31 Mart Vakası - Prof. Dr. Necmettin Alkan Röportajı

31 Mart Vakası - Prof. Dr. Necmettin Alkan Röportajı

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde meydana gelen çalkantılı siyasi olayların şüphesiz en önemlilerinden biridir; 31 Mart Vak'ası. Tam olarak anlaşılamamış bu ayaklanma bugün siyasi tarihteki "ilerici", "gerici" kavramlarının da kökenini oluşturuyor. İmparatorluğun son dönemi siyasi tarihi üzerine çalışmalarını sürdüren ve özellikle II. Abdülhamid ve Jön Türkler üzerinde etkili çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Necmettin Alkan, bu ayaklanmanın öncesini ve sonrasını ve bıraktığı izler ile bugüne yansımalarını Beyaz Tarih Genel Yayın Yönetmeni Yunus Emre Deli'ye anlattı.

BEYAZ TARİH / RÖPORTAJ

-Hocam öncelikle teşekkür ederiz. Bize öncelikle Necmettin Alkan’dan bahseder misiniz? Necmettin Alkan kimdir? Tarih ve Osmanlı son dönem siyasi tarihi üzerine çalışmaya nasıl başladı?

Teşekkür ediyorum. Gümüşhaneliyim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldum. Tarih doktoramı Almanya’da yaptım. Konum Sultan II. Abdülhamid döneminde Türk-Alman ilişkileri oldu. Osmanlı Yakınçağı çalışmam, Almanya’da doktora yapmam ve Türk-Alman ilişkileriyle iştigal etmem etkili olmuştur. Bir de 19. Yüzyıl Osmanlı siyasî tarihinin de bir cazibesi var. Bunu da hesaba katmak gerek. Zira 19. yüzyıl Osmanlı siyasi tarihinin en hızlı ve bereketli dönemidir. Osmanlı Türkiyesi’nden Cumhuriyet Türkiyesi’ne geçişte bir köprüdür. Bundan dolayı üzerinde ne kadar çalışılsa ve de ne kadar konuşulsa yine de azdır.

- Tarih disiplinine Felsefe doktorasıyla gelen bu alanın ender isimlerindensiniz. Tarih felsefesi perspektifinden baktığımız zaman yani "gerçekten ne oldu"? sorusunu sorarsak “31 Mart Vakası”nda gerçekte ne oldu?

31 Mart Vak’ası’nda gerçekte ne oldu sorusundan daha ziyade bu olaydan kimlerin neyi nasıl yorumlandığı ve ne sonuç elde ettiği, sorusunu tevdi etmek daha doğru olur, diye düşünüyorum. Zira bu hadisenin ne olduğu ve nasıl cereyan ettiği aşağı yukarı biliniyor. Bu olayın seyrini tarihî veri anlamında aşağı yukarı tam biliyoruz. Dolayısıyla asıl olarak bu olayın kendisinden daha ziyade sonuçları ve yorumlanması üzerinde durmak gerek. Olan şu, bu hadiseyi bahane olarak kullanan İttihâdçılar, gerçekten bu olayla uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan “amansız düşmanları” Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirdiler. Gerisi teferruattır veya işin hikâyesidir.

-31 Mart vakası olarak anılan ayaklanmayı nasıl ifade ediyorsunuz ve Osmanlı tarihi için bu sizce ne ifade ediyor. Bir dönüm noktası diyebilir miyiz?

Evet, Osmanlı tarihi için bir dönüm noktasıdır, bir milattır. Osmanlı tarihinin en sıkıntılı ve buhranlı bir döneminde tahta çıkarak devleti yıkılmaktan kurtarmaya çalışan ve bunda da önemli başarılar elde eden II. Abdülhamid’i tahttan indirmek suretiyle yeni bir dönemi başlattılar. Sultan Hamid’in boşalttığı otoriteyi kendileri doldurdular, fakat başaramadılar. Aslında bu yeni bir dönem değildi, devleti 1876 yılına geri döndürdüler. Sultan Hamid tahta çıktıkdan sonra te’sis ettiği yönetim tarzıyla eski kronik sorunların bir kısmını çözerken bir kısmını dondurup, buzdolabına kaldırmıştı. Bunlardan bir tanesi de askerin siyasetten uzaklaştırılmasıydı. Sultan Hamid buna müsaade etmemeye gayret etti. Fakat özellikle de iktidarının son yıllarında siyasete tekrar bulaşan genç subaylar, önce 1908 Jön Türk İhtilâli’ni gerçekleştirmişler, ardından 13-14 Nisan’da patlak veren ve 27 Nisan 1909’a kadar devam eden süreçte siyasîlere destek vererek varlık sebepleri olan Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine vesile olmuşlardır. İşte bu günden sonra subay-siyasetçi ilişkiler perçinleşerek devam edegeldi. Subay-siyasetçi birlikteliğinin olumsuz sonuçları “Cumhuriyet Türkiye'si”nde de etkisini göstermiştir. Bütün bunların yakın başlangıcı işte 31 Mart Vak’ası olmuştur.

-Bu ayaklanma “ittihatçılar özgürlükçü ortamı sağladı fakat istibdat dönemi kalıntıları gericiliği getirmek istedi” gibi bir söylem ile anılıyor. Ayaklanmayı hazırlayan sebeplerin içerisinde de ittihatçıların iktidarı ile oluşan baskıcı düzen ve onların istibdadından bahsedebilir miyiz?

Bu bahsettiğiniz nokta işin propaganda ve ajitasyon boyutudur. Gerçekte ise olay çok farklıdır. 24 Temmuz 1908 tarihinden meşrûtî yönetime yeniden geçilmesiyle birlikte Jön Türkler, bundan sonra İttihâdçı olarak adlandırılacaklar, geri planda kalsalar da iktidarı perde arkasından yönetmeye başlayacaklardı. Yeni dönemde hükümet işlerinin Yıldız Sarayı’ndan tekrar Bâb-ı Âlî’ye geçtiği iddiasının pratikte pek de bir karşılığı yoktu. O tarihlerindeki ifadeyle yönetim gerçekte Yıldız Sarayı’ndan “Şeref Sokağı”na geçmişti. Dönemin hükümetlerini İttihâd ve Terakkî Fırkası’nın ileri gelenleri yönetiyorlardı. İşlerine gelmeyen Sadrazamları indirip, yerine başkalarını getiriyorlardı. Büyük ümidlerle ilan edilen meşrûtî yönetimin mevcut sorunlara bir çözüm bulamaması, zaten bulmayacaktı da, Sultan Hamid devri devlet adamlarına baskıların atması, görevden alınmalar, İttihâdçı muhaliflerine karşı baskıların artması, toplumdan siyasî kutuplaşmalar, genç subayların günlük siyasete İttihâdçıların güvenlik kolu gibi girmeleri, sürgünden dönenlerin sorunlarının çözülmemesi ve muhalif gazetecilere baskı ve öldürme vesaire… Bütün bu nedenler 31 Mart Vak’ası’nın siyasî, iktisadî ve sosyo-psikolojik nedenlerdir.

- Bir önceki soruya paralel olarak sormak istediğimiz şu; İttihatçıların II. Abdülhamid’in gücünü kırdıktan ve iktidarı kendi ellerine aldıktan sonra kendi siyasi tutumları ne oldu? “İstibdat” dönemi ile benzeşmeleri ya da farklılıkları var mıydı?

İttihâdçıları, 24 Temmuz 1908 tarihinden itibaren dolaylı yönden yönetime müdahil olmaları ve gizli faaliyetleriyle yavaş yavaş iktidarı kendi kontrollerine almaları; kendilerinden olmayanlara karşı uyguladıkları baskı, sindirme ve tasfiye neredeyse Sultan II. Abdülhamid devrini aratır olmuştur. Dönemin muhalifleri de bundan şikayetçiydiler. Önceden tek adam yönetiminden, yani “Abdülhamidî mutlâkî yönetim”den rahatsız olanlar, şimdi ise yönetimi bir grubun eline geçirdiği “ittihâdçı mutlâkîm”den rahatsızdılar. Bu süreçte meclisin açık olması ve anayasanın yürürlükte olması çok da önemli değildi. Önemli olan bunların kimlerin kontrolünde olduğuydu.

-Ayaklanan topluluğun muhafazakar çevrelerden olması bu ayaklanmanın gerici olarak anılmasını sağladı. Ayaklanmanın “gerici” söylemi ile literatüre eklenmesi ve bu isimle anılması sizin için ne ifade ediyor?

31 Mart Vak’ası’nın siyasî kültürümüze kazandırdığı kavram “irtica” ve “gerici” kavramlardır. İttihâdçılar, 31 Mart Vak’ası’nı “meşrûtî” ve “anayasal” karşıtı, “Abdülhamidî mutlakıyet” taraftarlarının çıkardıkları “irticaî/gerici” bir hareket adlandırarak bu kavram altında muhalifleri etkisiz hâle getirmeye çalışmışlardır. Bunun ilk pratiği maalesef 13-27 Nisan sürecinde ve devamında yaşanmıştır. Bu kavram daha sonrasında ilginç bir şekilde Cumhuriyet Türkiyesi’ne intikal etmiş ve “irtica” adı altında geniş bir kitle zanlı ve tehlikeli olarak görülmüş; âdeta sistemin dışında tutulmaya gayret edilmiştir. Burada özellikle de Müslüman dindarlar hedefteydiler. Fakat zamanla bu irtica kavramının içi boş siyasî bir ajitasyon ve manipülasyon vasıtası olduğu anlaşılmış ve terk edilmiştir. Yine de yakın tarihimizdeki siyasî, toplumsal ve sosyal zararları çok fazla olmuştur. Belki de Türkiye’deki siyasî ve toplumsal barışın istenildiği şekilde tam olarak sağlanamaması bu tür saçma kavramlar üzerinden yapılan ötekileştirmelerden dolayı olsa gerek.

-Hocam çok teşekkür ederim

Rica ederim

Tüm Röportajlar TÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun