Kudüs'ün Kaderini Şekillendiren 4 Suikast

Kudüs'ün Kaderini Şekillendiren 4 Suikast

Bugünü anlamak ve yarına hazırlanmak için, dünü çok iyi bilmek ve özümsemek, olmazsa olmaz bir şarttır. Bu altın kural, söz konusu Ortadoğu olduğunda, daha da elzem hale gelmektedir. Ortadoğu’da Müslümanları ilgilendiren, onların gündemlerini işgal eden ve geleceklerini de ipotek altına alan her türlü sorunun, yakın ve uzak geçmişte kökleri bulunmaktadır. Bu nedenle, günümüzün sorunlarıyla baş etmeye mantıklı bir giriş yapabilmek için, köklere inmek de mecburidir. Bu zorunlu girişten sonra, Kudüs’te düğümlenen asırlık problemlerin kısa vadede neden çözümlenemeyeceğini konuşmaya başlayabiliriz.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Ortadoğu’nun geçtiğimiz yüzyılında, hepsi de doğrudan Kudüs’le bağlantılı, 4 önemli suikast gerçekleştirildi. Bölgenin 4 karizmatik ve etkili liderinin sahneden çekilmesiyle sonuçlanan bu suikastlar, Filistin sorununun bütün taraflarını, farklı amaç ve şekillerde politikalarını gözden geçirmeye zorladı. Etkileri ve yarattığı şoklar günümüzde hâlâ bütün sıcaklığıyla hissedilen bu olaylar, Kudüs konusunda Arapların da Yahudilerin de attığı ve de at(a)madığı bütün adımları büyük ölçüde açıklamaktadır.

Şimdi, kronolojik sırayla bu suikastları, bölgemize etkilerini ve Ortadoğu ülkelerinin Filistin politikalarında yarattığı değişimleri inceleyelim.

1 - Kral Abdullah Suikastı, Kudüs, 20 Temmuz 1951

Adsss

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, İngiltere, Ortadoğu’daki geniş bir coğrafya üzerinde, birbiriyle çelişen ve iç içe geçen 4 farklı taahhütle kendi kendini bağlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’na isyan etmelerine karşılık olarak Şerif Hüseyin ve oğullarına ‘Büyük Arap İmparatorluğu’ sözü veren Londra, hemen ardından ünlü Balfour Deklarasyonu’yla Filistin’i Yahudilere ‘ayırmış’; eş zamanlı olarak Fransa’yla yaptığı gizli anlaşmayla (Skyes-Picot Anlaşması) Suriye ve Irak topraklarını ikiye bölerken, diğer yandan Arabistan’ın yönetimi için de Suud ailesiyle el sıkışmıştı.

Tarihin akışı ve olayların gelişimi içinde, bu dörtlü taahhüt sürecinden en zararlı çıkan taraf Şerif Hüseyin ve çocukları oldu. Arabistan ellerinden gitti; Filistin’de söz sahibi olamadılar; Suriye ve Irak’taysa Sykes-Picot’nun hükümleri geçerli oldu. İngiliz yönetimi, yine de Şerif ve ailesinin gösterdiği yararlılığı ödüllendirmeye çalıştı. Böylece Irak’ta Hüseyin’in büyük oğlu Faysal, “Irak Kralı” namıyla tahta çıkarken, küçük oğlu Abdullah’a da “Ürdün” ismiyle kurulan yeni bir devletin başına geçmek düştü. Ürdün, Fransa’ya sonsuz şekilde güvenemeyen İngiltere’nin, Filistin ve Mısır topraklarıyla Paris’in kontrolündeki Suriye arasına kondurduğu bir tampon devletçikten ibaretti.  

Kral Abdullah, iktidarı boyunca Siyonistlerle oldukça yakın ve sıkı ilişkiler geliştirdi. Yönettiği genç devletin yaşamasını istiyordu, bunun yolunun da Yahudilerle çatışmamaktan geçtiğinin farkındaydı. 1948’de İsrail kurulup da Arap orduları toplu halde Tel Aviv’e savaş açtığında, Abdullah, ordusunu ‘sembolik’ olarak savaşa soktu. Savaşın sonucundaki hezimette, Abdullah’ın çatışmadan kasten geri duruşunun büyük payı vardı. Filistinliler arasında biriken öfke, kendisini 20 Temmuz 1951 günü Mescid-i Aksa’nın merdivenlerinde gösterdi. Bir Filistinlinin silahından çıkan kurşun Abdullah’ın ölümüne neden olurken, torunu ve geleceğin Ürdün kralı Hüseyin’i de omzundan yaralamıştı.

Bu olaydan çıkan ders şu oldu: İsrail’le mücadeleden geri duran bir Arap liderinin, Filistinlilerce kabul görmesi mümkün değildir. İsrail’le perde arkasından anlaşmaya kalkışan bir Arap yöneticinin canı, Filistinliler arasında asla güvende değildir. Bu travmanın direkt bir sonucu olarak, bugün Ürdün’de ordu ve istihbarat birimleri ağırlıklı olarak Çerkeslerden oluşur; Filistinliler ‘güvenilmez’ bulunur.  

2 - Kral Faysal Suikastı, Riyad, 25 Mart 1975

sss

Suudi Arabistan’da, 1953’te kurucu kral Abdülaziz’in ölümüyle yerine geçen en büyük oğlu Suud, kısa zamanda müsrifliği ve İslâm ahlakıyla bağdaşmayan tavırlarıyla ülkede büyük tepki toplamıştı. 11 yıllık iktidarının sonunda, 1964’te kardeşi Veliahd Prens Faysal, ulemanın fetvası ve Suudi ailesinin oluruyla Kral Suud’u tahtından indirerek ülkenin yönetimini eline aldı. Kral Faysal, İslâmi hassasiyetleri, İslâm dünyasının meselelerine ciddiyetle eğilmesi, kadın haklarına verdiği önem ve petrol gelirlerinin vatandaşların yararına kullanılmasını sağlaması gibi özellikleriyle, çok sevilen bir yönetici oldu.

1973’te Mısır İsrail’e savaş açtığında, onun en büyük destekçilerinden biri Suudi Arabistan’dı. Tarihe ‘Yom Kippur’ adıyla geçen savaşta Mısır orduları ilerleme sağlamasına rağmen, ABD ve Batılı ülkelerin Arapları ateşkese zorlaması, Kral Faysal’ı öfkelendirmişti. Uluslararası toplum, savaş sonrasındaki müzakere döneminde de Arapların İsrail’le ilgili taleplerini ciddiye almayınca, Faysal kimsenin beklemediği bir tavır alarak, İsrail’in destekçisi Batılı ülkelere petrol ambargosu başlattı. 1974’te yaşanan derin ekonomik krizle kendisini gösteren ambargo, o tarihe kadar hiçbir Körfez ülkesi liderinin cesaret edemediği bir adımdı. ABD ve diğer Batılı ülkeleri ciddi bir krize sürükleyen ambargodan sadece bir yıl sonra, 25 Mart 1975 günü, Kral Faysal, Riyad’daki sarayında bir bayram kabulü sırasında yeğeni Faysal Bin Musaid tarafından yakın mesafeden vurularak öldürüldü.

Bu olaydan çıkarılan ders şu oldu: Filistin meselesinde, İsrail’e karşı açıktan tavır almanın cezası ölümdür. Bir Arap yöneticisi, hele de petrolü silah olarak kullanmaya kalkışırsa, en mahrem yerde yani kendi sarayında, en yakını tarafından öldürülebilir. Petrol zengini ülkelerin yöneticileri, hâlâ bu trajik mesajın ağırlığı altında ezilmekte, Faysal suikastının yarattığı travmadan çıkamamaktadır.    

 

3 - Enver Sedat Suikastı, Kahire, 6 Ekim 1981

aa

Mısır’ın öncülüğünde İsrail’le yapılan ilk büyük savaşın (6 Gün Savaşı) hezimetle sonuçlanmasının ardından, Arap dünyasının karizmatik lideri Cemal Abdunnâsır, 1970’de kalp krizinden öldüğünde, yerini yardımcısı Muhammed Enver Sedat aldı. Sedat, Sovyetler Birliği’ne uydu olmuş, borç batağı içinde, harap bir ülke devraldı. Selefi kadar karizmatik olmasa da, pragmatizm bakımından eline su dökebilecek kimse yoktu. İsrail’i pazarlığa zorlamak için tasarladığı Yom Kippur saldırısı öncesinde, ülkedeki bütün Sovyet danışmanları sınır dışı etti. Aklındaki hesap, savaşta İsrail’in bileğini biraz büktükten sonra, ABD ile tam müttefik haline gelmekti.

Savaş sonrasında Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın başlattığı petrol ambargosu, Sedat’ın zihnindeki planla tam örtüşmüyordu. Faysal’ın 1975’te sahneden çekilmesi, Sedat’a atmak istediği adımlar için de uygun bir zemin sağladı. 19 Kasım 1977’de Sedat’ı bir akşam vakti Kudüs’ü ziyaret ederken gören Arap dünyası şaşkınlık ve öfkeden az daha küçük dilini yutacaktı. İsrail Parlamentosu Knesset’te yaptığı konuşmayla Yahudileri barışa davet eden Sedat, 1979’da Camp David’de attığı imza ile, ülkesi Mısır’a “İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi” unvanını ‘kazandırdı’.

Yom Kippur Savaşı’nda kazanılan ‘zafer’in yıldönümü olan 6 Ekim’de düzenlenen görkemli tören, Enver Sedat’ın dünya gözüyle görüldüğü son sahne oldu. Geçit resmi sırasında protokolün önünde duran bir kamyondan inen üç kişi, hızlı bir şekilde otomatik silahlarla tribünleri taradı. Enver Sedat, Yüzbaşı Hâlid el İslâmbûlî’nin silahından çıkan kurşunlarla oracıkta can verdi. 

Bu olaydan çıkarılan ders şu oldu: Bir Arap lideri, İsrail’le açıktan anlaşma yapmaya ve Siyonistlere yakınlaşmaya kalkışırsa, ona ilk direniş kendi ordusundan ve askerlerinden gelir. İsrail’e karşı kazanılan zaferin yıldönümünde bile olsa, o lider, kendi askerleri tarafından öldürülmekten kurtulamaz.      

 

4 - Yitzhak Rabin Suikastı, Tel Aviv, 4 Kasım 1995

dd

Ortadoğu’nun geçtiğimiz yüzyılında, Kudüs ve Filistin merkezli olarak gerçekleştirilen suikastların sonuncusu, öldüren ve öldürülen kişinin kimliği nedeniyle en sürpriz olanıdır. Ömrü savaş meydanlarında geçmiş ve Araplara birçok cephede unutulmaz acılar yaşatmış bir komutan, Yitzhak Rabin, üniformasını çıkarıp soyunduğu siyasette, artık ‘barış’ı temsil eden bir figür konumundadır. Öyle ki, 1994’te ABD Başkanı Bill Clinton’ın arabuluculuğunda Ürdün’le İsrail resmen “barıştığında”, Tel Aviv adına Kral Hüseyin’le el sıkışan da Rabin’in kendisidir.

Kudüs’ün statüsü, İsrail’in Yahudi kimliği, Filistinlilere verilecek haklar gibi hayati meselelerin tartışılmasıyla geçen bir yılın ardından, 4 Kasım 1995 akşamı, Yitzhak Rabin başkent Tel Aviv’in göbeğinde vurularak öldürüldü. Öldüren kişi, tahmin edilebileceğinin aksine bir Filistinli değil, fanatik Siyonist Yahudi Yigal Amir’di. Amir, Araplarla barışın İsrail’i çok fazla tavize zorlayacağından endişelenmiş, tamamen dini motivasyonlarla hareket ederek başbakanı vurmuştu. 

Bu olaydan çıkarılan ders şu oldu: Hiçbir İsrailli yönetici, Filistinlilerle kapsamlı bir barışa imza atamaz. Atarsa, yine kendi halkından birileri çıkıp, onu binlerce kişinin gözleri önünde öldürebilir.  

                                            *  *  *  *  *  *  *  *  *  *

Yukarıda sözü edilen 4 önemli suikast, Filistin ve Kudüs meselesiyle doğrudan ilgili tarafların hafızalarında, silinmez izler bıraktı. Lehte ya da aleyhte, Kudüs konusunda alınacak bir tavrın yaratabileceği benzer neticeler nedeniyle, bugün Araplar da Yahudiler de adım atamaz hale geldiler. Kudüs’ün dününü, bugününü ve yarınını konuşurken, duygusal birtakım temennilerin ya da şiirsel ifadelerin yanında, bu somut gerçeklerin de göz önünde bulundurulması, oluşturulacak mantıklı ve tutarlı mücadele stratejileri için vazgeçilmez bir önem taşıyor.      

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun