Çok Yönlü Kurumlar Olarak Tekkeler

Çok Yönlü Kurumlar Olarak Tekkeler

Tarihimizde yaygın eğitim faaliyeti deyince akla gelen kurumlardan en önemlisi tekkelerdir. Tekkelerin toplum hayatında varlık bulması medreselerden önce olmasa bile hemen sonradır. Tarihi sekizinci yüzyıla kadar geri giden ancak bir tarikat yapısı içindeki şeklini on birinci yüzyıldan itibaren almaya başlayan tekkeler İslam coğrafyasında birer tasavvuf mektebi halinde donanmışlar ve yaygınlaşmışlardır. On dördüncü yıl başlarında İslâm coğrafyasını gezen İbn-i Battuta’nın seyahat anılarında, dolaştığı bölgelerdeki tekkeler ve tekkelerde icra edilen ayinler hakkında bolca malumata rastlanır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Medreselere göre daha serbest bir öğrenim programına, ancak eğitim kurumu olarak sıkı ve bağlayıcı bir disipline sahip olan tekkeler toplumsal sınıfların her katmanına hitap etme hususunda geniş bir zemin bulmuşlardır. Medreseler belli seviyeden bilgi adamlarına hitap ederken tekkeler her seviyeden bilgi sahibine kapısını açmıştır. Bunun temel nedeni toplumdaki ideal insanın bilen insan değil, kavrayan insan tipine göre şekillenmek istenmesidir. Kavrayış/anlayış sahibi insan tipi, kendini bilen insan olacaktır. Kendini bilen insan hakkını bildiği kadar haddini de bilen insan olacağı için yaratıcısına ve yaratılmışlara karşı pozisyonunu bilmeyi ve korumayı hayatının aslî ölçüsü yapacaktır. Medrese ilminin önceliği Allah’ın kelâmını ve dinini doğru anlamak olduğu halde bu doğru bilgi, bilmeyenler ve daha çok bilenler karşısında pozisyonlandırılmaya açık ve mecburdur. Akıl ve gönül, bilgi ve irfan, teori ve hayat farkı medrese ile tekke arasında bölüşülmüş gibidir. Ancak medreseden yetişip tekkede gelişimini devam ettiren sayısız insan örneği bu iki kurumun sadece bir işbölümü anlamında farklılaştıklarını ve aralarında birbirini tamamlayan bir geçişkenliğin her zaman mümkün olduğunu göstermiştir.

İki kurum arasındaki incelikli işlev farkı bu kurumların temel unsurlarının adlarına yansıyan anlamlarda da kendini gösterir. Medrese hocasının “müderris” olmasına mukabil tekkenin şeyhi bir “mürşid”dir; medrese öğrencisi “tâlip”, ama tekke mensubu bir “mürid”dir. Medrese öğrencisi ilmi talep ederken tekke müntesibi, irşad edileceği yönde hayatını düzenleme iradesini ortaya koyan kimsedir. Bilme ve yaşama boyutları bir ikileme dönüşmeksizin birbirinin yolunu açan ve birbirine yol gösteren iki değer olarak insanı olgunlaştırır. “Adabu’l-Mürîd” müellifi Ebu Necib Sühreverdî’nin “Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu ise mevhibedir” şeklindeki belirlemesi oldukça aydınlatıcıdır. Kimi tekkelerin bir medrese gibi faaliyet gösterdiği, kimilerinde tekke şeyhinin aynı zamanda bir müderris olma zorunluluğunun bulunması gibi uygulamalar tekkelerin tarihinde yadırganacak uygulamalar olmamıştır. Peygamberin tesis ettiği mescidin temel işlevleri cami, medrese ve tekkede bölüşülmüş olduğu için bunları birbirinin alternatifi olarak değil tamamlayıcısı olarak görmek dinî geleneğe ve maksada daha uygundur.Özellikle Osmanlılar zamanında fethedilen topraklarda cami ve medreseyi içeren külliyelerin kimi zaman bünyesinde kimi zaman da ayrı yerlerde olmak üzere tekkelerin tesisine önem verilmesi bu kurumların toplumsal dinî hayatın bir parçası haline geldiğini göstermektedir. Zaman zaman meydana gelen kısır tartışmalar ve ifratlı davranışlar bu gerçeği değiştirmemiştir.

Normatif yönelimli yasaklamacı eğitim anlayışını değer yönelimli sevgi anlayışıyla dengeleme ve değerleri içselleştirme yolunda yeri doldurulamayacak kurumlar olması tekkelerin her dönemde varlığına ihtiyaç hatta gereklilik duyurmuştur. Tekkelerde kişiyle bire bir ve rüyaları dâhil olmak üzere her hâliyle çok yönlü olarak ilgilenilerek geliştirilmeye çalışılması hiçbir çağda kolay kolay temin edilebilecek bir model değildir. Gönüllü olarak kendi iradesiyle bu eğitim sürecine katılan mürid, yaşadığı nefis terbiyesiyle aynı zamanda bir yaşam kültürü edinerek sosyalleşmekte ve toplumun bu kültürle bütünleşmesine aracılık etmektedir. Sadece ibadet değil aynı zamanda ahlâk ve erkân terbiyesi, müzik ve edebiyat zevkleri veren tekkeler bu özellikleri ile yüzyıllar boyunca müntesiplerini hem erdem ve zararafet sahibi hem de sanatın birçok dallarında üstat kimseler olarak yetiştirmişlerdir. Özellikle şiir ve musiki alanında tekkelerden sayılamayacak kadar çok isim yetişmiştir.

Tasavvuf için yapılan pek çok tanımdan birinde, tasavvufun “ilm-i mücahede” olarak tarif edilmesi kâmil insanı ortaya çıkaracak sürecin çetin bir sınav içerdiğini gösteriyor. Tarikatlerin bu yöndeki işlevleri izlendiğinde, insanın nefsini yani kendini aşmasında tekkelerin verdiği yönlendirici desteği görmemek imkânsızdır. Temelde nefis terbiyesi veren ve insanın bencil duygularıyla cihat etmesi esasında kurumsallaşan tekkeler gerektiği zamanlarda eli silahlı düşmanla doğrudan cihat yapmak üzere müritlerini cepheye de göndermekte tereddüt etmemişlerdir. Son olarak Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda bunun örnekleri görüldüğü gibi önceki yüzyıllarda sınır boyu ribatlardaki dervişlerin görevleri bir yandan da düşmanla savaşmak olmuştur.        

Müslüman coğrafyanın hemen her bölgesinde bir halk inisiyatifi olarak vücut bulan tekkeler, tamamlayıcı ve besleyici işlevleriyle devletin de saygı, destek ve himayesini görmüşler; hatta Osmanlılar örneğinde görüldüğü gibi, yönetimin en tepesinden başlamak üzere her kademeden devlet adamı çeşitli tarikatler vasıtasiyle tekkelerin mensubu olmuşlardır. Temelde kendi öz kaynakları ve vakıfları ile varlığını devam ettiren tekkeler zaman zaman sultanların ve servet sahibi paşaların yardımlarıyla eksiklerini ve ihtiyaçlarını tamamlamışlardır.

Tekkedeki faaliyet her ne kadar insandan insana bir irşad eğitimi olarak yürütülüyor olsa da yine kitaba dayalı bilgiden uzak kalınmıyordu. Bu amaçla birçok tekkenin hatırı sayılır miktarda kitap içeren kütüphanesi ve bu kitaplar arasında tasavvuf kitaplarının yanında fıkıh, tefsir gibi diğer dinî ilimlere ait kitaplar hatta astronomi ve benzeri alanlarla ilgili eserlere yer veriliyordu. Ayrıca her tekkenin ortak okuma kitabı olarak tespit edip izlediği eserler bile vardır. Örneğin Mevlana’nın Mesnevi kitabı Mevlevihanelerin yanında bazı Nakşibendî tekkelerinde de program dâhilinde okunan kitaplar arasındadır.

Tekkelerin sayısını, hatta bir şehirdeki tekkelerin sayısını dahi tam olarak tespit etmek imkânsızdır. Zaman içinde tekkelerin bir kısmı kapanmış, yeni tekkeler açılmış olduğu gibi kimi tekkeler bir tarikatten diğer tarikate geçmiş yahut tekke iken medrese, mescit olarak işlevine devam etmiştir. Osmanlı devletinin en büyük şehri olan İstanbul’da on dokuzuncu yüzyılın sonlarında 400 civarında, 1913 yılında yapılan tespite göre ise 259 adet tekkenin mevcudiyeti söz konusudur. Bir diğer büyük şehir olan Bursa’da tekkelerin faaliyetine son verildiği tarihte faal tekke sayısının kırk olduğu bilinmektedir. Bu sayılar diğer şehirlerimiz için de bir kıyas ölçüsü olarak düşünülebilir. Ancak kimi şehir geleneğinde hususi tekke binaları yerine ev-tekke modeli geçerli olmuştur. Buralarda daha sınırlı bir fonksiyonla fakat yine de irşad ve ayin faaliyetinin sürdürüldüğü bir ortam söz konusudur. Ev-tekkeler genellikle tarikat şeyhinin evinin aynı zamanda toplanma yeri olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan nispeten teşkilâtsız ve teşrifatsız ayin mekânlarıdır. Mesela bir tarikat şehri olan eski Diyarbekir’de tekke sayılarının düşüklüğü ancak bu şekilde açıklanabilir. On dokuzuncu yüzyılın sonunda bir Kadirî şeyhi olan Şaban Kâmî Efendi,  evini aynı zamanda tekke olarak hizmete açan kişilerden biriydi. Buna mukabil Mevlevî dergâhları ve diğer tarikatlerin asitane olarak hizmet veren yapıları mimarî bakımdan kendilerine özgü bir yapılışta oldukça teşkilâtlı yapılardır.

Tekkelerin yönetimi şeyhlik sistemine bağlı olarak genellikle babadan oğula geçmekteydi. Bu durum zaman içinde her şehirde şeyh ailelerinden müteşekkil öbekler oluşturmuştur. Şehrin kanaat önderleri ve sözü dinlenen bu saygın kişileri halkın arasında daima görünmeyen bir denge ve istikrarın sağlayıcıları olarak ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Tekke aileleri arasında gerçekleşen akrabalık bağları zaman içinde ördüğü network ile tarikat yoluyla kazanılan zarafet kültürünün nesiller arasında dolaşıma girmesine sebep olmuştur. Toplumda maddi iktidara sahip hanedanların yanında maneviyat hanedanları bu şekilde var olarak seviyeli ve gelenekli bir toplumsal huzurun oluşmasına sakin ağırlıklarıyla yön vermişlerdir. 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Yar.Doç.Dr Bedri MERMUTLU

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun