Fatih ve Devlet

Kutlu destanın her daim zihnimizde diri tutuğu örfe göre devlet tektir devletin söz sahibi de tektir. İktidar asla şerik kabul etmez. Oğuz Kaan destanında Oğuz Kaan’a Tanrı’nın “güneşin doğduğu yerden güneşin battığı yere kadar seni hükümdar kıldım” edebi ifadesi ile anlatılan gerçek devlet otoritesinin tek bir elde tutulması gerektiğidir. İktidar hiçbir şekilde şerik kabul etmeyen bir mevkiidir.  İstanbul’un Fatihi Sultan Mehmed Han’ın huzuruna ruhani bir zat çıkar belli ki cihan sultanından bir beklentisi vardır kendince sultanı kendine borçlu çıkarıp istediğini almak için huzuruna çıktığı Fatih’e şöyle der: “Hünkârım himmetlerimiz ile fatih nasip oldu elhamdülillah” bu söze ve sözün ardındaki maksada çok hiddetlenen Fatih elinle belindeki kılıcının kabzasını kavrar ve “işte himmet burada” der….  İşte devlet otoritesine halel getirmemeye bu kadar özenen Sultan Fatih dünya tarihinin gördüğü en kapsamlı mücadeleyi verir ve Osmanlı devletinin hem devamını hem de şahlanışını temin etmiş olur.
 
Fatih Sultan Mehmed'in ilk olarak saltanatla buluştuğu dönem 1444 Ağustos'u ile 1446 Ağustos'u arasındadır. Bu zaman aralığında babası II. Murad rahatsızlığından dolayı kendini dinlenmeye çekmişti. Mehmed hükümdar olduğunda henüz daha muktedir olamamıştı. Saltanatı  Çandarlı Halil ve Şihabbeddin Şahin ile Zağanos Paşalar arasındaki iktidar mücadelesinin gölgesinde geçmekteydi. Çandarlı, barış politikası güderken diğer ikisi daha atak bir politika güdülmesi konusunda diretmektedirler hatta direk olarak İstanbul'u almanın planlarını yapmaktadırlar. Haçlılar Varna'ya kadar gelince ve iç karışıklıklar artınca II. Murad duruma müdahil olmuştur. Varna'da ordunun başındadır ancak savaş sonrasında diğer Müslüman hükümetlere yazılan gazavatnamelerde Mehmed'in ismi geçer. Mehmed yönetimde başarılı olamayınca ve de bir yeniçeri isyanı baş gösterince Murad tekrar tahta geçer ve Mehmed’i tekrar Manisa'ya gönderilir.
 
Sultan Mehmed’in bu ilk tahta geçişi hiç kuşkusuz onun üzerinde çok tesirli olmuştur. İnalcık bunu, “bu ilk saltanat devri şahsiyetinde en kuvvetli te'siri husûle getirmiştir" diyerek açıklar ve devam eder "Çandarlı'nın iktidarını kırmak, yeniçerileri te'dip etmek, faal bir gaza siyaseti takip ve nihayet İstanbul'u fethetmek fikirleri hep o zaman zihninde gelişmiş olmalıdır.” Sultan Mehmed Han bir yıllık bu çok ortaklı saltanatı boyunca iktidarın asla ortak kaldırmayacak bir mahiyette olduğunu anlamıştı. Yeniden saltanat sahibi olacağı vakte kadar da bu ruh ile kendini tahta hazırladı.
 
Sultan Mehmed, 1451 yılında evlendi. Düğününden kısa bir süre sonra Çandarlı'dan bir mektup eline ulaştı; babası ölmüştü ve taht onu bekliyordu. Vakit kaybetmeden Bursa’ya gitti ve tahta tekrar geçti. Esasında tahta geçtiği ilk dönemde oldukça anlaşmaya meyilli ve savaştan uzak bir görüntü çizdi. İlk olarak Alaiye Kalesini Karamanoğullarına bıraktı ayrıca Balkanlarda ve Anadoludaki tabi devletler de Fatih’ten bazı tavizler koparabildiler. Hatta Karamanoğlu ile anlaştıktan sonra Edirne'ye dönerken yeniçerilerin çıkarttığı huzursuzlukta dahi sakin davrandı ve istedikleri altınları dağıttı. Ancak payitahta varır varmaz yeni bir düzenlemeye de gidecekti. Aslında Fatih Sultan Mehmed, ilk döneminde isyan çıkmaması için kafasındaki planları uygulayabilmek adına oldukça sabırlı ve ketum bir politika izlemiş ve adımlarını tek tek atmıştır. Buna en net örnek Çandarlı'dır ki o da hala vezir-i azamlığını koruyordu.
           
İstanbul'u kuşattı, Çandarlı buna karşı durmuştu fakat elinden de bir şey gelmedi. Çünkü Mehmed, fethi mutlak iktidarının ilk şartı sayıyor ve buna karşı bir engel tanımıyordu. İstanbul alındı ve Mehmed aklındaki imparatorluk ideolojisini gerçek hale getirmeye başladı ve artık daha yırtıcı bir yönetim tarzı izliyor ve devleti bir başka noktaya taşıyordu.
 
Mehmed fetihten sonra Çandarlı'yı astırdı ve sonrasında gelen vezir-i azamların hemen hemen hepsi kul kökenlilerden oluşmaktadır ki buradan imparatorluk ideolojisinin mantığını kavramak mümkündür. Öyle ki Sultan Mehmed aldığı bu tedbirler neticesinde ortaksız bir iktidara ulaşmış oluyordu. Fatih tüm saltanatı boyunca iktidar üzerinde hesap ve niyetleri olanları ve de hak iddia edebilecekleri iktidardan uzak tutmaya çalışmıştır. Bu açıdan kul kökenlilerin vezir-i azamlık devri başlatmış oluyordu. Artık kul kökenliler devletin önemli noktalarına getirildiği gibi padişahta yahut imparatorda kendine denk bir eşi olmadığı için evlenmiyordu. Hanedanın devamındaki çocuklar bundan sonra birkaç isim dışında cariyelerden olacaktır. En net tabirle ya da kısa yoldan şunu söyleyebiliriz Türk unsur iktidara ortak olabileceği için iktidardan uzaklaştırılmış ve onların yerine kul kökenliler getirilmiştir. Bundaki temel unsuru şöyle de açıklayabiliriz bu kadar kul kökenliye dayanılmasındaki neden mutlakiyetçilik ve merkeziyetçiliktir.
           
Bir başka adımı ise fethin getirdiği prestijle yani Fatih sıfatıyla uç beylerini ve yeniçerileri kontrol altına almak yönünde oldu. Öyle ki yeniçerileri fetihlerinin dayanağı haline getirmiştir. Silahlarını yenilemiş maaşlarını arttırmıştır ancak emirleri bir hoşnutsuzluk yarattığında da cezalandırarak hizaya sokmaya çalışmıştır. Buna örnek olarak; kalelerini Macarlara teslim eden 200 yeniçeriyi idam ettirmiş, 1477 yılının baharında yapacağı seferde yeniçeriler mukavemet gösterince yeniçerinin saygı duyduğu Gedik Ahmed Paşa azl edilmiş ve kumandanları sindirilmiş şeklinde örnekler verilebilir. Diyebiliriz ki II. Mehmed döneminde yeniçeriler ev yüzü görmemiştir.
         
Bir başka konu ise kardeş katli meselesidir. Sultan Mehmed Han, 1451'de tahta çıktığında henüz kundaktaki kardeşi Ahmed'i boğdurtmuştu. Bu sonrasında Osmanlılarda nizamı sağlamak adına gelenek haline getirdiler. Cihanşümul hakimiyet fikri için Bizans tahtına sahip olmak özellikle bir önem taşıyordu. Bu yolla kendini Roma'nın yegane varisi sayacaktı ve buna engel olabilecek daha doğru bir tabirle bu yolda hak iddia edebilecek bütün hanedanları ortadan kaldırmıştır ki fetihlerini bu yönde yaptığı gayet sarihtir. Bu dönemde bu yönde yaptığı bir başka icraat ise Ortodoks Patriği, Ermeni Patriği ve Yahudi  Baş-Hahamını İstanbul'a yerleştirmesidir. Ona göre dünyada bir tek imparatorluk olmalıydı ve herkesi de burada birleştiriyordu. Güçlü bir hakimiyet kuran Fatih attığı tüm bu adımlarla Divan-ı Hümayûn'da yaptığı değişiklik onun iktidar anlayışını ortaya koymaktadır. Artık kurumların üstünde ayrı bir güç olarak konumlanan bir hükümdar modeli ortaya çıkmış oluyordu. Bu hiçbir şekilde ortak kabul etmeyen bir pozisyondu. Divanın görevi ve sınırları bazı tarihçilerin sandığı gibi demokratik bir yönetim ortamı ortaya koymamış tam tersine devletin ve otoritenin özgül ağırlığını koruyan merkeziyetçi bir yönetim anlayışı ortaya koymaktaydı. Fatih’in dünyasında teşrifatın ayrı bir yeri vardı. Herkes haddini bilecek durduğu yeri ve onun gerektirdiklerini bilecek haddini aşmayacaktı.                  

BİZİ TAKİP EDİN

KELÂM

“Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.”

İbn Haldun