Bütün Darbeciler Ortak Zihniyete Sahip - Prof. Dr. Cemil Koçak Röportajı

Bütün Darbeciler Ortak Zihniyete Sahip - Prof. Dr. Cemil Koçak Röportajı

Cumhuriyet dönemi üzerine yaptığı tarih araştırmaları ile adından sıkça söz ettiren Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Cemil Koçak ile siyasi tarihimizdeki darbe girişimlerini, darbecilerin zihniyetlerini, darbe olaylarının arasındaki farklılığı ve 15 Temmuz girişiminin ne ifade ettiğini konuştuk. Beyaz Tarih Genel Yayın Yönetmeni Yunus Emre Deli'nin yönelttiği sorulara birikimi ile zengin cevaplar veren Koçak takipçileri için Darbeler Tarihi adlı kitabından da söz etmeyi ihmal etmedi. Her cevabıyla önemli noktalara temas eden Prof. Koçak özellikle 15 Temmuz'un bir dönemeç olduğunu, böylesine bir halk dirayetine tarihte demokrasinin doğduğu yer olan Avrupa'da bile şahit olunmadığını ifade etti.

BEYAZ TARİH / RÖPORTAJ

Cumhuriyet tarihimizde darbeler kurucu irade veya onların içinde bulunduğu çeşitli girişimlerde rejimi ve onun değerlerini muhafaza etmek için sözde emniyet sibobu mahiyetinde değerlendiriliyor. Bunun siyasi düşünce geleneğini Kemalizm ile sınırlayabilir miyiz, yoksa ayrıca bir referansta bulunabilir misiniz? 

Kitabımda da ayrıntılı olarak anlattığım gibi, ülkemizde ordunun politikaya müdahalesinin kökleri tâ 1946 yılına kadar geri gidiyor, benim saptayabildiğim kadarıyla... Bu sırada 1946 yılında yeniden partiler arası mücadele başlarken, ordu da iktidardaki CHP ile muhalefetteki DP arasında ikiye bölünüyor. Yüksek rütbeli subaylar iktidara yakınken, düşük rütbeli gençler muhalefete yakınlar. 1946 seçimi hileli olunca da gençler, CHP iktidarının bir sonraki seçimde de iktidardan ayrılmamak ihtimaline karşı ordu içindeki ilk cuntayı kuruyorlar. Amaçları CHP’nin seçimi kaybetmemek için yine hileli seçim yapması halinde darbeyle CHP’yi iktidardan uzaklaştırmak... Hatta o kadar ki, 1950 seçimini DP kazanınca, bu grup CHP’nin iktidarı devretmeme ihtimaline karşı hazırlıklılar. Bir de söylenti var ki, yüksek rütbeliler CHP’ye bu konuda başvuruda bulunmuşlar diye...

Bu kısım kamuoyunda o kadar da iyi bilinmiyor. O nedenle müdahale tarihini 1960’da başlatanlar çok... 1946 yılında CHP’ye karşı ilk cuntayı kuranların aynı zamanda onbeş yıl sonra 27 Mayıs’ı yapacak ekip olması biraz kafa karıştırıcı olabilir. Ama olmamalı.. O zaman da DP iktidarına karşı bu sefer, daha 1955/1956 yıllarında yeni bir darbeci cunta, daha doğrusu cuntalar ortaya çıkıyor. Amaçları, DP’nin iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamak... Çoğu CHP yanlısı... Bu grup, DP’nin Kemalist ilkelere ters düştüğünü öne sürecek ve CHP’nin DP iktidarına karşı başlattığı muhalefetin bütün politik ve ideolojik argümanlarını tekrar edecektir. 27 Mayıs öncesinde iktidarın Kemalist karşıtı olduğunu propaganda etmek, darbenin belirli bir kesim üzerinde meşruiyetini temin etmek bakımından çok faydalı idi. Bu bakımdan 27 Mayıs, her ne kadar kendisini 2. Cumhuriyet olarak tanımlasa da, Kemalizmden uzaklaştığını ileri sürdüğü iktidardan kurtulma ve yeniden aynı ilkelere göre dönmeyi amaçlamış bir hareket olarak kendisini tanımladı. O zamandan itibaren de darbeler ile Kemalizm birbirinden ayrılmaz, ayrılamaz bir bütün oluşturdu, siyasî tarihimizde...

Bu ideolojik gelenek, 27 Mayıs’tan sonra da sürdü: O kadar ki, (biraz karışık gelebilir ama); 27 Mayıs’çıların 27 Mayıs ruhuna ihanet ettiklerini düşünen sahte 27 Mayısçılara karşı, gerçek 27 Mayısçılar olduklarını ileri süren bir sonraki aşamada yeni cunta; (kısaca 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 başarısız darbelerini gerçekleştiren), Talât Aydemir’in çevresi, aslında 27 Mayıs’ın Kemalizm ruhuna aykırı düştüğü gerekçesiyle ayaklanma başlattı!

Kemalizmin ne olduğuna ya da olmadığına dair ideolojik ve politik anlaşmazlıklar; (tıpkı günümüzdeki gibi) cuntaları da birbirine düşürebiliyordu! Bu türden örnekleri kitabımda uzun uzun işlemeye çalıştım zaten...

Sol bir darbe olarak tasarlanmış olan, ama başarısız kalan 9 Mart 1971 hareketi de, benzeri bir yöndeydi, ideolojik olarak... Onlar da o zamanki AP iktidarını Kemalizm’den ayrılmakla suçluyorlar ve nihayet bir darbeyle yeniden Kemalist-sosyalist arası bir sisteme kayılması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Doğan Avcıoğlu’nun Devrim dergisi bu konuda başı çekiyordu. Kitabımda bu darbe girişimlerine uzun uzun yer veriyorum.

Elbette 12 Mart 1971 muhtırası da Kemalizme geri dönüşü simgeliyordu. En azından cuntacıların dilinden böyle okunuyordu. Onun solcu bir darbe olduğunu sanan dönemin pek çok devrimcisi de, ilk anda 12 Mart’ı destekleyen basın bildirileri ile cuntayı desteklediler. Sonradan yanıldıklarını anlayınca, tarihin bu anını silmek için de ellerinden geleni yaptılar!

12 Eylül 1980 öncesinde de darbe girişimleri oldu. Ama kitabımda ben bunlara hiç yer veremedim. Yer kalmadı. Bir başka kitabımda umarım bunları da yazma fırsatı bulabilirim artık...

-Darbeler tarihi üzerine yeni bir kitabınızın çıkmış olduğunu biliyoruz. Darbe girişimi ve vakıaları genel bir perspektifte değerlendirmek gerekirse meşru olan yönetime yönelik gayri meşru müdahalenin aktörleri içerisinde gerekirse canını ortaya koyabilme motivasyonunu neye bağlarsınız? 

Ben bu kitabımda sadece darbelerin öyküsünü yazmıyorum; aksine, bundan öteye, asıl darbecilerin zihniyet dünyasını anlatmaya çalışıyorum; çünkü, asıl mesele burada... Yani zihniyet meselesini öne almak gerekir. Darbecilerin zihniyeti anlaşılamadan Türkiye’de darbeci mantığı ve politik gücü anlamak imkânı olamaz çünkü... Bu bakımdan darbeler kadar, hatta onlardan daha çok darbecilerin zihin dünyasını, onları darbeci yapan politik ve ideolojik dinamiği inceliyor ve analiz ediyorum bu kitabımda... Bunun için de özellikle darbecilerin ve darbeyi savunanların genel olarak ideolojik dünyalarına pencere açıyorum. Bu pencereden onların dünyayı ve Türkiye’yi nasıl gördüklerine işaret ediyorum; sonra da bu gözlükleri ile neden böyle yaptıklarını açıklıyorum. Darbecilerin neden darbenin dışında bir yol ve yöntem bulamadıklarını ve Türkiye’de cuntaların tarihinin 70 yıl öncesine kadar geri gidebildiğine açıklık kazandırmaya çalışıyorum.

Hangi darbe olursa olsun, bütün darbecilerin ortak bir zihniyet havuzuna sahip olduklarını söylüyorum. Ve dahası; bu zihniyetin nereden ve nasıl her nesilde bir sonrakine aktarıldığını, aktarılabildiğini anlatıyorum. İşin püf noktası bence burada... Başarılı olsun, olmasın; bütün darbecilerin ana fikri, ideolojik ve politik argümanları, her defasında, neredeyse kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle tıpatıp birbirinin neden benzeri oluyor; buna açıklık getirmeye çalışıyorum. Kitabımın ana hedefi bu zihniyeti kamuoyunda aydınlatmaktır.

Okuma Önerisi
darbeler tarihi
 

-71 muhtırası da dahil olmak üzere sonrasında gerçekleşen müdahalelere yönelik toplumumuzda genel kabul bunların gayrimeşru olduğu ve ülkeye zarar verdiği yönündeyken 60 darbesi kimi kesimlerce meşru gerekçelere dayandırılmaya çalışılıyor. Şunu sormak istiyorum; 1960 darbesinin bir kesim tarafından meşru gösterilmeye çalışılması nasıl açıklanabilir? Gayri meşru müdahalenin iyisi ya da o dönem için ehven-i şer kabul edileni olur mu? 

Bizde darbeler tarihinin bir önemli özelliği de, toplumun farklı ve zıt politik kesimlerinin kendilerinin ideolojik duruşuna göre, darbelere sahip çıkması ya da reddetmesidir. Mesela, 27 Mayıs CHP tarafından sahiplenmişken; 12 Mart muhafazakar kesimler tarafından benimsenebilmiştir. 12 Eylül, pek çok kesim tarafından aynı anda ve ortaklaşa olarak benimsenmiştir denilebilir ve elbette bunun da çok farklı dinamiklerine bakmak lâzım gelir. Ben bu kitapta 12 Eylüle değinme fırsatı bulamadım.

Böylece toplumda ilke olarak darbeye karşı çıkmak geleneği yerine, aksine kendine uygun olan darbeyi desteklemek gibi hayli tuhaf bir gelenek ortaya çıktı. Son yıllarda Ak Parti iktidarına karşı ordunun hareketlendiği her durumda, tâ 28 Şubat’tan beri, toplumun belirli bir kesiminin darbeye ne kadar hevesli olduğunu bir kez daha tecrübe ettik sanırım! İşte, hangi ideolojik ve politik duruşa sahip olursa olsun, toplumun önemli bir seçmen kitlesinin kendinden yana bir darbeye destek vermeye hazır olması; bu beklenti; cuntacıları da, bir darbe için heveslendiren ve kendilerine kitle tabanı bulabilecekleri bir siyasal ortam yarattı. Bunları gözardı ederek ülkemizdeki darbeleri ve darbe süreçlerini anlamak ve analiz etmek mümkün olamaz.

Bugün bile, yani 15 Temmuz 2016 darbesinden sonra bile, bu eğilimin tamamen sona erdiğini düşünmek çok yanıltıcı olur ve olacaktır. Aksine, Ak Parti iktidarına karşı ne yönde olursa olsun bir askeri darbeyi destekleyecek seçmen oranı, şaşırtıcı derecede geniştir. Bu bakımdan darbeleri meşru kılan ideolojik ve politik atmosfer sürmektedir!

Bu bakımdan sizin sorunuzdaki ifadeyi fazlasıyla iyimser ve naif bulduğumu belirtmek isterim. Hâlâ bir darbenin ülkenin kurtuluşuna giden yolda önemli bir gelişme olacağını düşünen pek çok ‘aydın’ bulunduğunu söylersem; umarım benim abartttığımı düşünenler azınlıkta kalır! Ama gerçekten de meşru siyasal parti rekabetiyle iktidar olamayan kesimlerin varlığı, nihayet onları politika dışı maceralara sürüklüyor. Ben bu kitabımda zamanında bu maceraların nasıl oluştuğunu anlattım ve dahası, bu süreçlerin günümüzün ortamıyla nasıl benzer olduğuna somut örneklerle yer verdim. Okuyucuların bu bakımdan geçmişle günümüzü yakından karşılaştırmaları ve benzerliklere hayret etmeleri beklenir. Bunu özellikle yaptım; çünkü, darbe sürecinin mantığı ve atmosferi hemen hemen hiç değişmiyor. Hatta temel argümanları bile aynı kalıyor. Kullanılan süslü cümleler, ardındaki kavramlar ve tabiî kutsal amaçlar falan, hep aynı kalıyor. Aynı kalıyor, kalabiliyor; çünkü alıcısı var ve alıcısı olmaya devam ettikçe de, bu süreçlerin devam etmemesi için hiçbir neden yok... Benim bu konudaki esas tezim budur.

-Biliyorsunuz, yakın zamanda atlattığımız vahim bir hadise ülkemiz için olduğu kadar dünya açısından da büyük bir öneme sahip. Halkını bombalayacak kadar anlaşılması mümkün olmayan bir gözü dönmüşlük ile siyasi ikbal mücadelesi veren bir yapılanma darbe girişiminde bulundu. Girişim, karşısında çok daha büyük bir kararlılıkla duran halka mağlup olarak başarısızlığa uğradı. Siz darbeler tarihinde Avrupa'nın da geçmişine hakimsiniz. Böyle bir karşı duruşu Avrupalı bir vatandaşa daha iyi anlatmak için sizce (mevcut ise) tarihten hangi olay ile örneklendirilebilir? 

Avrupa’da benzer örnek bulunmuyor. Ama Latin Amerika’dan örnek verilebilir. 1973 yılında Şili’de Allende iktidarını deviren ABD idi. Allende ve yoldaşları darbeye umutsuzca direndiler. Ama kaybettiler. Yakında Venezuella’da Chavez’e karşı yapılan darbe bize daha benziyor. Orada yığınlar, diğer silâhlı kuvvetler unsurları ile birlikte –tıpkı bizdeki gibi- darbeyi birkaç gün içinde ezdiler. Dikkat edin, soğuk savaş bitti; ama askeri darbeler hala sürüyor ve yine Amerikan çıkarlarına karşı çıkan iktidarlar açısından sorun oluyor. Mısır’a hiç değinmiyorum bile-orada da benzer bir süreci tv kanallarından naklen izledik zaten...

Sorun şu ki, dünya medya tekelleri, kendi çıkarları açısından devasa bir yayın propagandasına başladıklarında kamuoyunu arzu ettikleri şekilde yönlendirirler. Bizim gibi ülkelerin bunun üzerinden gelebilecekleri imkânları hiç yoktur. Son günlerde Brezilya’da olan bitenler de zaten bunun başkaca bir somut örneğidir. Yine solcu bir iktidar, Amerikan desteği ile devriliyor. Hem de gözümüzün önünde... Bu arada elbette orada da sorun ‘etik’ bir yolsuzlukmuş gibi gösteriliyor. ‘Yeni dünya’nın propaganda metinleri böyle yazılıyor artık... Tıpkı bir zamanlar Türkiye’de de iktidarın yolsuzluklar nedeniyle devrildiğini propaganda etmeye adım atmaya çılıştıkları gibi... Evet, aralık yolsuzluk edebiyatından söz ediyorum. Bütün bunlar emperyalist Batılı güçlerin yeni süreç yönetme taktikleri olarak görülmelidir. Üzücü olan, ülkemizde bir zamanlar emperyalizm kelimesini ağızlarından düşürmeyenlerin; şimdi bu gelişmeler karşısında Batı’nın sözcülüğüne kalkışmalarıdır ki, tarihin bunu göz ardı edeceğini sanmam!

-Gerçekleşme şekliyle ele alındığında daha önceki darbe girişimlerinde bulunanların bile hayretle karşılayabileceği tabiri caizse işgal girişimine şahit olduk. Ancak 15 Temmuz için bu işgal girişiminden ziyade akılımızda daha çok yer edinen bu girişime yönelik topyekun karşı duruştu. Siz buradan yola çıkarak tarihimizde genelde siyasi partilerin programlarında bulunmanın ötesine geçemeyip kurumsal bir iddia mahiyeti gören demokrasi meselesinin artık sivil bir kimliğe büründüğünü, gelişigüzel bir beklentiden ziyade demokrasinin artık milli irade zihniyetinin oluştuğunu düşünüyor musunuz?

Pek çok kez konferanslarımın arasında olası bir darbeye karşı halkın sokakta direniş gösterip göstermeyeceğini soran gençlere, bunu ancak o zaman geldiğinde, o an geldiğinde göreceğimizi söylüyor ve tarihsel tecrübelerimin bana bu konuda fazla da iyimser olma fırsatı tanımadığından dem vuruyordum. Eğer 14 Temmuz’da bana bu soruyu sorsaydınız, fikrimin değişmediğini ve bunu ancak gözümle gördüğümde test edebileceğimi söylerdim yine...

15 Temmuz gecesi, kanımca Türkiye’de demokrasi tarihimiz açısından (belki de) inanılmaz bir devrim gerçekleşti. Bu devrim, geniş yığınların sokakta darbeyi durdurmasıydı. Bu oldu-ve bir daha olursa, yine olacak artık! Bu siyasal tecrübe toplumun hafızasına ve bilincine kazındı bir kez-bunu kimse artık oradan alıp, unutturamaz!

Yine de toplumun tamamından söz ettiğim düşünülmesin lütfen... Hayır, keşke böyle olsaydı, ama henüz böyle değil... Bir kısım hala meşru siyasal mücadele içinde yer almayı içine sindiremiyor.

Ama ben burada toplumun çok önemli bir kesiminden, kesimlerinden söz ediyorum-onlar demokrasiyi bu kez kanlarıyla caddelere yazarken, sadece kendileri için değil, ama kendilerinden sonra gelecek nesiller için de demokrasinin kalıcığını gösterdiler. Bence bu kadar yeter.

Elbette bir de, onlarca yıldan bu yana darbelere karşı yazıp çizen ‘aydınlar’ var; bir de onlar var; onlar bu ‘kalabalıklar’dan kendilerini ayırt ettiklerini darbe sırasında ve sonrasında çok güzel bir şekilde gösterdiler! Onlar, o zamana kadar yazdıklarının ve söylediklerinin, işte o an geldiğinde, sadece edebiyat olduğunu göstermiş oldular. Tarih, bunu da kayda aldı-asla unutamaz!

Tüm Röportajlar TÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun