Osmanlı Devleti ve Demokrasi

Osmanlı Devleti ve Demokrasi

“İslâm ve Demokrasi”, “Osmanlı ve Demokrasi”… Bu tabirlerin bir arada kullanılması çoklarını şaşırtmaktadır. Gerçekten, bunların bir araya gelmesi mümkün müdür? Osmanlı Devleti, demokrasiyle Avrupa’daki emsallerinin çoğundan daha önce tanışmıştır. Modern demokrasinin bizdeki tarihi 1840’lara kadar gider.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Demokrasi kelimesinin aslı Yunancadır: Demos+kratos = Halkın hâkimiyeti. Antik Yunan’da doğmuş ve kısa bir zaman tatbik edilmiştir. Ama Yunan filozoflarının pek beğendiği bir sistem değildir. Onlar, oligarşi denen seçkinler iktidarını tercih eder; demokrasinin demagojiye dönüşme tehlikesine dikkat çeker. Demagoji, becerikli politikacıların, laf kalabalığı ile halkı dilediği yöne sürüklemesidir. Yine de demokrasi, bugün için insanların bulduğu en iyi rejim olarak görülüyor. Avrupa’da Rönesans’ı takip eden Aydınlanma Çağı’nda, Eski Yunan’a karşı bir alâka uyanmıştı. İnsanlar, demokrasiyi baskıcı idarelere, despot krallara ve hükümetlerine karşı bir kurtarıcı olarak gördüler. Halbuki Yunan demokrasisinde, halkın hepsinin idaredeki rolü sınırlıydı. Muayyen bir zümrenin hâkimiyeti bahis mevzuu idi. Ama insanlar bu teferruatı bilemezdi veya bilse de, aldırmadı. Öyle ki XX. asır romantik bir demokrasi çağı oldu.

aristo eflatun
Aristo hocası Eflatun ile beraber

Demokrasi ile cumhuriyetin aynı şey olmadığını nazara almak gerekir. Cumhuriyet, bir devlet sistemidir. Monarşinin zıddıdır. Devleti, bir hanedanın, bir hükümdarın değil; halktan kişilerin idare etmesi manasına gelir. Ama demokrasi, bir hükümet rejimidir. Çoğunluğun iradesinin hükümet etmesini ifade eder. Bir devlet, cumhuriyet olabilir; ama demokrasi olmaz. Tam aksine, krallık olabilir, ama demokrasi ile idare edilebilir. Nitekim bugün Avrupa’da krallık ile idare edilen devletler, mesela İngiltere, Danimarka, İsveç, Norveç, Holanda, aynı zamanda demokrasinin de en iyi birer örneğini teşkil eder. Bununla beraber Orta Doğu’da, Asya’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da nice cumhuriyet vardır ki, demokrasinin adını bile telaffuz etmek mümkün değildir.

İslâm hukukunda göre, ‘hilâfet’ olarak adlandırılan devlet sisteminde, tek kişi kayd-ı hayat şartıyla söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Ama bu tek kişi, kendi iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Nitekim meşrutiyette hükümdar, halkı ile yaptığı anlaşma şartları ile bağlıdır. Ancak şer’î develette hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk veya aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyet idaresine benzer. Ancak halkın tamamının istişareye, hele icraya katılması mevzubahis değildir. Hazret-i Peygamber ve halifeleri icraatlarında, halkın tamamının reylerini almış ve çoğunluğun fikrine göre de hareket etmiş değildir.

İslâm hukukundaki devlet ve hükûmet sistemi, Avrupa siyaset düşüncesinin mahsulü olan sistemlerden hiçbirisine dâhil edilemeyen nev’i şahsına münhasır bir sistemdir. İslâm hukuku, devleti, hukukun tatbiki ve adaletin tecellisi için bir vasıta kabul ettiği için, esas teşkilâta (anayasaya) dair tafsilatlı hükümler koymaya lüzum görmemiştir. İslâm hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; hukukî hükümlerin icrası mühimdir. Aksi takdirde hükümdar meşruluğunu kaybeder ve halkın kendisine itaat borcu kalkar. İslâm devletinin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir ehemmiyeti yoktur. İrsî monarşi de meşrudur. Kur’an-ı kerimde Hazret-i Davud’un yerine Süleyman’ın hükümdar oluşu anlatılır. Belki şer’î devlet sisteminin, meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir. İslâm hukukuna göre devlet şekli ve hususiyetleri, Kur’an âyetlerinden ziyade, Hazret-i Peygamber ve onun râşid halifelerinin tatbikatına istinad eder.

Peki şer’î hukuk ile demokrasi sistemi birbiriyle imtizaç edebilir mi? İslâm hukukundaki anayasal prensipler, demokratik prensiplerle çoğu zaman paralellik içindedir. Evvelemirde halifenin, yani devlet reisinin seçimle başa gelmesi idealdir (msl. Hazret-i Ebu Bekr). Ama halifenin yerine veliahd bırakması (msl. Hazret-i Ömer) veya yerine geçecek olan halifeyi tesbit için bir heyete salahiyet vermesi (msl. Hazret-i Osman) de mümkündür. Hatta halifelik makamının boş kalması caiz olmadığından, böyle bir halde halifelik şartlarını taşıyan birinin zorla kendisini bu makama tayin ettirmesi de zarureten meşru kabul edilmiştir (msl. Halife Muaviye). Nitekim Mûte’de Hâlid bin Velid boşalan kumandanlık makamını zorla eline almış ve bu, Hazret-i peygamber tarafından tasvip edilmişti. İslâm hukukunda devlet otoritesi, dinin ve milletin dirliği için şarttır. Başta kimin olduğu ve buraya nasıl geldiği değil, hukuku tatbik etmesi ve adaleti yerine getirmesi mühimdir.

İslâm devletinde yaşayan Müslümanlardan, asgarî şartlara sahip herkes hükümdar seçilebilir. Bu şartlar, bu işi yürütebilecek fizikî güce sahip bir müslüman olmaktır. Gayrımüslim bir vatandaşın, müslüman üzerine âmir (idareci) olması Kur’an-ı kerime göre mümkün değildir. İki gözü görmeyen, iki kulağı duymayan, kötürüm, iki kolu kesik, konuşamayan biri de devlet reisi olamaz. Devlet reisi, aynı zamanda ordu kumandanı ve Cuma imamı olduğundan, kadınların devlet reisi olması da mümkün değildir. Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler bunu emreder. Ancak modern demokrasilerde de devlet reisi seçilebilmek için bir takım şartların aranması ve tahditler getirilmesi normal karşılanır.

Devlet reisi seçimine herkesin iştirak etmesi mümkün ve faydalı olmadığından, merkezde bulunan ulemâ (İslâm hukukçuları) ve devlet ricâlinin devlet reisini seçmesi kâfidir. İslâm hukukunda bunlar ehlü’l-hall ve’l-akd denir. ‘Bağlamaya ve çözmeye ehil olanlar’ manasına gelen bu tabir, halifeyi seçmeye ve gerektiğinde azletmeye salâhiyetli konseyin adıdır. İlk devir Osmanlı padişahları, boy beyleri, âhî denilen esnaf tarikatlerinin ileri gelenleri veya kumandanlar tarafından seçilirdi. Modern demokrasilerde de devlet reisinin bütün halk tarafından değil; parlamento veya ikinci seçmenlerin teşkil ettiği bir geçici konsey tarafından seçilmesi mümkündür. Mamafih halife seçiminin umumi rey ile yapılması ve kadınların rey kullanması da, şer’î prensiplere aykırı değildir. Hatta namzet, usulüne uygun olduktan sonra, gayrımüslim teb’anın bile rey kullanmasında beis yoktur. Zira seçim, halife olmanın inşaî (kurucu) unsuru değildir. Nitekim veliahd göstermek ya da istilâ (zorla başa geçme) usulü ile de halife olmak mümkündür.

Devlet reisi, vazifesini hakkıyla yerine getirdiği müddetçe azledilemez. Ancak kendisi istifa edebilir. Bunun dışında vücud sağlamlığını, mesela aklî dengesini kaybetmesi veya mürted olması, yani dinden çıkması bir azil sebebidir. Bunun dışında gayrı âdil tasarruflarda bulunması ve bunda ısrar etmesi hâlinde, gürültüsüz bir şekilde azledilmesi mümkün ise, azledilir,. Aksi takdirde halkın zarara uğraması mevzu bahis ise, bundan vazgeçilir. Devlet reisi vazifesine zarureten devam eder; meşru emirlerine uymak lazım olur. Gayrı meşru emirlerine, ikrah (zorlama) bahis mevzuu ise uyulur.

Bu, seçilenlerin siyasî mesuliyetini kabul eden modern demokrasi ile pek de bağdaşmayan bir husustur. Modern demokrasilerde, seçilenlerin icraatı, muayyen aralıklarla seçmene arzedilir. Seçmen, beğenmediği idareciyi değiştirir. İdarecilerin normal icraatlarını beğenip beğenmemekte insanlar çeşitli görüşlere sahip olabileceğinden, İslâmiyet de cemiyette tefrika istemediğinden, subjektif kanaatlere dayalı bir siyasî mesuliyet kabul edilmemiştir.

Ancak hükümdar, kendisi dışında ilahî irade tarafından konulan ve değiştirmeye salahiyeti bulunmayan hukukî esaslara tâbidir. Bu bakımdan İslâm devleti, bir meşrutiyet ve hukuk devletidir. Hükümdar, icraatında İslâm hukuku prensiplerine uymaya mecburdur. Nitekim çeşitli Kur’an âyetlerinde Hazret-i Peygamber’e “Rabbinden vahyolunana uy!” hitabı vardır. Peygamber elbette vahye uyar. Bu, kendisine devlet reisi sıfatıyla yapılan bir ihtardır ve sonra gelecek idarecileri doğrudan muhatap alır.

Şer’î prensiplerin yorumu ve tercihi hususunda hükümdara salahiyet tanınmıştır. Herhangi bir hukukçunun içtihadını tercih ederek kanun hâline getirebilir. Ayrıca şeriatın hüküm koymadığı hususlarda serbesttir. Burada da keyfî davranamaz. Maslahatı, yani İngilizlerin ‘common benefit’ dediği umumun menfaatini gözetir. Mesela, ‘kimse mavi renkte elbise giymeyecek’ şeklinde bir emir veremez. Ama koyunlarda bir hastalık yayıldığı zaman, koyun eti yenmesini yasaklayabilir. Bu, koyun sahiplerine zararlıdır; ama umumun zararına tercih edilmiştir. Osmanlı padişahları, şehrin büyük kesimini mahveden yangınlara sebebiyet verdiği için aslı mubah olan tütünün içilmesini yasaklamışlardı.

İşte İslâm hukuku, modern demokrasilerdeki çoğunluğun iradesi anlayışını, çoğunluğun menfaatini gözetmek ve keyfîliği engellemek şeklinde manalandırmıştır. Maslahat, demokratik anlayıştan da ileridir.  Çünki mutlak olarak çoğunluğun iradesine uymak, bazen çoğunluğun aleyhine olabilir. Nitekim insanlar bazen kendi aleyhlerine olan şeyleri isteyebilirler. Mesela umumun aleyhine olduğu halde imar affı hemen herkesçe desteklenir. İslâmiyet, kendi aleyhine olan hususlarda insan iradesine geçit vermez. Maslahat, çoğunluğun iradesini değil, bütün cemiyetin rasyonel menfaatini gözetmek demektir.

Hükümdar, vazifelerini yerine getirirken bilenlerle meşveret eder. Meşvereti, Kur'an-ı kerim emreder. Şûrâ, meşveret, istişâre, müşâvir, müsteşâr hep aynı kökten kelimelerdir. Ancak halkın tamamının istişareye katılması mevzubahis olmadığı gibi; meşveret eden de ortaya çıkan görüşlere uymaya mecbur değildir. Kendisi doğru gördüğü bir kararı verir ve bunu tatbik eder. Hazret-i Peygamber ve eshâbı bu yolda hareket etmiştir. Bazen ekseriyetin (msl. Uhud Harbi’ndeki savaş taktiği), bazen de ekalliyetin (msl. Bedir esirlerinin vaziyeti) fikrine göre hareket etmişler; bazen de meşverette ortaya çıkan fikirlerin hiçbirine uymayan icraatta bulunmuşlardır (msl. Hazret-i Ebu Bekr’in Üsâme’yi ordu kumandanı göndermesi).

Osmanlı Devleti’ndeki meclisler, meşveret prensibine dayandırılır. Ancak “Ve şâvirhüm fi’l-emr=İşlerinde onlara danış!” meâlindeki âyet-i kerîmede geçen hüm (onlar) zamirinden kimin kastedildiği üzerine münakaşalar yaşanmıştır. İslâm hukukunda ekseriyetin değil, ilim ve tecrübe sahiplerinin reyi mühimdir. Çeşitli Kur’an âyetleri, ekseriyetin bir kıymet ifade etmediğini söyler: İnsanların çoğuna uyan sapıtır! (En’âm: 116); çoğu kâfirdir! (Nahl: 83); çoğu fâsıktır! (Mâide: 49); çoğu müşriktir! (Rûm: 42); çoğu iman etmez! (Ra’d: 1); çoğu inkârcıdır! (İsrâ: 89); çoğu gâfildir! (Yûnus: 92).

İslâm amme hukukunun esası bir kişinin devlet idaresinde söz sahibi olmasıdır. Bu kimse halifedir. Devlet idaresinde bu tek kişi nihai karar merciidir. Ancak halife seçiminden evvel çeşitli siyasî gruplar teşekkül edip, halifeliğe namzet gösterebilirler. Bu gruplar şer’î prensiplere aykırı hareket edemezler. Meselâ iktidara gelirse birisi ziraate, diğeri sanayiye, öteki ise ticarete, bir diğeri dış politikaya ehemmiyet vereceğini söyleyebilir; ancak mevcut hukuka aykırı esasları savunamazlar. Bir başka deyişle Kur’an, anayasa mesabesindedir. Bunlardan birisi seçildikten sonra, diğeri ancak siyasî muhalefet sınırları içerisinde hükûmet icraatlarını tenkit edebilir. Siyasî partiler, bölücü ve yıkıcı faaliyette bulunamaz; ırk ve mezhep ayrımcılığı yapamaz; haksız menfaat sağlayamaz; yalan söyleyemez, iftira edemez. İslâmiyet, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmalarını emreder; inanç bakımından fırka ve hiziplere ayrılmalarını yasaklar.

İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber’in vefatından sonra seçilecek halifenin tayininde Ensar (Medineliler) ile Kureyş (Mekkeli muhâcirler), ayrı namzetleri bulunan, fakat birbirine hürmetkâr ve medenî birer siyasî parti manzarası arz etmektedir. Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta da, her iki taraf icabında muharebe etmiş; fakat birbirlerinin fikirlerine hürmetkâr davranmıştır. Ancak bundan sonra teşekkül eden Hâricî, Bâtınî gibi siyasî fırkalar, milis kuvvetine sahip, fikirlerini silah zoruyla, hatta terör yoluyla gerçekleştirmeye çalışan gruplardır. Bu sebeple ulema, umumî menfaati korumak maksadıyla, siyasî teşekküllere sıcak bakmamıştır.

Osmanlılarda demokrasi macerası eskidir. Osmanlı padişahları, bugün modern demokrasilerde ‘seçilmiş krallar’ olarak adlandırılan nice hükümet reisi kadar salahiyeti olmayan hükümdarlardır. Bir yandan şer’î hukuk ve maslahat prensibiyle, öte yandan tarihî ve siyasî geleneklerle elleri kolları bağlanmıştır. Tanzimat devrinden sonra (1839) padişahın salahiyet sahası, bürokratlar lehine daha da daraltılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde modern demokrasinin varlığı, Avrupa’daki emsallerinin çoğundan daha eskiye dayanır. 1840’dan itibaren taşralarda malî, idarî ve adlî salâhiyetlere sahip memleket meclisleri teşkil olunmuştu. Bu meclislerde vali (mutasarrıf, kaymakam), kadı, müfti, defterdar (sandık emini, mal müdürü), mektupçu (tahrirat kâtibi) ve ruhanî reisler gibi mansup âzâlardan (âzâ-i tabiiyye) başka, halkın seçimiyle gelen seçilmiş âzâları (âzâ-i müntehibesi) de vardı. Umumiyetle dört kişi olan bu âzâlardan yarısı mahallin gayrımüslim halkından seçilirdi. Demokrasinin, hele mahallî demokrasinin, pek çok Avrupa ülkesinden önce Osmanlı ülkesinde tatbik olunması dikkat çekicidir.

Bu devirde neşredilen Sened-i İttifak (1808), Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu (1839), Fermân-ı Islâhât (1856) ve Fermân-ı Adâlet (1875) bu devre karakteristik yapısını veren anayasal metinlerdir. Bu vesileyle Osmanlı Devleti’nde bir yandan demokrasi inkişaf ederken, öte yandan da bunun yan tesiri olarak bürokrat hâkimiyeti kurulmuş; Saray’ın nüfuzu giderek azalmıştır. Devlet uzuvlarının fonksiyonları ile temel hak ve hürriyetlerin tafsilâtıyla düzenlendiği 1876 tarihli Kanun-ı Esasî ile Osmanlı Devleti bir parlamenter monarşi hâline dönüşerek ‘taçlı demokrasi’ kurulmuştur. 

Kanun-ı Esasî’ye göre padişah, icranın (yürütmenin) başıdır. Heyet-i Vükelâ denilen kabinenin tayin ve azli padişaha aittir. Kabine, meclise değil, padişaha karşı mesuldür. Aldığı kararlar, padişahın tasdikiyle tatbikata girer. Kanun-ı Esasî ile teşri (yasama) salâhiyeti, Meclis-i Umumî’ye verilmiştir. Meclis-i Umumî, veya popüler ismiyle Meclis-i Meb’usan, Heyet-i Meb’usan ve Heyet-i Âyân’dan mürekkeptir. Sayısı Heyet-i Meb’usan’ın üçte birini geçemeyen Heyet-i Âyân âzâları padişah tarafından kayd-ı hayat şartıyla; diğerininkiler halk tarafından seçimle 4 sene için seçilir. Padişah, meclisten geçmeyen bir kanun koyma hakkına sahip değildir. Kanun teklifi, heyet-i vükelâ ile meclise aittir. Meb’usların kabul ettiği bir kanun, âyân tarafından da benimsenirse padişahın tasdikiyle yürürlüğe girer.

Bu ilk parlanentonun âzâları için savaş sebebiyle İstanbul hâricinde ayrıca seçim yapılmadı. Memleket meclislerinin (artık meclis-i idare adını almıştır) müntehab (seçilmiş) âzâları, Meclis-i Meb’usan’ı teşkil ettiler. Rûmî takvimle 1293 senesine denk geldiği için 93 Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbi mağlûbiyetinden mesul gördüğü meclisi feshederek seçimleri askıya alan Sultan II. Abdülhamid, devleti 30 sene fiilen saraydan idare etti. Bu zaman zarfında Kanun-ı Esasî kaldırılmadı. Devlet çarkı, buna göre işledi. Kanun-ı Esasî’nin esas gayesi, devlet idaresinde Tanzimat Fermanı ile başlayan bürokrat hâkimiyetini resmîleştirmekti. Ancak iki sene geçmeden, padişah bu gayeyi akim bıraktı. Dedesi Sultan II. Mahmud gibi, siyasî otoriteyi sarayda toplamaya muvaffak oldu.

1908 senesinde, Rumeli’deki küçük rütbeli zâbitlerin ısyanı üzerine seçimler yapılarak yeni bir meclis teşkil edildi. Ertesi sene Sultan Hamid tahttan indirilerek Kanun-ı Esasî’de mühim değişiklikler yapıldı. Padişahın salâhiyetleri tahdit olundu. Buna göre, padişah yalnızca sadrazam ve şeyhülislâmı tayin ediyor; nâzırları artık sadrazam seçiyor; padişahın, sadrazam ve alâkalı nâzır yahud heyet-i vükelânın karşı imzası olmadan icraat yapma imkânı kaldırılıyordu. Padişahın meclisi fesh hakkı da neredeyse imkânsız kılınıyor; hükûmet veya herhangi bir vekil, mecliste adem-i itimad (güvensizlik) reyi ile düşürülebiliyordu. Padişaha, meclis tarafından görüşülerek kabul edilen kanun lâyihalarını iki ay içinde ya tasdik etmek, yahud tekrar görüşülmek üzere bir kereye mahsus olarak iade etme imkânı tanınıyordu. İade edilen kanunların tekrar görüşülmesinde üçte iki ekseriyet aranıyordu. Böylece, padişahın mutlak veto hakkı, geciktirici vetoya dönüştürülmüş oluyordu.

1877 meclisine 80’i müslüman ve 50’si gayrımüslim 130 mebus iştirak etmişti. Ahalinin ekseriyeti gayrımüslim olan beldeler kaybedildiği için, 1908 meclisinde 280 mebusun artık 50 tanesi gayrımüslimdir. Seçimlerde mülk sahibi veya muayyen vergi veren her dinden erkek Osmanlı vatandaşları rey kullanabilir. 50 bin nüfusa bir mebus düşer.  Her 500 müntehib-i evvel (birinci seçmen), bir müntehib-i sânî (ikinci seçmen) seçer. Bunlar da mebusları seçer. Şimdi ABD reisinin seçilişine benzeyen bu iki dereceli usul, 1946 seçimlerine kadar sürdü. O zamanlar Avrupa’da da seçmen hususiyetleri aşağı yukarı böyledir. Avrupa’da mülk sahibi olmayan veya vergi vermeyen rey kullanamaz. Kadınların da rey hakkı yoktur. Zenginler veya aristokratlar mükerrer rey hakkına sahiptir.

meşrutiyet meclisi
   Sultan Abdülhamid'in Osmanlı parlamentosunu açışı, 1908

İktidarı paylaşma ve yönlendirme çabası içindeki siyasî kliklerin her zaman bulunduğu Osmanlı Devleti’nde siyasî partiler, XIX. asır ortalarında Kuleli Vak’ası komitesi, Yeni Osmanlılar, İttihad ve Terakki Cemiyeti gibi rejim aleyhdarı gizli teşekküller olarak başlamıştır. II. Meşrutiyet ile fırka adıyla modern mânâda siyasî partiler teşkil edilmeye başlanmıştır. Bunlar, ayrı bir siyasî partiler kanunu olmadığı için, Cemiyetler Kanunu’nun siyasî cemiyetler tasnifine göre faaliyet göstermiştir. İttihatçıların veya sempatizanlarının hâkim olduğu 1908 meclisinde farklı fikirler bulunmakla beraber, 1912 seçimleri ilk çok partili seçimdir. 20 yıla yaklaşan ömrüyle İttihad ve Terakki Fırkası’nın karşısında, 1910’da kurulan, ama geniş bir teveccüh kazanan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve henüz tam teşkilatlanamayan Ahrar Fırkası vardır. İttihatçıların kontrolünde yapıldığı ve sandıkların başında eli sopalı fedailer beklediği için ‘sopalı seçim’ diye bilinen bu seçimlerde muhalefet meclise sokulmamıştır. Buna rağmen İttihatçılar meclisi feshedip, iki sene sonra tek partili bir seçim yapmışlar; ardından da meclisi kapatıp tek parti diktatörlüğü kurmuşlardır.

meclisi mebusan
                       Osmanlı Meclis-i Meb'usan'ı

Osmanlı parlamentosu, bir meşveret meclisi değildir. Zira şûrâ, bağlayıcı değildir. Osmanlı meclisleri, ister Şûrâ-i Devlet, ister Meclis-i Meb’usan, Avrupa’daki millî meclis örneklerine göre, yasama salâhiyetine sahiptir. Hazırladıkları kanunlar, padişah imzasıyla yürürlüğe girer. Bu bakımdan belki istediği kanunu yapamaz; ama istemediği kanunu da yapmama hakkı vardır. Bu sebeple kadınların veya gayrı müslimlerin rey kullanmalarının çok da şer’î prensiplere dokunan tarafı yoktur. Zira son söz müslüman olan halifededir.

Böylece 1908’den itibaren 1913-1918 İttihad ve Terakki diktatörlüğü dışında, parlamento hür ve serbest seçimlerle toplanarak, bugün bazı Avrupa ülkelerindeki taçlı demokrasi denilen rejim tatbik olunmuştur. İttihatçılar düştükten sonra tekrar seçimler yapıldı. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman, sosyalist partinin bile faaliyette olduğu çok partili bir demokrasi idi.

Demokratik sistem aksak da olsa 1925’e kadar devam etti. Çok partili hayatı ve basın hürriyetini yasaklayan CHP, harap ekonomiyi düzeltmek için Amerikan yardımı alabilmek uğruna 1945’te demokrasiye razı oldu. Ancak iktidarı, bir daha geri gelmemek üzere elinden kaçırdı. O zamandan beri güdümlü de olsa, kesintilere de uğrasa, demokrasi varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de demokrasinin, emsali ülkelerden daha önce ve nisbeten daha iyi tatbik ediliyor olmasının, asırlık Osmanlı demokrasi geleneğine dayandığı inkâr edilemez.

BİBLİYOGRAFYA
Bekir Sıtkı Baykal: “93 Meşrutiyeti”, Belleten, C. VI, S. 21-22, Y. 1942, s. 45-83.
Bernard Lewis: Modern Türkiye’nin Doğuşu, Trc. Metin Kıratlı, Ankara 1993.
Bilal Eryılmaz:  Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul 1992.
Bülent Tanör: Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 1998.
Cevat Eren: “Tanzimat”, İslâm Ansiklopedisi.
Ebu’l-Hasen Mâverdî: el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.
Edouard Engelhardt: Tanzimat, Trc. Ayda Düz, İstanbul 1976.
        Ekrem Buğra Ekinci : Osmanlı Hukuku, 3.b, İstanbul 2013.
Ekrem Buğra Ekinci: Osmanlı Mahkemeleri, İstanbul 2004.
Erik Jan Zürcher: Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 2.b, İstanbul 1996.
Faruk en-Nebhan: İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, Trc. Servet Armağan, İstanbul 1980. 

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun