Yemen Krizi ve Husiler

Yemen Krizi ve Husiler

Batı’nın, Doğu’nun içişlerine müdahale ettiğine en yakın örnek dün Mısır’da gerçekleşmişti, bugün ise aynı örnek Yemen’de gerçekleşmektedir. Fakat Yemen’e yapılan Batı müdahalesi Mısır’a yapılandan farklılık arz etmektedir. Mısır’daki müdahale de haklılık payları yoktu ancak bu müdahale de haklılık payı oldukça fazladır. Çünkü İran, Dünya ticaretin neredeyse üçte ikisinin geçtiği Kızıldeniz-Akdeniz rotasının Güney ucunu kontrol altına almak üzeredir de, o yüzden bu müdahale haklılık payı içermektedir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İran’ın kontrolündeki Husiler’in, Yemen’in idaresini iyiden iyiye ele geçirmesi teşebbüsü üzerine, Suudi Arabistan önderliğinde on ülke ile birlikte Husiler’in üzerine operasyonun başlatılması dünyanın birinci gündemi haline geldi. Aslında bu operasyon bir bakıma geç kalınmış bir operasyondu çünkü; Husiler, bugün olduğu gibi Yemen’deki sadece Aden’i ele geçirme tehlikesi yokken daha önce Sana’yı da işgal etmişler ve Yemen’in ciddi bir bölümünün de kontrolünü ele geçirmişlerdi. Fakat Husiler Yemen’de bu kadar ileri gitmelerine rağmen, Aden’in ele geçirilmesi tehdidine kadar uluslararası koalisyonun sessiz kalması oldukça manidardır. Çünkü Husiler bu zaman kadar başkent Sana’yı ele geçirmişler, Cumhurbaşkanının ülkeden kaçmasına sebebiyet verecek derecede de Yemen’de ilerleyişlerine devam etmişlerdi. Fakat, Husilerin bütün bu ilerleyişlerine sessiz kalan uluslar arası koalisyon Aden tehlikeye düşünceye kadar bu olanlara ciddi bir tepki göstermemişti. 

Neden Aden bu kadar önemli hale geldi?

Aden’in ve Yemen’in önemli olması sadece Husiler’in bölgeyi ele geçirmesiyle alakalı değildir. Bölgeye olan ilgi, daha 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla artmıştı. Hatta daha da geriye giderek yine Yemen’in önemini daha da eski tarihlere götürmek pek âlâ mümkündür çünkü, dünya ticaretinin büyük bir bölümü bu bölgeden akıyordu. Güneyden gelen gemiler Aden Körfezi’nden geçerek kuzeye doğru gidiyor, Kızıldeniz’in en kuzeyindeki karaya kadar ulaşıyordu. Süveyş kanalının açılmadığı erken dönemlerde mallar, buradan, kervanlarla Akdeniz’e naklediliyor ve bu şekilde dünya pazarlarına sürülüyordu. Süveyş Kanalı’nın açılmasından önce dünya ticareti bu kanal üzerinden Kızıldeniz’e ulaşarak bu şekilde işliyordu. Ve haliyle dünya ticaretinin etkisiyle Süveyş’in hem güney hem kuzey ucu Dünya ticareti için hayati bir önemi içeriyordu.

1869’dan sonra Süveyş Kanalının açılmasından sonra bu önem daha da artmıştı. Artık, Hindistan’dan Çin’den gelip, Aden Körfezi’ni geçerek Kuzey’e, Süveyş Kanalına ulaşan mallar, hiçbir şekilde, kara araçlarıyla nakledilme zorunluluğunda kalmadan ve mallara el değdirilmeden dünya pazarlarına ulaşıyordu. Buna bağlı olarak da 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte Süveyş’le beraber Aden Körfezi de önem kazanmış bulunuyordu. İşte bu, Kızıldeniz’in dünya ticaretine büyük kolaylıklar sağlama yönündeki stratejik avantajlı konumuyla alakalı bir zenginliğiydi. Mesele de burada ayrı bir önem kazanıyordu. 

İran ileri gitti

Aden, Yemen’in Kızıldenizi kontrol eden bir bölgesiydi. Aden’den önce, Yemen’in başkenti Sana, Husiler’in eline geçmiş-geçmemiş pek bir önemli değildi. Elbette Yemen’in tek parça kalmasını uluslararası koalisyon ister ancak Sana’nın Husiler’in eline geçmesi uluslararası koalisyonun çok fazla canını sıkan bir hadise değildi. Uluslar arası koalisyonun canını sıkan hadise dünya ticaretinde kendi yaptıkları ticaretin sekteye uğraması ihtimalinin belirmesi meselesiydi. İşte Yemen’deki, Aden üzerine yapılan Husi Saldırısının önemi bu noktada ortaya çıkıyor.

Aslında Uluslararası koalisyondaki bu on ülke, Aden ele geçirilmeksizin Yemen’in kontrolü Husiler’in elinde kalmış olsaydı müdahele etmekte bu kadar istekli olmayacaklardı. Sorun Husiler’in Aden’i ele geçirmeye hazır olmasıyla başlamıştı. Çünkü, eğer Husiler’in öncülüğünde İran Aden’i ele geçirirse bundan sonra Kızıdeniz’in güney ucu İran’ın kontrolüne geçmiş olacak, bu da dünya ticaretinin en önemli bölgelerinden biri olan bu bölgenin İran’ın eline geçeceği anlamına gelmekteydi.

Bundan sonra, başta uluslararası koalisyondaki bu on ülke olmak üzere İngiltere, Fransa, Amerika hatta Türkiye bile İran’ın kontrolündeki Babül Mendep Boğazı’nı kullanmak zorunda kalacak ve Babül Mendep Boğazı’ndaki geçişler yine İran’ın insiyatifinde açılacak, kapanacak ve İran’ın belirlemiş olduğu geçiş fiyatlarıyla geçerli olacaktı. Bu sebepten dolayı Husiler’in Aden’i ele geçirmesine bu on ülkeli koalisyon ve burayı kullanan diğer ülkeler asla izin veremezdi. Bu nedenle, uluslararası koalisyon vakit kaybetmeksizin askeri müdahaleyi yaptı. Bu müdahale de şimdiye kadar hiç alışılagelmiş bir müdahale şekli de içermiyordu.

Alışıldığı üzere uluslararası koalisyonun daha önceki kriz bölgelerine yaptığı askeri müdahalelerin hiç biri bu şekilde gerçekleşmemişti. Daha önceki müdahalelerde olduğu gibi, öncelikle, krize sebep olan ülkeler uyarılır, diplomasi trafiği başlar, hatta bölgeyle ilgilenen ülkelerin dışişleri bakanları üzerinden bir diplomasi trafiği gerçekleştirilir, o ülkelere krizi sonlandırma yolunda zaman uzadıkça sert tonlara ulaşan uyarılarda bulunulur yani askeri operasyon yapma seçeneği en sona bırakılırdı.

Fakat bu operasyon bu aşamaların hiç biri uygulanmaksızın gerçekleştirilmiştir. Aden’in İran’ın eline geçeceği ihtimalinin belirmesi üzerine bu on ülke daha önceki müdahalelerin tersine askeri operasyonu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararını bile beklemeden uygulamaya koymuştur. Bu da yine Aden’in önemini gösteren bir durumdur. Yani önemli olan bölgedeki ticaretin alışıla gelmiş şekliyle yani Batılıların düşük ücret ödeyerek geçiş yaptığı geleneği ile işlemesiydi.

Öte yandan Aden’le bu denli yakından ilgilenen Batı, Yemen’in iç bölgelerinin tehdit altında olmasıyla meşgul olmuyorlardı. Hatta o bölgelerin karışık olması işlerine geliyordu. Bu amaçla bölgedeki, Şii Husilerle Sünniler arasındaki mezhep çatışmalarını özellikle körüklüyorlardı. Çünkü, bu tür çatışmalar biterse ve bölgede istikrarlı bir yapı olursa, istikrar sahibi olan idare, bölgedeki Babül Mendep Boğazı'ndan, Yani Aden’den geçişleri kontrol eder ve fiyatları Batı’lı denizcilerin istemediği şekilde belirler.

Yani Husiler veya Suniler’den birisi diğerini yenerek Yemen’in kontrolünü bütünüyle tek başına ele geçirirse bölgedeki Babül Mendep Boğazı’ndan geçişlerin nasıl olacağına da onlar karar verir. Bu sebepten dolayı, bölgede büyük deniz filoları çalıştıran Batı ve koalisyona katılan on ülke, o bölgede istikrarlı bir yapının oluşmasını istemezler. Bu yüzden de hem Sunileri hem Husiler’i karışıklığın devam etmesi için desteklerler. Öte yandan Sünni ve Husiler olarak her iki gurup da batı desteğine ihtiyaçları olduğundan dolayı, Aden körfezini istediği gibi kullanan batıya hiç ses çıkartmazlar/çıkartamazlar.Bu tam da batının istediği bir durumdur ve bu durumu sonsuza kadar sürdürmek isterler.

İran’ın Husileri ciddi derecede ileri giderek desteklemesi bölgedeki istikrarsızlığın biterek, bölgenin Husi yönetimine girmesi anlamına gelmektedir. Bölgenin istikrar kazanabilecek duruma gelmesi Batıyı elbette rahatsız etmiştir. Burada şu konuya da dikkat çekmek gerekmektedir ki İran’ın kontrolünde sağlanacak olan bir istikrar da öte yandan Türkiye’nin de asla çıkarına değildir. Çünkü İran’ın bölgeyi ve geçişleri şantaj amaçlı kullanacağı açıktır. Bu sebepten Türkiye, İran’ın bölgeye müdahalesine engel olunmasını desteklemiştir.

Bununla birlikte Batı, işte tam da yukarıda izah edilmeye çalışıldığı gibi, Dünya’nın her köşesinde kullandığı bölgeleri, sorunsuz bir şekilde kullanmaya devam etmek için ya orada istikrasız bir yapı oluşturur ya kendisiyle uyumlu çalışacak liderleri buraların idaresine getirir ya da bu bölgelerdeki onların kurmuş oldukları yapı bozulma ihtimali gösterdiğinde de hiçbir diplomatik kuralı da işletmeden bölgeye gider müdahale ederler. Bu müdahaleyi ederken de yine bu en son Yemen operasyonuna katılan on ülke örneğinde olduğu gibi oralardaki Müslüman ülkeleri kullanırlar. Böylece de suya sabuna dokunmadan tereyağından kıl çeker gibi, oralarda kurmuş oldukları sömürüyü, Müslüman kanı akıtarak devam ettirirler.

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun