşmada İnönü, açıkça “Şartlar mecbur ettiğinde ihtilâl meşru olur. Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam” diyor. Ertesi gün, düğmeye basılmış gibi, İstanbul ve Ankara’da öğrenci hareketleri başlıyor ve yayılıyor. Polisle ölümle sonuçlanan çatışmalar yaşanıyor. Hükümet, olayların önüne geçebilmek için İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan ediyor ve inisiyatif yavaş yavaş askere geçmeye başlıyor. Darbeden 6 gün önce, 21 Mayıs’ta ise, doğrudan Harp Okulu öğrencilerinin üniforma ile protesto eylemi gerçekleştirdiğini görüyoruz. Yani darbeye giden şartlar hızla “olgunlaşıyor” ve kamuoyu da buna hazırlanıyor. Tüm bunlarla birlikte, toplumun 27 Mayıs darbesindeki durumunu eleştirirken adil olmak da gerekiyor. 1960 tarihi, Türkiye’de darbeye karşı demokratik tepki gösterebilmek için çok erken bir tarih. Öyle ki, 1950-1960 döneminin iki temel partisinden birisi, başında İnönü’nün olduğu, tek-parti CHP’si. İktidardaki Demokrat Parti ise, CHP içerisinden çıkmış bir hareket. Başbakan Menderes 15 yıllık CHP milletvekili. Cumhurbaşkanı Bayar ise eski bir İttihatçı. Yani, iktidardaki Demokrat Parti’nin de,seçilmişlikten gelen bir demokratik meşruiyetinin olmasıyla birlikte, demokrasi anlayışının ne kadar olgunlaşmış olduğu tartışmalı. Bu açıdan, 1960, 1971 hatta kısmen 1980 bile, Türkiye’de toplumun darbeye karşı demokratik tepki gösterebilmesi açısından erken tarihler. 

Cumhuriyet tarihindeki darbe girişimlerine halkın genellikle “itidal” ile yaklaşmış olması nasıl değerlendirilmeli? Bu itidal, olacaklara yönelik peşin bir rıza ya da öğrenilmiş bir çaresizliğe mi bağlanmalı?

- Aslında, darbelere karşı halkın bu “itidal” durumunu da yukarıda ifade etmeye çalıştığım hususlar ekseninde incelemek gerek. Askerin ağır bastığı bir çekirdek kadro tarafından kurulan bir devlet algısı söz konusu. 27 yıl tek parti ile yönetilmiş ve bu tek partinin ilk 2 lideri, aynı zamanda asker. Üstelik aynı anda Cumhurbaşkanlığı görevini de yürütmüşler. Elbette, bu duruma uygun, yani askerin devlet yönetiminde esas söz sahibi olduğu düşüncesini yadırgamayacak bir aydın kesim, akademi, burjuva ve basın da oluşmuş. Dolayısıyla, Cumhuriyet tarihinin yaklaşık ilk çeyreğinde, daha sonraki darbelerin “itidal” ile karşılanmasını sağlayacak tüm şartlar oluşmuş. Birkaç istisna dışında, yönetime talip olan sivil siyasetçiler de, bu durumu kabullenmiş. Bu nedenle, 2000’lere kadar, askerin siyaset üzerindeki müdahale-söz hakkına şiddetle karşı çıkan, direnen bir sivil iktidar ya da güçlü bir siyasi yapı da görmüyoruz. Bir ülkede, akademi, aydın kesim, burjuva ve basın, askerin ülke yönetiminde belirleyici olduğunu kabul etmişse, buna karşı çıkan, direnen belirli bir demokratik/siyasi yapı yoksa, halkın da darbeleri “itidal” ile karşılamaktan başka bir seçeneği kalmıyor tabii. Bu durum, 2000’lere kadar bu şekilde devam etti. AK Parti Hükümetleri dönemi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bir siyasetçi olarak kendisi, bu açıdan bir kırılma noktası.

Toplumumuz 15 Temmuz’da sadece kendi ülkesi için değil aynı zamanda tüm dünya için önemli bir karşı-kalkışmaya imza attı. Bu hadise üzerine öngörüde bulunmak gerekirse sizce bundan 50 yıl sonra tarihçilerimiz bu olayı nasıl yorumlamalı?

- Öncelikle, bu vesileyle, 15 Temmuz gecesi demokrasiyi ve milli iradeyi savunurken şehit olan her vatandaşımıza Allah’tan rahmet, gazilerimize de acil şifa dilemek isterim. Allah hepsinden razı olsun. Ben, naçizane, 15 Temmuz 2016 gecesi milletin yaptığını “karşı-kalkışma”dan çok, ülkesini, iradesini işgal etmek isteyen darbeci bir terörist grubuna karşı haklarını gerçekten destansı bir şekilde savunması olarak görüyorum. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, milletimizin gösterdiği bu olağanüstü direniş, başta bölgemiz, tüm dünya için bir örnek oluşturacak nitelikte. Bence, 15 Temmuz gecesi milletin gösterdiği bu direnişin başlangıcını, 27 Nisan 2007 tarihinde aramak gerek. Hatırlayacağınız gibi, 27 Nisan 2007 günü, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde, TSK’nın resmi sitesinde yayımlanan bir “e-muhtıra” ile sivil siyasete yine askeri müdahale denenmişti. Ancak, öncekilerden farklı olarak, AK Parti Hükümeti buna direnmiş ve yaptığı sert bir açıklamayla, bu müdahale denemesini püskürtmüştü. Bu, Cumhuriyet tarihimizde bir ilktir. AK Parti Hükümetleri ve Recep Tayyip Erdoğan, asker-sivil siyaset ilişkilerinde, o tarihten sonra da, 15 Temmuz 2016’ya kadar benzer bir politika yürüttü ve bu alanda bir normalleşme yaşandı. Bu normalleşme, toplumun kafasındaki “devlet yönetiminde esas söz sahibi askerdir” algısını da değiştirdi. İşte 15 Temmuz 2016 gecesi, bu normalleşme ve yine Erdoğan’ın doğrudan liderlik ederek milleti direnmeye çağırmasıyla, bu darbe girişimi püskürtüldü ve tarihi bir kırılma yaşandı. Bence, bu konuyu 50 yıl sonra araştıracak olan tarihçiler, 27 Nisan 2007’den başlayarak, 15 Temmuz 2016 kadar ayrı bir sayfa açacak ve konuyu bu açıdan yorumlayacaklar. En azından, naçizane bir tarihçi olarak, bundan sonraki çalışmalarımda ben böyle yapacağım.

Teşekkür ederiz hocam.

- Bu önemli konuyu gündeminize aldığınız için ben çok teşekkür ederim.

https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

Tüm Röportajlar TÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun