Bir İbn Arabi Portresi: En Büyük Şeyh mi? En Kafir Şeyh mi?

Bir İbn Arabi Portresi: En Büyük Şeyh mi? En Kafir Şeyh mi?

İbn Arabi, eserleri ve görüşleriyle Selçuklu ve Osmanlı tasavvufî düşünce hayatını etkileyen önemli bir simadır. Onunla ilgili tenkit, tekfir ve beğenilerin günümüze kadar devam etmesi ise bu ününü pekiştirmiştir. İbn Arabî’nin görüşlerini takdir edenler, tasavvufta otorite oluşundan hareketle ona “Şeyhü’l-Ekber/en büyük şeyh”, dinî ilimlerde otorite oluşundan hareketle de “Muhyiddin/dini dirilten” lakaplarını vermişlerdir. Varlığın birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin banisi olması ve kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Şeyhul Ekber lakabına atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Fakat Şeyhul Ekber tabiri, İslam’ın tevhid anlayışını reddettiği(panteizme kaydığı) savından hareketle tasavvufa karşı olan kesimlerce yahut bazı fakihler tarafından Şeyhul Ekfer/en kafir şeyh’e dönüştürülmüştür.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Tasavvufta Vahdet-i Vücûd geleneğinin ilk temsilcilerinden sayılan Endülüs’lü âlim İbn Arabî 1165’de dönemin İspanya’sının Mürsiye şehrinde doğmuş ve yine doğduğu bölge olan Endülüs’ün belli başlı şehirlerinden Mursiye(Murcia), İşbiliye(Sevilla) ve Kurtuba(Cordoba)’da tanınmış alimlerden ders alarak kendini yetiştirmiştir. Ailesi Arap Tayy kabilesine mensup olup, babasının çok Kur’an okuyan, fıkıh ve hadis ilmiyle uğraşan takvâ sahibi bir kişi olduğu ve Nûr isimli annesinin ise Ensar soyundan geldiği kabul edilir.

Yaşadığı dönemde Endülüs’te Robinson Crusoe’nin da ilham kaynağı Hayy bin Yakzan’ın yazarı olan filozof İbn Tufeyl(ö. 1185), İbn Rüşd(ö. 1198) ve İbn Zühr(ö. 1161) gibi meşhur ilim ve fikir erbabıyla çağdaş olup, 1182’de İbn Rüşd ile görüştüğü bilinmektedir.

Yirmili yaşlarda intisab ettiği tasavvufun etkisiyle girdiği halvetlerinden birinde gerçekleştiğini söylediği mânevî görüşmesinde Hz. Peygamber’in kendisine yönelttiği, “Bana sımsıkı tutun kurtulursun” şeklindeki buyruğunu hadis tahsil etme mânasında anlayarak uzun bir süre hadis ilmiyle meşgul olur. Eserlerinde üç yüzün üzerinde mutasavvıfın manevi hallerine yer veren İbn Arabi, asıl tahkik mertebesine Hızır ile ilk karşılaşıp ondan hırka giymesinden sonra ulaştığını söyler.

1194 senesinde Muvahhid hanedanının saltanat merkezi olan Fas’a gelir, ardından 1200 senesinde tekrar Fas ve Tunus ziyaretlerinde bulunarak buradaki alimler ve şeyhler ile görüşür. Daha sonra İskenderiye ve Kahire üzerinden 1200’de ilk hac ziyareti için Mekke’ye gelir ve 1204’teki ikinci ziyaretinde yirmi üç yılda tamamlanan Fütuhatı Mekkiyye adlı eserini Mekke’de kaleme almaya başlar. Aynı yıl Hicaz bölgesinden ayrılıp Bağdad ve Musul üzerinden Türkiye Selçuklu Devleti başkenti Konya’ya gelir. Burada ünlü mutasavvıf Evhadüddîn Kirmani(ö.1237) ve dönem kaynaklarında üvey oğlu olarak bahsedilen ve Mevlana’nın cenaze namazını da kıldıran Sadreddin Konevî(ö.1274) ile görüşerek onları etkiler. Ardından Kayseri, Malatya, Sivas, Erzurum ve Harran gibi Anadolu şehirlerini dolaşır.

C:\Users\Ali Kozan\Desktop\arabiresim.jpg  
                       İbn Arabi’nin sandukası.

İbn Arabî'nin Taşlanarak Öldürüldüğü İddiası ve Vefatı

Günümüzde de yaygın olan ve bir Cuma hutbesinde söylemiş olduğu iddia edilen, “Taptıklarınız ayağımın altındadır.” şeklindeki ifadeden dolayı taşlanarak öldürüldüğü şeklindeki söylentinin hiçbir tarihi dayanağı yoktur. Aksine Eyyubilerin Şam valisi tarafından himaye edilmiş ve vefatına kadar Eyyubi siyasi otoritesi altında yaşamıştır. Yine Kudüs’ün Hıttin Savaşı(1187) sonrası Haçlılardan geri alınması üzerine burada Selahaddin Eyyubi’nin huzurunda Mescid-i Aksa’da ilk hutbeyi okuyan Kadı İbn Zeki de İbn Arabi’ye yakın ilgi göstermiş ve her çeşit ihtiyacını karşılamıştır. Yine Haleb hakimi Melik Zahir(ö. 1216) de ona ilgi göstermiş hatta bir seferinde halkla ilgili çoğu affı içeren 118 ricasını kabul etmiştir.

Yaygın kanaatin aksine 1240 yılındaki vefatını müteakip muhteşem bir cenaze töreniyle defnedilen İbn Arabi’nin kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindeki Salihiye köyündedir. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -ona ait olduğu iddia edilen- “bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak” mealindeki bir beyit yazılıdır. Son bakımı II. Abdulhamid devrinde yapılan türbeyle ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yer alan kayıtlar, son döneme kadar Osmanlı’nın türbe ve caminin bakımını üstlendiğini ve buraya görevli kimseler tayin edip maaş bağladığını göstermektedir.

Şam'da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye'de Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesi
                   İbn Arabi’nin Şam Salihiyye bölgesindeki türbesi.

İbn Arabî'nin Eserleri

İbn Arabî çok sayıda eser vermiş bir müellif olup eserlerinin sayısını farklı kitaplarında 248 ve 289 olarak verir. Bunların 98’i günümüze ulaşmıştır. Fakat son dönemde yapılan araştırmalarda, üzerine atfedilen eserler de dahil olmak üzere 550 civarında kitabın ona aidiyeti kabul edilmektedir. Bu bilgi dikkate alındığında yaklaşık 245 eserinin günümüze ulaştığı söylenebilir. Bunların içerisinde üzerinde en çok tartışma yapılanlar, genellikle Fususul Hikem ve Fütuhatı Mekkiyye’dir. Fenâ Risâlesi, Marifet, Hikmet, Ruhul Kuds, Tâcur Resail ve Risaletül Envar gibi eserleri de bulunmaktadır. Arap diliyle kaleme alınan eserlerinin pek çoğunun, Türkiye ve yurt dışında çevirileri yapılmıştır. Nitekim Divanul Maarif adlı eserinde “O zaman sözümün hem doğuya hem batıya ulaşacağını bildim.” ifadeleri, onun öngörüsüne delil gösterilmektedir.

İbn Arabî, Futuhat’taki yazdıklarının hepsinin ya Kâbe’yi tavaf ederken veya murakabe için Harem-i Şerif’te oturduğu esnada Allah’ın kendisine açmış olduğu şeyler olduğunu ve önce kendisine bunların okutulduğunu ardından “Rabbânî ilkâ ve İlâhî imlâ” ile satıra geçirildiğini söyler. Yani bu satırlar ona göre Allah’tan gelen varidatlardır. Kendisine gelen vâridâtı ya çok süratli bir şekilde bizzat kaleme aldığı veya yanındakilere yazdırdığı bilinmektedir. Nitekim Mevâkıbu’n-Nücûm adlı hacimli(300 sayfa) eserini on bir günde, Tedbîrâtü’l-İlâhiyye’yi dört günden daha az bir sürede, Tenezzülâtü’l-Mevsıliyye’yi birkaç günde, Celâl ve’l-Cemâl’i bir günde, Kitâbü’l-Hüve’yi bir sabah vaktinde, Ķasemü’l-İlâhî’yi ise bir saatte yazdığını belirtir.

İbn Arabî eserlerinde eski bilgelerin özlü sözlerini nakletmekte de bir sakınca görmemiş ve Hipokrat, Aristo, Büyük İskender, Pisagor, Sokrat ve Eflâtun’a atfedilen hikmetli sözlere isim belirtmeden yer vermiştir.

İbn Arabî’nin Anadolu’ya Tesirleri ve Osmanlı’da İbn Arabi Algısı

İbn Arabi, Hicaz’da tanıştığı Mecdüddin İshak’ın davetiyle 1202’de Urfa, Diyarbakır ve Sivas üzerinden Malatya’ya gelir. Dönemin belli başlı Selçuklu yerleşim bölgeleri olan Malatya ve Konya’da 8 yıla yakın kalır. Bu sırada ikinci defa Türkiye Selçuklu tahtına çıkan I. Gıyâseddin Keyhusrev eski dostu ve üvey evladı Sadreddin Konevi(Malatya’da Sadreddin Konevî’nin dul annesiyle yaptığı evlilikten hareketle)’nin babası Mecdüddin İshak’ı Konya’ya çağırınca İbn Arabî de onunla beraber Konya’ya gider. Burada Sultanın ihsanlarıyla karşılaşır. Hatta kendisine 100.000 dirhem değerinde bir ev bağışlanır, fakat bu evi bir dilenciye sadaka olarak verir.

Ünlü mutasavvıf Evhadüddîn Kirmânî(ö.1238) ile de görüşen İbn Arabi, daha sonra Halep, Kudüs, Mısır yoluyla Mekke’ye gider. Buradan yine Bağdat’a, ardından Konya’ya döner. Miguel Asin Palacios, onun 1215’te Konya’ya gelmesinin tek sebebinin Sultanı Hıristiyanlara karşı kışkırtmak olduğunu ileri sürer. Nitekim İbn Arabi, mânevî evlâdı olarak gördüğü I. İzzeddin Keykâvus’a yazdığı mektubunda Hıristiyanlara karşı tâvizkâr davrandığını, savaşla onları zimmî hükmü altına alması gerektiğini, Hıristiyanların kilise, manastır ve kule yaptırmamalarını, Müslümanlar gibi giyinmemelerini, haç göstermelerini, çanlarını hafif çalmalarını tavsiye etti ve kâfirlerin en şiddetlisi dediği Haçlılar’ın ele geçirdiği beldelerden -bu belde Kudüs bile olsa- müslümanların derhal hicret etmesi gerektiğini söyledi. Bu bakışın, İbn Arabi’nin memleketi İspanya’da Müslümanlara uygulanan baskı ve sürgün gibi olumsuzluklardan kaynaklandığı bilinmektedir.

Selçuklu sultanlarına nasihatlerde bulunan ve onlardan hüsnükabul gören İbn Arabî’nin Selçuklular’dan sonra kurulacak olan Osmanlı Devleti’nin doğuşunu ve çöküşünü önceden haber verdiğine inanılan rivayet de büyük ilgi görmüştür. Bu bağlamda “Osmanlı Devleti Hakkında Soy Silsilesi” anlamına gelen Şeceretün Numâniyye adlı eser ona izâfe edilerek Osmanlıyla da mistik bir irtibatı sağlanmıştır. Müneccimbaşı Tarihi’nde Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna işaret eden sahih rivâyetler bahsinde; İbn Arâbî’nin Osmanlı Devleti’nin şânının yüceliğini ve kıyâmete kadar dâim olacağını keşf ettiği ifâde edilerek, bu eseri Osmanlı’nın kuruluşundan yetmiş sene evvel(yani vefat tarihi olan 1240’tan 11 sene önce) kaleme aldığı belirtilir. Fakat 16. yüzyıldan daha eski nüshası olmayan bu eserin İbn Arabi’ye aidiyeti kesinlik kazanmamıştır. Bu noktada İbn Arabi’ye kaleme almadığı pek çok kitabın da nisbet edildiği unutulmamalıdır. Yazma Eser Kütüphanelerimizde çeşitli nüshaları bulunan bu eserin ilginç ve önemli yönü; Osmanlı Devleti’nin doğuşundan 70 yıl önce bahsedilmiş olması ve kuruluştan yıkılışa değin Osmanlı târihindeki mühim olaylara ilişkin esrârengiz işâretlere, mânevî müjdelere ve bir anlamda “ilmî kerâmetlere” yer vermesidir. O dönemde Osman Gâzi ve Osmanlı Devleti’nin ismi dahi anılmazken, devletin yakın bir zamanda kurulacağını müjdelenmesi enteresandır. Bunun dışında, Raşit Halifelerden sonra en mükemmel İslam devletinin Osmanlı Devleti olduğunu bildirdiği, Sultan Abdulaziz’in cülusunu ve katlini haber verdiği, Abdulhamid’in tahta çıkışı ve Yahudilerin Filistin’e yerleşme isteklerine karşı çıkacağı bilgisi ile Vahdettin’in son padişah olacağı ve devletin yıkılacağı gibi rumuzlar bulunmaktadır.

Diğer taraftan Osmanlı’nın mânevî kurucusu Şeyh Edebâli’nin Şam’da öğrenim görürken İbn Arabî’nin sohbetlerine katılarak müridi olduğu rivayetiyle de Osmanlı İbn Arabi münasebeti pekiştirilmiştir. Yine devletin ilk resmî müderrisi Davud-ı Kayserî(ö. 1350) ve onun talebesi ilk şeyhülislâm Molla Fenârî de bu gelenek ile Osmanlı Devleti arasındaki irtibatın göstergesidir. Bir isyan hareketine girişse de eserleriyle dönem ulemasını geride bırakan ve İbn Arabî’yi şeyhi olarak niteleyen Şeyh Bedreddin(ö. 1420) de Ekberî geleneğin Osmanlı’daki temsilcisidir. Niyazi Mısrî(ö. 1694) de, bir gazelinde “Muhyiddîn ü Bedrüddîn ettiler ihyâ-yı dîn/Derya Niyazi Fusus, enhârıdır Vâridât” diyerek her iki düşünürün  tasavvufla ilgili eserlerine göndermede bulunmuştur. Bu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’unu denize Şeyh Bedreddin’in Vâridât’ını da nehre benzetmiştir.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi dönüşünde(1517) uğradığı Şam’da ilk iş olarak İbn Arabî’nin kabrini aratması ve bulunan yere derhal mescid, medrese ve tekkeden oluşan bir külliyenin yapılmasını emretmesi de bu bağlantının önemli tezahürlerindendir.

Bazı medrese uleması tarafından, “nehre atılmalı ve atılırken de suyun üzerine sıçramamasına dikkat etmeli” fetvası verildiyse de Fususul Hikem bizzat Sultan III. Murad tarafından tercüme ettirilmiştir. Yine sultanların emriyle bazı ulemaya onu müdafaa eden risâleler yazdırılmıştır. Osmanlılar’ın duraklama dönemine gelinceye kadar devlet ricâli ve ilmiye sınıfı katında kendisinden hep hürmetle bahsedilen İbn Arabî’nin bu konumunun duraklama dönemiyle beraber bozulmaya başlaması Osmanlı’daki zihniyet değişimiyle ilgilidir. Nitekim bu dönemde İbn Teymiyye(ö. 1328)’nin fikirlerinin etkisiyle ulemâ tipinde bir değişiklik zuhur ederek Kadızâdeliler(1630-1680) hareketiyle birlikte tasavvufi akımlara tazyik başlamıştır. Bu dönemde ismi bilinmeyen bir müftü tarafından kaleme alındığı ve Kemalpaşazade(ö. 1536) tarafından imzalandığı da iddia edilen “Bu eserlerdeki meselelerin bir kısmının sözü ve mânası belli, ilâhî buyruğa ve şer‘-i nebevîye uygundur. Bir kısmı da zâhir ehlinin anlayışına kapalı, gizli olup keşif ve bâtın ehlinin anlayışına açıktır. Meramını anlamayana susmak lâzımdır. Zira Allah, “bilmediğin şeyin ardına düşme” buyurmaktadır. Allah doğru yola götürür ve dönüş O’nadır” şeklindeki fetvayı müteakip Osmanlı uleması içerinde İbn Arabi’ye muhalefet yumuşamış ve Osmanlı’da büyük ilgi ve saygıya mazhar olmuştur.

Kerametlerine Dair Rivayetler

Daha önce belirttiğimiz ve kendisine aidiyeti kesinlik kazanmayan Şeceretün Numaniyye’de geçen kerametleri dışında İbn Arabi’nin tasavvufa meyletmesinin hemen akabinde bir şeyhin onu, artık canlılarla değil ölülerle yaşadığını söyleyerek tenkit etmesi üzerine, bir gün bu şeyhi evine davet ederek hakiki canlıların bu ölüler olduğunu gösterdiği belirtilmektedir.

Bunun dışında Kabe’yi tavaf ettiği bir esnada Abbasi Halifesi Harun Reşid’in oğlu Muhammed’in ruhunun göründüğü ve onunla konuştuğu, arkadaşlarının da bu duruma şahit oldukları şeklinde bir kerameti zikredilir. Yine İbn Arabi bir keresinde hummaya yakalanır ve kendinden geçer. Asık suratlı bir takım kimseler gelerek kendisine işkence yapmaya kalkışırlar. Güzel kokulu ve yakışıklı bir zat gelip onlara engel olur. Ona kim olduğunu sorduğunda, “Ben Yasin Suresiyim, seni korumaya geldim.” der. Kendine geldiğinde babasının gözyaşı dökerek başında Yasin okuduğunu görür.

İbn Arabî, Sivas’ta iken Keykâvus’un Antalya’da Franklar’a karşı cihad ilân edeceğini ve şehri kuşatıp muzaffer olacağını rüyasında görmüş, bunu bir şiirle sultana bildirmiştir. Bu görüşmeden 20 gün sonra 1216 yılının ramazan bayramında sultan Antalya’yı fethetmiştir.

“Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” Rivayeti

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam’da ilk iş olarak onun kabrinin yerini tesbit ettirerek üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve bir tekke yaptırmıştır.(1518) II. Abdülvehhab b. Ahmed Şarânî’nin naklettiği bir rivayete göre İbn Arabî, kabrinin harap olacağını ve Yavuz Sultan Selim tarafından ihya edileceğini, “Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir. Fakat bu rivayetin uydurma olduğunu kabul edenler de bulunmaktadır.

Vahdeti Vücud Tabiri İbn Arabi’ye mi Aittir? İbn Arabi Panteist midir?

İbn Arabî Vahdet-i Vücud tabirini sadece, “Bana senin vücûdunun vahdetini şühûd ettir.” anlamındaki bir duasında kullanmıştır. Fakat bu kavram, bir terim olarak onun takipçileri tarafından geliştirilmiştir.

İbn Arabî’nin görüşleri üzerinde çalışan bazı oryantalistler, bu görüşleri kendi kültürleri içerisinde “panteizm” olarak adlandırmışlardır. Bu yaklaşım bazı müslüman ilim adamları tarafından da benimsenmiştir. Fakat İbn Arabî hakikatte, kainattaki her varlığı Hakk’a tâbi kılmaya çalışırken, panteizm Hakk’ı kainattaki varlıklara tâbi kılmaktadır. Dolayısıyla İbn Arabi Tevhid ve Yaratıcı eksenli düşünen bir sufi filozoftur.

Onun nazarında Vahdet-i Vücûd, duyularımızın algıladığı âlemi gerçek kabul eden, materyalist panteizm değildir. Bilakis, mevcûdatın suretlerinde zâhir olan hakiki ve yüce varlığın birliğini ifade eden ve âlemin varlığını sahibinin gölgesi mesabesinde kabul eden misalî ve ruhî bir ‘Vahdet-i Vücûd’ dur. Bunun için Allah’ın tenzih ve teşbihini beraber zikrederler.

Bu noktada İbn Arabî’ye göre hâl sahiplerinin yani mutasavvıfların hâlini anlamak için o hâli elde etmek gerekir. Yani keşf ve müşâhede sonucunda ortaya konulan bilgi, söz konusu müşâhedeyi yaşadığını iddia eden kişilerin açıklamalarına dayandığı için, böyle bir tecrübeyi yaşamadıkça doyurucu açıklamalarda bulunmak veya bu tür açıklamalardan tatmin olmak mümkün değildir. Chittick’in de ifade ettiği gibi, “Lem ya’rif men lem yezuk(Tatmayan bilmez.)” sözü gereği, hiçbir felsefî izah, İbnü’l-Arabî ve takipçilerinin Vahdet-i Vücud’a ilişkin görüşleriyle ilgili olarak, kişisel bir tecrübeyle desteklenmedikçe, onun ve takipçilerinin düşüncesinin hakkını veremez.

Kuran ve Sünnet Görüşü

Kur’an’ı dayanılacak en kuvvetli delil olarak gören İbn Arabi, İnsan ve Kur’an’ı bir ve bütün olarak görür. Nitekim ona göre kişi Kur’an okuduğu zaman kendisi Kur’an olur, yani Kuranlaşır. Dolayısıyla onun Kur’an’a yaklaşımı statik değil dinamiktir. Ona göre Kur’an, Hz. Peygamber’in kalbine inzâl olunmuştur, kıyamete kadar da onun ümmetinden olan müminlerin kalplerine inzâl olunmaya devam edecektir. Kur’an’ın bu şekilde müminlerin kalplerine inişi vahyi her dem taze ve canlı tutmaktadır. Dört ciltlik bir tefsiri de olan İbn Arabi’nin bu eseri günümüze ulaşmamıştır. Sünneti ise Hakk’a götüren bir yol olarak gören İbn Arabî hadis ilmine çok önem verir. Nitekim bu hususta ünlü muhaddislerden Buhari, Müslim ve Tirmizi’nin eserlerini tanıtan birer sadeleştirme ve 40 Hadis gibi pek çok eseri bulunmaktadır.

İbn Arabi’ye Yöneltilen Eleştiriler

İbn Arabi, İslam düşünce tarihinde lehinde ve aleyhinde en fazla fetva verilen düşünürlerden biridir. Nitekim yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı ise yirmidir. Aleyhinde iki yüz otuz sekiz, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir. Her ne kadar bunların çoğu dinî-hukukî-ilmî olmaktan çok, konjonktürel-siyasî veya hissî birer tepki olsa da, İbn Arabî'nin tarihte ne kadar büyük yankı uyandırdığını göstermesi bakımından önem arz etmektedir.

Endülüs’te Maliki fıkhı eksenli başlayan ilk muhalefetle birlikte İbn Arabi’ye, bir kısım ulema tarafından 24 itirazda bulunulmuş ve bazı konularda tekfir edilmiştir. Bu noktada kelâm ve fıkıh âlimlerinin Allah’ın tenzihi ve teşbihine bakışlarıyla İbn Arabî’nin metodolojisinin farklı olması problemin esas kaynağını teşkil etmektedir. Varlık, nefis, insan, akıl, alem, bilgi, vahdeti vücud, Allah’ın isim ve sıfatları gibi görüşleriyle bir çok kelamcıdan ayrılır. Kelâmcıların, “Ancak kelâm kitaplarını okumak suretiyle doğru itikada sahip olunabilir, yoksa imandan çıkma tehlikesi vardır” şeklindeki sözlerine de, “Ben böyle bir görüşten Allah’a sığınırım” cümlesiyle karşılık verir. Dilin sınırlarından dolayı tasavvufa ve özelde vücûda dair konuların şehâdet âleminde ancak sembolik bir anlatımla yapılabileceğini söyleyen İbn Arabî’ye yöneltilen suçlamaların temelinde bu sembolizmin doğru anlaşılamamasının yattığı görülür. Molla Cami’ye göre de, onun ıstılahlarını anlamadan ve düşünülmeden yapılan bu eleştiriler hatalıdır.

Bu eleştirilerin ise daha çok Fususul Hikem’deki görüşlerinden kaynaklandığı görülmektedir.Özellikle İbn Teymiyye(ö. 1328), Ebussuud Efendi(ö.1574) ve Mustafa Sabri(ö.1954) tarafından yapılan tenkitlerin dili ise gayet sert olup genellikle neticede İbn Arabî’nin zındık ve sapkın olduğuna hükmedilir. Yine meşhur Mukaddime yazarı İbn Haldun(ö. 1406) da, İbn Arabî ve muhtelif mutasavvıfların içi açık küfür ve çirkin bid‘atla dolu olan kitaplar yazdıklarını, İbn Arabî’nin Fusûs ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi halkın elinde nüshaları bulunan kitaplarının ele geçince yakılmasını ve yazıları okunamaz derecede silinene kadar yıkanmasını; böylece imha edilmesinin fetvasını vermiştir.

Buna karşılık Fîrûzâbâdî(ö. 1414) ve Suyûtî(ö. 1505) gibi âlimler de onu savunan eserler kaleme almışlardır. Bazı alimlerin rüzgarların etkileyemediği büyük bir buluta benzettikleri İbn Arabi, Askalani(ö.1449)’ye göre, “İbn Arabî sahili olmayan engin bir deniz gibidir. Öylesine büyük bir okyanustur ki dalgalarının sesi duyulmaz.” Yine, bir Hanefî fakihi olan Muhammed Bilal Hanefi de, “İbn Arabî’yi küfürle itham eden kişinin kendisi bu sözüyle küfre düşmüştür.” demektedir. İmam Rabbani(ö.1624) ve muhtelif Nakşibendî şeyhleri de ona saygı duyarak onu bir velî olarak kabul etmişlerdir.

Şairliği

Divan sahibi olan İbn Arabi, “bizim şiirlerimiz ister sevgiliyle hasbihal ile başlasın, ister bir methiye olsun ve isterse de kadın isimleri ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun, hepsi de bütün bu sûretler altındaki maârif-i ilâhiyyeden ibarettir” diyerek şiirin bir araç olduğuna işaret eder.

Meşhur şiirlerinden birinin bazı beyitleri de şöyledir: “Kalbim her sureti kabul eder oldu/ Mesela: Ceylanlara otlak, rahiblere manastır/Putlara tapınak Hacılara Kabe/Tevratın sayfaları İslamın mushafı oldu/Dinim sevgi dinidir O’nun kervanına yöneldim/Sevgi dinidir dinim ve imanım”

Endülüs’ten Hicaz’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya taşınan mirası 1985 yılında İngiltere Oxford’da kurulan Muhyiddin Ibn Arabi Society ile, İbn Arabî üzerine çalışanların diyalog merkezi olmuştur. Bu merkez yılda iki defa Journal of Muhyiddin Ibn Arabi Society (JMAS) adıyla bir dergi çıkarmakta ve her sene bir sempozyum düzenlemektedir. Bu da günümüzde onun fiilî olarak Şeyhul Ekber olarak kabul gördüğünün bir delilidir.

Kaynakça
Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2006.
Aksarayî, Müsameretül Ahbar, haz. Mürsel Öztürk, TTK, Ankara 2000.
Ateş, Ahmed, “Muhyiddin Arabi, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, c. 8, İstanbul 1979, ss. 533-555.
Baldıck, Julıan, Mistik İslam-Sufizme Giriş, çev. Yusuf Said Müftüoğlu, Birey Yayıncılık, İstanbul 2002.
Ceyhan, Semih, “İbn Haldun’un Sufilere ve Tasavvufa Bakışı: Umranda Tasavvuf İlmi”, İslami Araştırmalar Dergisi, Sayı: 15, 2006, ss. 51-82.
Chodkiewicz, Michel, “İbn Arabi’nin Öğretisinin Osmanlı Dünyasında Karşılanışı”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz. Ahmet Yaşar Ocak, TTK, Ankara 2005, ss. 89-111.
Chittick, William, Varolmanın Boyutları, trc. Turan Koç, İnsan Yayınları, İstanbul 1997.
Davud el-Kayserî, Mukaddemât, çev. Hasan Şahin-Turan Koç-Seyfullah Sevim, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, No:23, Kayseri 1997.
Demirli, Ekrem, “Vahdet-i Vücud”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 42, İstanbul 2012, ss. 431-435.
Ebu’l-Alâ Afîfî, Tasavvuf-İslam’da Manevi Hayat, çev. Ekrem Demirli/ A. Kartal, İz Yayıncılık, İstanbul 1996.
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yayınları, İstanbul 2011.
Ertuğrul, İsmail Fenni, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, İnsan Yayınları, İstanbul 1991.
İbnü’l-Arabî, Futuhât-ı Mekkiyye, Mektebetü’s-Sakafeti’d-Dîniyye, c. 2, Kahire 1293.
Kam, Ferit, Vahdet-i Vücûd, sad. Ethem Cebecioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1994.
Kaya, Mahmut, “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, c. 20, İstanbul 1999, ss. 520-522.
Kılıç, M. Erol, “Muhyiddin İbn Arabi”, İslam Ansiklopedisi, c. 20, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1999, ss. 493-516.
Kozan, Ali, “İbnü’l- Arabî ve Osmanlı Felsefî/Tasavvufî Düşüncesi Üzerindeki Etkileri: Şeyh Bedreddin Örneği”, Turkish Studies, Sayı: 7/1, 2012, ss. 1555-1565.
Kozan, Ali, “Şeyh Bedreddin”, Türk İslam Düşüncesi Tarihi, ed. Ömer Bozkurt, Divan Kitap, Ankara 2014.
Muhiddîni Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, Maarif Basımevi, İstanbul 1956.
Niyazi Mısrî, Divan-ı Niyazî, Bulak Matbaası, 1259/1843.
Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler(15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999.
Şahin, Haşim, “Şeyh Mecdüddin İshak’ın Türkiye Selçuklu Yönetimi İle İlişkileri”, I. Uluslar arası Sadreddin Konevi Sempozyumu Bildirileri, Konya 2008, ss. 203-210.
Şeyh Mekki-Ahmed Neyli, Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, haz. Halil Baltacı, Harf Yayınları, İstanbul 2011.
Tahralı, Mustafa, “Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye Tesirleri”, Endülüs’ten İspanya’ya, TDV Yayınları, Ankara1996.
Turan, Şerafettin, “Kemalpaşazade”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, c. 25, Ankara 2002, ss. 238-240.  
Tek, Abdurrezzak, “İbnü’l-Arabî’yi Müdâfaa Amacıyla Kaleme Alınan Fetvalar”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi(İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), 2009, Sayı: 23, s. 281-301.
Uludağ, Süleyman, İbn Arabi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.
Watt, W. Montgomery-Pierre Cachia, Endülüs Tarihi, çev. Cumhur Ersin Adıgüzel- Qiyas Şükürov, Küre Yayınları İstanbul  2012, s. 149.

DİĞER MAKALELERTÜMÜ

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun