Yeni Başlayanlar İçin Doğu Türkistan Sorunu

Yeni Başlayanlar İçin Doğu Türkistan Sorunu

Orta Asya geçmişten günümüze eski dünya kıtaları arasında siyasi ihtilafların en büyük yoğunlukla yaşandığı yerlerden biri olma özelliği ile gündemdeki yerini sürekli olarak muhafaza ediyor. Bölgenin gündem belirleyici rolü bölge halkları üzerinden yapılan etnik ve dini değerlendirmelere atfedilmekle birlikte stratejik konumu bakımından da ayrıca kayda değerdir. Asırlar boyu bölgeyi kendisine vatan olarak seçen Çin ve Türklerin asırlara mal olan ihtilafı genel itibari ile bölgenin stratejik konumundan kaynaklanıyor. Özellikle belirtmek gerekir ki bu stratejik konum siyasi, kültürel, dini ve bölge dışında da uluslar arası ihtilaflara tetikleyici bir faktör ifade ediyorken aynı stratejik önemin başlı başına istikrarlı bir barışı zaruri kıldığı da ayrıca dikkate alınmalıdır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Doğu Türkistan; Devletten Otonom’a

Adss

Asıl manada Büyük Türkistan’ın Doğu bölümünü ifade eden Doğu Türkistan Hazar Denizi’nin doğusunda, Altay ve Altın Dağları’nın batısında olmakla birlikte güneyinde Horosan’ı, kuzeyinde de Sibirya’ya komşu. Jeopolitik olarak Asya kıtasının tam ortasında bulunan Doğu Türkistan Pakistan, Hindistan, Keşmir, Tibet, Afganistan, Sibirya, Çin ve Moğolistan’a sınır komşusu olarak coğrafi varlığını sürdürüyor.  Toplamda  1,65 Milyon km2  (daha önce bu alan  200.000 km2  daha fazlaydı) alanı kapsayan Doğu Türkistan Özerk Bölgesi 20 milyonluk bir nüfusa sahip. Ancak uzun süreli nüfus kampanyasından sonra bu rakamın neredeyse yarı yarıya Uygur – Çin grupları arasında paylaşıldığını söylemek mümkündür.  Yaklaşık 9 milyon Uygur vatandaşının yanında toplamda 47 etnik grubun yaşadığı Doğu Türkistan hem sınır boylarında hem de ülke içinde sosyo-kültürel anlamda bitmez tükenmez bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor.

 

Aktarılan kaynaklara göre 13. Yüzyıla kadar İslamlaşma süreci tamamlanan Doğu Türkistan Türk tarihinde birçok devletin kurulduğu bir coğrafyaydı. Başta Göktürk, Türgiş, Karluk ve Uygur Devletleri olmak üzere yine birer Türk Devleti olan Çağataylılar, Timurlular  ve son olarak Doğu Türkistan Cumhuriyeti adı altında devletler kuruldu. Ancak birbiri ardına gelen bu Türk Devletleri silsilesi Çin Mançu İmparatorluğu’nun Doğu Türkistan’ı tam anlamıyla işgali ile sekteye uğradı.  İşgalin gerçekleştiği 1757 yılı sembolik olarak 751 yılında gerçekleşen ve Türklerin(Karluklular) Çinlilere (Tang Hanedanı) karşı Müslümanları(Abbasi Devleti) desteklediği ve Çin’in ağır bir yenilgiye uğradığı Talas Savaşı’nın da bininci yılına denk geliyordu.

Doğu Türkistan’ın işgalinden sonra bölgede güven ortamı tamamen sarsıldı ve hem sınır boylarında hem de ülke içinde büyük ihtilaflar yaşandı. Meskun Uygurlular gerçekleşen işgale karşı birçok ayaklanmada bulundular. Bu ayaklanmalar ülke geneline yayıldığında büyük ölçüde beklenen sonuçları verdi ve ilk olarak Yakup Han liderliğinde Kaşgariye Devleti 1865 yılında kuruldu. Ancak 1878 yılında Rus İmparatorluğu’nun desteğini alan Çin Devleti daha ağır bir harekat ile ülkeyi tekrar işgal etti. Ağır işgal politikası 1884 yılında ülkenin isminin Çince’de Yeni Devlet anlamına gelen Xinjiang (Sinkiang – Sincan) ile değiştirilmesine kadar ilerledi.

Kısmen aralıklarla ayaklanmalar olsa da 1884 yılından sonraki en büyük olaylardan biri 17 Kasım 1933’te çıktı ve neticesinde Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin ilanı gerçekleşti ancak Sovyetlerin desteğiyle bu devlet 5 yıl sonra sert bir müdahale ile Çinliler tarafından tekrar işgal edildi. Takip eden süreçte 1944 yılında yeni bir başkaldırı ile Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulur ancak aynı şekilde 5 yıl sonra tekrar gerçekleşen işgalde 26 Eylül 1949 yılında Çin bölgede hakimiyetini kurdu. Komünist Çin Yönetiminin Kızıl Ordu ile 1955’te kurulan Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi günümüze dek gelen süreçte Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı 5 büyük otonom yapısından en büyüğü durumundadır. 

Sonu Gelmeyen Çatışmanın Sebebi Nedir?

Çin – Uygur ihtilafı sürekli olarak Budistlerin Müslümanlara yönelik katliamı olarak gündeme gelse de aslında sorunun temelinde dini ya da inanç farklılığından kaynaklanan bir gerekçe olmadığı söylenebilir. Her ne kadar sürekli olarak dini semboller üzerinden söylem geliştiriliyor ve inanç temelli ayrımlar ile iç savaşlarda çatışmalar yaşanıyor olsa da Çin – Uygur münasebetlerinin ilk tetikleyicisi bölgenin stratejik konumundan kaynaklanıyor. Asıl manada hem Budistler hem de Müslümanlar kendi kimlikleri üzerinden gerçekleşen mücadelenin birer mağduru durumundalar ve görünürdeki suçluları olan-oluşturulan bir algıya başrollük yapıyorlar.  Bahsi geçen konum tarihin eski zamanlarında İpek Yolu’nun geçtiği büyük coğrafyayı ifade ediyordu ve dönemin ticari ilişkilerinde İpek Yolu’nun önemi göz önünde bulundurulduğunda Orta Asya’daki sınır çatışmalarının asıl sebebi daha rahat anlaşılabilir. Çünkü Çin’in yayılmacı (misyoner) bir devlet olmamasına rağmen kendi ana karasını bu yönde genişletmek istemesinin daha makul ve sürdürülebilir gerekçesi ancak ekonomik olmalıdır.

Çin’in ticaretini gerçekleştirdiği Batı ile arasında bulunan engellerden 5000 km uzunluğundaki Taklamakan Çölü ve uçsuz bucaksız Çin Seddi, Çin’in dışarısı ile bağlantısını koparmakla kalmadığı gibi ülkeyi ekonomik krize de sokuyordu. Doğu Türkistan ise coğrafik olarak çöl ve duvarın arasında kaldığı için Çin’in dışarıya açılan tek kapısı olma rolünü taşıyordu.  Bu yüzden coğrafyanın kader olduğu tezinden muzdarip olan Uygurlular kendi avantajları ya da aynı zamanda Çin’in dezavantajından dolayı sürekli olarak tehdit altında bulundu. Ancak Uygurluların jeopolitikten kaynaklanan talihsizlikleri ticaret yolları ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ile de sonlanmadı, aksine Doğu Türkistan’da yer altı kaynaklarının keşfi ile çok daha büyük bir tehdit altına girildi.  Yapılan araştırmalara göre Doğu Türkistan’da 2.20 trilyon ton kömür rezervi, 20.90 ton petrol ve 10 trilyon metreküp doğalgaz rezervi olduğu düşünülüyor. Ek olarak yapılan araştırmalarda bulunan altın ve diğer değerli madenler bölgeye olan ilgiyi kat kat arttırdı. 

Çin gibi büyük bir sanayiye sahip olan ülkenin işçi gücü ile birlikte en çok ihtiyaç duyacağı enerji kaynağının Doğu Türkistan’da bulunması onu hem Çin hem de diğer endüstriyelleşen toplumlar nezdinde kayda değer bir güç merkezi haline getiriyor. Bu yüzden Doğu Türkistan hususunda siyasi muhataplardan biri etnik ya da dini bir bağı arasında bulundurmayan Amerika Birleşik Devletleri olarak ağırlığını koruyor.

Sistematik Bir Yok Etme Girişimi

Tarihin eski dönemlerinde doğrudan kılıç ile kuşanan askerlerin inisiyatifinde gerçekleşen işgal hareketleri günümüz dünyasında daha sistematik bir hal almış durumda. Artık kültürel mimariler, okullar, bankalar, giyim mağazaları da birer işgal enstürmanı. Modern işgal süreci doğrudan Doğu Türkistan halkının bedenin dahi iş gücü olarak kullanılması üzerinden işliyor. Bu işgal yalnızca top ve tüfekle yapılmıyor; Kaşgar vilayetinde olduğu gibi birkaç yıl önce başlayan yıkımlarla şehir kentsel dönüşüm bahanesi ile tamamen Çin mimarisi ile donatılıyor, Çince'nin 1950’li yıllarda seçmeli ders olarak belirlenmesinden sonra şuanda Çince zorunlu bir ders olarak eğitim kurumlarında dikte ediliyor. Ancak buna ek olarak dini sembollerin ortaya çıkışı da başta dediğimiz gibi sorunun ortaya çıkmasında temel bir gerekçe sunmuyor. Sistematik şekilde Çin’deki Han soyundan olan Çinlilerin Doğu Türkistan’a iskan edilmesi ve gelinen noktada ülke nüfusunun neredeyse yarı yarıya paylaşılması kimlik tartışmalarını da gündeme getirdi. Karşı karşıya gelen gruplar gerilen ortamda Budist-Müslüman mücadelesi olarak algılatılan çatışmalara sebep oluyorlar. Ancak genel itibari ile Doğu Türkistanlılar için geçerli olan Müslümanlık üst kimliği ve Türklük alt kimliğinin çatışmalarda tetikleyici değil sonuç olarak ortaya çıkan faktörler olduğunu söylemek güç değil. 

Çin yönetimi, sistematik bir işgal ile içeride tüm Çin politikalarına razı bir Uygur halkı yaratmaya çalışıyor. Buna muhalefet eden uluslar arası girişimleri de kendi iç işleri olarak değerlendirip dikkate almıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin BM Güvenlik Konseyi’ni ülkede yaşanan olaylardan dolayı toplanmaya davet etmesi üzerine Çin yönetiminin Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü yoluyla Türkiye’nin aldığı tutum ile ilgili sorulan bir soru üzerine “bunun Çin’in iç işleri olduğunu ve diğer ülkelerin bu çatışmaların iç yüzünü kavrayıp Çin’in toprak bütünlüğü ve etnik ihtilafları önlemek için harcadıkları emeğe saygı duyulması gerektiğini” ifade etmişti. 

Daha önemli bir aktör olarak özellikle 5 Temmuz olayları (2009) sonrasında yüzlerce Uygurlunun ölmesinde Amerika’nın etkisi olduğu, bölgedeki enerji kaynakları üzerinde politika ürettiği Çin yönetimi kaynakları üzerinden sürekli olarak dillendirildi.  Çin’in “iç işlerindeki istikrar” ABD’nin ise “insan hakları ve demokrasi” gerekçeleri ile müdahil olduğu meselede bir sonuç olarak Müslümanların hayatın her bölümünde baskı altına alınması gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz hale geliyor. 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’nın Afganistan’a müdahale etmek için kullandığı ve tüm dünya çapında destek bulduğu sözde İslami terör ile mücadele iddiası çok geçmeden Çin tarafından Doğu Türkistan’da çok az bir sayıda olan marjinal grup niteliğindeki Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni hedef göstererek tüm dünya kamuoyuna şiddetinin meşruiyetini gerekçelendirmesine sebep oldu.

Günden güne üretim kapasitesini arttıran Doğu Türkistan’da kişi başına düşen milli gelir de yıllara göre artış gösteriyor. Araştırmalara göre enerji üretiminin %85 gibi büyük bir bölümünü Doğu Türkistan kanadıyla karşılayan Çin yer altı kaynakları bakımından da diğer bölgelerden daha fazla rezerve sahip olan bölgede ABD ile büyük bir mücadele veriyor. Ancak özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 1990’lı yıllara kadar bölge ile bağlarını koparması ve kültürel bağlarından kaynaklanan aktör olma avantajını kaybetmesi ABD ve Çin ekonomik hesapları arasında masum halkın gün geçtikçe daha da zarar görmesine sebep oluyor. Çözüm uzak gibi görünse de ekonomik kaygılardan uzak insani politikaların üretilecek olması bakımından Türkiye bir umut olmayı sürdürüyor.

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun