Şiilerin Dünyasında Sünni Bir Sufi: Abdülvehhab Hemadani

Şiilerin Dünyasında Sünni Bir Sufi: Abdülvehhab Hemadani

İran medeniyeti, Türklerin tarihleri boyunca kültürel ve sosyal ilişkilerinin belki de en güçlü ve köklü olduğu medeniyettir. Türklerin Batı Türkistan’a yerleşmeleri ile İran-Türk ilişkilerinin başladığı görülmektedir. Özellikle de Türklerin İslamlaşma sürecinde İranlıların büyük katkısı ve etkisi olmuştur. O kadar ki Türklerin ibadet dilinin büyük çoğunluğu Farsçadır. Abdest, namaz, oruç, peygamber bunun en başlıca örneklerindendir. Türklerin ağırlıklı olarak İslam’la tanışmaya başladıkları 10. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Türkler ile İranlılar arasında kesintisiz dini ilişkilerin olduğu görülmektedir. 17. yüzyıldan sonra yaşanan mezhepsel ve siyasi ayrılmalara rağmen Türkler ile İranlılar arasında kültürel iletişim ve etkileşimin bu tarihten sonra da devam ettiği görülmektedir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslamiyet’ten önce başlayan Türk-İran ilişkilerinde daha Müslüman olmadan önce bazı Türk boylarının Mazdek, Manihizim  ve Zoroastrizm gibi İran menşeli dinleri kabul ettikleri görülmektedir. 10. ile 13. yüzyıl Arap tarih ve coğrafyacılarının Türkler hakkında verdiği bilgilerden Türklerin Müslüman olduktan sonra da bu dinlerin etkisi ile İran kültürünü devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Tabiî ki esas köklü ilişkiler İslam ile başlar. Türkler Araplar’dan ziyade tüccar İranlılar ile muhatap olduğundan İslamiyet’i de Farslılardan öğrenmişlerdi. O kadar ki Türklerin İslam’a resmen girişinin temellendirildiği Saltuk Buğra Han menkıbesinde bile İran motifi karşımıza çıkmaktadır. Yarı destansı hikayeye göre Saltuk Buğra Han’ı etkileyip Müslüman olmasında tesirli olan kişi bir İranlı prenstir. İran etkisi Türklerde o kadar fazlaydi ki 9. ve 10. yüzyılda henüz yeni Müslüman olmuş Türk boyları Abbasilere karşı birlikte hareket etmişler ve Babek isyanı gibi başkaldırılarda bile İranlıların yanında yer almışlardır. Türk tasavvufunun kurucusu olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevî’nin hocası Yusuf Hemadanî ise bir İranlı sufiydi. Yani Türk tasavvufunun kuruluşunda doğrudan İran etkisi vardır. Türkler arasında özelikle Anadolu’da teşekkül eden tasavvufi ekollerin neredeyse tamamı İran etkisinde gelişmiş ekollerdi. Her şeyden önce Anadolu’ya ulaşan Türkler buraya İran üzerinden gelmişlerdi. Bu yolculuklarında İranlılarla fazlasıyla temas kurup kültürel bir etkileşim yaşamışlardı. Türkiye’de Selçukluların hakimiyet kurup düzeni sağlamaları ile de Anadolu cazip bir memleket haline geldi. Bunun neticesinde Anadolu pek çok sufinin uğrak yeri olmuştur. Özellikle Selçuklu sultanlarının alimleri ve mutasavvıfları himaye eden politikaları ile Anadolu mutasaffıvlar için cazip bir hal almıştı. Dahası doğuda başlayan Moğol istilası pek çok insanı Anadolu’ya sürükledi ve bunların büyük bir çoğunluğu da İranlı sufilerdi. Bunlar Necmüddin Kübrâ müridleri, keza Horasan’dan gö­çen Kutbüddin Haydar dervişleri, Sadrüddin Konevi, Farsça şiirleriyle tanınan Evhadüddin Kirmani, Tokat’ta Fahruddin Iraki, Kayseri ve Sivasta Şeyh Necmüddin Daye, Sadr Konevi müridlerinden Müeyyidüddin Cendi, Sadüddin-i Fergani’nin Şems-i Tebrizi ve tabiî ki Mevlana Celaleddînî Rumî’nin başlıcalarını oluşturduğu İran meşeli sufiler, Anadolu'da güçlü ve köklü bir tasavvuf anlayışı oluştururlarken bir taraftan da Türkler ile İranlılar arasında sağlam kültür ağları örüyorlardı.  

Osmanlı-İran Rekabetine Giden Yol

İşte zaman içinde köklü ve güçlü kültürel sosyal ve inançsal bağlarla birbirine bağlanmış iki millet olan İranlılar ve Türkler 16. yüzyılda yaşanan siyasi ve mezhebi çekişmenin neticesinde karşı karşıya gelerek iki milletin ilişkilerinde tüm birlikteliğe rağmen soğukluk ve mesafe oluşmuştur. Tam da bu gerilim ortamının az öncesinde yaşayan aslen bir Türk ve Sünni olan ve İranlılar arasında yaşayan Abdulvâhab Hemedânî yaklaşan tehlikeyi sezerek buna karşı bir şeyler yapmak istemişti. 

Ortak Geçmiş

Sünni tasavvuf yorumunun en güçlü ifadelerinden olan Nakşibendilik, altı kuşak boyunca sessiz ve derin bir olgunlaşma sürecinden sonra Timur zamanında Orta Asya’da oluşumunu tamamlamış ve Bahaeddîn Şah-ı Nakşibend nezdinde kendini ifade ederek Orta Asya’ya yayılmaya başlamıştı. Aleaddin Attar zamanına kadar güneyde anacak Herât’a kadar uzanan Nakşibendilik esas sıçramasını silsilenin üçüncü ismi olan Hâce Ubeydullah Ahrâr zamanında göstermiştir. Nakşibendiliğin Türkistan’da yayılma dönemi aynı zamanda Şiiliğin de Türkistan’da yayılmaya başladığı dönemdir. Nakşibendilik ile Şiiliğin aynı zaman dilimi içerisinde aynı coğrafyalarda yayılma göstermeleri ister istemez bu iki unsuru karşı karşıya getirdi. Timurlular ülkesinin en önemli iç meselesi ve devletin dış güçler karşısında gücünü kaybettiren temel unsurların başında Nakşi dervişler ile Şii guruplar arasında meydana gelen çatışmalar oluşturmaktaydı. Yesevi geleneklerini ve tasavvuf anlayışını içinde eriterek onun yeni bir yorumu olan Nakşibendlik elbette Horasan ve Maveraunnehir’deki Türkmenler arasında anında kabul görmüş ve 15. yüzyıldan sonra Orta Asya Türklüğünün neredeyse tamamını İslam algısı oluşturmuştur. Bu itibar ile Nakşibendilik, Safevi devletinin oluşumundan az öncesinde İran topraklarına kadar yayılmış ve burada kurumsallaşmasını tamamlamıştı.

İran’da Nakşibendilik

15. yüzyılda henüz Osmanlı Anadolu’sunda kendini gösteremeyen Nakşibendilik, güneyden Suriye ve Hicaz’a kadar uzanan bölgede varlığını hissettiriyordu. Şiiliğin İran’da güçlenip Safevî nezdinde bir devlet olarak ortaya çıktığı dönemde Nakşibendilik İran’da varlığını gösteren güçlü bir tarikattı. Bu açıdan bakıldığında Safevî algısını oluşturan faktörlerden biri de hiç şüphesiz Nakşibendilikti. Şu an tam olarak ortaya konulmamış bir konu olan bu mesele araştırılmayı beklemektedir. Zaten işin aslına bakılacak olursa hem Sünnî tasavvufu hem de Şia tasavvufunu besleyen unsurlar aynı idi. Selmân-ı Fârisî (ra.), Hz. Kasım İbni Muhammed, Hz. Câfer-i Sâdık, Bâyezid-i Bistâmî, Ebu’l-Hasen-i Harakânî, Ebû Ali-i Fâremedî ve Yusuf-ı Hemedânî gibi Nakşibendi silsilesinin ilk isimlerini oluşturan bu güçlü şahsiyetler aynı zamanda Şia algısının da dayandığı temel şahsiyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok basit bir örnekle Cafer-i Sadık, İmamiye’nin en önemli imamlarından olarak karşımıza çıkarken aynı zamanda Nakşibendi silsilesinin de en önemli kutuplarından olarak görülmektedir. Daha da ötesi Cafer-i Sadık hazretlerinin en önemli talebesi Sünni fıkhının temel taşını oluşturan İmam-ı Azam Ebu Hanefî’dir. Başka bir örnek ise hem Nakşibendiye’nin itibar ettiği hem de İran kültürünün yetiştirdiği büyük bir mutasavvıf olan Yusuf Hemâdanî aynı zamanda Sünni Türk tasavvufunun da kurucusu olan Hoca Ahmet Yesevî’nin hocasıdır. Dolayısıyla her iki algı ve kültür her ne kadar çatışıyor gibi görülse de aslında muazzam bir iç içe geçmişliği ve birlikteliği arz etmektedir. Bu itibarla iki inanış aynı dinin parçaları olmalarının da ötesinde aynı ırmaktan beslenmişlerdir. Bu itibarla iki inanışın algı ve yapısı tahlil edildiğinde pek çok ortaklık kendini gösterecektir. Bu temel birlikteliğin yanında Safevîyenin oluşum sürecinde oluştuğu İran coğrafyasında her ne kadar siyaseten çatışıyor olarak görülse de fikri ve kültürel olarak Safevîye’nin de Nakşibendilikten etkilendiği, bu bakımdan da her iki algı içinde çok fazla ortaklığın bulunduğu açıktır. Safevîye güçlenip duruma hakim olmaya başladığında İran’ın önemli merkezleri olan Tebriz ve Kazvîn’de Nakşibendlik çok güçlü idi.

Nakşibendi silsilesinin Şah-ı Nakşibend’den sonra dördüncü halkası olan, Ubeydullah Ahrar zamanında Nakşibendilik ilk büyük sıçramasını yapmış ve İslam dünyasının önemli coğrafyalarında etkisini göstermişti. Bu süreçte İran’da da kendine yer bulan Nakşibendiliğin Tebriz’de üç önemli temsilcisi olduğu görülmektedir. Tebriz çok önemli bir şehir olarak karşımıza çıkar. İlhanlılara da başkentlik yapan Tebriz, İslam kültür ve düşüncesinin kendini ifade ettiği ortaçağın önemli kültür merkezlerindendi. İlhanlılar dağıldıktan sonra da önemini ve çekiciliğini kaybetmeyerek Moğol sonrası süreçte yakın doğuda kurulan güçlü bir Türkmen devleti olan Akkoyunlular’ın da başkenti durumdaydı. Akkoyunlu Devletinin son dönemlerine yetişen Ubeydullah Ahrar, İslam dünyasının önemli bir merkezi ve Akkoyunluların da başkenti olan Tebriz’e üç halifesini göndermişti. Bu, Ahrar’ın Nakşibendiliği yaymak amacı ile pek çok coğrafyaya yaptığı gibi Akkoyunlu devletinin başkentine de yaptığı bir hamledir. Kaynaklar bu şahısların hangi tarihte Tebriz’e vardıkları hakkında açık değildir. Bu üç halifenin ilki; Hâce Muhammed Emin Bulgarî’ydi ki aslen Kazanlı olan bu zat Ural-Volga bölgesinden Nakşibende intisap eden ilk kişiydi. Ahrar’ın yanında yetiştikten sonra bir daha kendi memleketine dönmemiş ve Tebriz’e gitmişti. Bulgarî, Tebriz’de Nakşibendiliği yaymaktan ziyade literatür çalışmalarına eğilmiş ve önemli tasavvuf eserleri neşretmiştir. Tebriz’de Kübrevilik gibi başka tarikatların elit isimleri ile temasları olan ve daha çok ilmi faaliyetlere yönelen Bulgarî, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Şah zamanında (847-902/1493-1497) yerine hiçbir halife bırakmadan vefat etmiştir.

Tebriz’de faaliyet gösteren bir diğer Nakşi şeyhi ise, Şeyh Alvân diye bilinen Baba Ni‘mettûllah B. Şeyh Mahmud Nahçivanî idi. Diğer kollara bağlı dervişlere ilişkileri oldukça iyi bir şeyh olan Alvân’ın ta Anadolu’nun batı ucunda Aydın ilinden, bunu da ismine yansıtan Halveti şeyhi olan Dede Ömer Ruşanî’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmesi çok bilinen bir olaydır. Kur’an ilimlerine önem veren Şeyh Alvân Tebriz’de 1496 yılında “El-fevâtîhül-ilâhiyye ve’l-mefâtîhul’l-gaybiyye” isimli muazzam ve devrinde çok itibar gören bir tefsir yazmıştır.  Uzun yıllar Tebriz’de kalan, burada tasavvuf ve ilim çevreleri ile iyi ilişkiler kuran, daha sonra buradan ayrılıp Anadolu’ya gelen Nahçıvânî, Akşehir’e yerleşmiş ve 1514 yılında burada vefat etmiştir.  Onu Tebriz’den ayrılmasında Akkoyunlu devletinin parçalanma sürecine girmesinden duyduğu ümitsizlik ve belirsizlik ortamı etkili olmuştur.  Nahçıvânî, o dönem için istikrar gösteren tasavvufi hareketliliğin oldukça canlı olduğu Osmanlı topraklarına gitmeyi ve burada faaliyetlerine devam etmeyi düşünmüştü. Belki de bunu yaparken henüz etkisi Anadolu’da hissedilmeyen Nakşibendiliği Anadolu’ya taşımayı hedefliyordu. Fakat Anadolu’da bu yönde bir faaliyetine rastlanılmadan vefat ettiği görülmektedir. Taşköprülüzade, onun hakkında münzevi bir derviş olduğunu ve Nakşibendliğin temel prensiplerinden olan “halk içinde halvet”i ihlal edip son dönemlerinde köşesine çekildi ifadesini kullanıyor.   

Sağduyuyu Amaçlayan Bir Sufî

Ubeydullah Ahrar’ın Tebriz’deki üçüncü ve en önemli halifesi ise Mîr Sirâceddîn Abdulvehhab Hemedânî’dir. Devrin siyasi gündemine fazlasıyla müdahil olduğu için Hemadâni’nin hayatı hakkında daha fazla bilgiye sahibiz. Oldukça aktif bir yapıya sahip olmasına karşın Hemedâni’nin de Nakşibendiliği yayma konusunda isteksiz davrandığı gözlemlenmektedir. Seyyid olan Hemedâni’nin babası Tabâtabâi’nin Akkoyunlu Hanedanı ile yakın ilişkileri olduğu bilinmektedir. Daha hükümdar olmadan Diyarbakır’da Uzun Hasan ile görüşmüş ve ona Azerbaycan, Fars ve Bağdat zaferlerini müjdelemişti. Uzun Hasan hükümdar olup da bu zaferleri gerçekleştirince onu Tebriz şeyhülislamı olarak ödüllendirdi. Tabâtabâi her ne kadar bazı kaynaklarda Hurufilik ile lekelenmiş olsa da tasavvuf ile de ilgilenmiş olduğu biliniyor. Tabâtabâi’nin Tebriz’e gelmeden önce Semarkand’ta uzunca bir süre kaldığı anlaşılıyor. Çünkü oğlu Hemedânî burada doğmuş büyümüş ve Ubeydullah Ahrar’a talabe olmuştur. Başta babasından ayrı olan Hemedâni babasının ölümü üzerine Tebriz’e gelerek bundan sonra Tebriz’e yerleşmiş ve babası Tabâtabâi’nin yerine Akkoyunluların Şeyhülislamlığına getirilmiştir. Akkoyunlu devleti yıkılıncaya kadar da bu görevi ifa eden Hemedani'nin  Sünni- Nakşi bir kişilik olduğu açıktır. Ancak Tebriz’de buna yönelik bir faaliyetinin olduğuna dair hiçbir kayda rastlanılmamıştır. O Ubeydullah Ahrar’ın önde halifelerindendi. Devrinin güçlü ve etkili Nakşilerinden olarak bilinen Hemedânî’nin Tebriz sürecinden sonra Nakşiliğini çağrıştıracak hiçbir tavır ve fikriyatı görülmemiştir. Buradan hareketle Sünni dünyası onun Şiileşleştiğini ileri sürmüşlerdir. Onun Şiiliğin cezbesinden etkilenmiş olduğu eserlerine de yansıyan bir gerçektir. Ancak Hemedânî’nin tavrı basit bir mezhep değişikliği ile anlaşılacak bir şey değildir. Hemedânî, dört güçlü devlet arasındaki rekabeti bunlar arasındaki çatışma ve sürtüşmelerin bölge insanlarına yarattığı sıkıntılı ortamı bizzat yaşamıştı. O Semerkand’a Timurlu devletinin mezhep ve hanedan çekişmeleri arasında nasıl parçalandığını ve bunun yarattığı kargaşa ortamını bizzat yaşamıştı. Keza Akkoyunlu Devleti yıkılırken de o devletin en üst düzey bürokratlarından birisiydi. Şimdi ise ilminin verdiği öngörü ile Şiiliğin güçlenişini, Sünni siyasetin buna izin vermeyeceğini ve büyük bir kargaşanın oluşacağını hissediyordu. Bir taraftan yıkılan Akkoyunlu topraklarında güçlenen, Timur ve Akkoyunlu mirasına talip, Şiiliği güçlendiren ve bunu bölge ahalisine başarılı bir şekilde yayan Safevî Hanedanı; diğer taraftan Anadolu ve balkanlarda Bizans mirası üzerinde güçlenen ve Sünni bir algı ile Yakındoğu’da da hakimiyetini genişletmek isteyen bir Osmanlı ve de giderek verimli Suriye ve Hicaz topraklarına yaklaşan ve İlhanlılar-Timurluların temsil ettiği İran gücünü yeniden oluşturacağını düşündüğü Safevîler’i kendine ciddi bir tehdit olarak gören Sünni Memlûklüler, bölgenin üç büyük gücü arasında giderek artan gerilim ve çatışma ortamı Şah İsmail’in başarılı politikaları ile daha da kendini göstermekteydi. Daha büyük olan tehlike ise bu kamplaşma ve gerilimin mezhepler üzerinden gerçekleşmesiydi. Bu gidişatın İslam dünyasına büyük zararlar vereceğini gören Hemedânî, bunun önünü alabilecek gayretlerin içine girmişti. Köklü bir ailenin mensubu olması ve Akkoyunlu’nun son şeyhülislamı olmasının getirdiği itibar ve etkiyi mezhep çatışmasını engellemek üzerine kurdu. İşte o bu kaygı ve gayretlerin bir neticesi olarak Sünni olmasına karşın Şah İsmail’in hizmetine girmiş ve açıkça onu desteklemiştir. Fakat onun bu davranışı Sünni dünyada özellikle de Osmanlı’da büyük tepki alarak dışlanmasını da beraberinde getirdi. Çünkü aslında onun Osmanlı uleması ve yönetici erkiyle de bağları vardı. 1533 yılında ölen Halvetiye’nin Gülşenî kolunu kuran İbrahim Gülşenî’nin hayatını anlatan ve vefatından yedi sene sonra Muhyî Gülşenî tarafından yazılmış bir eser olan “Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî” adlı eserde Hemedanî hakkında yer alan tavırlar Osmanlı dünyasının da Hemedanî’ye karşı bakışını ortaya koymaktadır. Eserde Hemedânî, aslında rafîzî eğilimlerle gelişen Gülşenî yolu için zararlı ve güçlü bir düşman olarak tanımlanmaktadır.

Hemâdanî’nin Faaliyetleri

Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’de geçen bir hikayede Gülşenî, Akkoyunlu sultanı Yakub Han’ın huzurunda zikir ile ilgili bir konuyu tartışırken Hemedânî devreye girerek orada Gülşenî’yi zor durumda bırakmıştır. Buradan aslında Gülşenî’nin Hemedanî’ye karşı olan tutumunun temellerini de anlamamız mümkün. Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin aktardığı diğer bir çatışma ise 1494 yılında artık kargaşa belirtilerinin kendini iyiden iyiye gösterdiği bir ortamda beraber hacca giderler. Bu hac yolculuğunda aralarında geçen tartışmalar olmuştu.  Gülşenî’nin Hemedânî’ye en büyük tepkisi Rüstem Han’a aracı olarak Sünni olan Emir Zekeriyâ Bağdadî yerine Şii bir Emir Hac tayin ettirmesiydi. Bununla başlayan pek çok aksilik ve çatışmalarla devem eden yolculuğun sonunda Hemedanî tövbe etmiş ve Şiilikten vazgeçmiştir. Ancak Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî’nin menkıbevi olarak anlattığı bu hikayenin gerçek olma ihtimali oldukça düşüktür. Çünkü olay başka hiçbir tarihi kayıtta karşımıza çıkmamaktadır. Gülşenî net bir biçimde Hemedanî’yi Şii olarak tanımlamasına karşın devrin önemli ve itibar edilebilir kaynaklarından olan İbn’ül Kerbela’yi onun Şiiliği hakkında hiçbir kayıt düşmez. Tebriz’de huzuru kaçan Avdulvvehâb Hemedânî, Tebriz’den Herât’a yöneldi. Muteber bir Seyyid olması ve eski bağları dolayısıyla burada kabul gören Hemedânî, 1506 yılında Hüseyin Baykara’nın ölümüne kadar burada kalmıştır. Sonrasında ise tekrar Tebriz’e dönmek isteyen Hemedânî, son ilişkilerinin biraz bozulması ve aniden kaçılmış olmasından dolayı Şah’ın kendisine nasıl davranacağından emin değildi. Bu amaçla Şah İsmail’e bir mektup yazmış ve yanına gelirse canının güvende olup olmayacağını sormuştur.  Şah İsmail’den güvence alınca Tebriz’e geri döndü. Özbek Hanlığının Timurlu hanedanını üzerine yürümesinden az önce Semerkand’tan ayrılmış ve Tebriz’e Şah İsmail’in yanına gelmiştir. Tebriz’e geldiğinde sadece can güvenliği bulmamış aynı zamanda Safevi Devletinin şeyhülislamı olmuştur. O, Şah İsmail ile kurduğu kişisel ilişki sonucunda da Şah’ın teveccühünü kazanmıştı.

Sultanlar Arasında Bir Sufî

1514’te vukuu bulan Çaldıran Savaşından sonra Hemedânî, Tebriz’den kaçmış ve sekiz gün boyunca Şah İsmail’e bağlı kalarak Osmanlı güçlerine mukavemet etmiştir. Fakat şu tarihi bir gerçektir ki o, Osmanlı tarafından da saygı duyulan biriydi. Öyle ki Osmanlı ordusu Tebriz’e doğru yaklaşırken şehrin ileri gelenlerine, alim ve mutasavvıflarına, şehirlerine Osmanlı ordusunun yaklaşmakta olduğunu bildiren bir mektup göndermişti. Bu mektupta sadece Abdulvvahâb Hemedânî’nin seyyid olduğunu bildiren bir lakap ile adı zikredilmiştir. Hatta Şah İsmail, Hemedânî’nin Osmanlılarca kabul gören bir zat olmasını Osmanlı’ya esir düşen eşinin iadesini talep edilmesinde aracı olarak kullanmıştır. Hemedânî’nin başkanlık ettiği heyet 11 Şevval 920, 29 Kasım 1514’de Amasya’ya vardılar fakat burada onları bir sürpriz bekliyordu. Abdulvvahâb Hemedânî ve beraberindeki mahiyet burada kötü bir biçimde tutuklanarak İstanbul’a getirildiler. Tutukluluk hali devam eden Abdulvvahâb Hemedânî burada altı yıl kadar esir kalmış ta ki Kanuni Sultan Süleyman 1520’de Osmanlı tahtına çıkınca serbest bırakılmıştır. İlerlemiş yaşı ve yılların yorgunluğu nedeniyle olsa gerek serbest kaldıktan sonra İstanbul’dan ayrılamayan Abdulvvahâb Hemedânî, burada da çok bir faaliyetin içinde görülmez. 1521 yılında dönüş hazırlığında iken İstanbul’da vefat eder. Mezarı Eyyüp Mezarlığında Nakşi meşayiki için tahsis edilen kısımdadır. 

Devrinin dört büyük İslam devleti ile yakın temasları bulunan Abdulvvahâb Hemedânî, Akkoyunlu, Timurlu ve Safevî devletlerinde şeyhülislamlık yapmış Osmanlı ile de sıcak ilişkiler kurmuştu. Hem muteber bir tasavvufi çizgiye sahip olması, ilmi ve kapasitesi hepsinden de önemlisi seyyidliği dolayısıyla herkes tarafından itibar gören ve itibar edilen bir şahsiyet olmuştur. Gülşenî dışında gerek Sünni gerekse Şii hiçbir kaynakta kendisi hakkında olumsuz bir ifade kullanılmaz. Hakkında bilgi veren tüm kaynaklar ilminden liyakatinden ve irfanından bahsederler. O birbiriyle çatışan dört büyük İslam devletinin hükümdarının iltifatını alan ve itibarını kazanan tek mutasavvıf olsa gerektir.

Abdulvvahâb Hemedânî’nin bu kadar çalkantılı bir hayat yaşamasının tek sebebi Müslümanlar arasındaki ayrılığı, çatışıklığı önlemeyi istemesi mezhep üzerinden yürütülen keskin savaş ve çatışmaların hem masum insanların kanına mal olacağını hem de İslam dünyasının fikri kültürel ve sosyal birliğini bozacağını öngörmesi ve belki de bunları önlemek istemesiydi. Ama başta kendisi önlemek istediği çatışmanın kurbanı olmuş, ömrünün son demlerini zindanda geçirmek zorunda kalmıştır. Abdulvvahâb Hemedânî’nin mezhebi durumuna bakacak olursak onun Sünniliği terk ettiğini ispatlayan hiçbir delil yoktur. Onun Şah İsmail’in hizmetine girmiş olması Şii olduğunu gösteren bir kanıt değildir. O eserlerinde ve yazdığı mektuplarında hem Şiilik hem de Sünnilik alametleri gösteren sembollere yer vermiştir. O mezheplerin aynı algı ve duruşlarını korudukça ittifakın sağlanamayacağı ittifak sağlanmadığı müddetçe bu meselenin ümmettin kanayan bir yarası olacağı düşüncesiyle kendince orta yollu bir anlayış geliştirme yoluna gitmiştir. Fakat devrin keskin çatışma ortamı ve kendi çalkantılı yaşamı bu düşüncesini sistematikleştirme imkanı vermemiştir. Abdulvvahâb Hemedânî gibi karşılaştıkları bu siyasi ve dini sert ikilemi aşmak kültürel ve fikri birlikteliği sağlamak için daha pek çok alim ve irfan ehlinin gayretlerinin olması ihtimal dahilindedir. Bu da bu devre yönelik yapılacak kültür tarihi çalışmaları neticesinde aydınlanacaktır.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Kemal Ramazan HAYKIRAN

Kaynakçalar
Algar, Hamit, Nakşibendilik, çev.Cüneyd Köksal vd, İnsan yayınları, İstanbul, 2007.
Barthold, V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, çev. Hakkı Dursun Yıldız, TTK yay. Ankara, 1990.
Barthold, V.V., Orta Asya, çev. Ahsen Batur, Selenge yay. İstanbul, 2010
Kalafat, Yaşar, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları, c.III-IV, Berikan yay. Ankara, 2006.
Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatler, Sır yayınları, Bursa, 2000
Menâkıb-ı İbrahim Gülşenî, çv. Tahsin Yazıcı, Ankara, 1974
Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak Sesleri, Kitap Evi, İstanbul 2012.
Özgüdenli, Osman, Ortaçağ, Türk-İran Tarihi, Kaknüs yay. İstanbul, 2006. 
Rashıduddın Fazlullah’s Jami’ut-Tewarikh, c.I-III, haz. W.M. Thackston, Harvard University, 1998.
Sayılı, Aydın, Uluğ Bey ve Semerkad’taki İlim Faaliyetleri Hakkında Gıyaseddîn Kaşânî’nin Mektubu, TTK, Ankara, 1991. 
Taşköprülüzade, Şakayık-ı Nu’mâniyye
Tosun, Necdet, Bahâeddin Nakşibend: Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2002.
Yılmaz, Necdet, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf: Sufiler Devlet ve Ulema, OSAV, İstanbul, 2001.
Yüksel, Musa Şamil, Timur Devri Din Devlet İlişkileri, TTK, Ankara, 2009.
 
DİĞER MAKALELER
Şiilerin Dünyasında Sünni Bir Sufi: Abdülvehhab Hemadani
Osmanlı Tarihi
Elmalılı Hamdi Yazır: Sultan Abdulhamid’in Tahttan İndirilişinde Bir İslâm Alimi

Osmanlı son dönem alimlerinden biri olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır(d. 1878/ö. 1942), bir geçiş dönemi alimi ve siyasetçisi olarak, hem Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hem de Cumhuriyet’in kuruluşuna şahit olmuş bir şahsiyettir. Halk nazarında ise daha çok Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiriyle bilinir. Meşrutiyet idaresini destekleyerek Sultan II. Abdulhamid devrindeki siyasî duruşunu da ortaya koyan Elmalılı Hamdi, II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girmiş ve Sadrazam Damad Ferit Paşa’nın ilk hükümetinde, Evkâf Nâzırlığı yani günümüz ifadesiyle Vakıflar Bakanlığı yaptı(1918-19). Bununla birlikte Elmalılı Hamdi Yazır, dönemin İslâm halifesi ve Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in tahttan indirilme fetva müsveddesini kaleme alarak ve meclis kürsüsünde okuyarak söz konusu hal/tahttan indirme olayında etkili oldu. Onun, “Hayatımda yaptığım en büyük hata, Sultan Abdulhamid’in hal’ine karışmamdır.” şeklindeki ifadeleri, o dönemde karıştığı bu olaydan duyduğu pişmanlığı göstermesi açısından önemlidir. Fakat burada şu hususu da özellikle belirtmeliyiz ki, onun siyasî anlamda içerisinde bulunduğu bu tercih, günümüzün en güvenilir tefsirlerinden biri olan eserini ve ilmî kimliğini gölgeleyemez. Yazımız, meşhur müfessir ve siyaset adamı Elmalılı Hamdi Yazır ve Sultan II. Abdulhamid’in hal’inde yani tahttan indirilişinde oynadığı rol üzerine olacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun