Helal eyle Halep şehri

Eğer bu güne kadar gidemediyseniz bundan sonra da artık Halep, yalnızca tarih kitaplarından okuyabileceğiniz, çekilen belgesellerden görebileceğiniz bir vesika olarak çoktan tarihe karıştı. Hem de coğrafyasının tüm unsurları ile birlikte. İnsanı, mekanı ve asırlarca meskun bulunan ruhu ile birlikte.

Ortaçağ tarihi çalışan ve okuyanların çok iyi bildiği Haçlı Seferleri içinde yaşadığımız coğrafya adına çok büyük bir etki oluşturmuştu. Şiddetini anlatmak gerekirse Kavimler Göçü hadisesinin bilinen en büyük nüfus hareketliliğini oluşturduğu iddia edilir. Ancak hem katılan insan sayısı hem hareket ettiği yer de dahil olmak üzere güzergahları ve menzillerindeki değişimleri dikkate alırsak Haçlı Seferleri çok daha ciddi bir dönüşümü beraberinde getirmişti. 1095’te çıkarılan Papalık fetvası (bulla) ile birlikte 1098’den itibaren somut çıktılara ulaşılmış, Hristiyan şövalyeler -onların tabiriyle- Müslümanlardan topraklarını geri almışlardı. Haçlı Seferlerinin Bizans baskısı ve Moğol tehdidi ile birleşmesiyle Anadolu tarihinin en yaşanmaz dönemleri vuku bulmaya başlamıştı. 12.yüzyıl bu anlamda belki de Anadolu’nun en yaşanmaz dönemlerinden biriydi. 1097’de ilk olarak ele geçirilen Urfa’da Haçlılar ilk devletçiğini kurmuş, Urfa Haçlı Kontluğu bölgede hakimiyetini ilan etmişti. Sonrasında Urfa’yı Antakya, Kudüs ve Trablus izledi. Hasılı, 1071 yılında Türklerin kadim Roma topraklarına girmeleri Haçlılar tarafından şiddetle cezalandırılmak isteniyordu. I.Haçlı seferinin getirileri ve Müslüman topraklarda kurulan devletçikler göz önüne getirildiğinde bu cezalandırmanın kısmen vuku bulduğunu söylemek de mümkün. Ancak Halep Emiri İmadeddin Zengi, büyük Zengi devletinin sultanı, 1144’de Urfa’yı geri aldığında Avrupa bir anda tedirgin olmuş ve Kudüs’ün elden çıkabileceği düşünülmüştü. Halep o gün Müslüman güçlerinin çekileceği en son noktaydı. Zira Haçlılara yönelik ilk kalkışma yine buradan başlatılmıştı. İmadeddin Zengi 50 yıla yakın tahammül edilen Haçlılara yönelik yapacağı saldırıyı burada tasarlamış, askerleri burada yetiştirmiş ve nihayetinde Urfa da Halep’in iradesi ile kurtulmuştu. 1144’de yani bundan 872 yıl önce Halep’in emiri Urfa’yı Haçlılardan kurtardığında bu aynı zamanda Anadolu’da hem Haçlıların hem Ermeni prensliğinin hem de Bizans tehdidinin tamamiyle mağlup olabileceği anlamına da geliyordu. Zengilerin Sultanı dirayetiyle Urfa’nın, Haçlıların tabiriyle Edessa olmasını engelledi ve Haçlıların yeni Müslüman topraklarında kurduğu devletçiği Halep’in komutanı, askerleri ve yiğit halkıyla tekrar felaha kavuşturuldu.

Sonra ne mi oldu? Büyük Zengi Sultanı kısa zaman sonra hayatını kaybetti. 1146’da toprakları kendi gibi iki yiğit oğlu olan Seyfeddin Gazi ve Nureddin Mahmud (Zengi) arasında barışçıl yollarla istişare sonucu paylaşıldı. Doğu’nun en büyük sultanlarından biri olarak adlandırılan Seyfeddin Gazi Zengi devleti sınırları içinde bulunan Musul’un Valiliğine gelirken Nureddin Zengi de Halep’in valisi oldu. Babaları gibi onlar da Haçlılara karşı mücadeleye girmek için ordularında hazırlıklar yapmaya başladılar. Coğrafik olarak Haçlılara daha yakın olan Nureddin Zengi Halep’te konumlandırdığı büyük ordusu ile artık Antakya’yı, Trablus’u ele geçirmeye çalışacak ve buraları eski düzenine kavuşturmaya gayret gösterecektir. Nureddin Zengi’den sonra Eyyubi Devleti, Sultan Selahaddin ile tarih sahnesine çıkarken yine bu olaylara şahitlik eden yer Halep şehri olacaktır. Halep, o gün de Selahaddin’in kumandasında Haçlı tehdidinin ortadan kaldırılması için kadim bir cephe görevi görecek ve tıpkı Üsküdar yakasının İstanbul’un fethine şahitlik edişi gibi Halep de Urfa’ya, Trablus’a, Antakya’ya ve Kudüs’e şahitlik edecektir.

İşte o Halep bugün dünyanın en acılı sahnelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Hem de barış adına, huzur adına ve insanlık adına!

Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’ın ilk müdafaa çabalarına rağmen Anadolu’dan geçmeyi başaran Haçlılar Kutsal Kudüs topraklarına yerleştiklerinde hedeflerine de ulaşmış bulunuyorlardı. Ancak Halep ele geçirilememişken bununla da kalmayıp yeni fetihlerin harekat merkezi olmuştu. Sadece Zengiler ve Eyyübiler için değil, sonrasında; Selçuklular ve Osmanlılar da bu şehirde hakkaniyetli bir huzur, barış ve insanlık adına yönetimi devralmışlardı.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Halep’in taşıdığı tarihi tecrübe onun eşi benzeri olmayan mimarisinden, bilimsel gelişmelere öncülük yapan tedrisat geçmişinden ve de vatanını canı pahasına savunmaya çalışan yiğit halkından daha muteber değildir. Öyle ya, Halep’i Halep yapan tarihin en şöhretli vesikalarının yazılışına şahitliği olmakla birlikte Bursa, Konya ve İstanbul şehirlerinin ortak mimari yorumuna ev sahipliği yapıyor olması, tüm inançların bir arada yaşamasına imkan tanıyan medeni halkı ve bugün tarihin hiçbir dönemlerinde görülmeyen şiddetli katliama maruz kalma tehlikesine rağmen vatanını savunan halkıdır. İşte o Halep bugün bütün emperyal güç odaklarının bir araya gelerek koalisyon kurup mahvetmeye çalıştığı koca bir trajediye de ev sahipliği yapıyor.

Devletler İnşa Eden Halep’i Devletler Yıktı

İnsanlık tarihinin bugüne dek oluşturduğu en organize yapı olan devlet (دوله) Arapça’da anlamının derinliğine işaret eden tedavül (تداول) kelimesi ile aynı kökten türüyor. Tedavül devinimde olmak, elden ele gitmek, sürekliliği bulunmak anlamında kullanılan bir kelime. Devlet de aynı kökten türeyerek kendi içinde devamlılığa, elden ele aktarılmaya ve sürekli bir canlılığın içinde bulunmasına işaret ediyor. Tedavi kelimesinin de aynı kök üzerinden türediğini dikkate alırsak devlet yapısı daha iyi anlaşılabilir. Tabi hem geçmiş zamanlarda hem de günümüzde  bahsini ettiğimiz anlamının dışında oligarşik bir yapılanmaya çokça bürünmüş ve bu genellikle devletin var oluş gerekçeleriyle birer birer çelişmesine sebebiyet vermişti. Ancak devlet gerekçeleri üzerinde kurgulandığı noktalarda –yani hikmet-i hükümet mevzuunda- meşru olacaksa yine aynı kökten beslendiği mütedavil bir yapıda bulunmasını gerekli kılar. Doğallığın tabiatı gereği ona karşı yapılacak müdahaleler öncelikle iddiasında bulunduğu değerlerin istismar edilmesi suretiyle aksi yönünde bir sonucun ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Devlet bunun en güzel örneklerindendir. Eğer bahsi geçen siyasi, bürokratik ve mülki idare oluşumu olan Devlet organı tedavülde değilse, devinim göstermiyorsa, elden ele aktarılmıyorsa vaat ettiği güven ortamını, refahı, huzuru temin edemez ise aksine siyasi çekişmeleri beraberinde getirerek aksi bir ortamı meydana getirir. Tarihte Türk devletleri arasındaki devimim, süresi dolanın yerini daha yetkin olana bırakması, güç mücadelesinin sonrasında bir devri sabık bilinci oluşturmaya meyletmeden tarihte kendisine ayrılan sahnede görevini tamamlamaya çalışması Halep örneğinde kendisini en güzel haliyle göstermişti. İmadeddin Zengi, Nureddin Zengi ve Selahaddin’in oluşturduğu silsile Halep’e değer katan bir tecrübeyi meydana getirmişken babasından aldığı devlet mirasıyla Halep’i yerle bir eden Esad ve ailesi Devlet organının sağlıklı devinim gösterememe durumunda ne büyük felaketlere sebebiyet verebileceğine en vahim örneklerden birini sunmuş bulunuyor.

Oysa bilindiği üzere, Devlet insanın kendi hayatını organize etmesinde uygun koşulları sağlamak ile mesul iken, varlığının yegane dayanağını adil muameleye dayandırmışken Halep’te bu yazıldığı gibi okunmuyor. Halep bugün ekmeğe, suya, adalete ihtiyaç duyduğu kadar devlete, devletin hakkaniyetli hakkıyla organize oluşuna da ihtiyaç duyuyor. Ve buna yönelik en büyük tecrübeyi yine kendi topraklarında, kendi tarihiyle bulunduruyor olmasına rağmen.

Ne yazık ki olanlar oldu. Belki halep sımsıkı sarıldığımız halatın en çok seyrilen yeriydi; bu yüzden inceldiğimiz yerden koptuk. Halep Esad rejimi tarafından tamamiyle ele geçirildiğinde uluslararası oluşumlar, medya organları yahut diğer kıymeti kendinden menkul odaklar çıkıp çeşitli itidal çağrıları yapacak ya da Esad rejimi ile ılımlı geçişin yolları üzerinde çalıştaylar düzenlenecek. Ancak her ne olursa olsun artık Halep bir ölü şehir. Bilindiği üzere ‘şerefü’l mekan bil mekin yani bir yerin şerefi orada yaşayanlardandır’ düşüncesi gelişen süreçte Halep için artık pek de bir anlam ifade etmeyecek. Zira mimarisi tekrar eski haline getirilse yahut sağlıklı zamanlarında olduğu gibi yine huzur ve güven tesis edilse bile Halep’in halkı artık yok, mekanı şerefli kılan her ne varsa onlar artık o mekanın ya uzağındalar ya da kendilerinden sonra geleceklere bir medeniyet mirası bırakamadan toprağın altına topyekun girmek üzereler.

Bize de kalan Halep’ten yalnızca Aşık Garip’in şu mahzun dizeleri;

‘’işte geldim gidiyorum / şen olasın Halep şehri.

çok ekmeğin tuzun yedim / Helal eyle Halep şehri.’’

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun